30 Aralık 2007 Pazar

The Eyes Watching From The Sky...

Aynayı eline aldı... Güzel bulmuyordu kendisini, gene de seviyordu nasıl göründüğüne baktığında... Güzel bulmamakla beğenmek arasında çelişki yoktu, güzel, zarif, hatta doğru olmayan bir düşünceyi beğenmek gibi bir şeydi sonuçta, fiziksel anlamda güzel olmayanı beğenmek... En çok da gözlerini beğenirdi, güzel olmasalar da... Erken gençlik döneminde bir arkadaşının 'Her insanın özeti yüzündedir, buna da cemal deniyor, ama senin yüzünü daha bir özetleyip gözlerine indirgeyebilirim ben, sadece gözlerinle yaşıyorsun sanki' sözlerini işittikten sonra iyice dikkatini çekmişti, bakışlarındaki garipliğin... Gerçekten yabani, iri iri, karşısındakini deler gibiydiler... Bir süre sonra bu durum öyle hoşuna gitmeye başlamıştı ki aynanın karşısına geçtiğinde üstüne başına çeki düzen vermek değildi artık yaptığı, sadece gözlerinin derinliklerine bakar ve orada ne olduğunu görmeye çalışırdı... Tıpkı şimdi olduğu gibi... Son yıllarda yüzüne iyice yerleşen mor halkalar ve kırışıklıklar da umurunda değildi, O'na göre gözleri baskındı yüzündeki herşeyden...
Aynayı biraz daha yaklaştırdı kendine... Sadece gözleri vardı sırlı camdan görünen, ortası siyah, çevresini kahverengi... Kanlı buzlar içerisinde bir yalnız adacık gibi...

Bir adam yürüyordu kaldırımda, dudaklarında hafif de bir melodi, Vivaldi... Sakin adımları yalpalarcasınaydı, ama yürüyüş ritmi mırıldandığı ezgiye uygun gibi... Alımlı, süslü bir kadının geldiğini gördü karşıdan, umarsız salınımıyla hükmederek sokağa, doğruca üstüne yürüyerek… Yanından geçerken adamın, o varmış, yokmuş farkında bile değil... Zorunlu olarak yol verirken yumruğunu sıktı adam, 'ben farkedilmeyecek bir insan mıyım' dedi kendine. Blokflüt Konçertosu hala dudaklarındaydı, ama daha zordu şimdi mırıldanmak, titreyen dudakları ısırılırken içerden...
Boynunda yedi siyah benek olan tombul bir martı dolanıyordu vapurun çevresinde, etrafında kanat çırpan yüzlerce arkadaşıyla beraber... Şair 'insanlar havada uçtu, ama yerde öldüler' diye fısıldadı Eminönü-Kadıköy vapurundaki sıska delikanlıya kitapta okuduğu mısrada, fakat az önce delikanlının attığı simit parçalarından birini midesine indirmiş olan tombul martı habersizdi bundan... Delikanlı da anlamamıştı zaten o mısrayı, düşünmeden geçmişti şiirin sonrasına… Onun da karnı açtı.
Köşesinde üstüste yığılmış çöp poşetlerinin bırakıldığı dar ve pis bir sokakta bir grup genç kavga etmeye hazırlanıyordu sıkılmış yumruklarıyla... Neden mi, bilmiyorlardı, birbirlerinin gölgelerine basmışlardı belki, bir sebep yoktu, sadece öldüresiye döveceklerdi karşılarındakini... Birinin çakısı vardı cebinde, en çok da o korkuyordu herhalde... 'Ya kavga sırasında çıkarırsam onu, saplarsam birine? ' diye...
İhtiyar dede çökmüştü yalnız yaşadığı bodrum katının nemli, yosunlu duvar dibine... Sancı yayılıyordu göğüs kafesinden omuzlarına ve çenesine, gövdesi eskimiş, yırtık pırtık kilimin üzerinde
popo üstü yıkıldığında… Kalbini ele geçiren spazmın ne zamandır beklediği, gelip kendisini ıstıraptan kurtarsın diye yalvardığı nihâi son olduğunu düşünürken, birden aklına annesi geldi, yarım asır önce kaybettiği, kendisine 'oğlum, taşa oturma, çeker' diyen... Gülümsedi, '...anne... annecim' dedi...

Adamın gözleri sulandı... Severdi bakışlarını, insanları etkilediğini, dikkatlerini çektiğini düşünmekten hoşlanırdı hep... Ama derinliklerinde olan bitenler korku verirdi kendisine... Biraz da sevgi görseydi keşke o gözler, ve sevdiğini görseydi…


Aynayı masaya koydu.


