A: B çalışmıyor, devamlı arazi olup işi savsaklıyor. İşleri C’ye yıkıyor.
B: Sana mı kaldı benim çalışmadığımı söylemek, bir şey derse C söyler.
C: A, benim adıma konuşma, ben söylerim gerekirse söyleyeceğimi.
A, Bana: Burada herkes arkadan konuşuyor ama kimse yeri geldiğinde mert olmuyor.
B: Herkesin arkasından esas konuşan sensin.
C, Bana: Esasen bunların ikisi de arkadan konuşuyor.
Ben, D’ye: Sen ne diyorsun?
D: Ben sadece burada duruyordum, konuya vakıf değilim, bilmiyorum.
Ben, D’ye: O zaman sen odadan çıkabilirsin.
E, Bana: Abi, B gerçekten çok dağıttı, boş veriyor işleri.
B: Deli gibi çalışıyorum, haksızsınız.
C: Bir dejenerasyon var bu şubede.
Ben: Bu şube 20 gün yokluğumda ne olmuş böyle?
C: Siz varken farklı çalışıyor insanlar, yokken farklı.
A: Esasen hem B, hem F işi boşlamış durumda, arşive çıkıp bacaklarını uzatıyor ve sigara içiyorlar, benim burada gözlerim patlıyor.
Ben: Aslında onların güç aldığı kişi G, daha kıdemli ve yaşlı olduğu için ona fazla iş vermiyorum, bu ikisi de ona sığınıyor.
E: Abi, çekememezlik H ve I’yı diğer büroya vermenizden başlıyor. H ve I’yı diğer büroya verince, amelelik işleri B ve F’ye kalmış durumda.
Ben: B ve F, H ve I’ya verdiğim işi yapamaz ki, yetersiz onlar.
A: F aslında B’den hep şikayetçiydi ama paraya ihtiyacı vardı bir ara, B çıkarıp buna borç verdi, F o günden sonra delikanlılık ayağına B’nin adamı oldu.
E: Abi bir toplantı yapalım.
Ben: Aslında sorunun ilk noktası J’nin durumu. Bu şubeden gidip müdürüne şoförlük yaptığı İnsan Kaynakları’na geçmek istiyor, o nedenle işleri sallıyor. Fakat İnsan Kaynaklarının müdürü onu istemiyor, oradaki huzuru bozmasın diye. Ben de ne olursa olsun J’yi göndermek istemiyorum, ikinci bir K vakası yaşanmasın diye.
C: Eğer gerçekten gitmek istediği için işleri sallıyorsa, tam şerefsizlik bu.
A: Neden bu şube hep böyle sorunlu? Ben artık çalışmak istemiyorum burada, B’nin olduğu bir yerde çalışamam artık.
Ben: Bal gibi de çalışırsın, unuttun mu L’yi? Yaşananları hatırlamaya çalış. O olaydan sonra 1,5 sene adamla beraber çalıştık gene.
A: Sessizlik…
E. Sen bizim en değerli adamımızsın, bırakmayız seni bir yere.
Ben, A’ya: Evine duvar kâğıdı mı yapacaktın sen?
A: evet izin istemiştim yarın için ama vermemiştiniz.
Ben: Veriyorum şimdi, yarın işlerini hallet.
A: Peki, sağolun.
Ben: B ile de muhatap olma. Haklıysan bile benim veya E’nin işini sen yapmaya kalkma.
C: En çok iş benim üzerime biniyor, eve gidince parmağımı kımıldatacak hal bulamıyorum.
E, Bana: Abi, M namaz kıldığı için B ve F onu idare ediyor namaz saatlerinde, M de onların işini yükleniyordu…
Ben:Ama M şimdi izinde olduğu için diğerleri de alıştı arazi olmaya, şimdi C’nin sırtında iş ağırlığı.
E, Bana: Müdürle konuşsak, kendisine şoför olarak B’yi istiyordu, ne dersin abi, N ile B’yi değiş tokuş yapalım mı?
Ben: N daha mı iyi sence B’den? O da uyuz adamın teki.
E: Orası öyle.
