25 Şubat 2008 Pazartesi

Recovery

Sığındığım Kutsal Kitap der ki:

Zihnini duyularının egemenliğine terk eden kişi, fırtınaya tutulmuş bir gemi gibi savrulup durur.

Bu yüzden duyularını tutkulardan ve nefretlerden arındırmak için tüm gücünü kullan ve bu büyük aydınlık içinde yaşa.

Zihnini duyuların fırtınasından kurtarmış olan kişi, karanlıkta uyanıp ışığı görür. Başkalarının gündüzü onun için gecedir.

Nasıl bütün sular denize akar ama deniz hiç taşmazsa, ruhu durulmuş kişi de istek duyar ama bu isteklerden etkilenmez. Oysa tutkulu kişiler için bu böyle değildir.

Kendisini tüm tutkulardan arındıran, hiç bir şeye bencilce sahip olmak istemeyen kişi, kendi varlığını aşar ve sonsuz bir huzur bulur.

24 Şubat 2008 Pazar

Papatya Ezme Sanatı, Judas Priest ve Telekulak Skandalı Üzerine...

Burada bir kaç dakika önceye kadar duran [ 25.02.2008, pazartesi, 14.15] metni yazabilecek kadar iğrençleşebildiğime inanamıyorum...

Şu an yaşadığım tek şey, nasıl bu hale gelebildiğime dair şaşkınlık ve kendimden kaynaklanan bir mide bulantısı.

Acı çekmek, mutsuzluk ve hayal kırıklığı, eğer bir gösteriş ve kendisine acındırmaya çalışma şekline bürünüyorsa, var olan tüm samimiyetini ve dürüstlüğünü yitiriyor, show'a dönüşüyor, merhamet dilenciliğinden farksız bir hale geliyor. Üstelik insanın bu gösterişi yaparken, geçmişini de kullanması, -daha doğrusu birilerini kullanması- hem kendisini, hem de geçmişte kalan o kimseleri alçaltıyor. Halbuki birini küçük düşürmek, geçmişte veya bugün varolsun farketmez, yapmaya hakkım olan en son şey.

Silinen yazıyı kaç kişi okumuştu bilmiyorum. Umarım o kadar insan, tüm o kişiler şimdi bu zırvalamayı da görür ve okur.

Bu hale geldiğimden ötürü üzgünüm. Tanıyamadığım biri olmuşum. Bir anlamı olmasa da, sildiğim bu yazı içerisinde göndermeler yapılan birinci, ikinci, üçüncü ve bilmem kaçıncı şahıslardan özür diliyorum.

Bana hiç bir şey yakışmıyor, biliyorum. Ama bu yaptıklarım hiç ama hiç yakışmadı.

Belki de tam bana göreydi... Belki.

Metin altındaki yorumlara dokunmuyorum. Yazanların emeği var. Silmek veya silmemek kendi takdirleri. Bana kalsa silmelerini isterim tabi.

Herkese bir ağrıkesici.



23 Şubat 2008 Cumartesi

Munch, Slayer ve Vampirella Üzerine…

Much’un en bilindik tablosu Scream elbette, ama gizem ve saklı anlamlarla dolu onca eseri arasında benim için ‘The Vampire’ın farklı bir anlamı vardı her zaman. (Bir de “The Murderer”

çok etkilemiştir beni.) Bilinmeyene ve ezoterizme öteden beri var olan merakımdandır belki, bu adamı seviyorum ben.

The Vampire tuhaf bir tablo… İsminin bu olduğu bile şüpheli, kimi kaynaklarda aynı tablo “Love and Pain” ismiyle anılır çünkü. Birbirinden bu kadar ilgisiz, ilintisiz iki ismin aynı tablo için kullanılması zaten bahsettiğim esrara parmak basıyor, çünkü resme dikkatle bakıldığında “ne demek istiyor bize bu adam?” diye soruyor insan kendine… Kapalı bir mana...


Resmi incelediğimizde, o anda ne hissediyorsak oraya çekildiğini görüyoruz karşımızdaki tablonun. Her biri farklı şey söyleyen sesler duyuyoruz içimizden:

* Perişan halde kadının kollarına sığınan adama kadın kalbinden sevgi akıtmaktadır burada, enerji vermektedir, onu teselli, teskin etmektedir… Adamın kusurlarına karşı af söz konusudur, kadın “ne olursan ol gene gel” demektedir, işlediği kusurlara rağmen gene kendisine dönmüş olmasına olgun bir hüzünle sevinmektedir, “o benim, ne olursa olsun” dercesine sarılmakta, ‘erkeğine’ sahip çıkmaktadır.

* Acılı bir aşk söz konusudur burada… Birbirlerini o kadar çok incitmiştir ki bu ikisi… Sürekli kavga, kırgınlık ile geçen onca sürece rağmen, hep barışmaktadırlar… Ve sevgidir hep kazanan… Istırap da verse, yaşanılanlar unutulmayacak kadar derin olsa da, tüm dünya yok olur bir an, ve sadece sevdiği kalır geriye insanın elinde. Kırık dökük, ama hala çok güçlü sevgi.

* Karanlık ve ümitsiz gerçek arasında sıkışmış bir çift vardır resimde, ne gelecekleri vardır, ne de anı yaşayabilmektedirler. Korku içinde birbirlerine sarılmışlardır, bırakmazcasına bir sarılmadır bu üstelik, çünkü birlikte hissettikleri bilinmeyen ama onları dehşete salan, çaresiz bırakan şeylere karşı korunmuşluk duygusudur. Birbirlerinden başka kimseleri yoktur.

