30 Kasım 2024 Cumartesi

Ben artık nasıl yaşayabilirim?


Gerçekten bir hafta geçmesi gerekmiş, asansörün çalışma sesi duyulduğunda kedinin kapıya heyecanla koşmasının sona ermesine, o sesle benim yüreğimin pır pır etmesi yerine içime ağırlık çökmesi için. Eskiden bu ses geceleri bitmeyen kaygılarımdan ötürü birkaç saniye de olsa korkuya sürüklerdi beni, son bir haftada ise sadece yalan bir heyecan verdi… Asansörün bizim katta durduğunu işittiğimde kaç defa kapıya gidip kapı deliğinden baktığımı bilmiyorum, bir ümit. 


Hayran olduğum, âşık olduğum, her şeyimi paylaştığım, her konuyu danıştığım, bilmediğimi sorduğum, bildiğimi anlattığım insan, birlikte güldüğüm, yanında kendimi mutlu, özel, kıymetli, şımarık, talihli ve seçilmiş hissettiğim kadın, bana kendisiyle yaşamaya değmeyecek biri olduğumu, saygı duymadığını, önem vermediğini sadece hissettirmedi, ima etmedi… Yüzüme karşı söyleyip gitti. Üstelik bu duyguları onun da yaşadığını zannederken. 


Ben artık nasıl toparlanabilirim…


Öyle harika bir insan ki, ben dahil herkes Still-Havva’ya hak verir. 


Tuhaf bir çelişki: ‘Özgüvensizsin’ demişti bana, benim artık özgüvenim toparlanabilir mi? 


Benden geriye ne kaldı ki? 


Durum Güncellemesi Üzerine...

Blogu perşembe günü okuyucuya açtıktan sonra sokak kapısı dışarıdan açıldığında görülebilecek bir yere not bıraktım, 9pm gibi evden çıktım. Çok karanlık düşünceler kafamdayken. Sahile doğru yürümeye başladığımda telefonum çaldı, kardeşim. O halde konuşamazdım, ısrarla uzun uzun çaldı, sustu sonra. Beni düşünen, benim için dertlenen yegâne insan. Annem tabi ki üzülüyor ama onun derdi daha çok arkadaşı bellediği, so-called kızını, gene bir ameliyat olması gerekirse kendisine bakacağını hayal ettiği Still-Havva’yı yitirmiş olması. Benim için dertlendiğini biliyorum ama o dertlenmenin yoğunluğu konusunda emin değilim. Bir de yetmezmiş gibi iki de bir ‘neyi aldı, hangisini bıraktı’ merakında. Babam zaten hiçbir şeyin farkında değil. İki de bir “o bizim kızımız” deyip duruyor, en son bağırdım telefonda, “o sizin kızınız filan değil!” diye. Kardeşim farklı. Geçen hafta bugün Still-Havva evden ayrıldı, aynı gün anne-babam önceden planlı devre mülklerine gittiler, Armutlu’ya. Gitmesek mi diye ağzımı yokladılar, gitmeyin demedim tabi, ama gitmemeyi kendileri düşünmediler. Onlara sorsan oğulları kafasını dinlesin, yalnız kalsın filan derler. Kardeşimse Amerika’dan arayıp hüngür hüngür ağlamıştı, “abi keşke gelebilsen, seni çok özledim, sarılmam lazım” diye. Perşembe akşamı telefonumu çaldırınca kafamda beliren düşünceler bunlar, açamadım önce. Yürüdüm Bostancı’ya kadar. Sonra aradım, beni gerçekten seven tek insana haksızlık edebilir miyim, üstelik ben de onu canımın parçası görürken?


