22 Ekim 2019 Salı

Geriye Bakarak İleriyi Görmek Üzerine...


On iki yıl önce, bloga Mircea Eliade’nin İmgeler Simgeler kitabından bir metin alıntılamıştım. Ne çok aramıştım o kitabı yarabbi, nadirkitap filan da yok o zamanlar, kaç sahaf gezdiğimi Allah bilir. Nihayet bulup okuduğumda, onca uğraşın boşuna olmadığına da kanaat getirmiştim. Sonra öğrendiğim ki, bu bir üçleme gibiymiş, Kutsal ve Dindışı ile Ebedi Dönüş Mitosu. Onları da edindim, okudum çok şükür. Geçen gün Havva’ya dediğim gibi, Mehmet Ali Kılıçbay’dan Allah razı olsun. Öyle değerli ve eşsiz eserleri kazandırmış ki dilimize, sayesinde insan bambaşka birine dönüşüyor.

Dün akşam youtube’da izlediğim video, beni gene İmgeler Simgeler kitabına götürdü, ve tam da yukarıda sözünü ettiğim alıntıya. Bazı şeylerin anlam kazanması ya da anlamın kuvvetlenmesi için on iki yıl gerekiyormuş demek ki.
Aşağıya o alıntıyı tekrar kopyalıyorum, bu defa videonun eşliğinde okunması ufuk açıcı olacak. Köşeli parantezler bana ait demişim, gene diyeyim.
***


Bugün üzerinde anlaşmaya varılacağı gibi, bir efsane in principio, yani “başlangıçlar”da, başat ve zaman dışı bir anda, kutsal bir zaman aralığında meydana gelmiş olayları anlatmaktadır. Bu efsanevi ve kutsal zaman, dindışı [profan] zamandan, sürekli ve geri döndürülmesi mümkün olmayan ve kutsallıktan arındırılmış gündelik var oluşumuzun içinde yer alan süreden, niteliksel olarak farklıdır. Bir efsane anlatılırken sözü edilen olayların içinde gerçekleştirdikleri kutsal zaman bir bakıma yeniden güncellenmektedir.


İndra, Ejderha Vrtra’ya [Vrtra’nın Tiamat’a benzerliği ve O’nun da Marduk tarafından mağlup edilmesi benzerliği dikkat çekicidir.] karşı kazandığı zaferden sonra, tanrıların konutunu yeniden yapmaya ve güzelleştirmeye karar vermiştir. Tanrısal zanaatkâr Viçvakarman bir yıl süren bu çalışmadan sonra muhteşem bir saray inşa etmeyi başarmıştır. Fakat İndra memnun kalmış gibi görünmemektedir; inşaatı daha da büyütmek, onu daha ihtişamlı ve dünyada bir benzeri olmayan bir hale getirmek istemektedir. Sarf ettiği çabadan ötürü tükenen Viçvakarman yaratıcı tanrı Brahma’ya yakarmıştır. O da ona [Viçvakarman'a] yardım etmeye söz vermiş ve kendisinin de basit bir aleti olduğu Yüce Varlık Visnu’ya başvurmuştur. Visnu, İndra’yı gerçeğe döndürme işini üstlenmiştir.
Günlerden bir gün hırpani bir erkek çocuk İndra’yı sarayında ziyaret etmiştir- ki bu bizzat Visnu’dur, bu kıyafete Tanrıların Kralını küçük düşürmek için bürünmüştür. Kimliğini hemen açıklamamış ve O’na “çocuğum” diye hitap ederek, sayılamayacak kadar çok evrende o ana kadar gelmiş olan sayılamayacak kadar çok İndra’dan söz etmeye başlamıştır. Ona bir Indra’nın hayatı ve krallığının 71 eon'dan (bir devre, [yani] bir mahayuga, 12.000 tanrısal yıldan, yani 4.200.000 insani yıldan meydana gelir) oluştuğunu hatırlatır, Brahma’nın [da] bir gece ile bir gündüzü 28 İndra’nın var oluş sürelerine eşittir. Fakat Brahma’nın bu şekilde, Brahma gecesi ve gündüzü cinsinden ölçülen varlığı da yalnızca 108 yıldır. Bir Brahma’yı bir başka Brahma izler; biri yatar, diğeri kalkar, onları saymak mümkün değildir. Bu Brahmaların sayısının sınırı yoktur- İndralar ise hiçbir şey söylemiyoruz. [o kadar gereksiz ve ıvır zıvır yani]

[Çocuk kılığındaki Visnu devam eder konuşmaya:] “Fakat her biri kendi Brahmaları ve İndraları olan evrenlerin sayısını kim tahmin edebilir? Düşünülebilecek en uzak noktanın ötesinde, tüm uzayın ötesinde evrenler sonsuz şekilde doğmakta ve yok olmaktadırlar. Bu evrenler tıpkı hafif gemiler gibi, Visnu’nun bedenini oluşturan saf ve dipsiz suyun üzerinde yüzmektedirler. Bu bedenin her bir küçük deliğinden her bir an için bir evren çıkmakta ve patlamaktadır. Bunları sayabileceğini mi sanıyorsun? Bütün bu evrenlerin Tanrılarını sayabileceğine inanıyor musun?- şu andaki ve geçmiş evrenleri?”