* VaNpirler her zaman günah ve cinsellikle beraber anılmışlardır, bununla birlikte tabloda görülen saf ve gerçek aşktır, kadın adamı sevmektedir, adam da kadını onun bir vaNpir olduğu bilerek sevmeye devam etmektedir. Günah ve cinsellik, bu ayrılmaz beraberliğin bir tutkuya dönüşmesiyle daha bir sağlam hale gelmektedir, çünkü adam bırakamamaktadır kızıl saçlı kadını, o kadın bir vaNpir dahi olsa… İyi ve kötü olmadan, dominant ve pasif roller paylaşılmadan, kimin vaNpir, kimin kurban olduğu netlik kazanmadan, bir ilişki asla tam ve kamil değildir, bu açıdan tablo hakiki aşkın resmedilmesidir.

* Bence, Munch, ihanete karşı bir vurgu yapıyor bu resimde… Bitkin, savunmasız ve bir o kadar da hüzünlü ve geçmişinden pişman bir adam, kızıl saçlı bir kadının kollarına sığınıyor, ve öylesine aciz, öylesine muhtaç durumda ki kendisini güvende hissedebileceği bir limanın varlığına, teslim oluyor sanki kızıl saçlı kadının emniyetli korunağına… It's such a cosy place...
Kızıl saçlı kadın kolları ile sarmalıyor adamı, güvende hissettiriyor kendisini, rahatlatıyor, ardından boynuna dişlerini geçirip kanını emmeye başlıyor… Yavaş yavaş, usulca… Bunu sert ve acımasızca, haşin bir şekilde yapacak olsa, adam anlayacak başına gelecek felaketi, ama öyle hafif ve yumuşak bir tarzda yapıyor ki kızıl saçlı kadın, hiç farkına varmıyor adam… Kanını içerken, onu yavaşça öldürürken özenli davranıyor kızıl saçlı kadın, çünkü kendisine hayat verecek bu adamı sevmektedir –aşk değildir sevgisi, ama bu adam ona can katmaktadır, var etmekte, varlığını adamda bulmaktadır, aradığı ondadır çünkü. İşini bitirince, adamı tüketince, zamanı geldiğinde yeni bir kurban aramaya girişecek ve bulmakta zorlanmayacaktır kendisine…

Bu postun şarkısı Dracula 2000 OST’den gelsin, Slayer söylesin tüm Vampirellalar ve ve onları kanlarıyla besleyen adamlar için…

22 Şubat 2008 Cuma

Su Bulamıyorlarsa Bira İçsinler...

Sevgi fiziksel bir çağrışım yapıyor... İki yabancı parça birbirine uyum gösteriyor, montajı andırıyor sanki, Maket uçağın gövdesine kanat takılması gibi, sim kartı yerleştirilen bir telefon gibi, mürekkep doldurulan bir kalem gibi, arttırın siz örnekleri.

Aşk ise kimyasal bir değişim, öncesinden çok başka, yeni bir oluşum içeriyor. Sanki iki hidrojen ve bir oksijen atomundan ortaya su çıkıyor birden, bileşenlerinden tümüyle farklı bir sonuç.

O yüzden tanıyamıyoruz kendimizi aşık olduğumuzda... "Bu bu hale nasıl geldim?" sorusunun cevabını bulmak zor geliyor artık.

Ve aynı sebeple, iki kişiden biri aşık iken, diğeri o kimyasal oluşuma hazır olmuyor.

Hayatın en önemli unsuru olduğu gerçeğine arkasını dönüp, su istemiyor kimisi.

Susuz, tozlu bir çöl kalıyor geride.

Seraplar içinde, var olmayan vahaları sanki gerçekmiş gibi görünürcesine.

Ama yalan... serap onlar, sahte...

Kurumuş ruhlar... Kuruyan kalpler... Kırışmış yüzler... Yangında kavrulan ömürler...

Hidrojen yakıcıdır çünkü, oksiyen yanıcı...

ah... su...

21 Şubat 2008 Perşembe

19 Şubat 2008 Salı

Goya, Megadeth ve Kazıklar Üzerine...

Ancak kazık kadar adam olduğumda aşka ve sevgiye değer vermeyi öğrendim.

Ancak kazık kadar adam olduğumda, değişmem gerektiğini itiraf ettim.

Ancak kazık kadar adam olduğumda kendime ve ruhuma bir şans tanıyabildim.

Ancak kazık kadar olduğumda bir kadını sevmenin tadını aldım.

Ancak kazık kadar adam olduğumda bir kadının beni gerçekten sevebileceğine inandım.

Ancak kazık kadar olduğumda nihayet kendimi “biri”ne ait hissettim, O’na da “kadınım” dedim.

Ancak kazık kadar olduğumda “bu kötü bir şey değil” diye düşünmeye başladım.

Ancak kazık kadar olduğumda ilk defa bu deneyimi yaşayıp, kendimi daha önce hiç yürümediği bir yolu adımlayan ürkek bir yabancı gibi gördüm.

Ancak kazık kadar adam olduğumda bir kadına bu denli güvendim.