Şükran günüymüş. Resmî tatil. Evdelermiş, merak etmiş beni. Berbat bir haldeyim, korkunç şeyler geçiyor içimden ve kardeşim tam o akşam beni aradı, sanki konuşturmak, gevezelik etmemi ister gibi. Hissettiremem ki, içini bulandıramam. İTC’den, Balkan Savaşından, Averoff zırhlısından, yurt olgusundan, Anadolu’daki etnik temizlikten, Sultan Osman ve Reşadiye’den konuştuk. Daha çok beni konuşturdu, sanki konuşup kafamı dağıtmak ister gibi. Derken yeğenim geldi yanına, 24 yaşında, körkütük âşık olduğu nişanlısının dedesi-anneannesi gelmişlermiş, her işlerine koşuyormuş ama dede kendisine it gibi davranıyormuş falan. Nişanlısıyla ortak araba almışlar, kız zaten ailesinden ayrı eve çıkmışmış vs. Sesi nasıl da heyecanlı. Evlenecek. Gelecek onun için ümit ve hayat dolu, amcasıyla paylaşıyor telefonda. Amcasına, evden çıkarken geride not bırakan amcasına. Allah çok enteresan bir Zat. The Lord works in mysterious ways diye boşuna dememişler. Bir gün sonra arasa kardeşim, o telefonu açamazdım. Bir gün önce arasa, o halet-i ruhiyeye yakın olsam da orada değildim. Halbuki o gece çıkmadan önce eve not bıraktım, kedinin kumunu temizledim, mama kabına bir tane daha ekledim, su kabını da ikiledim evden çıkarken. Ve sonra karşımda “canım oğuzum” diyen yeğenim. Çok üzüldüğünü söyledi, hayırlısı olsun dedi, ne desin çocukcağız?  Bir saatten fazla konuştum ikisiyle. Gece yarısı eve döndüm sonra. Bıraktığım nota baktım, dokunmadım bile… Çıkarmaya yeltenmedim, hala – şu an bile- aynı yerde duruyor. Önünden geçerken bakıyorum.


Dün, blogu tekrar okuyucuya kapattım. Ama bir şey yazamadım hiç. İçimden gelmedi. 


Bu sabah uyandığımda, koluma yaslanmış, yarı aralık gözleriyle sessizce yataktan kalkmamı bekleyen kediyle göz göze geldim. O an, nasılsa, hiçbir fikrim yok, ‘Still-Havva beni bıraktı ve artık yapayalnızım’ düşüncesi farklı bir tonda, farklı bir renkte, farklı bir seste kafamda patladı. ‘Yeni mi fark ettin salak?!’ demeyin hemen, farklı kelimesini kullandım en başta. Çok değişik, çok acıklı, çok değişik bir farkındalıktı bu. O gitmeye karar verdiğinden bu yana yavaş yavaş ölüyorum zaten. Haftalardır ilaçlarımı kullanmıyorum mesela. Bir hafta önce bu evden gitti, bu bir haftada iki kere yemek yedim; biri İskender, biri de alinazik. Sadece poğaça ve bisküvi ve tabi kaşık kaşık çokokrem. Sürekli, deli gibi, aralıksız kahve içiyorum. Birkaç gündür günde dört pakete varıyor sigara. Güneş gözlüğü takmadan sokağa çıkmamam lazım gözlerimin arkasındaki benler için, ama aklıma ancak sokağa çıkınca, ta ne zaman geliyor bu. Vücut temizliği tamam, ama yaşadığım yeri anlatamam size, mideniz bulanır. Evdeki hiçbir şeye dokunamıyorum. Hiçbir şeye. Bir haftadır, annesinin evine gittiğinden beri buz dolabını açmadım. Kahvaltılıklar filan var, umurumda değil. Orada benim için -neden, onu da bilmiyorum- yemekler yapıp bırakmıştı, sanki üç sonra gelecekmiş de, onsuz idare edeyim diye. Hepsi bozulmuştur, küflenmiştir. O gittiğinden beri, bir haftadır aynı kupayla kahve içiyorum. Yıkamadan, çalkalamadan. Annesi gittikten ertesi gün, Geçen pazar Mustang gelmişti televizyonu almak için, biraz oturmuştu, konuştuk, kahve içti, çocuğun kupası bıraktığı yerde duruyor. O kadar halsiz, o kadar bitkinim ki. Yürüyecek halim yok. Ama yürümeye başlayınca da durmak istemiyorum. Dün markete girdim, bir hafta sonra ilk defa. Ne kadar garipsediğimi, yabancılık hissettiğimi anlatamam size. Bisküvi alıp çıktım. Still-Havva ne güzel dalga geçerdi “tam emekliler gibi oldun, market market gezip indirimde ürün arıyorsun” diye. Her yerim ağrıyor. Başımdaki ağrı tuhaf, sürekli bir cızırtı geliyor kulağıma kafamın içinden. Sırtım, belim, karnım, her yerimde ağrı. 


