30 Ağustos 2007 Perşembe

Aşağıdakine Ek

Konfüçyus’a göre eski prensler, insanların kalbindeki doğal erdemleri parlatmak için, her şeyden önce, prensliktekileri iyi yönetmeye çalışırlardı. Prensliğindeki halkı iyi yönetmek için, her şeyden evvel kendi ailelerini doğru yöne yöneltirlerdi. Kendi ailelerini doğru yola yöneltmek için, her şeyden evvel kendilerini mükemmelleştirmek için çalışırlardı. Kendilerini mükemmelleştirmek için, her şeyden evvel kalplerindeki hareketleri düzene koyarlardı. Kalplerindeki hareketi düzene koymak için, her şeyden evvel iradelerini mükemmelleştirirlerdi. İradelerini mükemmelleştirmek için, her şeyden önce bilgilerini olabildiğince geliştirirlerdi. Bilgiler, olayların doğasının dikkatle incelenmesiyle mümkündür. Olayların doğası bir kez dikkatle incelenirse, bilgiler en yüksek noktasına ulaşır. Bilgiler en yüksek noktasına ulaştığında ise, irade mükemmelleşir. İrade mükemmelleştiğinde kalbin hareketleri düzenlenmiş olur. Kalbin hareketleri mükemmelleştiğinde tüm insanlar kusurlarından arınır. Kendimizi düzelttiğimizde, ailemizde de düzeni sağlarız. Ailede düzen hâkim olduğunda, prenslik iyi yönetilmiş olur. Prenslik iyi yönetildiğinde ise, tüm imparatorluk kısa bir zaman zarfında barışa kavuşur.”

(René Guénon, Maddi İktidar, Ruhani Otorite’den)

Set Me Free

A: B çalışmıyor, devamlı arazi olup işi savsaklıyor. İşleri C’ye yıkıyor.

B: Sana mı kaldı benim çalışmadığımı söylemek, bir şey derse C söyler.

C: A, benim adıma konuşma, ben söylerim gerekirse söyleyeceğimi.

A, Bana: Burada herkes arkadan konuşuyor ama kimse yeri geldiğinde mert olmuyor.

B: Herkesin arkasından esas konuşan sensin.

C, Bana: Esasen bunların ikisi de arkadan konuşuyor.

Ben, D’ye: Sen ne diyorsun?

D: Ben sadece burada duruyordum, konuya vakıf değilim, bilmiyorum.

Ben, D’ye: O zaman sen odadan çıkabilirsin.

E, Bana: Abi, B gerçekten çok dağıttı, boş veriyor işleri.

B: Deli gibi çalışıyorum, haksızsınız.

C: Bir dejenerasyon var bu şubede.

Ben: Bu şube 20 gün yokluğumda ne olmuş böyle?

C: Siz varken farklı çalışıyor insanlar, yokken farklı.

A: Esasen hem B, hem F işi boşlamış durumda, arşive çıkıp bacaklarını uzatıyor ve sigara içiyorlar, benim burada gözlerim patlıyor.

Ben: Aslında onların güç aldığı kişi G, daha kıdemli ve yaşlı olduğu için ona fazla iş vermiyorum, bu ikisi de ona sığınıyor.

E: Abi, çekememezlik H ve I’yı diğer büroya vermenizden başlıyor. H ve I’yı diğer büroya verince, amelelik işleri B ve F’ye kalmış durumda.

Ben: B ve F, H ve I’ya verdiğim işi yapamaz ki, yetersiz onlar.

A: F aslında B’den hep şikayetçiydi ama paraya ihtiyacı vardı bir ara, B çıkarıp buna borç verdi, F o günden sonra delikanlılık ayağına B’nin adamı oldu.

E: Abi bir toplantı yapalım.

Ben: Aslında sorunun ilk noktası J’nin durumu. Bu şubeden gidip müdürüne şoförlük yaptığı İnsan Kaynakları’na geçmek istiyor, o nedenle işleri sallıyor. Fakat İnsan Kaynaklarının müdürü onu istemiyor, oradaki huzuru bozmasın diye. Ben de ne olursa olsun J’yi göndermek istemiyorum, ikinci bir K vakası yaşanmasın diye.

C: Eğer gerçekten gitmek istediği için işleri sallıyorsa, tam şerefsizlik bu.

