Atatürk, Osmanlı Saltanatının kaldırılıp kaldırılmaması yönünde şiddetli tartışmaların yaşandığı Meclis’te işlerin istediği gibi gitmediğini görünce, kürsüye çıkmış ve vekilleri yakalarından tutup silkecek türden etkileyici bir konuşma yapmak zorunda kalmıştı. Bu kısa konuşmaya Nutuk’ta şöyle değinir:
"Efendim” dedim. Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye, müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına vazıulyed olmuşlardı [el koymuşlardı]. Bu tasallutlarını [musallat olma hali] altı asırdan beri idame eylemişlerdi [devam ettirmişlerdi]. Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin [saldırganların] hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir [oldubittidir]. Mevzuubahis olan, millete saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehâl [her şekilde] olacaktır. Burada içtima edenler [toplananlar], meclis ve herkes, meseleyi tabii karşılarsa, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde yine hakikat, usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.
İşin ciheti ilmiyesine [ilmi yönüne] gelince; hoca efendilerin hiç merak ve endişelerine mahal yoktur. Bu hususta ilmî izahat vereyim" dedim ve uzun uzadıya birtakım izahatta bulundum.
Bunun üzerine Ankara Mebuslarından, Hoca Mustafa Efendi “affedersiniz Efendim; dedi biz meseleyi başka nokta-i nazardan [bakış açısından] mütalâa ediyorduk; izahatınızdan tenevvür ettik [aydınlandık]. Mesele, Müşterek Encümence halledilmişti."
“Atatürk’ün devrimci kişiliği diye vurgulanan yanı aslında bu kısa alıntıda saklı” diyeceğim ama saklanamayacak kadar açık ve net görünüyor zaten. “Ben kararımı verdim, beni takip ederseniz iyi edersiniz, yoksa götünüzü sikerim” diyor. Kendisiyle hemfikir olanlar da devrimci kadroyu teşkil ediyor, bu kadar basit.
Yukarıdaki anekdot bir doğa kanununa götürüyor bizi: Kuvveti olan, kuralı koyar. Eskilerin meşhur bir deyişi varmış, ‘medenileri galebe, ikna iledir’ diye. Yani, uygar insanlarla tartışarak, konuşarak fikirlerini değiştirebilirsiniz, onları kendi yanınıza çekebilir, aranızdaki anlaşmazlıkları çözebilirsiniz anlamına geliyor bu söz. Ne hayal! Ne ütopik yaklaşım! Sürreal iyimserliğin don lastiğine iman etmek gibi bir şey bu lafa inanmak; halbuki insan çiğdir, hamdır, basittir ve bozulmaya sadece meyilli değil, ayrıca hazır ve isteklidir daima. ‘Uygar insan’ sadece Nietzsche’nin übermensch’i gibi bir ideal olabilir ancak, ulaşılmaya çalışılan ama çok çabuk çıkarıp atılabilen bir kıyafet gibi bir niteliktir o. İnsan sopadan anlar, insan acının ve ıstırabın diliyle kurduğu iletişimi zihniyle ve muhakemesiyle sağlayamaz. Orwell’in 1984’ünde Büyük Birader’in adamı olan O’Brien’ın tüm düşünsel telkinlerine karşın dişini sıkan, direnen Winston’ın, ne zaman ki itirazlarını bastırmak için fiziksel işkenceye başlanır, tüm direnişi çözülür, gider. Atatürk’ün dehası, sadece savaş meydanında yaptıklarıyla, organizasyon ve teşkilatlanma yeteneğiyle değil, insan ruhunun bu detay özelliği anlamasıyla da kendisini gösteriyor: Kürsüye geçiyor, “Sizi ikna etmek zorunda değilim, bu konu hakkında konuşmaya bile gerek yok, madem güç bende, o zaman beni takip edeceksiniz aksi takdirde kafanızı koparırım” diyor. İtiraz? Yok, kim itiraz edecek, Meclis’teki vekiller götlerini marketten mi aldılar sanki? Göt sağlığı, can sağlığıdır.
