Davete icabet sünnettir derler. İstemediğim bir oyuna davet edilmeyi “aşüfteye hayır diyebilmek mutluluktur” diye buyuran Nietzsche’nin [yani fiili livata uygulanası şu meşhur cehennemlik işaret levhasının] yol göstericiğinde, beni mimleyen ve bu oyunu oynamak zorunda bırakan Gregor Samsa’yı geri çevirmem gerek aslında, ama hayır, yapamayacağım bunu, yıllardır bizi kardeş, arkadaş, sevgili, aynı insanın iki farklı şizofrenik dışavurumu sanan onca insanın hatırına bu mimi üzerime alıyor, kabul ediyor ve önüme konulan şablona uygun bir metin yazmaya başlıyorum… (Tek cümlede bitirdim girişi, hâlbuki uzatıp başlarken sünnet kavramından, ayrıca İbrahim’in Tanrı ile yaptığı anlaşmaya atıfta bulunup “ben bu anlaşmaya taraf değildim ki, ne diye pipimin kenarını kesmişler bana sormadan” diye vızıldayacaktım. Intellectual Dandy-vâri bir giriş olmadı arzu ettiğim gibi, lâkin Nietzsche’nin adı yeter, onu kullandım en azından.)
Ben Küçükken aman nazar değmesin diye her gün ayetel kürsi okunup suratına üflenen veletlerdendim. Öncelikle özünde çok iyi bir çocuk olduğumu yazayım. Dokuz aylıkken konuşmaya başlamışım, bir yaşımdayken de yürüyormuşum. Saçlarım da sarıydı o zamanlar. Aile meclislerinde beni bir masanın üstüne çıkartırlardı ve ben de Hitler’ı andıran nutuklar verirdim etrafımda hale olan insanlara… Kahkahadan yerlere yuvarlanmaları iyice ateşlendirirdi beni… Komik bir şey anlatıyor olamazdım, çocukken de ciddiye alınacak biriydim ben… Dinlemeleri ve gözlemlerimden faydalanmaları gerekirdi, hâlbuki onlar değerimin ve üstün niteliklerimin ulaşacağı erişilmez sınırlarından bihaberlerdi…

Biraz büyüyünce dünya üzerinde tümüyle yalnız olduğumu anladım… Aslında kimse beni sevmiyordu… Sürekli benimle ilgilenen bir annem ve harika bir babam vardı belki, ama ayak altında dolaşan kardeşim sinirimi bozuyordu devamlı olarak. Olsun, veliaht bendim, tanrı bana bağışlamıştı yücelik hakkını ve türlü üstün yeteneklerle donatmıştı beni, I was going to be the king of the world. (Manowar söylüyor, “Kingdom Come”)
Bu arada saçlarım kumrala dönüşmüştü ne hikmetse.
İlkokula başladığımda sıradan çocuklarla aynı sınıfı paylaşmak bana çok zor gelmişti… Bu ağır baskıya ve onların arasında adi, basit bir öğrenci gibi olmaya hiç alışamadım. Altı yaşımda saçlarım döküldü. Doktor “stresten” demişti. “Öteki”lerden farkım ortaya çıkmıştı işte… Stresten saçları dökülen bir çocuk… Türlü ilaçları kullanmaya zorlayarak ne kadar karşı koysam da saçlarımı yeniden çıkardılar kafamın içinden… Bu defa siyah çıkıyordu ama saçlarım… Yeni halimi sevmiştim. Sarışın bir dâhi olamazdı. Tanrı da siyah saçlı olmalıydı zaten.
Düşünsel ve duygusal anlamda özgürlüğümü de aynı yaşta kazandığımı söyleyeyim… Altı yaşındayken evimizin bulunduğu Yeniköy’den Taksim’e gitmek üzere minibüse binmiştik annemle, şoför ve annem arasında benim için de para verilmesi-verilmemesi yönünde kısa bir diyalog yaşanırken anneme dönüp “ama anne şoför haklı” demek suretiyle artık siyasi bağımsızlığını ilan etmiş bir insandım. Sadece mili marşım ve bayrağım eksikti. Minibüsten iner inmez bu taze demokrasiye “ana”vatandan derhal sıcak bir askeri müdahale yapılması ve tecrübe ettiğim ilk dayağı, olayın hemen akabinde anneciğimin pamuk elleriyle yaşamış olmamı hürriyet olgusuna karşı insan türünün tahammülsüzlüğüne vermiştim. Çok sonra öğrendim ki, Dostoyevski de aynı şeyi yazmış Büyük Engizisyoncu’da, adam benden yüz sene evvel yaşadığı için şanslıymış. Ben yazardım yoksa…
İlk kopyamı ortaokulda bir tarih dersinde hazırlamıştım. Gazoz kapağı büyüklüğündeki bir kâğıda tüm inkılâp tarihimizi sığdırdığımı anımsıyorum, üstelik onları yazarken zaten çalışmış da oluyordum. Sonrasındaki her türlü tarih sınavında bunu uyguladım. Kopya vermezdim, kopya almazdım… Zaten kimse beni sevmezdi, ayrıca ben neden sevecektim ki onları? Aynı kıyafeti giyen bir sürü öğrenci, tek tip, tep saç tarzı, tek ezber… hepsi “Örtmenim! Örtmenim!” Bense öğretmenlerimi de sevmezdim. (İstisnai bir şahıs olan matematik öğretmenim Marry’yi bu durumun dışında tutuyorum, matematikten sadece ortaokul 2’de bütünlemeden kalmadan geçen biriyim çok affedersiniz.)