Ancak kazık kadar adam olduğumda, “hep korktuğum ve kaçtığım aşk, korkarım ki güzel bir şeymiş meğer, peki ya evlilik?” sorusu üzerine ciddi ciddi kafa yordum.



Ancak kazık kadar olduğumda iplerimi elimden bırakabildim ve boşluğa sürüklendim.

Ancak kazık kadar olduğumda, dünyanın kaç bucak olduğunu gördüm.

Ancak kazık kadar olduğumda, o kazığın götüme ne sert bir şekilde girdiğini tecrübe ettim.

Evet, kazık kadar adamım ama hala âşık olabiliyormuşum işte.

Kazık kadar adamım ama başka insanların yirmili yaşlarında yaşadıklarını, ben 35’imde tecrübe ediyorum.

Kazık kadar adamım ama hala büyümedim ben, geç yaşadığım için geç öğreniyorum, geç olgunlaşıyorum.

Kazık kadar adamım güya, fakat çocuktan farksızım aslında.

Kazık kadar adam oldum belki, ama götüme giren kazık da ne kazık ama!

Kazık kadar adamım ama götümdeki o kazığı sevmekten vazgeçmiyorum hala…

Kazık müstehâkmış cidden bana...

Bu kazığa oturtulmuş adamın şarkısı bundan sonra 1000 Times Goodbye olacak. (Duygu ve düşünceleri ifade etmek için yüzde değerlerin pek önemli olduğu günümüz hayatında, bu şarkının durumuma %80 uyum gösterdiğini söyleyebilirim. Megadeth'i her zaman sevdim zaten.)





p.s. The Project has failed.



15 Şubat 2008 Cuma

Geride Kalan Haftanın Özeti




Her gün aynı...

Birbirinin tekrarı...

Bir hafta boyunca aynı koltukta, aynı birayı içip, aynı sigaranın dumanını içime çekerek devirdim günleri, ve gene aynı şarkı ile, Live Undead...

Ve bitti hafta...

Demek ki haftada değilmiş marifet...

Black Friday...


14 Şubat 2008 Perşembe

Smetana'ya Ek...

Coşkular, deneyimlerin üzerinde koştuğu pisttir. Cinsî duygulanma dinî duyguların kat ettiği aynı patikalardan bir kısmını kat eder, her ikisi de kendilerini korku, hiddet, hayranlık, neşe, sessizlik ve sözle ifade ederler, [fakat] bu, onlar aynı yolları kullandıkları için birbirinin aynıdır demek değildir. Bir kadının bir erkek üzerindeki iktidarı, Tanrı’nınkinin aynı değildir, fakat [erkeğin] coşku (heyecan) cevaplarından bir çoğu aynıdır. Bunun sebebi kısaca şudur ki, bir adam biri Tanrı diğeri de kadın için olmak üzere ne iki ayrı çeşit gözyaşı ne de iki ayrı çeşit gülme ile donatılmıştır. Mukaddes musiki ve cismâni musiki aynı notaları kullanırlar fakat neticeleri farklıdır.
G.E. Rattenbury, Wesley’in Dünyaya Mirası

Eros A.Ö.

Önce Chaos Vardı.
Ondan sırasıyla Eros, Gaia ve Hades doğdu.

Eros, var olan tüm güzellikleri, duyguları, sanatı, aşkı, mutluluğu, ümidi, sevgiyi, neşeyi doğurdu.
Gaia (yeryüzü) hayattı, üzerinde güneşin doğup battığı.
Hades (yeraltı) ölümdü, yokluktu, karanlıktı, korkuydu.

Kapitalist düzenin bir tüketim kandırmacası da olsa, Sevgililer Günü hatırına...
[20.02.2008 tarihli edit: after her decision, now it's time for Chaos. Chaos A. Ö.]



13 Şubat 2008 Çarşamba

Hayvan Mezarlığı, 3. ve Son Bölüm: Kuş

Sinir içinde uyandı, kafasına çekiçle vuruluyormuş hissi yaratan korkunç bir gürültü, beyin zarı içerisinde yankılanıyordu sanki… Ekşimiş yüzünü battaniyenin altından çıkarır gibi olduğunda üzerine saldıran güneş ışınlarına karşı savunmaya geçen vaNpir gibi geri çekildi hemen, yumdu gözlerini, battaniye altına sığındı kendisini korumak için, ama o ses… Tüm şiddetiyle devam ediyordu. Çekiçle vurulmak gibi de değildi çektiği eziyet, daha doğrusu darbeli bir matkap gibi deliyordu kafasını o ses, kesik kesik, aralarında boşluklar olan kısa ama yüksek voltta elektrik akımı veriliyor gibiydi.

“Gtünü sktiğimin kuşu” diye belli belirsiz bir mırıldanma çıktı ağzından…

Kanarya ise o kadar neşeliydi ki, kişilik haklarına karşı öngörülen bu cinsel içerikli tehdidi duymamıştı bile kafesinde şakırken, keyifle, gagasını çatlatırcasına ötüyordu, perdelerin arasından sızan güneş ona saldırmıyor, aksine sıcacık kucaklıyordu hem, neden canı sıkkın olsundu ki?