* Çok eski bir yazının gözden geçirilmiş halidir.
** Başlık, Testament'in "Sins Of Omission" isimli şarkısından alıntıdır.
*** Adı geçen şair Sezai Karakoç'tur.
****
All characters appearing in this work are fictitious. Any resemblance to real persons, living or dead, is purely coincidental.

26 Aralık 2007 Çarşamba

Ve Tanrı İbrahim'e dedi: "Seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek."

Davete icabet sünnettir derler. İstemediğim bir oyuna davet edilmeyi “aşüfteye hayır diyebilmek mutluluktur” diye buyuran Nietzsche’nin [yani fiili livata uygulanası şu meşhur cehennemlik işaret levhasının] yol göstericiğinde, beni mimleyen ve bu oyunu oynamak zorunda bırakan Gregor Samsa’yı geri çevirmem gerek aslında, ama hayır, yapamayacağım bunu, yıllardır bizi kardeş, arkadaş, sevgili, aynı insanın iki farklı şizofrenik dışavurumu sanan onca insanın hatırına bu mimi üzerime alıyor, kabul ediyor ve önüme konulan şablona uygun bir metin yazmaya başlıyorum… (Tek cümlede bitirdim girişi, hâlbuki uzatıp başlarken sünnet kavramından, ayrıca İbrahim’in Tanrı ile yaptığı anlaşmaya atıfta bulunup “ben bu anlaşmaya taraf değildim ki, ne diye pipimin kenarını kesmişler bana sormadan” diye vızıldayacaktım. Intellectual Dandy-vâri bir giriş olmadı arzu ettiğim gibi, lâkin Nietzsche’nin adı yeter, onu kullandım en azından.)

Ben Küçükken aman nazar değmesin diye her gün ayetel kürsi okunup suratına üflenen veletlerdendim. Öncelikle özünde çok iyi bir çocuk olduğumu yazayım. Dokuz aylıkken konuşmaya başlamışım, bir yaşımdayken de yürüyormuşum. Saçlarım da sarıydı o zamanlar. Aile meclislerinde beni bir masanın üstüne çıkartırlardı ve ben de Hitler’ı andıran nutuklar verirdim etrafımda hale olan insanlara… Kahkahadan yerlere yuvarlanmaları iyice ateşlendirirdi beni… Komik bir şey anlatıyor olamazdım, çocukken de ciddiye alınacak biriydim ben… Dinlemeleri ve gözlemlerimden faydalanmaları gerekirdi, hâlbuki onlar değerimin ve üstün niteliklerimin ulaşacağı erişilmez sınırlarından bihaberlerdi…





Biraz büyüyünce dünya üzerinde tümüyle yalnız olduğumu anladım… Aslında kimse beni sevmiyordu… Sürekli benimle ilgilenen bir annem ve harika bir babam vardı belki, ama ayak altında dolaşan kardeşim sinirimi bozuyordu devamlı olarak. Olsun, veliaht bendim, tanrı bana bağışlamıştı yücelik hakkını ve türlü üstün yeteneklerle donatmıştı beni, I was going to be the king of the world. (Manowar söylüyor, “Kingdom Come”)

Bu arada saçlarım kumrala dönüşmüştü ne hikmetse.

İlkokula başladığımda sıradan çocuklarla aynı sınıfı paylaşmak bana çok zor gelmişti… Bu ağır baskıya ve onların arasında adi, basit bir öğrenci gibi olmaya hiç alışamadım. Altı yaşımda saçlarım döküldü. Doktor “stresten” demişti. “Öteki”lerden farkım ortaya çıkmıştı işte… Stresten saçları dökülen bir çocuk… Türlü ilaçları kullanmaya zorlayarak ne kadar karşı koysam da saçlarımı yeniden çıkardılar kafamın içinden… Bu defa siyah çıkıyordu ama saçlarım… Yeni halimi sevmiştim. Sarışın bir dâhi olamazdı. Tanrı da siyah saçlı olmalıydı zaten.