Oğlanın söylevi sırasında sarayın büyük salonunda bir karınca alayı belirmiştir. İki metre genişliğinde bir saf haline gelen karınca kitlesi döşemenin üzerinde geçit yapmaktadır. Oğlan onları fark edince önce şaşırır, sonra da gülmeye başlar. İndra “neden gülüyorsun?” diye sorunca “karıncaları uzun bir alay halinde resmi geçit yaparken gördüm ey İndra. Bunlardan her biri eskiden bir İndra’ydı, her biri imanı sayesinde eskiden Tanrılar Kralı mertebesine yükselmişti. Fakat şimdi bir çok beden değiştirdikten sonra her biri yeniden karınca oldu. Bu karınca ordu eski bir İndralar ordusudur” diye cevap verir.

[Ardından İndra’nın aklı başına gelir ve Viçvakarman’ı çağırıp ödüllendirir, adam gibi bir tanrı olur, etc.]


Bu efsanenin niyeti şeffaftır. Visnu’nun bedeninden çıkan ve kaybolan sayılamayacak kadar çok Evrenin baş döndürücü bir şekilde hatırlatılması, İndra’yı uyandırmaya tek başına yetmiştir; yani onun Tanrılar Kralı durumunun sınırlı ve katı bir şekilde şartlanmış ufkunu aşmaya zorlamak için yeterli olmuştur. Hatta buna “tarihsel konumunu” aşması da diyerek ekleme yapma eğilimi de bulunmaktadır, çünkü İndra ancak belli bir tarihsel anda, muazzam kozmik dramın belli bir aşamasında, tanrıların büyük savaşçı önderi olarak bulunmaktadır. İndra bizzat Visnu’nun ağzından gerçek bir tarih dinlemektedir, dünyaların ebedi yaratılışı ve yok edilişi tarihi, bunun yanında onun kendi tarihi. Vrtra üzerinde olanıyla zirvesine ulaşan sayılamayacak kadar çok kahramanlık macerası, aslında “sahte tarihler” olmuşa benzemektedir, yani bunlar “aşkın” [transandantalist] anlamı olmayan olaylardır. “Gerçek Tarih” ona, Büyük Zamanı, her varlığın ve her kozmik olayın hakiki kaynağı olan efsanevi zamanı ifşa etmektedir. İşte bu nedenden ötürü, tarihsel olarak “şartlandırılmış konumunu” aşabilir ve dindışı zaman tarafından, yani onun kendi “tarihi” tarafından yaratılmış yanılsamalı örtüyü yırtabilir ve böylece İndra gurur ve cehalet hastalıklarından iyileşebilir, Hristiyan terimleriyle söylenmesi halinde, “kurtulmuş”tur. Ve efsanenin bu selamete kavuşturucu işlevi yalnızca İndra için değil, aynı zamanda onun macerasını dinleyen tüm insanlar için çalışmaktadır. Dindışı zamanı aşkınlaştırmak, efsanevi Büyük Zamanı yeniden bulmak yüce gerçeğin ifşa edilişine eşdeğerli olmaktadır. Bu; ancak efsaneler ve simgeler aracılığıyla yaklaşılabilen sıkı sıkıya metafizik bir gerçektir.
...











Mağrur olma İndra, senden büyük Brahma var...

12 Ekim 2019 Cumartesi

Kaotik Alıntılar Arasında Anlam Bulma Yolculuğu Üzerine...


Son derece gereksiz ve bir o kadar da bağlamdan kopuk bir giriş yapmış, uzun uzadıya da yazmıştım ki sildim hepsini. Size şirin gözükmeye çalışmıyorum – hem kimse okusun diye de yazmıyorum bunları. Bir gün, belki zamanı gelir ve açarım blogu. Neredeyse iki yıldır Havva’ya bile kapalı, O da merak ediyor Virgilius’ta neler olup bittiğini. Doğrusu bir bok olduğu yok işte, tuhaf tuhaf iç dökmeler hepi topu. Neyse, konuya gene giremiyorum galiba.


Geçenlerde okuduğum İbn Batuta’nın Seyahatnamesinde (altını çizdiğim satırları birleştirsem yüz sayfayı aşar) altını çizip yanına wow! notunu düştüğüm bir pasaj vardı, 23 yıl süren gezilerini kaleme aldığı seyahatnamesinde olağanüstü bilgiler ve gözlemler var. Sözünü ettiğim pasaj şuncacık bir şey:

“Cemaleddin Kazvînî, Mısır kadılığına atandığı vakit boşalan Dımaşk kadılığı Nureddin Ebû Yusr b. Saiğ’e verildiği halde o kabul etmemiştir. Mert bir adamdır. Dünyaya önem vermez. Bir diğer üstat da Şihâbeddin b. Cehbel’dir. Ebû Yusr, Dımaşk kadılığını reddedince, kendisine zorla teklif edilir korkusuyla apar topar şehirden kaçmıştır. Olay [Memluk Sultanı] Melik Nâsır’a anlatılınca, Dımaşk kadılığını büyük hukukçulardan Mısırın şeyhler şeyhi Alâeddin Konevî’ye verdi. Bu adam Konyalıdır ve ariflerin kutbu, mütekellimlerin dili diye tanınır.”