Adam uyumaya devam etmek istedi ama nafile… Saati merak ediyordu, ama bakmaktan alıkoydu kendisini, güneşten korunmuş battaniyesi daha güvenli geldi ona. Ama kuş dinlenmeden devam ediyordu şarkılar söylemeye. Uyuyacaktı… Uyumalıydı… Özlemle beklediği hafta sonu gelmiş, akşam arkadaşlarıyla ocakbaşı’nda buluşmuş, geceyi rakı, iki çöp şiş ve bir de urfa ile ihya etmişti, cumartesi günü uyumak istemesinden daha normal ne olabilirdi? Ve bu gtünü sktiğinin kuşunun derdi neydi allahaşkına! Rahat mı batıyordu ona, suyu, yemi vardı, başka ne isterdi…

Bir an “ufff yaaa, ufffff yaaaaa, çişim geldi galiba” diye düşündü. Uyanmasaydı çişi de gelmeyecekti, fosur fosur uyuyacak, uyandığında kalkıp tuvalete gidecekti zaten. Çişi olsa da uyumaya devam etmeliydi, evet, zaten azdı belli, unutmak istedi… Ama hayır, bir kere çişinin geldiği düşüncesi aklında yer edince asla uyuyamazdı ki… İyice sinirlendi… Kanarya yeni bir resitale başlamış gibiydi, ve susmuyordu gtünü sktiğinin kuşu…

Sert bir hareketle attı battaniyeyi üstünden, gözleri yarıdan fazla kapalı bir halde koridordan hızlı hızlı yürüyerek tuvalete vardı, klozete oturup işese gözlerini kapalı tutabilirdi üstelik, ama o kadar bile bekleyemeden hemen gördü işini ve döndü odasına, tekrar yatmadan evvel saate ilişti gözleri, sekize yakındı saatin akrebi. Kuşa baktı bir an, annesinin kendisinden bile çok sevdiğine dair şakalar yaptığı… O an avazı çıktığı kadar bağırdı, savurduğu okkalı küfürü –türkçe bilmediği için- anlamayan kanarya durakladı, sustu bir an. Kafesi aldı adam ve hole taşıyıp sertçe vurdu yere, öyle ki yemleri dağıldı kuşun, suyu da dökülmüştü biraz. Ardından önce holün, sonra odasının kapısını kapattı, battaniye altına girdi gene.

Uyumalıydı. Başı kazan gibiydi, günlerden cumartesiydi, hafta içi yedide kalkan birinin hasretle beklediği.

Sokakta bir araç korna çaldı, kısacık…

Üst kattakiler televizyon izliyordu, hafiften geliyordu sesi…

Uyumaya çalışıyordu.

“Dün urfa fazla geldi bana, midem kaynıyor” diye düşündü, istemeden.

Gözleri yumuluydu hala, ama artık uykusu olduğundan değil, uyumak istediğinden gözlerini sımsıkı yumduğunu fark edince hiddetlendi iyiden iyiye.

Belli belirsiz bir helikopter sesi, sanki koca gökte onun evinin üstünden geçeceği güzergâhı ve saati bilerek seçmiş gibi…

Sokakta havlayan bir köpek…

Üst katta yayın arasına reklâmlar girmişti, evet, biliyordu bu jingle müziğini. Akbank reklamıydı şimdi izledikleri…

Kilitledi göz kapaklarını… Hiçbir şey umurunda değildi… U-YU-YA-CAK-TI!

O sırada annesinin kanaryası gene döktürmeye başladı… Kapılar kapalıydı, kafes holün ortasındaydı, ama adamın biraz müzik kulağı olsa notaları seçilebilecek kadar iyi geliyordu kulağına kuşun sesi…

Yastığının altına soktu kafasını, battaniyeye mezarı gibi gömüldü iyice, ama hayır, ses geliyordu gene.

Bir anda fırladı yatağından, kırar gibi açtı kapıları, kocaman açılmış gözlerinde uykudan eser, yüzünde mahmurluğun zerresi kalmamıştı, yerde duran kafese bir tekme attı var gücüyle, gırtlağını yırtarcasına öten bu kanaryaya aynı şekilde gırtlağını yırtarcasına o malum küfürü de etmeyi unutmadı o sırada.

Devrilen kafesin kapağı açılınca şaşkına dönen ve dut yemiş gibi susan kanarya bir an dondu kaldı, yaşadıklarına bir anlam veremiyordu, kendisini su ve yemle besleyen insanların ondan tek beklentilerinin şarkı söylemesi olduğuna dair aldığı eğitimle çelişiyordu bu durum. Galiba adam ona kızgındı. Neden bilmiyordu ama öyleydi… Kaçması gerektiğini düşünüp kafes kapısına zıpladı tek bir hamleyle. Kanatlarını çırpıp kaçtı kafesten.

Adam ağır aksak uçmaya çalışan kuşu takip etti gözleriyle, siniri geçmemişti hala. Hele kuşun bir de açık kapılardan kendi odasına doğru yöneldiğini görünce arkasından koşarak eliyle vurmak istedi ona, ama yetişemedi.

Kuş kondu yastığın ucuna… Adama bakmıyordu, bir delik arıyordu saklanacak, fare deliği bile olurdu. Ama yoktu sığınak, gördüğü sadece bir kütüphane, bir masa, bir bilgisayar, bir yatak… Adam elleriyle kuşu yakalamak içim hamle yapınca kanarya can havliyle kütüphanenin tepesine sıçradı, anlamış olduğu kadarıyla bu adam hakkında iyi şeyler düşünmüyordu.

Masanın kenarındaki gazeteye kaydı gözleri, Cumhuriyet’in Pazar eki. Eline alıp tomar haline getirdi, bağırdı korkulu kuşa, “in ulan aşşaaa!”