Ben: Bana kalsa B’yi, F’yi, G’yi, J’yi, M’yi tekmelerim bu şubeden… Zaten söyledim müdüre bu adamlarla çalışmak istemiyorum diye. Kırk dereden su getirdi, kimseye dokunmuyor.
A: Neden insan kalitesi anlamında en kötü şube bizimkisi?
Ben: İnsan ne zaman kaliteli bir mahlûk olmuş ki?
A: Ben gitmek istiyorum bu şubeden.
Ben: Ben de istiyorum ama şube müdürü olunca ne Liberya’ya ne de Diyarbakır’a gönderiyorlar.
E: Abi ben de gitmek istiyorum ama çocukların okulu var.
Ertesi gün B ile baş başa iki saate kadar konuştum. Yeri geldi hüngür hüngür ağladı, yeri geldi dişlerinin arasından tıslayarak konuştu. Ama onun da havasını aldım. Kuş gibi hafif çıktı gitti odadan.
Aslında B işleri aksatıyordu gerçekten, ve A da arkadan konuşup laf yetiştiriyordu. E ise duygusal ve dolduruşa gelen orta düzey bir yetkiliydi. C sakin ve dürüst, D kendi halinde bir salak, F mızmız bir beceriksiz, G içten ve olgun ama zararlı, H ve I iki iyi niyetli çömez, L klinik bir ruh hastası, J karaktersiz ve alçak, K günde üç öğün dayak atılsa az gelecek bir uyuz, ve başlarında mutsuz bir adam, ben.
İzin dönüşü henüz ilk günlerde yaşadığım bu hareketli günlerden, yokluğumda şube personelinin genel görünümüne dair Müdürün söylediklerinden ve kendi gözlemlerimden çıkardıklarım;
a) Memurlarım üzerinde garip ve adını koyamadığım bir otorite kurmuşum, asla sertlik ve katılık üzerinde olmayan, light bir disiplin içinde, öyle ince bir dengede ki, biraz daha gevşediklerinde iş çığırından çıkıyor. Yokluğumda vekâlet eden kişi (E) bunu sağlayamadığı için isyanlar almış başını yürümüş. Savaş baltamı topraktan çıkartıp onunla önlerinde sakal traşı olmam lazım ki tekrar havaya girsinler.
b) Problemli kişilerle birebir konuşulduğunda psikolog üslubunu takınıp “aslında senin içinde bulunduğun yıpranmışlık ve yorgunluk hali ruhuna daha derin nüfuz etmiş halde, altı ay önce o kızın seni bırakmasıyla yaşadığın travmadan itibaren başladı, tüm iyi niyetine rağmen bu çalışmana da aksediyor, artık toparlamalısın kendini” türünden anlamsız bir cümleyle konuşmaya başlayınca hiç alakası olmasa da muhatabın zihninde “ben bundan daha kötü zamanlar da yaşadım, bunun üstesinden gelebilirim” düşüncesi yaratmak mümkün… (Aslında “sana ne lan benim özel hayatımdan” dese yeridir yani)
c) Yöneticilikten nefret ediyorum, evlenmekten, hatta bir hatunla sabit ve sürekli sevgili hayatı yaşamaktan bile sırf sorumluluk almamak için kaçınan ve bu çekincesini poligam ruhunun makyajı ardına gizleyen bir adamın idareciliğinden ne hayır gelir? Kendini idare edemeyen, bir hatunu idare edemez, hatunu çekip çeviremeyen kimsecikleri idare edemez. (Bu noktada “sen bir değil, on bir hatunu idare ettiğin günleri ne çabuk unuttun?” şeklinde ileri sürülebilecek itirazlara karşın, onların hepsini vıcık vıcık elime yüzüme bulaştırdığımı ifade edeyim.)
d) Emrimdeki memurlar sanki çocuklarımmış gibi hissediyorum, onları ve dertlerini, sıkıntılarını ve ihtiyaçlarını bu şekilde ele alıyorum, düşünceli ve empatiğim, ama aslında çocuklarından nefret eden profesyonel bir gaddar babayım ben.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!