Düşünsel ve duygusal anlamda özgürlüğümü de aynı yaşta kazandığımı söyleyeyim… Altı yaşındayken evimizin bulunduğu Yeniköy’den Taksim’e gitmek üzere minibüse binmiştik annemle, şoför ve annem arasında benim için de para verilmesi-verilmemesi yönünde kısa bir diyalog yaşanırken anneme dönüp “ama anne şoför haklı” demek suretiyle artık siyasi bağımsızlığını ilan etmiş bir insandım. Sadece mili marşım ve bayrağım eksikti. Minibüsten iner inmez bu taze demokrasiye “ana”vatandan derhal sıcak bir askeri müdahale yapılması ve tecrübe ettiğim ilk dayağı, olayın hemen akabinde anneciğimin pamuk elleriyle yaşamış olmamı hürriyet olgusuna karşı insan türünün tahammülsüzlüğüne vermiştim. Çok sonra öğrendim ki, Dostoyevski de aynı şeyi yazmış Büyük Engizisyoncu’da, adam benden yüz sene evvel yaşadığı için şanslıymış. Ben yazardım yoksa…

İlk kopyamı ortaokulda bir tarih dersinde hazırlamıştım. Gazoz kapağı büyüklüğündeki bir kâğıda tüm inkılâp tarihimizi sığdırdığımı anımsıyorum, üstelik onları yazarken zaten çalışmış da oluyordum. Sonrasındaki her türlü tarih sınavında bunu uyguladım. Kopya vermezdim, kopya almazdım… Zaten kimse beni sevmezdi, ayrıca ben neden sevecektim ki onları? Aynı kıyafeti giyen bir sürü öğrenci, tek tip, tep saç tarzı, tek ezber… hepsi “Örtmenim! Örtmenim!” Bense öğretmenlerimi de sevmezdim. (İstisnai bir şahıs olan matematik öğretmenim Marry’yi bu durumun dışında tutuyorum, matematikten sadece ortaokul 2’de bütünlemeden kalmadan geçen biriyim çok affedersiniz.)

Anthrax söylüyor, “you walk this eart without a heart/your uniform couldn’t be taken off”

Aslında ben, gırtlağına kadar aşağılık kompleksine batmış, ama (sadrazamın sol hüsyesi nevinden- talisman’a sevgiler buradan) bir tanrı müsveddesi olma iddiasıyla kendini bir bok sanmaya çalışan hasta ruhlu bir herif, içi sevgi dolu ama kimseyi sevemediğini düşünen bir sefil, herkesin bayıldığı ve hoşlandığı ama kimsenin sevgisine inanmayan bir antisosyal, paçalarından şefkat ve duygusallık akan bir psikopat, ayrıca omlet yapmasını bile bilmeyen ama hala açlıktan ölmemiş ve ne hikmetse süratle kilo alan bir tombik, kendisini okuduklarıyla ve laf yapan ağzıyla pazarlayan bir riyakar, şeytanın insan suretinde dünyada arz-endam ettiği ancak tövbe etmiş bir firavun, ayrıca yakından tanıyan herkesin “profesyonel destek almayı düşündün mü?” diye sorduğu ama içinden onlara “hayır, ben yalnız çalışırım” diye cevap veren kendi halinde bir adamcağızım..







Ama vallahi melek gibi adamım ya!



En saçma huyum araba kullanmayı takıntı haline getirecek derecede reddetmem. Lazım olduğunda (kimi yurtdışı görevleri için sınavlarda gerekiyor) gayet güzel sürüyorum mereti, sonra beş altı yıl hiç geçmiyorum direksiyona, ardından gene “gerekli” oluyor, ben gene beceriyorum. (Doğuştan yeteneğim varmış tanıyanlara göre, pöööh!) Ama asla bir arabam olmayacak… (Şoförüm var zaten, keh keh…)

Cep telefonum bir değil iki tane… Kız telefonu olarak adlandırdığım bir Nokia 6220 kullanıyorum, kızlar aradığında Pink Floyd’dan High Hopes çalıyor, anne-baba-kardeş ve diğer mahlukat arayınca da Deep Purple’dan Child In Time haykırıyor. Ekranda Odin’ciğimin resmi var…
İş telefonum ise, arkadaştan iki hafta evvel benim emektar Ericson T65 bozulduğu için çarptığım bir Panasonic.

Aşk dediğin şey nedir bilmiyorum, aşk herkes için farklıdır, herkesin aşktan anladığı, aşkı duyuşu da... Benim aşk dediğim şeyi ise buraya yazmaya kalkarsam “hayır oğuz hayır, kandıramazsın, bu sen değilsin, bize duymak istemediğimiz, midemizi bulandırıp senden nefret edeceğimiz şeyler yaz” diye itiraz edecek okuyanlar.

En iyisi kopya çekeyim, ben demedim, Goethe dedi:

Kitapların en harikası

Aşkın kitabıdır.

Ben onu dikkatle okudum:

Birkaç sayfa sevinç,

Formalarca acı,

Bir kısmı ayrılık,

Buluşma, küçük bir bölümcük.