Kanarya ise pek güvenmiyordu adama…

Hikâyenin bundan sonrası yeterince acıklı … Özetlemek gerekirse;

- Adam gazete tomarıyla kuşa vurur da vurur.

- Kuş aldığı her darbede biraz daha abandone olur.

- Adam kuşun ölmekte olduğunu anlar, ama daha fazla vuramaz artık.

- Kuş düştüğü yerde, kanadı kırık bir halde zorlukla nefes alıp vermektedir.

- Adam, “gtünü sktiğimin kuşu, beni katil ettin en sonunda” diye mırıldanır.

- Kuşun “cik” diyecek mecali kalmamıştır. Can derdi değildir artık hadise, canının çıkmasıdır.

Telefona sarıldı hemen, durumu kontrol altına almalıydı, sesine uykulu bir hava verip karşıdan açan annesine sordu:

“Annecim? Neredesin ya, uyandım, açım.”

“yavrum ben sana söyledim ya, bu sabah yedide kalkıp Gebze’ye, ameliyat olan Naciye Teyze’ne gidecektik diye.”

“Aaa… Unutmuşum ya… Merak ettim ben de seni evde göremeyince.”

“Yok oğlum, biz akşama dönebiliriz ancak, buraya gelmişken baban İzmit’e de geçeriz, halamları ziyaret ederiz diyor.”

“Peki, çok selam söyle herkese, dikkat edin yollarda… Öptüm.”

“Sen git kızları öp, gece üçte geldiğini biliyorum.”

“Amaaan anne ya… Hadi selam söyle babama.”

Tüyler, dağılmış yemler, dökülen su… bir de kuş cesedi… “Anne, kuş öldü, sen görüp de üzülme diye bahçeye gömdüm” diyecekti. İşe girişmeliydi hemen… Karnı da acıkmıştı gerçekten, hemen harekete geçmesi yararına olacaktı, ortalık darmadağınıktı, cinayet delilleriyle.

O sırada hafif bir kanat kıpırtısı sesi işitti, nefesi kesilmek üzere olan kanaryadan. Dönüp baktı…

Sakince uzanıp kitaplığın en üst rafından sinek ilacını aldı, eğilip can çekişen kanaryaya biraz sıktı…

Utangaç bir gülümsemeye yayıldı yüzüne sonra, abisi boşuna Chemical Murat demiyordu ona, üniversiteyi bitirince kimyager olacaktı.

12 Şubat 2008 Salı

Hayvan Mezarlığı, 2. Bölüm: Kedi

Nefes almıyordu... Evet, emindi, ayağıyla hafifçe itmişti kontrol etmek için, diğer tarafa doğru yığılmıştı kedi yavrusu... Hala kan sızıyordu kulaklarından, bir de aralanmış çenesi arasındaki sarkan dilinin üzerinden, damla damla... Ne kadar kolaydı bir cana kıymak, irice bir sopa, havada kat edilen yarım daire ve uygun güç kullanımı ile hayvanın kafasına darbeyi indirmek yeterliydi işte... Yavru olduğundandı belki çok fazla kan akmaması, üstelik nedense darbe alan yerde bir yara veya kanama yoktu, siyah tüyleri hiç zarar görmemişti, az önce kucağında oynaşırken nasılsa, şimdi de öyleydi... Profilden ne kadar net görünüyordu henüz diş çıkarmadığı, bir bebek gibiydi bu kedicik, daha miyavlamayı bile öğrenemeden ölen... Yaramazlık yapmaya vakit bulamadan, perdelere asılıp mobilyaları tırmalama keyfine varamadan, soytarılık yapma yaşına gelmesine daha çok varken, sağ tarafına yaslanmış, patileri şekilsiz bir halde yayılmıştı halının üzerine, ölü halde... Genç kız 'ben katil mi oldum şimdi? ' diye mırıldandı... Kendisine cani demek nedense katil sıfatından daha zor geliyordu, lakin bu bir cinayetti, sebepsiz yere masum bir hayata son vermişti az önce, o zaman caniydi şüphesiz... Bir kedi yavrusunun bu kadar narin olacağını düşünmemişti, ama zaten bunu denemek için vurmuştu kafasına tereddüt etmeden... Yoksa alıp veremediği yoktu kedilerle...
Saate baktı... Cnbc-e'de sevdiği bir polisiye dizinin başlamasına fazla kalmamıştı... Bir tomar eski gazete aldı çekmeceden, banyo ile kedinin yattığı yer arasında kalan yere serdi itinayla, ne holdeki halıya, ne de banyodaki zarif halı benzeri şeylere -ki onlara ne denirdi bilmiyordu- kan damlamasın diye... Ensesinden tutup kaldırdı dili dışarı sarkan maktûlü, çabuk adımlarla banyoya yürüyüp küvete attı cansız bedenini... Nasıl da canhıraş feryatlarla miyavlardı bunu on dakika önce yapsaydı, şimdi ise sadece 'ŞPLAKK' diye bir ses gelmişti o kadar... Musluğu açtı suyu coşkunca akıtarak, sudan nasıl da kaçardı, minik tırnaklı patilerini bir aslan pençesi yapar, yaklaşanı tırmalamak için sallardı etrafa mecali olsaydı, ama şimdi tüyleri kulaklarından sızan kanın üzerinden aktığı ince bir battaniye gibiydi, gerçekten de yoktu siyam kedisi gibi, ne tatlı şeydi bu!