Endişeliperi beni mimlemiş. Ne zamandır mimlenmiyordum, pek hoşuma gitti açıkçası. Lakin mime konu olan sorulan çok uyduruk, hele Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz hangisidir? Sorusunun anlamsızlığı ile epeyce dalga geçmeye niyetliydim başta, ama şu an okumakta olduğunuz kitap? sualine sıra geldiğinde biraz gevezelik etmeye karar verdim. O sırada –zaten kısacık bir metin olan- Magna Carta’yı okumaktaydım, senelerden beri duyduğum, şu ilk kaleme alınan hukuk devleti bildirisini. (Bu arada eklemek gerekir ki, dünyayı pembe ütopya gözlüklerinden değil, neyse o şeklinde hard-core realist olarak gören Hobbes, “hukuk devleti kavramının tan bir yalan olduğunu, egemen gücün hiçbir kurala uyma zorunluluğunun olmadığını, çünkü zaten dilediği gibi kuralları değiştirebileceğini/ değiştirdiğini” söyler. Bunu şimdilik göz ardı edelim.) Ortaokul çağımdan itibaren, hükümdarın yetkilerini kısıtlayan ve tebaasına da türlü haklar vermek suretiyle otoriteye karşı daha güçlü bir konuma getiren bu sözleşme, benim için idol nevinden bir halt haline gelmişti, öyle ki varlığını öğrendiğim ilk günden itibaren “vay be, adamlara bak, daha 1215 senesinde hukuk ve salahiyetler üzerinde adamlar kafa yormuşlar, Batı Medeniyeti dediğimiz şey öyle pat diye ortaya çıkmamış belli ki” türünden saçma düşüncelere kapılırdım. Saçma, çünkü onlarca, yüzlerce ‘dibe batma’ var Batı Tarihinde. Ama olsun, Magna Carta, geçmişte parlayan ve insanlığa yol gösteren bir deniz feneri gibiydi, nereden ne şekilde girdiyse hafızama, sanki İngiliz Kralı ülkenin diğer ileri gelenleriyle oturmuş, sohbet etmiş, tartışmış, fikir teatisinde bulunmuş, sonra kendi –sınırsız- yetkilerinin fazla olduğu meselesi kafasına yatınca bunların bir kısmından vazgeçmeye razı olmuştu.
Ne safmışım be. Kendi düşüncelerimle, dünyayı algılayışımla, öyle veya böyle birikimimle bu derece tutarsız ve havai bir kanaate nasıl varmışım, hayret… İnsan sahip olduğu iktidarı başkasına/başkalarına lay lay lom verir mi? İktidar ve güç, en büyük amaç değil midir zaten? Atatürk ne güzel diyor yukarıdaki alıntıda, “Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye, müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.” Adam haklı, Kabalcı Yayınevinden çıkan Magna Carta’ın Sunuş bölümünde çevirmen kısa bir tarihçeye değinmiş:
“Kral Richard öldüğünde yerine geçen Kral John ise soylulara yitirdiklerini geri vereceğine, onlardan sürekli para isteyerek kardeşinin yarattığı mali yıkımı daha da körüklemişti. Üstelik John, kardeşinin kendisini halka sevdiren özelliklerinin hiç birine sahip değildi. Dolayısıyla soylular Kral John’un saltanat döneminde hayatlarının en sıkıntılı sürecinden geçmeye ve kralın kayıtsız şartsız, zorbaca yönetimi sonucunda topraklarını, şatolarını ve imtiyazlarını hızla yitirmeye başladılar. Kral John sadece soylularla değil, kilise yönetimiyle de sağlıklı ilişkiler kuramadı. Canterbury Başpsikoposluğunun seçiminde keyfi karar alarak Norwich Piskoposu John de Gray’i seçip Roma’ya gönderdi. Ama dönemin papası III. Innocent kralın seçimini onaylamadı ve keşişleri ikna edip Stephen Langton’ın bu göreve seçilmesini sağladı. Kral, kendi kararının papalıkça reddedilmesini hazmediğinden fevri davrandı ve Langton’ın başpiskoposluğunu tanımadığı gibi, seçime katılan keşişleri de sınırdışı etti. Ama Papa’yı öfkelendiren bu tavrının bedelini, 1209 senesinde aforoz edilmesiyle ödedi. Sonuçta gei adım atmak zorunda kaldı ve öncelikle Innocent’in seçtiği psikoposu tanıdı, ardından da papalıkla arasını düzeltmek için İngiltere ve İrlanda’yı papalık arazileri olarak Innocent’e sundu.
Kral John’un ülke arazilerini papalığa sunması, soylular arasında idari özerkliğin yitirilmesi anlamına geldiğinden, büyük bir öfkeyle karşılandı. Vergilerde yaşanan olağanüstü artışlar da buna eklenince, 1215 yılında toplumda önemli rolleri olan baronlar kendilerinin de bu ülkede var olduklarını krala göstermek ve onu adalete davet etmek için Londra’yı işgal ettiler ve isteklerini içrene bir taslığı krala sundular.”
Sonrası da komik, Kral John taslağı imzalamak zorunda kalır, fakat bu defa da Papa kendisine verilen arazi haklarından vaz geçmeye yanaşmaz, baronlar Londra’yı terk eder etmez Kral anlaşmayı geçersiz ilan eder, Baronlar geri dönerler, iç savaş başlar, falan filan.
Yani dönemin İngiliz Kralını sikmek için bir grup kızgın aristokrat Londra’ya gidiyor, “şu anlaşmayı imzalamazsan sana bukkake yaparız, valla sen bilin” diyorlar, Kral da ‘göt korkusu’ndan imza atıyor. Anahtar kelime; korku.