Anthrax söylüyor, “you walk this eart without a heart/your uniform couldn’t be taken off”
Aslında ben, gırtlağına kadar aşağılık kompleksine batmış, ama (sadrazamın sol hüsyesi nevinden- talisman’a sevgiler buradan) bir tanrı müsveddesi olma iddiasıyla kendini bir bok sanmaya çalışan hasta ruhlu bir herif, içi sevgi dolu ama kimseyi sevemediğini düşünen bir sefil, herkesin bayıldığı ve hoşlandığı ama kimsenin sevgisine inanmayan bir antisosyal, paçalarından şefkat ve duygusallık akan bir psikopat, ayrıca omlet yapmasını bile bilmeyen ama hala açlıktan ölmemiş ve ne hikmetse süratle kilo alan bir tombik, kendisini okuduklarıyla ve laf yapan ağzıyla pazarlayan bir riyakar, şeytanın insan suretinde dünyada arz-endam ettiği ancak tövbe etmiş bir firavun, ayrıca yakından tanıyan herkesin “profesyonel destek almayı düşündün mü?” diye sorduğu ama içinden onlara “hayır, ben yalnız çalışırım” diye cevap veren kendi halinde bir adamcağızım..

Ama vallahi melek gibi adamım ya!
En saçma huyum araba kullanmayı takıntı haline getirecek derecede reddetmem. Lazım olduğunda (kimi yurtdışı görevleri için sınavlarda gerekiyor) gayet güzel sürüyorum mereti, sonra beş altı yıl hiç geçmiyorum direksiyona, ardından gene “gerekli” oluyor, ben gene beceriyorum. (Doğuştan yeteneğim varmış tanıyanlara göre, pöööh!) Ama asla bir arabam olmayacak… (Şoförüm var zaten, keh keh…)
Cep telefonum bir değil iki tane… Kız telefonu olarak adlandırdığım bir Nokia 6220 kullanıyorum, kızlar aradığında Pink Floyd’dan High Hopes çalıyor, anne-baba-kardeş ve diğer mahlukat arayınca da Deep Purple’dan Child In Time haykırıyor. Ekranda Odin’ciğimin resmi var…
İş telefonum ise, arkadaştan iki hafta evvel benim emektar Ericson T65 bozulduğu için çarptığım bir Panasonic.
Aşk dediğin şey nedir bilmiyorum, aşk herkes için farklıdır, herkesin aşktan anladığı, aşkı duyuşu da... Benim aşk dediğim şeyi ise buraya yazmaya kalkarsam “hayır oğuz hayır, kandıramazsın, bu sen değilsin, bize duymak istemediğimiz, midemizi bulandırıp senden nefret edeceğimiz şeyler yaz” diye itiraz edecek okuyanlar.
En iyisi kopya çekeyim, ben demedim, Goethe dedi:
Kitapların en harikası
Aşkın kitabıdır.
Ben onu dikkatle okudum:
Birkaç sayfa sevinç,
Formalarca acı,
Bir kısmı ayrılık,
Buluşma, küçük bir bölümcük.
Fragman tarzı, ciltler dolusu dert;
Sonu yok ve ölçüsüz.***
Alphaville söylüyor, “A Victory Of Love”
En sevdiğim blog tabii ki kendi blogum! Tekrar tekrar okuyorum yazdıklarımı, hayranım kendime, çok akıllıyım, pek de zekiyim, özeleştiri yapabilir, empati kurabilir (ama bunu hep muhatabımın aleyhine- ki burada “kendim” oluyorum zaten bu muhatap) entellektüel dandik olarak bilgimi, kültürümü ve muhakeme yeteneğimi okuyana sıçratabilirim buradan, üstünüz kirlenmesin dikkat… Bu arada, bu blog yakında kapanacak, ne kadar okursanız kârdır, ayağımdan beni vurup hala ölmediğimi görünce sırtımdan da hançerleyen bir blog istemiyorum...
Başta Gregor Samsa, polente, bence de, kafamçokkarışık ve daha pek çok güzel insan(!) var takip ettiğim ve “ulan bunlar da fena değilmiş” diye düşündüğüm…
Right Said Fred söylüyor, “I’m too sexy for my cat”
Son olarak şunu söyleyeyim ki, kimseyi mimlemeyeceğim!
*** Şaşaşu'ya özel original version:
Wunderlichstes Buch der Bücher
Ist das Buch der Liebe;
Aufmerksam hab ich's gelesen:
Wenig Blätter Freuden,
Ganze Hefte Leiden;
Einen Abschnitt macht die Trennung.
Wiedersehn! ein klein Kapitel,
Fragmentarisch. Bände Kummers
Mit Erklärungen verlängert,
Endlos, ohne Maß.