Biraz seyrettikten sonra mutfağa gitti, üç poşet aldı, iki tanesi önemli değildi ama biri şeffaf olmamak zorundaydı ki görülmesin içinde ne olduğu... Sağlam ve deliksiz olduklarını kontrol ettikten sonra küvete geri döndü, temizlenmiş gibiydi, işlemeye fırsat bulamadığı günahlarından arınmış bir kedi... Suyu kapattı, eski ve yırtık bir havluyla hafifçe kuruladı yavrucağı, sonra kuru gazete kağıtlarından bir kedi paketi yaptı, küçücüktü zaten, sarmaladı, şeffaf poşetlerden birinin içine koydu, ağzını sıkıca kapattı... Onu diğer poşete koydu, ötekilerden büyükçe olan renkli olana da ikinci poşeti... Mutfakta az önce yediği karpuzun kabukları getirdi, doldurdu torbaya... 'Ölüyü yıkadım, cenaze namazını da kılmalıyım acaba? ' düşüncesi bile gülümsetmeye yetti ince, biçimli dudaklarını, saate baktı, dizinin başlamasına çok az kalmıştı... Kiefer Sutherland'a bayılıyordu, ne karizmatik adamdı öyle! Namazı boşverdi, poşeti sokak kapısının dışına koydu çabucak, odasına gidip yatağına uzandı televizyonu açarak... Rahatladı, reklamlar bitmemişti hala... İyice yayıldı yatağa, canı dondurma çekti tam o sırada... Kapıcı çöp poşetlerini gece alırdı ne de olsa...

*

10 Şubat 2008 Pazar

Hayvan Mezarlığı, 1. Bölüm: Balık

Yüzeye bırakılmış –tadını her zaman merak ettiğim- yemlere doğru hareketlendi telaşla kıvrılarak, kabarcıkların arasından slalomlarla süzüldü çabucak ve birkaç ısırık aldı feci acıkmış bir halde… Beğenmedi mi, iştahı mı kaçtı, yoksa midesi mi bulandı bilemem, kısa kesti ziyafeti, derinlere bırakıp kendisini, gene tur atmaya başladı hapsolduğu akvaryumda, boş gözlerim izlerken onu… Derken bir an titredi, hem de cüsseciğinden beklenmeyecek kadar şiddetli, sarsılma denilebilecek denli sert, ardından kasılma ve nihayet bir yaprak gibi salınarak yüzeye çıkma, tadına baktığı öğlen yemeğinin ortasına… Masada akşam yemeği yerken geçirdiği spazmla başı tabağına düşen ve patlıcan musakkaya gömülü bir halde teslim-i ruh eden yaşlı kadın misali…

Balıklar da ölür.

Ve saksıya gömülür...

*

5 Şubat 2008 Salı

Üç Mariachi ve Bir Milka Sonrası Nekrofili Kavramı ile Modern Türkiye Üzerine Parçalı Bulutlu Korelasyon Denemeleri

Birinci Bölüm: “Etimolojiden Tarih Felsefesine”

Molok/Molek enteresan bir Tanrı… Ama öncesinde etimolojisine bakacak olursak, ibranice MLK [מלך] harflerinden türetilmiş bir kelime üzerine konuşurken, (Arapça, Akkadça, Aramca ve İbranice dillerini içeren) Sami dil grubuna dahil lisanların kelime köklerinin bir takım harflerden oluştuğunu ve bu köklerin değişik harflerin başa, sona veya aralara girmek suretiyle aynı anlam çerçevesinde yeni sözcükler oluşturulmasına imkan verdiğini hatırlatmakta fayda var; bu anımsatma aslında bilinen ve çoğumuzun (özellikle Arapça kelimelerde) uyguladığı bir metod, ilim- âlim- muallim- allâme- mâlum örneğinde olduğu gibi, kökü (ilm) bildikten sonra hangi kelimelerin o kökten geldiğini (ve dolayısıyla anlamla ilintili olduğunu) çıkarmak zor değil. Arapça ile kardeş dillerden olan İbranicede de benzer bir yolu takip edebiliriz, hele bu kök her iki dilde aynı manaya geliyorsa, işimiz daha da kolaylaşacaktır, işte MLK, [Arapça ﻡﻞك] böyle bir yardım sunuyor bize. Mâlik, melik, melek, memleket, mülk (*) gibi akla ilk gelen ( ve hepsi de siyasî çağrışımlarla dolu) misallerden hareketle otoriteyi, gücü, egemenliği simgeleyen MLK’dan türetilmiş bir sözcük olan Molok, "ıyyyyy, iğğrennçç!" dedirten bir Tanrı olarak geçer Kitab-ı Mukaddes sayfalarında, hem de ne tanrı: İsraillilerin komşusu olan Ammoniteler’in taptığı Molok, ailelerin doğan ilk çocuklarını diri diri ateşte yakmak suretiyle kurban ettiği, bu şekilde ibadet edilen bir tanrıydı, hatta İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerin kendi tebalarına bu fiili taklit etmelerinin veya bu tapınma şeklinden kaçınmalarının yasaklandığı örneklere Kitab-ı Mukaddes’in pek çok yerinde rastlayabiliriz:


Molek’e ateşte kurban edilmek üzere çocuklarından hiçbiri vermeyeceksin. Tanrı’nın adına leke getirmeyeceksin, çünkü RAB benim.
Levililer, 18;21

Rab Musa’ya şöyle dedi: “İsrail halkına de ki: İsraillilerden ya da aranızda yaşayan yabancılardan kim çocuklarından birini Molek’e sunarsa, kesinlikle öldürülecek. Ülke halkı onu taşlayacak.
Kim çocuğunu Molek’e sunarak tapınağımı kirletir, kutsal adıma leke sürerse, ona öfkeyle bakacağım. Onu halkımın arasından atacağım.
Levililer, 20;1-3


Bana ait olan bu tapınağa iğrenç putlarını yerleştirerek onu kirlettiler.
Ben-Hihnom Vadisi’nde Molek’e sunu olarak oğullarını, kızlarını ateşte kurban etmek için Baal’ın tapınma yerlerini kurdular. Böyle iğrenç şeyler yaparak Yahuda’yı günaha sürüklemelerini ne buyurdum, ne de aklımdan geçirdim.
Yeremya: 32:34-35


Sahte bir tanrı için insan kurban etmenin korkunçluğu vurgulanıyor ve Yehova açıkça yasaklıyor bu eylemi, aksi yönde davrananları şiddetle cezalandıracağını beyan ediyor yukarıdaki alıntılarda görüldüğü gibi..

Tanrı için insan kurban edilmesi, tarih boyunca dünyanın dört bir yerinde yaşanmış bir gerçek. Çok değişik kültürler, farklı amaçlar için Tanrılarını hoşnut etme, dualarının kabul edilmesi, ürünlerinin verimli olması, günahlarının bağışlanması ve daha başka amaçlarla insanları kurban etmeyi makul bir uygulama olarak görmüşler. Aztekler ve Mayalar Bereket Tanrısına insan kurban ederlerdi, Giritliler Tanrılarının gazabı olduğuna inandıkları kuralıktan, volkanlardan ve depremden korunmak için, Eski Hintliler gelecekteki tehlikelerden sakınmak için… Fazla detaylandırmaya gerek yok, Satanistlerin de insan kurban etmeyi en kutsal ibadet şekli olarak benimsediklerini hatırlatayım yeter.

Biz gene Molok’a dönelim.

Molok kötü bir şey. Kendisine tapanların çocukları kurban ediliyor ona, yani otoritesi, egemenliği halkının aleyhine ve zararına işliyor. İşte bu nedenledir ki, Arnold Toynbee’nin parlak eseri Tarihçi Açısından Din (A Historian’s Approach To Religion) Molok hakkında şu ifadelere rastlıyoruz:

'Moloch veya Molech, “bir kral gibi ibadet edilen Tanrı” manasında alınığında, muteber dini metinleri teşkil eden resmi baskıdaki İbranice kitapların ister aslını, ister tercümesini tanıyan Yahudi ve Hristiyanların sıkça kullandıkları bir kelimedir.

Önce Molok, (kana) bulanmış korkunç kral,
Beşeri kurbanlardan, anne ve babaların gözyaşlarından
Fakat boru ve tamburların gürültüsünde
Meş’um putuna sunulmuş,
Ateş içinde inleyen çocukların çığlıkları işitilmez.

İlk doğan oğlanı canlı yakmak suretiyle yapılan kurban ayini, Kenan diyarında ve Kenanlıların denizaşırı bir sömürgesi olan Kuzey-Batı Afrika’da tatbik edilmişti. Bu konuda İsrail, Moab, Yehuda bölgesinde edebi deliller ve Kartaca için de arkeolojik vesikalar mevcuttur.

Gitgide kesafet, vahşet ve yıkıcılık kesbeden bir harbin devam edebilmesi için gereken kan vergisi, mücadele eden bu devletlerin bir zamanlar vatandaşlarına sağladığı manevi ve kültürel menfaatlere açık bir şekilde galebe çaldığı zaman, içtimai çözülme safhasına ulaşınca, medeniyet çöker.

Böylece, Yahudilik ve hristiyanlık için “moloch perestlik”, müntesiplerinden gitgide ağırlaşan bir kan vergisi talep eden mahalli cemaatperestliğe muadil bir semboldür.'


Gene Toynbee, Tarih Bilinci başlıklı eserinde Molok’un temsili bir resmini verir ve altına not düşer: "Yıkıcı Önderlik: Totaliter Devlet: İnsanların canını ve malını yiyen kişiliksiz bir molok.” (Bu resmi internetten bulamadım, kitaptan da scan etmeye üşendim.)

Buradan, putlaştırılmış totaliter devletlerin Molok’u çağrıştırdığı sonucuna rahatlıkla varabiliriz sanıyorum.

İyi de, sadece putlaştırılmış totaliter devletlerin mi? O kadarcık mı? Ya bir insanın/liderin cisminde devletin putlaştırılmasına ne demeli?

Şimdi düşünelim… Bütün devletler otoriter olmak zorundadır, yoksa bırakın uyruklarının güvenliğini sağlamayı, (- ki, devletin ana amacı güvenliktir) kendi varlıklarını dahi savunamazlar. Bu noktada devlet hürriyetleri kısıtlamak, tebanın zararlı ve tehlikeli görülen, veya ileride bu türden sakıncalara yol açabilecek tüm durum ve tutumlarına karşı refleksvari bir tepki gösterip kendisini emniyete almak zorundadır, ancak bu şekilde hayat sürdürebilir. Hobbes Leviathan’da şöyle buyurur:

“Devlet olmadıkça, herkes herkesle daima savaş halindedir. Buradan şu açıkça görülür ki, insanlar, hepsini birden korku altında tutacak genel bir güç olmadan yaşadıkları vakit, savaş denilen o durumun içindedirler, ve bu savaş herkesin herkese karşı savaşıdır.”