Gene Hobbes’a kulak verecek olursak, ““Devlet olmadıkça, herkes herkesle daima savaş halindedir. Buradan şu açıkça görülür ki, insanlar, hepsini birden korku altında tutacak genel bir güç olmadan yaşadıkları vakit, savaş denilen o durumun içindedirler, ve bu savaş herkesin herkese karşı savaşıdır.” ” Anahtar kelimemiz korku idi, Atatürk’ün Mecliste yarattığı korku gibi, Baronların Kral John’a saldıkları ve Magna Carta’yı imza altına aldırttıkları korku gibi…
Tarihin sunduğu örnekler bu kadar kısıtlı değil elbet: Magna Carta’dan 400 sene sonra, Parlamento’yu silahlı askerle basan Oliver Cromwell’in şu konuşması başlı başına göt korkusu yaratmıştı meclis üyelerini:
“Acele Edin ve Defolup Gidin......'Oturumunuzu sonlandırmaya geldim. Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim. Siz ki fitneci, fesatçı, meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şey!! Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar, ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar, birkaç kuruş için Tanrı'ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı? Bir parça vicdan da mı yok? Atım kadar bile dindar değilsiniz! Altın sizin yeni Tanrınız olmuş! Satılığa çıkarmadığınız bir değer de kalmadı.. Ulusunuz adına iyi bir şey düşünemez misiniz? Sizi çıkarcı sürüsü, bulunduğunuz bu kutsal meclisi, o varlığınızla kirletiyorsunuz! Tanrının kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hırsızların ini haline çevirdiniz! Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız. Siz ki, halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız. Kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz! Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı! Ve bu gücü de bana Tanrı verdi. Bu şeytan ocağını yönetmeye geldim. Vay halinize! Şimdi derhal defolun!!! Acele edin rüşvetin köleleri! Acele edin, gidin!Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!”
Medenileri galebe ikna iledir, öyle mi?
Bu gibi 12 Eylül’vari kodum mu oturturumcu, bir yandan da benden korkar ve çekinirseniz hepiniz mutlu olursunuz ‘müjdeli tehdit’ çelişkisini barındıran yaklaşımın en güzel örneklerinden bir başkasını bu defa İslam tarihinden vereyim. En az diğerleri kadar eğlenceli ve renklidir; 7.yy sonlarında Emevi Halifesi Abdülmelik tarafından isyankâr Iraklılar’ın tekrar halifeye vergi ve asker vermek suretiyle itaat etmesini sağlamak üzere Haccac’ı (tam adı Haccac bin Yusuf) bölgeye gönderir, Kûfe kentine gelen Haccac şehrin insanlarını toplatır, kendisini tanımayan ama merkezden geldiğini tahmin eden insanlar O’na tepki göstermek üzere karşısında kalabalık bir güruh oluşturduklarında, Haccac konuşmaya başlar:
“Ben meşhur bir adamım. Kazandığım zaferler, yaptığım işler benim şöhretimi her geçen gün biraz daha arttırıyor. Sarığımı çıkartayım da kim olduğumu görün. (…) Şimdi beni iyice gördünüz mü? Beni tanıdınız mı, ha? Bakıyorum, bazılarınız beni iyice görebilmek için gözlerini kırpıştırıyor, boyunlarını uzatıyor. Bu uzanan boyunlar üzerindeki kelleler ne güzel kılıçtan geçer! Ben kelle uçurmakta gayet ustayımdır. Daha şimdiden şu sarıklarla şu sakallar arasında kesilen boyunlardan akan kanların pırıltısını görür gibiyim. Müminlerin emiri, kuburunu boşalttı, oklarının arasından en zalim, en keskin, çelikten ve en sert ağaçtan yapılmış olan oku bulup seçti. O ok benim! Ey Iraklılar! Ey isyan ve hıyanetten başka bir şey bilmeyen asiler! Ben öyle hamur gibi yoğrulabilen cinsten yumuşak kalpli bir adam değilim. Ben Haccac bin Yusuf’um. Benim tehditle vakit geçirmeyip çok çabuk dediğini yapan bir adam olduğumu göreceksiniz. Vakit kaybetmekten, fazla konuşmaktan hoşlanmam. Toplantı, içtima, hepinize yasaktır! Kendi aranızda gizli gizli konuşma istemem. Bundan böyle kimse kimseye ‘neler oluyor? Yeni ne haberler var?’ diye sormayacak. Ne oluyorsa oluyor, size ne orospu çocukları! Herkes bundan böyle yalnız kendi işiyle uğraşacak! Kimse başkalarının işine karışmayacak. Dosdoğru yürüyecek, ne sağa, ne sola döneceksiniz. Başınıza getirdiğim adamları takip edip halifeye biat edecek, O’na sadakat yemini ettikten sonra yola çıkacaksınız.”
Bu muhteşem monolog, biraz daha uzuyor, ardından kalabalığın önünde halife’nin Kûfe halkına hitaben yazdığı mektubu okutturmaya başlıyor Haccac. Mektup halifenin Kûfe halkına selamıyla başlıyor, bakıyor hiçbir tepki yok halkta, Haccac lafa karışıyor:
Haccac katibe “Orada dur Oğlum” dedi. “Ey Iraklılar! Ey nifak ve ayrılık yılanları! Emirül Müminin size mektubunda selam verir de siz onun selamına mukabele etmez misiniz? Allah nasip eder de beni sizlerin arasında bırakırsa, sizi odun gibi dilim dilim yarıp ayaklar altında çiğneyeceğim. Size adap, erkan öğreteceğim. Okumaya devam et oğlum.”