Şimdi, alıntıladığım bu kısa metinde ne var? 1 -Dımaşk (burada Şam şehri değil, Suriye bölgesi kastediliyor) kadısı Cemaleddin Kazvînî, Mısır Kadılığına tayin ediliyor. 2- Boşalan Dımaşk kadılığı için akla ilk gelen kişi, Ebû Yusr b. Saiğ isimli biri, ama hükümdara bile eyvallah demiyor, kadılığa atandığını öğrendiğinde bu işi yapmayacağım kardeşim diyor ve geri çeviriyor. İbn Battuta onun için mert ve dünyaya önem vermez demiş, çünkü hükümdara hayır demek göt ister, dünya nimetini/makamı/iktidarı bırakın talip olmayı, istemeden kendisine teklif edilmesine rağmen geri çevirmek, her babayiğidin harcı değildir. 3- Ebû Yusr b. Saiğ’in Dımaşk kadılığını reddettiğini duyan Şihâbeddin b. Cehbel isimli kişi –belli ki o da liyakatli – birden tutuşuyor. O da Dımaşk kadısı olmak istemiyor belli, ama gene anlıyoruz ki hükümdara posta koyabilecek sert bir tabiatı da yok, kapısı çalınacak ve tebliğ –tebellüğ belgesi kendisine uzatılacak diye ürküyor, belki de mülayim biridir, kim bilir?  Çareyi tasını tarağını toplayıp şehirden kaçmakta buluyor. 4- Olayı hükümdara aksediyor, Memluk hükümdarı (oralar 14. Yüzyılda hep Memluklerin) Mısırdan kendisine hayır diyemeyecek bir adam buluyor, Alâeddin Konevî. Bu adamın Konyalı olmasının konumuzla hiçbir ilgisi yok. Daha ileri okumalarda Alâeddin Konevî’nin de atandığı kadılıktan ayrılmak istediğini öğreniyoruz, ama talebi kabul edilmemiş.


Bu noktada, kadılığın ne olduğuna dair bilgi vermek lazım, şöyle deniliyor: “Klasik dönem fakihleri, kendi devirlerine kadarki uygulamayı da esas alarak görevine sınırlandırma konulmamış bir kadının görevlerini davalara bakıp onları hükme bağlamak, hakları sahiplerine iade etmek, yetimlerin, akıl hastalarının, hacir altına alınanların mallarında tasarrufta bulunmak, vakıflara nezaret etmek, vasiyetleri yerine getirmek, velileri bulunmayan yetim kızları denkleriyle evlendirmek, had cezalarını infaz etmek, şehrin asayiş ve emniyetini sağlamak, belediye ile ilgili görevleri ifa etmek, şahitleri ve maiyetinde görev yapan memurları denetlemek şeklinde sıralamışlardır.” Yani, yargı müessesi öncelikli olmak üzere, yetki ve sorumlulukları arasında maliye, belediye, kolluk kuvveti ve hatta sosyal hizmetlerin bulunduğu bayağı büyük bir adam bu kadı. Elbette sultanın kudretiyle kıyas edemeyiz ama son derece yüksek bir makam, güçlü bir iktidar pozisyonu bu.

Ne var ki, aklı başında hiç kimse bu koltuğu, o mührü istemiyor aq.
İktidar, güç, makam mansıp, istenmeyecek, onu bırakın korkulacak, kaçınılacak bir şey midir?


Şimdi, sözü bugünlerde okuduğum Kitab-ı Mukaddes’e getirebilirim. Yatatılış’tan başladım, bölüm bölüm ilerleyerek Tevrat’ı yani ilk beş kitabı bitirdim, 1. Samuel’in de sonlarına geldim dün. Bana sorarsanız muhteşem bir eser, sırf kurgu, olaylar, anlatım açısından okunmalı. Neyse, geçen hafta Hâkimler bölümünü okurken, 9. Bahiste kral olmak için türlü şerefsizlikler yapan Avimelek ile ilgili şöyle bir yere denk geldim:


^6 Şekem ve Beyt-Millo halkları toplanarak hep birlikte Şekem'de dikili taş meşesinin olduğu yere gittiler; Avimelek'i orada kral ilan ettiler. 7 Olup biteni Yotam'a bildirdiklerinde Yotam, Gerizzim Dağı'nın tepesine çıkıp yüksek sesle halka şöyle dedi: “Ey Şekem halkı, beni dinleyin, Tanrı da sizi dinleyecek. 8 Bir gün ağaçlar kendilerine bir kral meshetmek istemişler; zeytin ağacına gidip, 'Gel kralımız ol' demişler. 9 “Zeytin ağacı, 'İlahları ve insanları onurlandırmak için kullanılan yağımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?' diye yanıtlamış. 10 “Bunun üzerine ağaçlar incir ağacına, 'Gel sen kralımız ol' demişler. 11 “İncir ağacı, 'Tatlılığımı ve güzel meyvemi bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?' diye yanıtlamış. 12 “Sonra ağaçlar asmaya, 'Gel sen bizim kralımız ol' demişler.13 Asma, 'İlahlarla insanlara zevk veren yeni şarabımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?' demiş. 14 “Sonunda ağaçlar karaçalıya, 'Gel sen kralımız ol' demişler. 15 “Karaçalı, 'Eğer gerçekten beni kendinize kral meshetmek istiyorsanız, gelin gölgeme sığının' diye karşılık vermiş, 'Eğer sığınmazsanız, karaçalıdan çıkan ateş Lübnan'ın bütün sedir ağaçlarını yakıp kül edecektir.' 16 “Şimdi siz Avimelek'i kral yapmakla içten ve dürüst davrandığınızı mı sanıyorsunuz? Yerubbaal'la ailesine iyilik mi ettiniz? Ona hak ettiği gibi mi davrandınız?^


Dımaşk kadılığını reddeden Nureddin Ebû Yusr b. Saiğ veya kendisinin görevlendirileceğini düşünüp şehirden kaçan Şihâbeddin b. Cehbel, zeytin, incir ya da asma gibi davranmamışlar mı sizce de? Bu adamların da muhtemelen öğrencileri, dini ya da ilmi çalışmaları, kim bilir belki geceyi gündüze kattıkları ibadetleri veya hayır işleri vardı, yönetmenin zevkini, maddi geliri ve dünyanın hükmünü değil kendi hayatlarını tercih ettiler. İncir, zeytin ve asma da öyle yapmışlar hikâyeye göre.
Ama karaçalı ne yapmış?