A: Neden bu şube hep böyle sorunlu? Ben artık çalışmak istemiyorum burada, B’nin olduğu bir yerde çalışamam artık.

Ben: Bal gibi de çalışırsın, unuttun mu L’yi? Yaşananları hatırlamaya çalış. O olaydan sonra 1,5 sene adamla beraber çalıştık gene.

A: Sessizlik…

E. Sen bizim en değerli adamımızsın, bırakmayız seni bir yere.

Ben, A’ya: Evine duvar kâğıdı mı yapacaktın sen?

A: evet izin istemiştim yarın için ama vermemiştiniz.

Ben: Veriyorum şimdi, yarın işlerini hallet.

A: Peki, sağolun.

Ben: B ile de muhatap olma. Haklıysan bile benim veya E’nin işini sen yapmaya kalkma.

C: En çok iş benim üzerime biniyor, eve gidince parmağımı kımıldatacak hal bulamıyorum.

E, Bana: Abi, M namaz kıldığı için B ve F onu idare ediyor namaz saatlerinde, M de onların işini yükleniyordu…

Ben:Ama M şimdi izinde olduğu için diğerleri de alıştı arazi olmaya, şimdi C’nin sırtında iş ağırlığı.

E, Bana: Müdürle konuşsak, kendisine şoför olarak B’yi istiyordu, ne dersin abi, N ile B’yi değiş tokuş yapalım mı?

Ben: N daha mı iyi sence B’den? O da uyuz adamın teki.

E: Orası öyle.

Ben: Bana kalsa B’yi, F’yi, G’yi, J’yi, M’yi tekmelerim bu şubeden… Zaten söyledim müdüre bu adamlarla çalışmak istemiyorum diye. Kırk dereden su getirdi, kimseye dokunmuyor.

A: Neden insan kalitesi anlamında en kötü şube bizimkisi?

Ben: İnsan ne zaman kaliteli bir mahlûk olmuş ki?

A: Ben gitmek istiyorum bu şubeden.

Ben: Ben de istiyorum ama şube müdürü olunca ne Liberya’ya ne de Diyarbakır’a gönderiyorlar.

E: Abi ben de gitmek istiyorum ama çocukların okulu var.

Ertesi gün B ile baş başa iki saate kadar konuştum. Yeri geldi hüngür hüngür ağladı, yeri geldi dişlerinin arasından tıslayarak konuştu. Ama onun da havasını aldım. Kuş gibi hafif çıktı gitti odadan.


Aslında B işleri aksatıyordu gerçekten, ve A da arkadan konuşup laf yetiştiriyordu. E ise duygusal ve dolduruşa gelen orta düzey bir yetkiliydi. C sakin ve dürüst, D kendi halinde bir salak, F mızmız bir beceriksiz, G içten ve olgun ama zararlı, H ve I iki iyi niyetli çömez, L klinik bir ruh hastası, J karaktersiz ve alçak, K günde üç öğün dayak atılsa az gelecek bir uyuz, ve başlarında mutsuz bir adam, ben.


İzin dönüşü henüz ilk günlerde yaşadığım bu hareketli günlerden, yokluğumda şube personelinin genel görünümüne dair Müdürün söylediklerinden ve kendi gözlemlerimden çıkardıklarım;

a) Memurlarım üzerinde garip ve adını koyamadığım bir otorite kurmuşum, asla sertlik ve katılık üzerinde olmayan, light bir disiplin içinde, öyle ince bir dengede ki, biraz daha gevşediklerinde iş çığırından çıkıyor. Yokluğumda vekâlet eden kişi (E) bunu sağlayamadığı için isyanlar almış başını yürümüş. Savaş baltamı topraktan çıkartıp onunla önlerinde sakal traşı olmam lazım ki tekrar havaya girsinler.