Ne oluyor? Mektubun ilerleyen bölümünde geçen bir başka selama orada bulunan herkes yüksek sesle mukabele ediyor. Şiddetle terbiye etmek böyle bir şey. Yani, CHP’li Onur Öymen’in demokratik açılım hakkında partisinin görüşlerini TBMM kürsüsüne anlatırken kullandığı ifadeler, bize Slayer’in
Driven by the instinct of centuries of horror
(Yüzlerce yıllık korkunun güdülendirmesiyle süregelen)
Implanted along the brain of the sickening parasite
(Hastalık saçan asalakları beyne ekilmiş)
Linked together by one trait
(Birbirine tek bir alâmet-i fârika ile birleştirilmiş)
The Hell-filled need to kill... kill... kill... kill... KILL!
(Cenennem dolusu bir ihtiyaçtır öldürmek... öldürmek... öldürmek... ÖLDÜRMEK!)
Şarkı sözlerini fazlasıyla anımsatıyorsa, bunun sebebi adamın meseleyi çözmüş olmasından ileri geliyor diyebiliriz rahatlıkla. Hatta kendisine eleştirenlere de, yazının en tepesinde yer alan Atatürk alıntısına yakışır bir şekilde, kıçını kurtarmak isteyen Tuncelili CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Gereğini yapsın” çağrısına, “Gereğini yapıyorum. Ne zamandan beri Atatürk’ün yaptıklarına sahip çıkmak suç haline geldi?” karşılığını vermesi bile kendisini gene Slayer ağzıyla savunduğunu gösteriyor, argümanlar çok sağlam:
I've got the right
God makes no sense
I've got the right
I feel my back against the wall
Vardığımız nokta nedir?
1- Endişeli Peri’nin mimine kısıtlı bir cevap verdim. İdare etsin.
2- Hiçbirimiz Onur Öymen değiliz ama O’ndan başka bir şey de değiliz. Bu bizim doğamızda var.
3- Slayer’ın son albümü cidden güzel. Adamlar bu işi biliyor.
4- Canım Bloody Mary çekti gecenin bu saati, bunca şeyi yazdıktan sonra.
virgilius, kafamı karıştırıyorsun.
YanıtlaSilJoA,
YanıtlaSilKafan karışmasın, Bloody Mary domates suyu ile berbat edilmiş votka demek. Yoksa Mary isminde bir hatundan söz etmedim son maddede, yoksa Scarlett derdim :)
virgilius, votka votkadır. sek içilir. vişne, domates şu bu olmaz ona, yazıktır. scarlett'ın üstüne votka dökmek gibi bir fantezin olabilir, onu da "hayatın" düşünsün, bana ne.
YanıtlaSilkafamın karışıklığını bloody mary'ye yorarak bu saatte kendi yorgunluğunu aşikar etmeye çalıştığını hiç sanmıyorum. olsa olsa benim kafamla dalga geçmişsindir:)
sadece boşa kürek çekilmesi hissi bu. insan buysa -ki bu olduğunu kendi küçük yaşamlarımızdaki muhtelif olaylarda gördük; bacak kadar yeğenim bile her dediğini yapan insanlardan çok, arada sırada kendisine hötleyen bendenize saygı duyuyor (bunun adı saygıysa tabii)- neden hâlâ daha iyi bir şeyler kurmak için uğraşıyoruz ki? sınırsız özgürlük anarşi getirir. peki. anarşi kelleler uçurularak değiştirilir. peki. sonra kelle uçuranın da kellesi uçar. peki. ve yerine bir başkası gelir. peki. of, gece gece karamsar ettin beni.
JoA,
YanıtlaSil"anarşi, otoriterizmin yarattığı boş bir korkudan ibarettir" desem cevabın ne olurdu? Irak'ta bugün yaşananlar mı? "Irak'ta yaşananlar insanların otoriterizmden intikam almasıdır" dersem yanıtın ne olurdu? Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan pörtlemiştir sorunsalı mı?
İnsana düşen vicdanının ve sağduyusunun peşinden gitmektir.
Böylelerine übermensch gibi bir isim takabiliriz.
anarşi sanalsa aslında intikam da sanal olur. ama insanlar ölür. sonunda senin dediğin yere çıkmıyor muyuz? yes, master! hürmetler.
YanıtlaSilyine de insana düşen en "insani" şeyin, "insan üstü" gibi adlandırılması üzücü.
Her zamanki gibi işte: Virgilius Bey yazdı mı böyle yazar!
YanıtlaSilFakat JoA'ya da teşekkür ederim. Sorduğu soru ve aldığı cevap, yazıyı bütünlemiş.
Ben birşey demiyorum. Gerek yok. Valla yok.
Tam böyle değil yaa..