Ben Still-Havva’ya bu acıları evlilik öncesinde çok yaşattım. Ölçü birimi yok, teraziye konamazlar, karşılaştırılamazlar çünkü kişiler farklı, yaşananlar farklı, yaş farklı, zaman farklı, diğer faktörler farklı. Onu paramparça edip sırtımı döndüğümde kanser riskinden ötürü geçirmesi gereken çok ağır bir ameliyatın arifesindeydi, kendisini o yüzden bırakmadım hayır, [Bu risk hala var.] o kadar orospu çocuğu değilim, ama dayamayacak noktaya geldiğim an, tam da o ameliyat öncesine rastlamıştı. Benim gitmem, ameliyat, şüphesiz Still-Havva’ya paramparça etmişti. Ama öte yandan sımsıkı sarıldığı dünya tatlısı bir çocuğu vardı, onu sarlamamış kız kardeşleri, annesi vardı. Dostları vardı. Toparlanmasına yardım edecek bir hayat gailesi vardı, geçim derdiyle kuşatılmıştı, işini yapmak, savaşmak zorundaydı ki bu yorucu olduğu kadar meşgul edici bir unsur. Sonuçta evinde anılarımız, hayalinde türlü imgem vardı ama en nihayetinde o evde beraber yaşamıyorduk biz. 


(Şimdi Apple’dan bir mail geldi. Artık Aile Paylaşımına Katılmıyorsunuz. Aile düzenleyiciniz sizi aile grubundan çıkardı vs diye devam ediyor. Bu iyiymiş. Artık aileden değilim, Apple bana bunu bildiriyor. Devam edeyim yazıya.) 


Eski maillerimize baktım dün. 2015’te, biz ayrıyken, ameliyatının üzerinden iki sene geçtikten sonra bile karşılıklı -epey aşk ve birbirini unutamamazlık içeren- mailler yazmışız. “Bugün karşıma çıksan sana dönerim, o yüzden çıkma” yazmış birinde Stil-Havva. Yaraları büyük ölçüde iyileşmiş olmasa bunu yazamazdı, ne kadar güçlü biri olduğunu gösteriyor. Ve tabii sevgisini. 


Şimdi roller değişti. Durum değişti. Zaman değişti. Yaşanmışlıklar farklı. Duygular farklı.


O'nun kadar güçlü olamadım ki hiç. Ama koşullar aynı değil ki. Hele sekiz senelik evlilikten sonra. 


Kedimden başka ağlarken sarılabileceğim kimsem yok. Kaldı ki Still-Havva’nın kedisiydi. Beni anlayacak, halime yardım edecek ailem yok. Bunu dilediğimden değil, ama isteseler de yapamazlar zaten. Tek bir kardeşim var, bana destek olabilecek biricik kişi, o da uçakla 11 saat ötede. Arkadaşım yok. Zaten sayıları pek azdı. Hele ki böyle bir durumda konuşabileceğim insanlar değillerdi. Evet, bir işim yok beni meşgul edecek, kafamı dağıtacak. Anne-babamın ilaç ve doktor işleriyle ilgilenmek dışında bir sorumluluğum yok. Zaten yalvar yakar yaptığım o işi de devam ettirecek mecalim kalmadı. 