Adam korku diyor! Tıpkı Molok’tan korkulduğu gibi… Bu kelime, devlet olgusunun ifşa edilmesinden başka bir şey değildir bence Sürekli bir kaygı, sonu gelmeyen bir tehdit edilme havası… Korkun devletten, ona karşı gelmeyin, itaatsizlik etmeyin, hatta aleyhinde düşünmeyin bile, çünkü Hobbes gene fısıldıyor size:

"… hangi görüş ve düşüncelerin barışa aykırı, hangisinin ise uygun olduğuna, ve dolayısıyla, hangi durumlarda, nereye kadar ve hangi insanların topluluklar önünde konuşmasına izin verileceğine, ve yayınlanmadan önceki kitaplardaki düşünceleri kimin inceleyeceğine karar verebilmesi de egemenliğin bir parçasıdır. "

Velhasıl, son planda bütün devletler birer Moloktur… Hayatlarımızı gaspeden, özgürlüğümüzü kısıtlayan, bizleri dilediği şablona sokan birer molok onlar… Takip eder, dinler, izler, gözetler, fişler, dilerse suçlar, mahkum eder… Ruhumuz duymaz… Çünkü 1984’te O’Brien’in Winston’a söylediği gibi, İktidar araç değil, amaçtır.

Gene de Molokluk vasfını bu kadar “kör gözüne parmağım” nevinden sokan bir ülke, ya İskender Hoca zamanının Arnavutluk’u, ya da Pol Pot’un Kamboçyası olmuştur sanırım.


İkinci Bölüm: “Müzikal İfade”





Üçüncü Bölüm: “Hem Hard, Hem Core, Anlayana Alpha, Anlamayana Omega”


Mircea Eliade’nin Ebedi Dönüş Mitosu isimli eserinden bir alıntı, O’nu da kullanıyorum ya iğrenç emellerim için, pek fena bir adamım ben…


“Geleneksel Bir Kültüre mensup bir insan için yaşamanın anlamı nedir? Her şeyin üstünde, insan-ötesi modellerle uyum içinde, arketiplere uygun yaşamak demektir bu. Dolayısıyla ^gerçeğin^ bağrında yaşamak demektir anlamına gelir bu, zira arketipler dışında tam anlamıyla gerçek olan bir şey yoktur. Arketiplere uygun yaşamak “yasa”ya uymak sonucunu doğurmuştur, zira yasa ilk kutsalın tezahüründen, varoluş normlarının in illo tempore [yani eski zamanlardan- ama o eski zamanlar “kutsal”dır,] vahyedilmesinden, bir tanrı yada mistik bir varlığın açıklamalarından başka bir şey değildir.”


Dördüncü Bölüm: “Sanat Sanat İçindir”


Şahin Uçar’ın bir şiirinden söğüşledim:


-V-

Çünkü İbrahim’in sunduğu koç kurbanı

Moloklar doyurmaz.

Moloklar insan yerler.

Moloklara adanan canlar insan olmalı

Ve kırılan her putun yerine bir yenisi konmalı

Ve çün ki insan putsuz yapamaz

Ve insanın yaptığı her şey bir put olmalı…

İnrahim’in kırdığı putlar yeniden dirilerek

Yönetir insanları

Ve çün ki sürü çobansız

Ve insan Moloksuz

Ve Molok insansız olmaz.

-VI-

Moloklar ölmez –Moloklar ölse bile,

Molokların ölüleri

Yönetir dirileri

Mezarları Mabed olur; başında nöbet tutar diriler

Ölüler ve nev-zuhur Moloklar korur bu kabirleri.

İnsan,

Bir mezar bekçisidir…

Ve diriler, ölülerin kölesi.


Beşinci Bölüm: “Korele Edilmiş Kişisel Pessimizm.”

İnsanın saçının dağılması, karışması ona bir rahatsızlık vermez…

Ama peruk takan birinin peruğunun biraz olsun kaymasına dahi tahammülü yoktur.


Etiketlerle, klişelerle, sloganlarla yaşıyor bu ülkede insanlar… Bir ezber söz konusu, kendilerine dayatılana kucaklarını açıp hoş geldin diyen, anti-tez üretmeye yanaşmayan, düşünmekten korkan, kendisi adına kararlar verilmesine alışmış, aslında inandıkları değerlerin tümünün arkasında yer alan rasyonalizmin temel prensibi olan şüphecilikten uzak duran, kuru ve güdük zihinler… Merak yok, empati uzak, eleştiri yasak, özgürlük izne tabi…

Peruklu kafalar…

…Ve koskoca Bizans bile bu topraklarda İkonaklast’ı becerememişken, Türkiye Cumhuriyeti mi bırakacak puta tapmayı…

Yani şu alabora olmuş Bizans, içi geçmiş Osmanlı, nam-ı diğer Junior Amerika…

Aslında koca bir çukurdan ibaret olan memleket…

Kaldığımız yerden devam, benden geriye ne kaldıysa...