YanıtlaSilYani senin akıl üretmendeki sebep sonuç ilişkisini düşünüyorum. Yani önce fikiri oluşturup sonra yandaş fikirler buluyorsun gibime geliyor. Birşeylere uyanmak değil de, kendi fikrine en uygun doneleri toplamak gibi.
Yani birşey tam oturmuyor.
Daha detaylı analiz etmek lazım elbette ama bana verdiğin ilk duygu bu. Yani sen bu hakimiyet fikrine biraz takık olduğun için aslında bu blog yazısında peşpeşe dan dann diye gösterdiğin etkileyici anekdotlarla zaten karşındaki seni okuyan kitleyi kafadan bir hakimiyetin altına alma arzun var. Bu da insanda yani bende fikrinin doğru olup olmadığı düşüncesinin önüne geçerek direk isyana sebep oluyor.
Heh heh! Talisman aplamın bu yorumundan sonra tribündeki yerimi aldım şimdiden! Buz gibi de bi bira olsa şimdi...
YanıtlaSiltalisciğim, çok şeyler yazmak istiyorum ama şu anda zaman yok. kısa keseyim. ilk başta ben de bu işte bir terslik var diye düşünmüştüm. ama şunu fark edince geçiyor: burada bir düşünce/fikir yok. bir tespit var. her yerde de karşımıza çıkabilen bir tespit. ideal değil ama reel. bu yazı daha çok ansiklopedi maddesi gibi yani. ama gerçek mi? bence bal gibi de gerçek. virgilius'un hakimiyet derdine düşmesine bir şey diyemem de, ben bu yazıya "haklısın" dememek için uğraştım kendimce, başaramadım:)
YanıtlaSilJoa' cım,
YanıtlaSilDemek istediğini anlıyorum benim derdim tespitle ilgili değil tam. Yani elbette dünyanın bize küçükken sunulduğu gibi pembe bir yer olmadığını, Kemalettin Tuğcu ların filan çok pis yanılsamalar olduğunun filan farkındayız. Hoşlanmadığım ama doğru olan birşeyden bahsettiği için Virgilius' u yargılamıyorum.
Belki bendeki isyanı uyandıran bu tespitin onu bu kadar keyiflendirmesi ve hayattaki duruşunun sağlaması olarak görmesidir. Ya da kafadan yanılıyorumdur. :)
canım talismanım, bak şimdi ben de durup dururken virgilius'u savunur durumuna düşmüşüm. deli miyim ayol? gerçi keyiflendiğini düşünmedim şahsen, o ayrı. özellikle de ilk baştaki yorumuna bakarak. bir de muhtemelen bunun nedeni, buralara yazdığımız şeylerin genel anlamda bizi mutlu eden şeyler olmadığını düşünmemdir. sen öyle düşündün madem, onu da virgilius düşünsün:) ben fırsattan istifade sana bir öpücük göndereyim.
YanıtlaSilçıt çıt çıt püfft, çayım çekirdeğim hazır, reboundu bekliyorum. :)
YanıtlaSilhamis: Metin Bey sizi burada gormusken sorayim, size yolladigim komentler neden gorunmuyor, banladiniz mi beni kuzum, naptiniz? :)
not:sabah ben bu yorumu gönderdim saniyordum, ama beceremedim herhalde, yeniden deniyorum, mümkünse bu notu siliniz efenim....
YanıtlaSilvirgilius birader,
düsündürürken güldüren bir yazi sabah-i serifleri hayreyledin, allah da seni güldürsün...düsündürmesine gerek yok, beyin kivrimlarin, tam zamanli calisiyor her daim...hakimiyet/egemenlik bahsinde öncelikle sabit bir "insanin dogasi" yoktur diyeyim (sükür ki!), ardindan da ama bu olmayan dogasinda tam da bahsettigin gibi hobbes'un dedigi türde bi "kötülük vardir" diye baglayayim, ki isyanci talisman'in yaninda harcanmayayim ben de :)....hal bu sebepten yalnizca insan insanin kurdu degil, kendinin de kurdudur....buradan bir tür "politik bicim" yani "toplumsallik" hali cikiyor, ki olmayan insan dogasini sabitleyen sey bizzat bu "politik" oluyor zaten....ama tabi sabit olmayan bir seyin nihai olarak sabitlenebilme olanagi yok, egemenlik ancak mutlak bir egemen olamama hali ile birlikte egemen oluyor....korkunun egemen acisindan mühimmiyati burasi, "ya devlet basa ya kuzgun lese"..."atatürk'ün devrimci kisiligi" egemenligin yeniden düzenlenisinde bunun bir tekrari oluyor haliyle....o malum "göt korkusu" asilabildikce, egemenlik yer degistirmese de el degistirir, bu degisim dahilinde egmenlik yeniden müzakerele edilir vs...o "kötülük" bicimi karsisinda, "iktidar heryerdedir direnis de" mantigiyla durma önerisi önem kazaniyor kanimca, ama senin gösterdigin tablonun isaret ettigi soru(n) daha baska,daha derin belki de, o da sudur, su ya da bu egemen'i degil, "politik düzlemi" iptal etmek, baska bir varolus bicimine imkan vermek üzere bu düzlemi yikmak mümkün müdür, bunu nasil tasavvur edebiliriz?...