b) Problemli kişilerle birebir konuşulduğunda psikolog üslubunu takınıp “aslında senin içinde bulunduğun yıpranmışlık ve yorgunluk hali ruhuna daha derin nüfuz etmiş halde, altı ay önce o kızın seni bırakmasıyla yaşadığın travmadan itibaren başladı, tüm iyi niyetine rağmen bu çalışmana da aksediyor, artık toparlamalısın kendini” türünden anlamsız bir cümleyle konuşmaya başlayınca hiç alakası olmasa da muhatabın zihninde “ben bundan daha kötü zamanlar da yaşadım, bunun üstesinden gelebilirim” düşüncesi yaratmak mümkün… (Aslında “sana ne lan benim özel hayatımdan” dese yeridir yani)

c) Yöneticilikten nefret ediyorum, evlenmekten, hatta bir hatunla sabit ve sürekli sevgili hayatı yaşamaktan bile sırf sorumluluk almamak için kaçınan ve bu çekincesini poligam ruhunun makyajı ardına gizleyen bir adamın idareciliğinden ne hayır gelir? Kendini idare edemeyen, bir hatunu idare edemez, hatunu çekip çeviremeyen kimsecikleri idare edemez. (Bu noktada “sen bir değil, on bir hatunu idare ettiğin günleri ne çabuk unuttun?” şeklinde ileri sürülebilecek itirazlara karşın, onların hepsini vıcık vıcık elime yüzüme bulaştırdığımı ifade edeyim.)

d) Emrimdeki memurlar sanki çocuklarımmış gibi hissediyorum, onları ve dertlerini, sıkıntılarını ve ihtiyaçlarını bu şekilde ele alıyorum, düşünceli ve empatiğim, ama aslında çocuklarından nefret eden profesyonel bir gaddar babayım ben.

28 Ağustos 2007 Salı

Kekova Hatırası...





*
Afraid to walk the streets
In the coldness all alone
The blackness of the night
Engulfs your flesh and bones
Feeling as if no one cares
The fear runs down your spine
But I know I'll never rest
Until I know you're mine
(Slayer, Tormentor)

*
The Gates of Hell lie waiting as you see
There's no price to pay just follow me
I can take your lost soul from the grave
(Slayer, Hell Awaits)

*
Waiting the hour destined to die
Here on the table of hell
A figure in white unknown by man
Approaching the altar of death
High priest awaiting dagger in hand
Spilling the pure virgin blood
Satan's slaughter, ceremonial death
Answer his every command
(Slayer, Altar of Sacrifice)

*
Awaiting the hour of reprisal
Your time slips away
(Slayer, Raining Blood)

* Murder at your every foot step.
A child's toy sudden death.
Sniper blazes you thru your knees
Falling down can you feel the heat,
Burn!
(Slayer, Mandatory suicide)

*
Close your eyes
And forget your name
Step outside yourself
And let your thoughts drain
As you go insane... go insane
(Slayer, Seasons in the Abyss)

*
Take a look into my mind
Where pleasure is refined
Endless burning holes
Of scarred souls
Step inside my world of hate
Where everything mutates
Your senses under siege
Ingest the virtues I feed
A higher level of pain
Is racing through my veins
(Slayer, Perversions of Pain)

*
I walk step by step with death
Where all bludgeoned bodies lie
You will see my face of rage
Cut your heart out of your chest
(Slayer, Screaming from th Sky)

*
Here comes the pain
Your destruction manifests
Lying there broken looking up as I still stand
(Slayer, Here comes the Pain)

26 Ağustos 2007 Pazar


Ölümüme tanık oldum, defalarca,
Parça parça edildim koca bir hızarla.
Alevler yüksekti, ateşin sıcaklığı âşina.
Kurudu kanım damarlarımda, beynim çalışmaz oldu,
Kalp ise zaten yoktu.
Uyuşan parmaklarım terk etti beni önce,
Ne kesebildim bileklerimi, ne de kuleye çıkmaya gücüm yetti.
Balıklar sevmedi tadımı, tuzlu su istemedi.
Toprak kabul etmedi, rüzgar reddetti küllerimi.
Aeneas'ın salak post-moderni lazım değil kimseye,
Zaten devasa narsizmi zâhir değil mi bu sözde?
Uyuyanlar ışık alsın ölülerden,
Sıvazlasın keçi sakalını şeytan keyifle.
Kurtlar domuzcuklarla tavla oynasın.
Karanlık çöksün, dünya batsın.
Nekrapol inşa edilmiş geniş ve gri,
Kapıda yazar, "Dünya: girin içeri"
Ne prototip gerek, ne arketip,
Geldiğim yer belli, bu yolun sonu gibi,
Welcome to the belly of the beast.
Go straight ahead, you'll reach the anus.





I think it's time to - (iki saniye bekleyip, sonra var güçle haykırarak)

CRY!!!