İktidara talip olmak, her yerde, her iklimde, her millette, her coğrafyada, her devirde, vs. vs. karaçalı olmanın itirafı, beyanından başka bir şey değildir. Üstelik tıpkı karaçalı gibi, bütün muktedirler daima kötüdür, can yakıcı, merhametsizdir, tehditkar ve zorlayıcıdır. Sezai Karakoç’un şiiriyle sitem ettiği yeşil sarıklı ulu hocalara söylediklerini anımsayacak olursak,

“Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
Bunu bana söylemediniz”


Hükümdar, yani hüküm verme yetkisini elinde tutan kişi, zulmeder. Aksi, eşyanın doğasına aykırıdır.  


1. Samuel’in sonlarına geldiğimi söylemiştim Kitab-ı Mukaddes’te, bu bölümde yıllar yıllar önce okuduğum, hatta bu blogta da bahsedip alıntıladığım bir pasaja denk gelince için bir hoş oldu, o vakitler bunu Thomas Paine’in sağduyusunda okumuştum, alıntılayayım o metni de, tümü Paine’e ait, iyice iktibas mezarlığına dönüştü zaten bu yazı:

İsrailoğulları Medyenliler tarafından zulme maruz bırakıldığında, Gideon, Medyenlilere karşı küçük bir ordu ile harekete geçmiş ve ilahi yardım sonunda zafer onların lehine gerçekleşmişti. Yahudiler bu zaferden memnun olmuş ve zaferi Gideon’un üstün yönetimine hamlederek onu kral yapmaya karar vermiş ve şöyle demişlerdi: “Üzerimize sen hâkim ol! Sen ve senin oğlun ve senin oğlunun oğlu!” İşte bu ifadede gerçek anlamıyla bir günaha teşvik vardı. Sadece yalın bir krallık değil, hem de ırsi olanı teklif edilmişti. Ancak Gideon Allah’a tam bir teslimiyetle şöyle cevap vermişti: “Ne ben, ne de oğullarım sizi yönetecek. SİZİ ALLAH YÖNETECEK” Hiçbir söz bundan daha açık olamazdı. Gideon onların haysiyetlerini kırmadı, ama o konuda istediklerini vermeyi de reddetti. Kendisine yönelik uydurma şükran beyanlarını da kabul etmedi. Aksine, bir peygambere yakışır bir şekilde, “Hâkimiyete Layık Olana” karşı sevgilerini azaltmalarından dolayı onları sorumlu tuttu.

Bu hadiseden yaklaşık 130 yıl geçtikten sonra, Yahudiler gene aynı hataya düştüler. Putperestlerin kâfirce adetlerine karşı Yahudilerde olan özlem, hesap edilemez bir seviyedeydi. Fakat durum her ne kadar böyle idiyse de, Samuel’in iki oğlunun, -ki onlar bir takım dini olmayan/seküler mülahazalarla iş başına getirilmişti- suiistimalleri hakkındaki iddiaların ortaya çıkması üzerine, haşin ve şirret bir tarzda Samuel’e gelerek şöyle dediler: “Bak, sen yaşlısın ve oğulların senin yolundan yürümüyor, şimdi bize diğer milletlerde olduğu gibi aramızda karar verecek bir kral bul.” İşte burada onları harekete geçiren şeyin kötü bir şey olduğunu, yani onların da diğer milletler (yani putperestler) gibi olabileceği yolundaki düşünceleri olduğunu gözlemliyoruz. Hâlbuki israiloğullarınca gerçek zafer, mümkün olduğunca putperestlere benzememekte yatmaktadır. Fakat Samuel’i rahatsız eden esas şey, onların “ bize aramızda hükmedecek bir kral ver” şeklindeki sözleri idi. Samuel Tanrıya dua etti, Tanrı’da Samuel’e şöyle cevap verdi:
“İnsanların sana söylediklerine kulak ver, çünkü onlar gerçekte seni değil, beni reddettiler. BU DURUMDA ARTIK BEN ONLARI YÖNETMEMELİYİM. Ta o günden beri yaptıklarına bakıldığında, nasıl onlar aynen bugün olduğu gibi Mısır’ın dışında benzer şekilde hareketler etmişler, nasıl beni terk edip başka putlara hizmet etmişlerse aynı şeyi sana da yaptılar. Bu yüzden sen şimdi onların sözüne kulak ver. Yalnız ciddiyet ve vakarla onları protesto et ve kralın hükümdarlık etme tarzını göster.”
Samuel Tanrının bütün sözlerini kendisinden bir kral isteyen insanlara aktardı ve şöyle dedi: [buradaki parantezler T.Paine’e ait]