Hepsinin ötesinde, ben Still-Havva’yı bıraktığım her defasında o ilişkiyi sürdüremediğimi görüyordum, ama O’nu sevmekten de geri duramamıştım, hem de hiç. O yüzden yokluğunda tanıştığım başka kadınlar gıyabında Still-Havva’yı belki kıskanıyorlardı, belki saygı duyuyorlardı, bilmiyorum, çünkü hepsi de unutamadığım, kabimdeki kadının O olduğunu pekâlâ anlıyorlardı. 


Bundan farklı olarak Still-Havva, sekiz yıllık evliliğimizin ardından bana katlanamadığından ötürü, beni beğenmediği, bana saygı duymadığı, bana değer vermediği, beni ben olduğum için terk etti bu kez. İğrenir gibi. Apar topar. Kesin kararlı olarak, en ufak bir tereddüte kapılmadan. Söz gelimi (uyduruyorum) “ben annemin evine gidiyorum, bir süre ayrı kalalım, düşüneyim, kendimi dinleyeyim” demedi, geçen bugün akşamüstü annesine gitti, iki gün önce de nakliyeciler bütün eşyalarını taşıdılar. 


Durup durup ağlıyorum lan. Bacaklarım ve kollarım uyuşuyor.


Artık gelmeyecek. Bu sabah birden -her şeye rağmen sanki kapıyı anahtarıyla açtığını duyacakmışım gibi aptalca hayallerimden- uyandım. Aptalca, bana yakıştığı gibi.


Dünyanın en güçlü insanı yarışmaları vardır hani… Ben dünyanın en güçsüz insanı yarışmasına adayım.


Mahvoldum.


Ben kendimi bu kadar korkunç, uzak durulası, arkasına bakmadan kaçılası biri olarak görmedim hiç!!!


28 Kasım 2024 Perşembe

Blogun Seneler Sonra Açılması Üzerine...

Üç aydır sadece Still-Havva'dan ve ilişkimizden bahsediyorum. Son üç haftada otuza yakın yazı yazmışım buraya, irili ufaklı. Bu noktaya varacağımı ta en başından biliyordum. 


Evet, blog açıldı.


Ben kapanıyorum. Geride ceset bırakıyorsun dediğimde, bu evin ruhu seninle gidiyor dediğimde, beni cehenneme atıyorsun dediğimde ağzımdan ne çıktığının farkındaydım. 


Bir süredir Rabbime isyan halindeyim. Namazı bile bıraktım, biliyor. Gidecek başka bir yerim yok, en nihayetinde gene huzuruna çıkacağım. O vakit ben, Oğuz, adaletine değil keremine, Cebbar ismine değil Vedûd ismine sığınıyorum. Affeder dilerim. Rahmeti sınırsız, beni de mahrum etmesin diye ümit ederim… Başkasına dua etmedim. SemiülAlim O, her şeyi görüyor ve biliyor. Beni de en iyi O biliyor, kuluyum, başka bir şey değil.


“Blog Okundu, Scorpions Dinlendi, Yazmaktan Başka Yapacak Bir İş Kalmadı” Başlıklı O Mail Üzerine… (Veya, “Sana Son Mektup.”)

İletişimi ilk sen kurmuşsun. Bir mail ile. Mail tarihi 29 Kasım 2008. Gece, 11.43pm’de yazmışsın bana. Kalemin nefis, her zaman olduğu gibi. Ertesi gün de ben cevaben yazmışım sana.


Bugün 28 Kasım. Ne tuhaf değil mi? 


Sizli-Bizli, kibar, komik, karşılıklı iltifatlar… Tanışma maili neticede. 


Herkes büyüdü o zamandan bu yana. Tam 16 sene! Bir ben çocuk kaldım ya da çocuklaştım, donuk, sıkıcı biri oldum. Sen yorgun, güçsüz, zayıf, zordaydın o vakitler. Ben alev alev yanıyordum. Şimdi sen enerji, ümit, canlılık dolsun. Benimse kanım çekildi, yaşam ateşim sönüyor. 


Kasım enteresan bir aymış gerçekten. 


