4 Ağustos 2007 Cumartesi

Alparslan geldi yanıma akşam, Tophane'de Schopenhauer'la yaptığım fikir teâtisinin tam ortasında... Kitabı kenara koydum, nezaketen epeydir görmediğim bu adamla üç beş kelam edeyim dedim. Naber nasılsın muhabbeti sırasında, garsonlardan biri Apo'ya yaklaşıp "abi başın sağolsun" dedi, ben "ne oldu?" diye sorunca uzaktan akrabası olan bir çocuğun Kadıköy'de bir sahada oynarken başına kale direği düştüğü, çocuğun da öldüğünü söyledi: Hali tavrı üzülmekten çok "sabahtan beri koşturuyoruz be abi" havasındaydı... Baş sağlığı diledim, bir kaç teselli içerikli cümle, ardından kalktı gitti. (sanırım şu haber o çocuğa ait olsa gerek)
Schoperhauer'a dönmek üzereydim ki, neredeyse altı aydan beri görmediğim Naci Abi geldi yanıma bu kez, sarıldık kucaklaştık, samimi adamdır, yaşlı kurt, tam bir "eski kulağı kesik", tövbekar bir şeytan.

- Naci Abi sen gençleşiyorsun gün be gün, bana da öğret şu işin sırrını.

O ana kadar neşeyle konuşan adamın yüzündeki koca gülümseme kayboldu birden, yüzünde acı bir ifade belirdi...

- Ah abi ah, hiç tadım tuzum yok ya. Perişan olduk bir bilsen...
- Ne oldu abi? Görüşemedik ne zamandır, bir şey mi var?
- Hanım kanser oldu be abi... Kilitlendim kaldım, ne yapacağımı, ne edeceğimi şaşırdım...

Böyle bir haberi alan insan nasıl davranır? Ne söyler karşısındakine? Hadi ölmüş çocuk için Apo'ya "günahsız gitti o, inşallah cennete görüşürsünüz" türünden anlamsız şeyler söyledim, bu adamın da eşi kanser olmuş, ne diyeyim şimdi... Bir şey demek de lazım...

- Abi Allahın 99 isminden birisi de Şâfii, yani şifa veren demek... Allah şifa versin, sana da kuvvet versin...
- Öyle abi, dua ediyoruz valla gece gündüz... Hastaneler, doktorlar, neler neler... Anlatsam bitmez... Neyse ki Akif Abi var da, çok ilgilendi, nereye gitsek doktorlar bizi kapıda karşıladı, inşallah düzelecek...
- Abi bu sorulmaz ama, erken teşhis mi.. nasıl durumu şimdi? (Bu hakikaten sorulmaz, ne yani, "hayır artık çok geç, hatun ölecek" diye mi cevap verecek yani.)
- Evet abi, doktorlar 90% iyileşecek diyorlar... Bakalım...
- Abi, Allah yardım etsin...
- Sağol abi...
- Hanımın morali nasıl?
- O iyi be abi, devamlı olarak kuran okuyor, "Allah isterse yaşarım, biz tedaviyi uygulayalım, gerisi ona kalmış" diyor.. Benden iyi onun morali...
- Abi böyle hastalıklarda moral çok önemli... Maşallah...
- Evet... Ama Oğuz abi, sana bir şey anlatacağım, Samatya'da yatarken benim hanım, orada bir kanser hastası kadın vardı, yaşlı iyicene. Epey de ileriydi onun hastalığı, ümit verilmiyordu iyi olacağına. Kadın bir sabah uyandı, doktorları çağırdı, "rüyamda siyah elbiseler giymiş üç kişi beni ameliyat etti" dedi, ve o sabah ki kontrollerde kadında kanserden eser kalmamıştı, abi iyileşti kadın!

"Naci abi, bu dediğin Alacakaranlık Kuşağı'da bile olmaz, sen ümidini kaybetme ama saçma şeylere de inanma" demek istedim bir an.

- Abi kadın her anlatışında hüngür hüngür ağlıyor, vallahi doktor da onu dinlerken ağladı, gözlerimle gördüm, o kadını kesin TV'ye filan çıkartacaklar, zaten bırakmıyorlar devamlı kontrol altında hala.. ama iyileşti!"

Bu noktada diyecek bir şey bulamıyor insan... Ya bu adamı yalancılıkla itham edeceğim, çünkü rivayet etmiyor, bizzat şahit olduğunu söylüyor, ya da bir şey söylemeyeceğim, gözlerime şaşkın bir "Allah Allah" ifadesi verip, kaşlarımı kaldırıp susacağım... Ben "hmmmmm" demekle yetindim... (Yoksa içimden gelmedi değil, "sözünü ettiğin kadın kanserden ölmeyecekse, bir başka zaman bir başka şekilde gene ölecek Naci abi, ölümsüz değil o, geçici bir zaferdir kazandığı o kadar" şeklinde mukabele etmek, ama ne geçerdi elime...) Bir zamanların "Arnavut Naci'si", yılları işlediği cinayetler yüzünden hapislerde geçen, sonra tövbe edip elini haramdan çeken, namaza niyaza başlayan, sırf dalga geçmek için çömez polislere yanaşıp onlara kendisini narkotik veya asayiş polisi gibi yutturan Naci Abi, şimdi eşinin rahatsızlığında bir divine intervention bekliyordu, bu ümitle yanıp tutuşuyordu işte...

Kaçak taksisine bir müşteri çıkınca benden izin alıp kalktı yanımdan...

Yana koyduğum kitabı elime aldığımda aklıma Apo gelmeden evvel okuduğum efigraf geldi, Heraklit'in yazdığı:

Hayat, Hayat ismiyle anılır, ama gerçekte ölümdür o.

2 yorum:

  1. keşke sevginin hiçbir biçimi de olmasaydı.

    YanıtlaSil
  2. Bu konuda sana cevap olarak ele alınabilecek Bertrand Russell'in "Metafizikçinin Bunalımı" başlıklı makalesine atıfta bulunmak yerine, hiç alakası olmayan QUEENSRYCHE'ın "I Don't Believe in Love" isimli şarkısının nakaratını mırıldanmak istiyorum.

    I don't believe in love
    I need to forget her face, I see it still
    I don't believe in love
    It's never worth the pain that you feel

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!