Fragman tarzı, ciltler dolusu dert;

Sonu yok ve ölçüsüz.***

Alphaville söylüyor, “A Victory Of Love”

En sevdiğim blog tabii ki kendi blogum! Tekrar tekrar okuyorum yazdıklarımı, hayranım kendime, çok akıllıyım, pek de zekiyim, özeleştiri yapabilir, empati kurabilir (ama bunu hep muhatabımın aleyhine- ki burada “kendim” oluyorum zaten bu muhatap) entellektüel dandik olarak bilgimi, kültürümü ve muhakeme yeteneğimi okuyana sıçratabilirim buradan, üstünüz kirlenmesin dikkat… Bu arada, bu blog yakında kapanacak, ne kadar okursanız kârdır, ayağımdan beni vurup hala ölmediğimi görünce sırtımdan da hançerleyen bir blog istemiyorum...

Başta Gregor Samsa, polente, bence de, kafamçokkarışık ve daha pek çok güzel insan(!) var takip ettiğim ve “ulan bunlar da fena değilmiş” diye düşündüğüm…

Right Said Fred söylüyor, “I’m too sexy for my cat”

Son olarak şunu söyleyeyim ki, kimseyi mimlemeyeceğim!



*** Şaşaşu'ya özel original version:

Wunderlichstes Buch der Bücher
Ist das Buch der Liebe;
Aufmerksam hab ich's gelesen:
Wenig Blätter Freuden,
Ganze Hefte Leiden;
Einen Abschnitt macht die Trennung.
Wiedersehn! ein klein Kapitel,
Fragmentarisch. Bände Kummers
Mit Erklärungen verlängert,
Endlos, ohne Maß.

15 Aralık 2007 Cumartesi

Agreed...

Yıllardır sivrisinek bile öldürmemiş, kan dökmekten, başkalarına fiziksel zarar vermekten tümüyle kaçınan birisinin, içinde böylesine şiddet meyli olması ve hatta şu* yazıdaki gibi bir vahşet yaratmaya eğilimini yanında duran sigaradan bir fırt çekecek kadar yakın hissetmesi normal değildir sanırım... Üstelik sebepsiz...

Beware...

Bir gün kral olursam, hükmüm kanlı olacak...

7 Aralık 2007 Cuma

...Yitik...

Hiç bir uyuşturucu, acıyı yok etmez...
Aslında dindirmez de.
İnsanı uyutur, bu sayede ıstırabın varlığını unutturmaya yarar onlar...

Fiziksel uyuşturucular vardır; duyduğunuz kedere göre uyuşmaya, uyumaya gereksinim duyarsınız.
Saç tellerinize kadar gömüldüğünüz bir elem denizinden söz gelimi etten [flesh] bedenlere tırmanarak çıkmaya çalışırsınız, nefes alabilmek için...
Hiç bir vakit yunus gibi yüzememiş olmanın bilincinde, bir de karabatak misali çırpınmaya başlamak, dehşete düşürür insanı, ve uzatılan tüm ellere saldırırcasına atlar, el uzatmayanlara siz hamle yaparsınız.
Mutsuzluğun uyuşturucusu ettir diye düşünüp, her kadına saldırmaya başlarsınız.
Ten, düşünmeyi engeller.
Terin tuzlu tadı, sizi uzaklaştırır geçmişinizden bir nebze. O geçmiş ki, "geçmiş" olduğu için hüzün verir zaten.
Ötelenir ruhunuz, diskalifiye edersiniz onu, "işinize burnunuzu soksun" istemezsiniz...
Ruhsuz bir bedenle, cansız bir kalple... Hesse'nin değişiyle, "bütün kızlar sizin."