Bye. 



Zemin Üzerine...

Beni yanlış mı anlıyorsunuz acaba? 


İçinde bulunduğum ruh hali, 2008 senesinde Still-Havva’nın peşinde koştuğum, onu benimle evlenmeye ikna etme mücadelesi verdiğim, “bu kadına aşığım, onsuz yaşayamam, bana hayır derse, reddederse ölmek yeğdir” psikolojisinden çok uzak. Kesinlikle aynı değil. 


O zamanlar “bir şey yapamıyor, kuramıyor, inşa edemiyor” olmanın getirdiği çaresizlik vardı.


Şimdiki yıkım. Gerçek bir yıkım. Heyelan gibi. 


Bu hayatta çok yıkıldım. Ama artık yıkılacak bir şey kalmadı.


İnandığım değerler yıkıldı. Güvenilmez ve yalan oldukları ortaya çıktı. Ne kadar yüce gelmişlerdi halbuki!


Dostluk yıkıldı. Beni asla yüzüstü bırakmaz, her daim yardımıma koşar dediklerimin sahte, bozuk, ahlaksız olduklarını bizzat yaşadım. 


Hepsinin ötesinde, her yıkımdan sonra üzerinde emeklediğim veya oturduğum, ayağa kalktığım, tekrar bir şeyler inşa etmeye elimden geldiği ölçüde  çabaladığım zemin, toprak gitti. Still-Havva bu işte.


Bana “seni özgüvenli biri olarak tanıdım. Hiç öyle değilmişsin. Bir adamla evlendiğimi düşünüyordum, çocuk çıktın. Her şeyinle bana bağımlısın, bundan bıktım” diyen kadının anlamadığı buydu işte. Sözleri haklılık payı taşıyordur, olabilir.


İnsan hayatını inşa eder, bir bina gibi. Mizacıyla, aldığı eğitimle, dünya görüşüyle, edindiği terbiye ile, yaptığı ahlaki seçimleriyle, geliri, mesleği, duruşuyla hem kendisiyle başbaşa kaldığı zaman hem de toplumdaki karşılığıyla yarattığı bir bina bu. Bir pezevenk çok para kazanıyor olabilir ama çirkin bir villadır mesela. Eğitimsiz bir çöp toplayıcı ışıl ışıl parlayan bir gecekondu olabilir. Doktor olup da içinden lağım sızan bir ameliyathane de, adil bir yargıç olup küçük çalışma odası kasr-ı adalet hüviyetinde olanları bilirsiniz. Bu örnekler uzar gider. 


51yaşındayım. İnşa ettiğim bir bina vardı benim. Dışarıdan çok fazla yardım almadım çünkü zaten tek başıma iş yapmayı severdim hep. Rabbimden gelen sayısız hediyeler, ailemden gelen güçlü destek dışında az sayıdaki dostumdan, o kadar. 


Bu binayı anlatmayacağım, endişe etmeyin. Ben memnundum. Beni tanıyanlar kimi zaman kasvetli, biraz ürpertici, biraz da merak uyandıran, ama çekici ve nahoşluktan uzak bir yapı olduğunu ima ederlerdi. 


O bendim. Hayatımdı. 


Bu bina bir gün yok edildi. Altına döşenen dinamitlerce yerle yeksan oldu. Ağır bir travmadır bu. Taş taş, çivi vida inşa ediyorsunuz, planına, mekaniğine, statiğine kafa yoruyorsunuz, o yükseldikçe siz bir yandan da yaşlanıyorsunuz, zaman ilerliyor ve birden puff. Formula 1 yarışının 44. turundayken birinin yarışa baştan başlamanızı söylemesi gibi, yeniden plan, proje, öncesinde molozları atmak, sonrasında hafriyat ve malzeme tedariği… Her şey sil baştan. Molozlar nereye atılacak, malzeme nereden alınacak? Hangi malzeme? Nasıl? 


Benim binam tuzla buz oldu. Sadece benim mi, yüzbinlerce kişinin. Bombalandı.