“Size hükmedecek kralın idare tarzı şöyle olacaktır; Oğullarınızı alıp kendisi için savaş arabalarında ve at bakıcısı olarak kullanacak, bir kısmını arabalarının önünde koşturacak, (bu tanımlama bugün insanları etkileme yolları ile örtüşür) taburlar ve bölükler üzerine reis tayin edecek, tarlalarını ekmek, ürünlerini hasat etmek, savaş araba ve aletlerini imal etmek için onları kullanacak. Şekerlemeler yapmak, aşçı ve ekmekçi olmak üzere kızlarınızı götürecek (bu durum kralın uygulayacağı baskıyı gösterdiği kadar, masraf ve lüksü de ifade eder) tarlalarınızın ve zeytin depolarınızın en iyilerini alacak, onları kendi hizmetçilerine verecek. Tohumlarınızın ve üzüm bağlarınızın onda birini alacak ve onları kendi memurlarına ve hizmetçilerine verecek. (Bu ifadelerden anlaşılmaktadır ki, rüşvet, irtikâp, adam kayırma, kralların vazgeçilmez kötü alışkanlıklarındandır.) Hakeza erkek ve kadın hizmetkârlarınızın onda birini, en iyi görünümlü gençlerinizi ve merkeplerinizi alacak, kendi işinde çalıştıracak, koyunlarınızın onda birini alacak ve sizler onun hizmetçisi olacaksınız. Ve işte o gün, sizler seçtiğiniz o kral yüzünden ağlayıp sızlayacaksınız. FAKAT TANRI O GÜN SİZİ İŞİTMEYECEK.”
***


Kitab-ı Mukaddes anlatısına göre, sözü edilen dönemde İsrailoğullarını Tanrı, peygamberler ve Levi oymağından görevli rahipler aracılığı ile yönetiyor. Neyse, başlarına ‘savaşlarda önlerinde savaşacak’ bir kral istiyorlar, Saul geliyor. Başlarda çok düzgün biri, halkı iyi yönetiyor, Tanrı’nın peygamberi Samuel gördüklerinden memnun. Fakat zamanla Saul başına buyruk ve şerefsizce davranmaya başlıyor, dananın kuyruğu, bir savaş sonrası ganimeti bölüşürken Tanrı’nın kendisine sunu olarak ayrılmasını istediği bazı mallar üzerine kopuyor, Saul o malları da başka şekilde değerlendiriyor. Bunu Tanrı’ya isyan olarak değerlendiren Samuel Saul’a gidip neden böyle yaptığını sorduğunda, Saul, “halkımdan korktum” cevabını veriyor.

Buradaki mesele İsrailoğullarının Tanrısının [adı Yehova’dır ama bu isim kutsal ve kullanımı yasaklı olduğundan hep Elohim= Rab olarak geçer metinlerde] ganimette gözü olması değil, kral olan Saul’un Tanrının buyruğuna itaatsizlik etmesi, daha doğrusu Tanrıdan değil, halktan korkması. Halk ayaklanırsa tahtını, asasını kaybeder çünkü, Tanrı ise bir başka sunu ile sakinleştirilebilir diye düşünüyor arkadaş. Sonrasında Tanrı, Samuel aracılığı ile krallık yetkisinin alındığını Saul’a bildirse de Saul mücadeleye devam eder. Kendisinden sonra kral olacağını anladığı, her bakımdan üstün Davud’a sonu gelmez düşmanlıklarda, eziyette bulunmaktan geri durmaz, vs. vs.


Bu yazı daha çooook uzar. Uykum gelmese üşenmem, yazarım, bilen biliyor beni.

Ama heyhat.

Bir gün blogu okuyuculara açarsam çok eğleneceksiniz… demek isterdim, ama İbni Battuta ya da Samuel kimin umurunda olur Allahaşkına?










Hepsi bir yana, Better Call Saul’u özledim ben.

28 Eylül 2019 Cumartesi

Beklenen ama İstenmeyen Son Üzerine...


Şair “ve çünkü her söz eksiktir ve insan söz söylemeye kadir değildir ve her kelime bir puttur/ Lisan dahi bir Molok’un mülküdür/ Fakat Nirvana, sessizlik okyanusunda bütün sembol putları boğmaktır.” demiş. Yazmak istediğim şeyi Whitehead’e oradan Wittgenstein’e zıplayıp,  aralara mazmun, metafor kavramlarını filan sıkıştırıp semantik – linguistik- filoloji – psikoloji üzerinde saçma sapan bir sürü şey zırvalayabilirim ama pek bir değeri olmaz ortaya çıkacak şeyin, sonuçta bunların hiç birinin eğitimini almadım, boş boş konuşmuş olurum ancak. Bunlar hakkında konuşmak yerine, aşağıdaki görseldeki yedi kelime hakkında konuşmak daha kolay geliyor bana, bu sözler a) eksik, b) put haline geldiği inkâr edilemez.

Şimdi spekülasyonlarımı karalayabilirim işte.









26 eylülde Silivri açıklarında 6,0 şiddetinde bir deprem oldu.