Ama Ruh boş durmaz...
Esas canı acıyan odur çünkü.
Apranax yetmez ona, alkol de yetişmez... Terle, tuzla işi olmaz...Morfin gerekir adamakıllı...
Zaten zorlukla ayakta durabilirken, şimdi üzerinde durabileceği ayaklarının da olmadığını görüp, yerde sürünmektedir artık...
Kan kaybetmektedir... Zayıf düşüp solmuştur iyiden iyiye...
Azıcık aralık olan perdesi, kapanmıştır şimdi iyice...
O da kendi uyuşturucusunu aramaya koyulur, şiddetle.
Geçmiş güzelliklerin yansısıdır aradığı...
Platon'un Mağarasındaki gibi bile olsa, [öteden beri] kırık olan kanatlarını çırptığında yükselebildiğine inanacağı gölgedir baktığı...
Sığınır limanlara birer birer...
Bazısı modern, bazısı klasik, kimi korunaklı, diğeri itici, bir başkası cazip, ötekisi harala gürele...
Demir atmaya niyetlendiği bir liman çıktığında karşısına, tam yelkenleri indirip soluk almaya kalkıştığında, bir kez daha anlar, orası sadece bir limandır, aradığı, araştırdığı bir fil mezarlığı değil... Güzeldir belki, ama onun değil...
Aslında yorgunluğunu sonsuza dek dindirecek daimi bir sığınaktır istediği...
Buna karşın her dinlenme molası, gıda ve uyuşturucu baktığı tüm limanlar, onu biraz daha halsiz düşürmekte, acıtmakta, yaralarını deşmekte, canını yakmaktadır.
Geçmişin yankısını duymaya çabalarken, mevcut olanın gürültüsü ile kulakları acımaktadır.

Geçmiş, bir lanettir. O aslında geçmemiştir.
Albatros'u öldürmüştür çünkü...
The Rime Of The Ancient Mariner misali sürekli okyanusta gezinmek zorunda olan yapayalnız bir gemidir artık...
Ne bir et, ne de bir ruh, ona mutluluk vermemektir.

Hac suresinde "O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de." şeklinde geçen ayet gibi...

Dilinden düşürmediği
And The curse goes on, and on, and on at sea
And the thirst goes on, and on, for them and me.
şarkısı misali...

Ne ten, ne ruh... O artık herşeyi kaybetmiştir...
Hiç bir şey onu istememektedir...
Onun hiçbir şey isteyecek gücü kalmadığı gibi...

Fil mezarlığı, mutlu filler içindir.
Oysa The Return Of The Living Dead, huzursuz ruhların sonuçsuz çırpınışından ibarettir.

2 Aralık 2007 Pazar

Hoşgeldiniz...

Aylar boyu yatak odamın balkoncuğunda gördüm onları, biri iriceydi ötekine kıyasla, diğeri hem minyon, hem narin... Neredeyse her gün...
Psikopat moduna büründüğümde "hadi be, gidin romantizminizi başka bir yerde yaşayın ulan" diye kışkışladığım oldu, ama çoğu zaman tülün ardına gizlenip uzun uzun izlemişimdir onları...
Çocukça, ama insanı mutlu eden bir görüntüydü iki aşığın balkonuma sığındığını görmek...
Güvenilmez bir adamın lebesraum'una saklanmış bir çift kumru... Daha emin bir yer mi bulamamışlardı, yoksa çok mu salaklardı bilmem...





Derken kayboldular ortadan, tam da kalbimin ikiye ayrılıp, ortasından çatal dilli bir ifritin çıktığı, tüm dünyanın işkencelerinin elimle ve dilimle beden bulup masumiyete, zerafete ve kelimenin tam anlamıyla iyiliğe yöneldiği günlere denk gelir bu... Artık gelmiyorlardı balkonumun demirlerine... Yok olmuşlardı, öfke ve şiddetin ufuk çizgisine kadar her yeri kararttığı o dönemde, kumrular da terketmişti beni, gözlerimdeki kıvılcımlardan ürküp, veya içimdeki isyanın gürültüsünden kaçarak...

Bir süre sonra yatak odamın çaprazındaki dairenin balkonunda gördüm onları, aynı kumrulardı, evet, tanıyordum onları... bir isim vermediğim kalmıştı zaten...

O günden sonra o dairedeki (şu yazıda bahsi geçen) hatunu dikizlemeyi bıraktım... Hatundan değil, kumrulardan utanıyordum artık... (hatun zaten perde kapatma alışkanlığı kazanamamış biriydi.) Ama gene de, kumrular oradaysa, o evde yaşayanlar da benden daha düzgün kimselerdi demekti bu...

...Ve bugün... onca zaman sonra...yeni bir kumru çifti... misafirliğe gelmişlerdi balkonuma. İnanamayarak bakan gözlerime inat, karşımda duruyor, evcilik oynuyorlardı...

Kendimi yeni/son bir şans tanınmış loser gibi hissettim... Ayırmadım gözlerimi onlardan... Yatağımın kenarına oturup izledim, izledim...

Onları da mahçup edersem, iki akbaba gelir dayanır kapıma artık.



pisi. Bülent Ersoy çarpsın romantik bir adam değilim ben... O zaman ne oluyor bana yaa? O kadar da Slayer dinliyorum, gene de patlak verip sızıyor bir yerden duygular...