Genel:
YanıtlaSilİnşaatçı değilim, mimar değilim, alçıpen ile kartonpiyer arasındaki farkı bile bilmiyorum ama meai bitimine kadar yedi büronun " deprem yönetmeliğine göre tetkik, analiz ve güçlendirme projesi çerçevesinde mimari, elektrik, mekanik ve tesisat yönünden onarım ve tadilat işlemlerine dair" talep ve ihtiyaçlarını yazmak zorundayım.
Yani, bu kadar yorum dönmüş gördüğüm kadarıyla ama insanlığı siz kurtarın benim vaktim yok diyerek hayatın gerçeklerinin a.q. diyor, küçüklerin gözlerinden büyüklerin ellerinden öpüyorum.
Kolay gelsiiiiiin diyorum ben de. Hayatın gerçeklerinin ben de şeyini ş'apıyorum ayrıca.
YanıtlaSilSevgili Pa Hanımcığım, ben de bana küstü mü ne diye homurdanıp duruyordum valla! Baktım şimdi köşe bucak, ama Akismet Bey'in ağına takılan hiç yorum yok, göremedim. Ne iştir anlamadım?
YanıtlaSilmetin bey,
YanıtlaSilsizi buralarda görmek ne büyük saadettir bilseniz. Neşeniz eksilmesin inşallah.
Yalnız Talisman'ı ısırma yönündeki provakasyonuna gelmeyeceğim, o benim sado-mazoşist ikizim:)
JoA,
kızma ama, Talisman'a verdiğin cevabın bence şu anlama geliyor:
"Talisman, Virgilius'un ne demeye çalıştığını anlamayı becerememişsin, ben anladım, duygularından arınarak okumaya çalış, belki sen de anlarsın. Ama dert etme, anlamasan da seni seviyorum ben."
Talisman'ım,
Döndük, dolaştık ve gene "Sadrazamın Sol Hüsyesi"ne geldik... Bana sinir oluyorsun sen. Aslında tam anlamıyla gıcıksın. Söylediklerime, yazdıklarıma, düşündüklerime, düşünemediklerime filan değil, tarzıma ve üslubuma elinde olsa kafa atarsın sen. Diğer bir değişle beni sevmiyorsun. Çünkü beni ben yapanın bu stilim olduğunun da farkındasın. Hukuk diliyle ifade edersek, derdin ve tepkin "esas"a yönelik değil, "usûl"e yönelik.
Halbuki şunu aççık ve seççik ifade edeyim ki, pek çok konuda senin düşünce tarzın ve meseleleri ele alış şeklin, benim için tetikleyici nitelik taşıyor ve bu da beynimde bir kontak anahtarı görevi görüyor.
Bu yüzden sen bana içten içe uyuz olsan da ben seni çok seviyorum.
Passive Apathetic,
nasıl rebound ama :-)
mutlaktöz,
Üstadım, "insanlar özgür yaratılmıştır ama her yerde zincire vurulmuş haldedir" diyen amca ile "en iyi devlet, hiç yönetmeyen devlettir" sözünü yumurtlayan daha büyük amca bence kardeştirler. Bu post anarşist bir gaye ile yazılmış değil, bir devlet memuru olarak otoriterizme küfür etmem cami duvarına işemekten de farksız, farkındayım. Lakin iktidar hırsı, eskilerin hubbucah dedikleri mereti cebine koyup en tepe noktaya erişmek için Macchiavelli'nin düsturlarına uygun yaşayıp ayrıca vaziyeti korumak ve kollamak amacıyla pragmatizmi baştacı etmek, bunlar da amca oğulları bana göre.
Bu ensest ilişkiler yumağında homofobik insanın çaresiz isyanı, Karamazov Kardeşler'deki "BÜYÜK ENGİZİSYONCU" bölümünde ele alınmıştır ki, bilirsin, Kardinal ağzına sıçar İsa'nın.
Çünkü HAYATIN KURALLARI ŞEYTAN KAZANSIN DİYE KONULMUŞTUR.
Biz bu mücadeleyi başından kaybettik aziz dostum.
Ama esas mesele şu: Şeytanın kazanması, onun HAKLI OLDUĞUNU GÖSTERMEZ.
mutlaktöz,
YanıtlaSilSenin yetkinliğine yarışır bir cevap olmadı, kabul buyur gene de... Bunlar benim bahçemin malı.
virgilius, kızarım. dediğim o şekilde anlaşılıyorsa önce kendime kızarım. sonra da (sanırım 1 yıldır devam eden bir yazı/okuma alışverişinin ardından) benim öyle düşünerek yazdığımı düşünürsen sana da kızarım. yok eğer yazı o şekilde anlaşılmıyorsa bir tek sana kızarım. hatta halihazırda kızdım hem kendime hem sana.