“Kandilli’den Büyük Deprem Açıklaması: Sona Doğru Yaklaşıyoruz”

1-      Kandilli: Bilim Tanrılarından biri. O diyorsa doğrudur. Amentüsü olan matematik, fizik, jeofizik gibi bileşenlerinin bir araya gelip oluşturduğu sismolojinin dile geldiği bir Tanrıdır Kandilli, analiz ve ölçümler sonrasında elde ettiği verileri kamuoyuyla paylaşır. Bizler de iman ederiz.
2-      Büyük: Sıfattır. Küçük olmayandır. Görecelidir. Kıyas eder, şekli, kütlesi, şiddeti fazla olana diğerine nazaran büyük deriz. Fil deveden büyüktür, 90D’lik meme, 75B’lik memeden büyüktür, Çin ordusu Nepal ordusundan büyüktür, Birinci Dünya Savaşı, Yedi Yıl Savaşlarından büyüktür, maket bıçağının verdiği acı iğneninkinden büyüktür.
3-      Deprem: Depremin ne olduğunu yazmayacağım merak etmeyin. Bu yazının konusu o zaten. 1999 senesinde, ben 26 yaşındayken önce Gölcük’te, sonra Düzce’de yaşandı. Sonraları Afyon, Van aklıma geliyor, tabi ki Endonezya.
4-      Açıklama: Bir konuyu açıklığa kavuşturma. Bilinmeyeni, muğlak ya da kapalı olanı görünür, anlaşılır kılma. Netleştirme.
5-      Son: Başlamış bir şeyin bitmesi. İyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, mutlu ya da mutsuz, sıkıcı ya da heyecanlı bir sürecin nihayete ermesi. Nutella yemeye başlarsınız sona erer, yolculuk sona erer, seks sona erer, kitap okursunuz ya da maç izlersiniz, biter, film izlersiniz, the end yazar. Son, daha genel ve aynı zamanda mutlak anlamda ölümdür. Çocukluk sona erer, gençlik sona erer, yaşlılık sona erer, hayat sona erer. Ölüm en kesin sondur. Sadece Allah Bâkîdir, başka her şey fânidir, çünkü sonludur. Ölüm sondur, son, ölümdür.
6-      Doğru: İki nokta arasında, başı ve sonu olan şey arasındaki çizgidir. A noktasından B noktasına gidiş anlamı var burada.
7-      Yaklaşmak: Uzak olan ile aradaki mesafenin azalması ya da uzak görünen bir olaya kavuşmanın zaman cinsinden ele alındığında azalması. Gayrettepe’den Yenikapı metrosuna binersem Taksim istasyonunda iken ineceğim yere yaklaşmış olurum. Günde 1,5 paket sigara içerek kanser olmaya da yaklaşıyorum.

Bu kadar uzun, kendimce ayrıntılı yazmaya ne gerek vardı diyorsunuzdur. Olsun, madem altını çizdim o kadar, ‘her söz eksiktir’ diye en başta değindim, eksikliği irdeleyip elinden geldiğince gidereyim istedim.
Kandilli Rasathanesinin anlı şanlı bilim adamları, bu arada başkaları da üç aşağı beş yukarı aynı korodalar, ağız birliği etmiş haldeler: Ortalığın amına koyacak depreme az kaldı. Hepiniz öleceksiniz. Ölmezseniz, mahvolacaksınız. Mahvolmayanınız olursa da, onlar sürünecek, perişan olacaklar. Az sayıda perişanlık dahi yaşamayan azınlık kaldığını varsayalım, onların hayatları da asla eskisi gibi olmayacak. Son yaklaşıyor.
Adamlar aslında utangaç, çekingen, satır arasına gizlenmiş bir şekilde bunu diyorlar.


Şimdi bu noktada ‘beklenen son geldiğinde’ karşılaşabileceğimiz olasılıkları gözden geçirelim:


A)     Deprem olur, zayıf, dayanıksız bir binada yakalanırız. Kendi evimiz ya da bir başkasının evi olabilir, evden çıkacak fırsat bulamazsak bina yıkılırsa altında kalırız.
A1) Ölürüz. Öldükten sonra annem nasıl, eşim ne durumda, çocuğum okulu sağlam mı, Fikret Orman istifasını geri alacak mı, dolar düşecek mi diye düşünmeyiz artık. Öldük çünkü. Bitti.

A2) Enkaz altında kalırız. Yıkılmış kolonların kirişlerin duvarların arasında bacağımıza, karnımıza, kolumuza bir şey düşüp bizi sıkıştırmış bedenimizi ezerken, bilincimiz yerinde nefes alabilecek durumda bekleriz. Sıkışmış organlarımıza kan gitmeyecektir, bekleyeceğiz kurtarılmayı. AFAD, AKUT, TSK, İsrail, Alman, Yunan kurtarma ekipleri gelecek de bizi kurtaracak. Kimi zaman itfaiye araçlarının giremediği sokaklar boş mu olacak peki? Neyse, biz hızla kangren olmaya başlarken, patlamış doğal gaz borularından dışarıya gaz sızıyor olacak. Yangınlar takip edecek onu. Hava soğuksa, kış yüzünü gösterdiyse donmamak için de mücadele edeceğiz. Bilincimiz yerinde, dolayısıyla düşüneceğiz. Soğukkanlı bir düşünme olabilecek mi sizce? Hayır, dehşetten başka bir şey olmayacak aklımızda. Pincher Martin’e dönüşecek çoğu insan. Öyle bir anı tasvir etmeye çalışıyorum ki, Allah’a küfür edilecek, devlete lanet okunacak, insan kendine düşman kesilecek. Enkaz altında kalanların çoğu, yavaş yavaş iç kanamadan, kangrenden, susuzluk ya da açlıktan, mevsime göre soğuktan ölecek, keşke kısa ve acısız olsaydı diye dileyerek. Ölümü arayacaklar ama ölüm onlara hemen gelmeyecek. Sevdiklerini düşünecek o zaman, çaresizce ne halde olduklarını aklına getirecek, eşini, çocuğunu. Deprem başladığı an yanında olan eşinden ses gelmediğini bilecek. Sabah konuştuğu yatalak babasını düşünecek. Bu böyle gidecek. Evet, delirecek herkes.