Belli bir yaştan sonra önceki gibi gösterişli, başkalarının benzersiz ya da ilginç bulduğu yeni bir bina yapmak… Üstelik onca kısıtlılıkta. Onca engeli aşarak. Bütün belirsizliklere rağmen. 


Yaş kemale erince, aileden yardım almak da, istemek de zor. Çünkü binayı -onların katkısını görmezden gelirsem çok ama çoook ayıp ederim – ben yapmıştım. Bu benim hayatımdı. Müteahhiti de, mimarı da, mühendisi de, şantiye şefi de, gece bekçisi de bendim. Hiç karşılıksız tedarik ettikleri onca malzeme için aileme ebediyyen müteşekkir kalacağım. Hakları ödenemez.


Elimi dostuma uzattım tutsun diye. Tuttu, ama kopardı. Elimi bırakmakla kalmadı yani, çekti kopardı. O bana ne zaman gelse, en sağlam şekilde durmuştum yanımda. O da -demek binama bakıp kıskanarak ya da haset ederek, bilemiyorum- hep yanımda duracak gibi davranıyordu. Bana ait bir binanın kalmadığını görünce kalıntıların arasına sıçmayı hak gördü kendinde. Ona uzanan kolu da söktü attı.


Still-Havva. Beni ‘kendisine bağımlı’ olmakla suçlayan, bunu onca zaman sonra en yakıcı, kırıcı, haşin bir üslupla yüzüme vuran kadın. 

O benim zeminimdi işte. Bir çadır kurmaya da kalksanız, La Sagrada Familia’yı da inşa edecek olsanız, zemin önemlidir. Çamurlu bir yere çadır kurar mısınız? Lağımın ortasına gecekondu yapar mısınız? Sulu, yumuşak zemine galata Kulesini kondurabilir misiniz? Balçığa yaklaşır mısınız? 

Still-Havva benim için ‘granite state’ti. Öylesine sağlamdı. Öylesine muteberdi. Etrafım bataklıktan geçilmiyorken, nereye adım atsam, nereye bir taş koyacak olsam dibe batacakken, Rabbim bana en sağlam, en güvenilir kayanın üzerinde bir alan ihsan etmişti sanki. Bir çeşit Garden of Eden. Korkularım orada yok olmaya yüz tuttu, içimi kemiren kaygılar sadece oradayken hafifliyordu. 


Bu rahatlık hissinin, bu gevşemenin, bu ataletin, demire, betona, çekice artık elimin uzanacak cesaretinin kalmamasına rağmen yaşadığımın huzurun tasviri yok. Cennetimdeyken o sağlam zemine kesinlikle hiçbir zarar vermiyordum, pisletmiyor, hor görmüyordum.  Aksine benim için sonsuz bir şükür nesnesiydi. Benim için ne kadar değerli ve vaz geçilmez olduğunu pek ala biliyordum. 


Still-Havva’nın böyle geçen yılların ardından bana “siktir git!” demesi bu nedenle tekrar, bu defa tamiri mümkün olmayan bir şekilde yıktı beni. İnşa ettiğim binayı defalarca başkaları yıkmıştı. Şimdi ise durum başka, üzerinde durduğum zemin yok oldu.


Orada Still-Havva’nın çiçeklerini koklamamdan, üzerinde ağırlık yapmamdan, dolanmamdan, sınırlarını adımlamamdan, ödlek bir çocuk gibi hiç ayrılmamamdan bıktı. 


Cehenneme fırlattı beni.


Şimdi yazının başında ne demek istediğimi anlatabildim mi size? Öyle umuyorum.


2008’de bu kadın olmazsa ben yaşayamam diyordum.

Bugün, bu zemin olmazsa yaşamanın imkânı yok diyorum. Ayakta bile duramam.


Neden en büyük travma dediğimi de  şimdi biraz daha açıklığa kavuşturdum galiba.


Lütfen öyle olsun. Bana hak verin demiyorum, ama anlasanız keşke.