20 Ağustos 2007 Pazartesi


Gitmek istemediğim bir günde çıktığım tatilden, asla bu şehrin yakınlarında dahi olmayı dilemediğim bir günde döndüm...

Yapmadığım bok, girmediğim deniz kalmadı, hatta anladım ve ıstırap içinde sarsıldım ki artık yamaç paraşütü de kesmiyor beni... Ne dağdan çakıldım, ne de raftingte boğuldum. Ally'de bir köşeye çekilip ağlamak, Fethiye'de denize girmeyecek kadar herşeyden nefret etmek, millet eğlenirken devamlı kitap okumak, herkeşçiklerden uzak durmak, her gece alkol ve sürekli live undead ile here comes the pain şarkılarını mırıldanmakla geçti bir tatil...

I'm back...

Gene de, kimsenin beni bilmediği, tanımadığı, farketmediği, umursamadığı o muhitte olmak daha evlâdır İstanbul'da bulunmaktan.

8 Ağustos 2007 Çarşamba

Koca bir çölde
Sonsuz bir kum denizinde,
Arıyorum
Yitik yolu arıyorum
Bulamadığım bir yolu.
Bir orada, bir burada
Bütün yönlerde ruhum
Bulamıyor aradığını.
Bu korkunç boşlukta
Bu sonsuz boşlukta,
Her yanım kum
Alabildiğine parlak, boğucu
Kumlar uzanıyor çevrenin sonuna değin
Sonra bir ses duyuyorum
Tatlı, gür ve kahredici
Diyor ki bana:
"Yitik bir ruh sanıyorsun kendini sen!
Bir ruh sanıyorsun kendini
Yanılıyorsun. Bir ruh değilsin gerçekte
Yitmiş de değilsin
Bir hiçsin yalnızca
Yoksun sen."

Porphyre Eglantine, Hiçliğin Türküsü (Chant du Néant)

7 Ağustos 2007 Salı

Gül ve ay; Güneş ve ayna,

Nedir bütün bunlar?

Her nereye baktıysak, hep senin yüzündür gördüğümüz…

Limonlu Bahçe, domuz, Swatch, sembolizm, D&R, diş fırçası, Slayer, Ankara Polis Evi, Deep, Kredi Kartları, Picasso, Odin, İzmir, Das Parfüm, Winston, Neylan Ziyalar, Fransız Sokağı, ekspertiz raporu, kırmızı çam ağacı, şarap kadehleri, Ara, Mircea Eliade, Kurtuluş, paranoid android, kanser, Simurg, Radikal, Eskişehir, papatya, beyaz şarap, Claire Dames, Girdap Operasyonu, tavla, Datça, Atatürk Havalimanı…

Acı, hüzün ve gözyaşı…

Her insanın hayatını mahvetme özgürlüğü vardır.

Still Raining Blood.

4 Ağustos 2007 Cumartesi

Alparslan geldi yanıma akşam, Tophane'de Schopenhauer'la yaptığım fikir teâtisinin tam ortasında... Kitabı kenara koydum, nezaketen epeydir görmediğim bu adamla üç beş kelam edeyim dedim. Naber nasılsın muhabbeti sırasında, garsonlardan biri Apo'ya yaklaşıp "abi başın sağolsun" dedi, ben "ne oldu?" diye sorunca uzaktan akrabası olan bir çocuğun Kadıköy'de bir sahada oynarken başına kale direği düştüğü, çocuğun da öldüğünü söyledi: Hali tavrı üzülmekten çok "sabahtan beri koşturuyoruz be abi" havasındaydı... Baş sağlığı diledim, bir kaç teselli içerikli cümle, ardından kalktı gitti. (sanırım şu haber o çocuğa ait olsa gerek)
Schoperhauer'a dönmek üzereydim ki, neredeyse altı aydan beri görmediğim Naci Abi geldi yanıma bu kez, sarıldık kucaklaştık, samimi adamdır, yaşlı kurt, tam bir "eski kulağı kesik", tövbekar bir şeytan.

- Naci Abi sen gençleşiyorsun gün be gün, bana da öğret şu işin sırrını.

O ana kadar neşeyle konuşan adamın yüzündeki koca gülümseme kayboldu birden, yüzünde acı bir ifade belirdi...