B)      Deprem olur, bulunduğumuz binadan kaçarız. Ölmeyiz. Ölüm en büyük felaketse şayet, kılpayı da olsa kurtulduğumuzu sanırız.
B1) Derhal sevdiklerimize, ailemize ulaşmak, haber almak isteriz. Tabi ki telefonlar çalışmadığından seslerini duyamayız. Hem o telaş anında telefonumuzu yanımıza almamız küçük bir ihtimaldir, aynı şekilde aradığımız, seslerini, iyi olduklarını duymak istediğimiz kişiler için de geçerli bu durum. Kısaca, telefon hatları zaten hemen iflas edecektir ama, sonrasında –düzelirse, düzeldiğinde- gene irtibata geçmek neredeyse imkansız olacaktır. “Büyük” denilen 7,0’ın üzerindeki bir deprem insanı donsuz sokağa çıkartır. Telefon, cüzdan alıp parfüm de sıkayım dedirtmez.

B2) Merak edip kendilerinden haber almak istediğimiz kişilerin yanına gitmek isteriz. Nasıl? Yürüyerek ya da ulaşım araçlarıyla. Yolların durumu trafiği kaosa çevirecektir, itfaiyenin, ambulansın geçemediği, belki köprülerin, direklerin ya da ağaçların yıkılıp kapattığı yollarda hangi vasıta hareket edebilir? Açık olan yollara zaten ‘açık’ olduğu için hücum edilecek ve bayram günleri İstanbula dönüş yolundan farksız kilitlenecektir trafik. Toplu taşıma da mümkün olmayacaktır. Öfke, başkalarına yansıtılacak ve korkunç şiddet olayları yaşanacaktır demek mübalağa olmaz. Asansöre binerken birbirine omuz atan insanların ülkesinde, böyle bir facia çok kişiyi seri katile dönüştürebilir. Yürümek, yürüyerek ulaşmak ancak talihle, yakında oturan kişiler için geçerli olabilecek istisna. Evimiz Fatih’te, işim Gayrettepe’de, Havva’nın işi Kadıköy’de, Mustang’in okulu Yenibosna’da, annemlerin evi Bakırköy’de, kayınvalideler Küçükyalı’da. Herkes kaderiyle baş başa.  

B3) Ev enkaz ya da yarı enkaz haline geldiyse evin başından ayrılmak istemeyeceksinizdir. Evde bir aile ferdinin çıkamadan kaldığını ve artık çıkılacak bir ev kalmadığı, moloz yığını olasılığından bahsetmiyorum, o zaten başlı başına bir travma. Ev insanın hayatının parçasıdır, eşya, mal, kıyıya sıkıştırdığı 200 dolar ya da eşinin pırlanta yüzüğünün ‘yanı başından’ ayrılmak istemeyecektir, geçmişte çok duymuştur çünkü necip milletimizin aziz fertlerinin zorda kalmış, çaresizlikle yüzleşmiş insanımıza nasıl yaklaştığı konusunu. Yanlış anlaşılmasın, bu Türklere mahsus, bizim belirleyici bir özelliğimiz değildir, genel olarak insanoğlunun karanlık yüzüdür: Devletin denetimi ve kontrolü ortadan kalktığında hemen daha ilk fırsatta Hobbes’un dediği gibi insan insanın kurdu haline gelir, yağması, soygunu, hırsızlığı, gaspı, bunlar için işleyeceği cinayet büyük bir felaketin takipçisi olur. Klasik siyaset teorisine göre devlet dediğimiz organizasyon ve kurumlar zaten bu yüzden, bir toplum sözleşmesi herkesin güvenliği amacı ile kurulmuştur.  Ama o gün devlet olmayacaktır. Milyonlarca insan devleti ararken devlete ulaşamayacaktır, devlet de ancak günler, belki haftalar sonra elini uzatabilecektir. Felaketin boyutu havsalanın ötesinde olacak çünkü. Bu bağlamda AFAD, Kızılay, TSK, Rus ya da İran Kurtarma ekipleri gelip çadır, battaniye, su, çorba, kadın pedi, bebek maması vs. getirdiğinde insanlar birbirlerine saldıracak, unutulmasın ki metro kapısı açıldığında girmeye çalışanların çıkmaya çalışanlarla kavgaya tutuştuğu bir ülke burası.

C) Binadan ölmeden çıktınız, kriminalize olmuş atmosferden kendinizi korudunuz, yakınlarınızdan kimisini kaybettiniz, kimisine de kavuştunuz. Hayatınız asla ama asla eskisi gibi olmayacak bundan sonra. Altyapı çökecek, rezillik ve sefalet sizi bekliyor olacak. Malınızı, mülkünüzü kaybetmiş halde fakru zaruret içinde yaşayacaksınız. Karaborsayı tadacaksınız, yoksulluğa düşeceksiniz, Bronn’un dediği gibi patates için pırlanta yüzüğüne veda etmeye razı insanlara rastlayacaksınız.