YanıtlaSilJoA,
YanıtlaSilbütün bunların sebebi Talisman olduğuna göre, bence ikimiz de ona kızalım :)
uzuuuun süre blog okuyamamış insanın bloglaralemine dönüşü seninle olmamalı virgilius - bir ay blog okumama gerek kalmayacak kadar şey okumuş oldum sayende :)
YanıtlaSilpek lezzetli buldum şahsen. slayer'ı da özlemişim, ne zaman seni okusam aklıma getirtiyorsun şahane oluyor.
ve her zamanki gibi sadece senin yazdığınla değil yorumlarla da beslendim oldukça.
gözlerinden öpesim var izninle.
taa dunyanin bir ucundan seni takip etmek istiyorum ama dunyanin en uzun yazisini yazinca pek kolay olmuyor canikom.
YanıtlaSilkeyfim yerinde opuyorum cokh seni ve sevgilini
Windrider,
YanıtlaSilYakında bu postların tablet versiyonlarını da üretmeyi planlıyorum:) Krçiboynuzundan calcium sandoza geçiş olacak o süreç.
Kiss me Kate!
polente,
dünyanın bir ucundan bana mail atacağına bu uzun postu okuyarak zamanını neden ziyan ediyorsun? Sana ne bloglardan? Jules Verne'in 'İki Yıl Okul Tatili' romanındaki çocukların adada differansiyel ve polinomları çalıştıklarını düşünsene, ne absurd olurdu. Sen de bırak blogları, Tanzoo bey ile hayatını yaşa, Carpe Diem!
(Buenos Aires'ten atacağınız postcard üzerinde Messi'nin resmi olsun.)
heheh sevgili Virgilius,
YanıtlaSilSahiden de sadrazamın sol husyesine geldik dayandık değil mi? Haklısın, elimden gelse çuvaldızla o şişen husyeyi pöt diye patlatmak isterim. (bu nası vandal bir fantezi oldu böyle) ve evet, üslubun başından beri beni delirtiyor arada bir yumuşuyor, bi nefes alıyorum sonra gene bir satanist comeback yapıyorsun, cinlerimi tepeme çıkarıyorsun. Ama seni sevmediğim yalan tabii, hiçbirşey için olmasa sen kafamdaki sado-mazo dilemmasına getirdiğin açılımlarla bile sevgimi kazanıyorsun.Ne demek ülen bu dersen, şöyle bişiy: Öncelikle yanlış anlaşılmasın seksüel anlamda değil. Karakter olarak sadomazoşizm. Ne bileyim acıyı sevme ve acı çektirmeyi, hakimiyeti sevme anlamında. Sen bana bu ikisinin nasıl bir çember olduğunu hatırlatıyorsun. Özünde aynı şey olduğunu. Senin bu yazdıklarından zevk duyduğunu nasıl anlıyorum sanıyorsun, I know the feeling. Ben belki senin durduğun ucun tam karşısındayım ama çemberde en uç yerlere ulaşınca aynı yere gelirsin ya, ben o aynılıkla yüzleşiyorum ve bu hoşuma gitmiyor. Çemberin dışında olsam üslubunu geçip yazdıklarına tespitine konsantre olurdum zaten. Karışık anlattım ama bilmem anladın mı? Bundan post çıkar haa.. Du bakiyim yazayım ben.
Joa' cım,
YanıtlaSilBen seni anlıyorum, alınmıyorum, bakma sen Virgilius' a. :)
Öperim. :)
Sevgili Virgilius, 'bir sonraki post senin için hayli uzun ve dolu olacak söz' demiştin. Sanırım bu yazıyı bizzat benim için yazmış oldun. :)) teşekkür ederim beni çok mutlu ettiniz. Lakin bugün kendimi narkoz almış hasta gibi hissediyorum dolayısıyle öylesine okumak istemiyorum yarın dingin kafayla kahvemi alıp keyifle okumayı düşünüyorum. Söz dinleyen iyi bir kız olup şimdi gidip uyuycam.
YanıtlaSilSağlıcakla kalınız.
Talisman,
YanıtlaSilegom hüsyemden kaynaklanmıyor, lütfen patlatma onu :) O bana lazım :)
Metin beyin kışkırtması ve passive'in hatırı için nanik yaptım sana, seni bilirim yoksa.
Yaz ulan o postu, bloguna gelip yorumlarda zıçmayan aha böyle [ () ] olsun:)))
not: homofobikliğim beni bile korkutuyor...
sarya,
pek belli olmuyor ama bu post bir mim karşılığı zırvalandı, endişeliperi bana bulaşmak istemiş, mimlemiş.
Senin için daha uzunu gelecek söz, ayrıca benim standartlarım söz konusuysa eğer, yorum yazdığın bu yazı asla uzun değildir:) Bunun iki misli hacimlisini döktürmüşlüğüm vaki:)
Not: Sen zaten iyi bir kıza benziyorsun.