- Ah abi ah, hiç tadım tuzum yok ya. Perişan olduk bir bilsen...
- Ne oldu abi? Görüşemedik ne zamandır, bir şey mi var?
- Hanım kanser oldu be abi... Kilitlendim kaldım, ne yapacağımı, ne edeceğimi şaşırdım...

Böyle bir haberi alan insan nasıl davranır? Ne söyler karşısındakine? Hadi ölmüş çocuk için Apo'ya "günahsız gitti o, inşallah cennete görüşürsünüz" türünden anlamsız şeyler söyledim, bu adamın da eşi kanser olmuş, ne diyeyim şimdi... Bir şey demek de lazım...

- Abi Allahın 99 isminden birisi de Şâfii, yani şifa veren demek... Allah şifa versin, sana da kuvvet versin...
- Öyle abi, dua ediyoruz valla gece gündüz... Hastaneler, doktorlar, neler neler... Anlatsam bitmez... Neyse ki Akif Abi var da, çok ilgilendi, nereye gitsek doktorlar bizi kapıda karşıladı, inşallah düzelecek...
- Abi bu sorulmaz ama, erken teşhis mi.. nasıl durumu şimdi? (Bu hakikaten sorulmaz, ne yani, "hayır artık çok geç, hatun ölecek" diye mi cevap verecek yani.)
- Evet abi, doktorlar 90% iyileşecek diyorlar... Bakalım...
- Abi, Allah yardım etsin...
- Sağol abi...
- Hanımın morali nasıl?
- O iyi be abi, devamlı olarak kuran okuyor, "Allah isterse yaşarım, biz tedaviyi uygulayalım, gerisi ona kalmış" diyor.. Benden iyi onun morali...
- Abi böyle hastalıklarda moral çok önemli... Maşallah...
- Evet... Ama Oğuz abi, sana bir şey anlatacağım, Samatya'da yatarken benim hanım, orada bir kanser hastası kadın vardı, yaşlı iyicene. Epey de ileriydi onun hastalığı, ümit verilmiyordu iyi olacağına. Kadın bir sabah uyandı, doktorları çağırdı, "rüyamda siyah elbiseler giymiş üç kişi beni ameliyat etti" dedi, ve o sabah ki kontrollerde kadında kanserden eser kalmamıştı, abi iyileşti kadın!

"Naci abi, bu dediğin Alacakaranlık Kuşağı'da bile olmaz, sen ümidini kaybetme ama saçma şeylere de inanma" demek istedim bir an.

- Abi kadın her anlatışında hüngür hüngür ağlıyor, vallahi doktor da onu dinlerken ağladı, gözlerimle gördüm, o kadını kesin TV'ye filan çıkartacaklar, zaten bırakmıyorlar devamlı kontrol altında hala.. ama iyileşti!"

Bu noktada diyecek bir şey bulamıyor insan... Ya bu adamı yalancılıkla itham edeceğim, çünkü rivayet etmiyor, bizzat şahit olduğunu söylüyor, ya da bir şey söylemeyeceğim, gözlerime şaşkın bir "Allah Allah" ifadesi verip, kaşlarımı kaldırıp susacağım... Ben "hmmmmm" demekle yetindim... (Yoksa içimden gelmedi değil, "sözünü ettiğin kadın kanserden ölmeyecekse, bir başka zaman bir başka şekilde gene ölecek Naci abi, ölümsüz değil o, geçici bir zaferdir kazandığı o kadar" şeklinde mukabele etmek, ama ne geçerdi elime...) Bir zamanların "Arnavut Naci'si", yılları işlediği cinayetler yüzünden hapislerde geçen, sonra tövbe edip elini haramdan çeken, namaza niyaza başlayan, sırf dalga geçmek için çömez polislere yanaşıp onlara kendisini narkotik veya asayiş polisi gibi yutturan Naci Abi, şimdi eşinin rahatsızlığında bir divine intervention bekliyordu, bu ümitle yanıp tutuşuyordu işte...

Kaçak taksisine bir müşteri çıkınca benden izin alıp kalktı yanımdan...

Yana koyduğum kitabı elime aldığımda aklıma Apo gelmeden evvel okuduğum efigraf geldi, Heraklit'in yazdığı:

Hayat, Hayat ismiyle anılır, ama gerçekte ölümdür o.