Talisman, beni de op, banane ya, kiskandim cok kotu fena! :)
YanıtlaSilVirgilius, tesekkur ederim. :)
yazıyı okurken Talisman'a benzer şeyler düşünmüştüm. ama sanırım ben bunu ifade etmezdim (artık di'li geçmiş bir durum). o etmeyi seçmiş, güzel de yapmış.
YanıtlaSilbilgi her zaman güce hizmet etti. bu yüzden bilginin sahibi ya güçlüye hizmet eder ya güce.
güç de insanlar üzerinde hipnoz etkisi yaratan bir şeydir. şeydir diyorum çünkü herkes üstünde değişik bir şekle veya hale bürünür.
yani bu yazıyı önyargısız ve tam bir teslimiyetle okuyanın vay haline :)
bir de şurası hoşuma giden kısmı:
meseleleri bütün karmaşasından soyup, belki en çıplak haliyle ortaya koymak insan algısı üzerinde müthiş bir tesir yapmakta.
korku hakkında yazdıkların doğru, fakat başka bir çok etmenden tecrit edilerek değil.
giyinmeye başlayacağı diğer etmenlerle tanrı-insan ilişkisine kadar uzar gider. sevgi-korku içeren bir ilişki.
hatta oradan kadim devletlerin saltanatı kutsallaştırmasına kadar uzanan sözler edilebilir.
zillullah gibi mesela...
ama salt korkuyu kabul etmiyorum. konu uzar... :)
mihman,
YanıtlaSildevlet ve felsefesi üzerinde bir şeyler yazmaya gerek yok, söylenmedik bir şey kalmamış zati.
bu post tam anlamıyla karikatürize amaçlı zırvalandı, yani öööyle aman aman sağlam argümanlarla dolu ciddi bir şey arama. Yazarken eğlendim, okuyanlar da eğlenir diye düşündüm.
Geçtiğimiz cumartesi İstiklal Caddesi'nde gezmiş dolaşmış eve dönüş yoluna geçmiştik. Tünel istikametinden Galatasaray Lisesi'ne doğru yürürken lisenin önünde gaz maskeli bir sürü polis gördük. Acayip rahatsız oldum hatta yüksek sesle de ileri geri konuştum biraz, hatta eşim de hafif yollu azarladı, etraftaki sivil görünümlü tiplerin çoğu polis, bırak bu vergisini veren vatandaş triplerini biran önce çıkalım buradan diye kızdı bana. Biraz daha ilerledik, her yer polis kaynıyor, sanırım gösteri (neyle ilgiliydi bilmiyorum ama kesin yüce devletimizin bekasına yönelik bir tehditti her zamanki gibi) bitmişti. Derken birden polisler bizim olduğumuz istikamete doğru koşmaya başladılar, oradaki bir restorandan içeri zor attık kendimizi ve tam anlamıyla ödüm bokuma karıştı.
YanıtlaSilİşte korku budur efendim, suçtan, masumiyetten, taraf olmaktan olmamaktan azade bişeydir. Can'a dairdir, can kıymetlidir, erk sahipleri de bunu gayet iyi bilir ve kullanır.
eskiden belgelerin üzerine notlar düşerlermiş, "mucebince amel oluna", "taaccül"... veya mühimse mim koyarlarmış.
YanıtlaSilşimdi ben de sizin yazılarınızın ciddiyet derecesini çözemiyorum demek ki. bir şerh koysanız.:d
Passivee, öpüyorum seni mein schatz ama fırsatını bulmuşken de hemen soruyorum, bloguna ne yaptın? Sahiden davetlilere mi açık, kapadın mı? Belin nasıl? İyi misin?
YanıtlaSil(Virgilius, özür dilerim ama başka iletişim mecram yoktu. Affet beni. :))
Talisim,
YanıtlaSilBlogu kapattim ama tamamen silmeye elim varmadi, yazilar neyse de yorumlar gitsin istemedim. Ama silmeyince de boyle blogger sagolsun bi Ingiliz klubu havalarina giriyor, yok sizi alamam kardesim falan diyor kapida. Yoksa kendime bile kapali blog :))
Dinlenince iyi belim, yorulursam, agir tasirsam, nasil davranmam gerektigini unutursam -evi temizlersem mesela heh heh he- inceden sizlayip kendini belli ediyor, ben de ahh belim agriyor yine diye uzaniveriyorum soyle :) tam benlik bir tembel hastaligi. saka bi yana basta cook korktum, hareket etmeyi birak nefes alsam elektrik carpilmis gibi oluyordum ama simdi hoplayip ziplayabiliyorum, kosuyorum falan cok sukur. Yuruyus ve yuzme de iyi geliyor. Sen nasilsin, senin belin nasil oldu, ara ara kendini belli ediyor mu? Aman cok dikkatli ol, kendini ihmal etme, cook opuyorum.
P.S. bu arada sen begeniyorsan iyidir deyip ilk stephen kingimi aldim, the gunslinger, islerim seyrelsin okuyayim diye bekliyorum :)
Talisman,
YanıtlaSilJoA, sen ve Passive bu ciddi postun altına öpüşüp duruyorsunuz ya, ne diyeyim ben size...