Bu yazıyı daha da uzatabilirim ama ne faydası var ki… Abarttığımı söyleyecek bazılarınız, Gölcük ya da Düzce depremlerinden sonra yaşanan dramların dahi bu ölçüde olmadığını ürkek bir dille ifade edeceksiniz. Bayanlar baylar, sözünü ettiğiniz depremlerin yaşandığı bölgeden on kat fazla insan yaşıyor İstanbul’da. Gölcük depreminde 18000 küsur kişi hayatını kaybetti. (çarpı 10 lütfen.) 2010 yılında, depremden 11 sene sonra hala prefabrik evlerde yaşayanların sayısı 147,000 küsurdu. (çarpı 10 lütfen.)


İnanın bana dostlar,depremde enkaz altında kalıp bu dünyadan göçmek daha evladır hepsinden.


1987 senesiydi, babamın babası dedem kendisini yatağa bağlayan kanserin son günlerinde, şuursuz, inleyerek yatıyordu Çağlayandaki evinde, hepimiz oradaydık. (Rahmetli) anneannem ziyarete geldi, odadan çıktığında halam anneanneme sarılmış, “ben babama doyamadım, ölecek diye korkuyorum” gibi laflar sıralayarak ağlamaya başladı. Anneannem şaşkın bir bakışla “ölse iyi, ölse iyi” diye mukabele etti halama. Duyduğuna inanamayıp aptallaşma sırası halamdaydı.

Ben anneannemin tarafındayım. İnşallah öldükten sonra da yanında olurum. Onun olduğu yer güzeldir.

26 Eylül 2019 Perşembe

'After Butt Hole Expedition Party' Üzerine...




Hemşire:  Oğuz bey günaydın!
Ben: Kim? Ben        mi?  Oğuz ben mi     yim?
Hemşire: Evet Oğuz bey! Bir şey yemek ister misiniz?
Havva: Ne yemek istersin söyle bakiym?
Ben: Çoko krem,      olmazsa nuteeella istiyorum.
Havva: İkisi birden olsun mu?
Ben: Şu anda iki kadınla uğraşamam.
Havva: Hahahahahahaha Peki, başka bir isteğin var mı?
Ben: Sigara içmek.
Havva: Az kaldı, bir saat kadar dayanacaksın. Başka?
Ben: Bu  ndan daha sıcak,       daha güleryüzlü bir kadın gelebilir mi?
Havva: Daha sıcak, daha güleryüzlü bir kadın gelebilir mi… Bir bakiym  dışarıda nelerimiz var, olur mu?
Ben: olur.
Havva: Tercihin var mı? Boy, kilo, saç, şu bu?
Ben: Tercihlerimi biliyorsun.
Havva: Hahahahahhaha, senin aklın yerinde ya, tamam.
Ben: Bu hal        U.’da da böyleydi, konu   şuyordu ama       konuş  tuğu nu hiç anlamıyordu.
Havva: Zaten söyledi U., ‘saçmalayacak, videoya çek’ dedi.
Ben: Beş    dakika sonra                saçmala  manın dozunu arttttırıraabilirim.
Havva: Oooo, daha eğlenceli.
Ben: Benim karnım hala ağrıyor.
Havva: Tamam.
Ben: Son olarak,             U.’ya       göndee rmeyin böyle bir şey, adamıın   gözünde    şiddet dolu,         mesağfeli,   astığı astık kestiği kestik bir çalış anım.
Havva: Hımm. Ama bence bu kabul edilebilir bir şey, sonuçta narkozdan çıktın. Bunu göndereyim, hem o kadar çektim, bir buçuk dakika oldu.
Ben: Sen tabi eağuassssun.


Kolonoskopi için yapılan narkozdan sonra uyanmak böyle bir şeymiş. Sarhoş konuşmasından farksız, yarı açık gözlerle kelimeleri uzata uzata… Hiçbir şey hatırlamıyorum bu konuşmaya dair, Havva videoya çekmese kimse de inandıramazdı beni böyle saçmaladığıma. İnsan ne garip bir canlı lan, zerre kadar bilincim yerinde değilken söylediğim şeylere bak.

Hepsi bir yana: Allahım, benim gibi bir öküze Havva’yı nasip ettiğin için sonsuz kere şükürler olsun sana…





Not: Utanılacak bir şey değil, her erkeğin başına gelmiştir, gelir ya da gelecektir diyorlar bu işlem için. İnşallah sıramı savmışımdır.

9 Eylül 2019 Pazartesi

Yabani Kedi ve Beyinsiz At Üzerine...


Çok uzun zaman olmuş yazmayalı. Kayda değer bir şey olmadığından ya da buraya yazmaya üşendiğimden değil, sadece yazmak istemediğimden bu kadar büyük bir boşluk ortaya çıktı. Üç aya yakın. Aslına bakarsanız bir sürü şey yaşandı hayatımda iz bırakan bu üç ay içinde, ama ne yapayım, kaşlarımı yolmak daha kolay geliyordu blogu açıp size (tabi kendime, bu blogu bir daha insanlara açar mıyım Allah bilir) anlatmaktan.

Özetlere geçelim o zaman: Üç hafta evvel, bugün 22. Gün, benim güzel kedim, güzel kızım dediğim dünya harikası varlık,  bana düşkün feminen güzellik, annemin kibir abidesi kraliçe, kayınpederimin uyuz dediği kuyruklu zarafet, Mi, evden kaçtı. Mustang’ın tuvaletinin sineklikli penceresine atlayıp, sinekliği yırtıp karşı apartmanın çatısına zıplayarak kaçtı hem de. Kepçe’nin eve gelişi onu çok olumsuz etkilemişti, bunun farkındaydık ama evden kaçmak nedir ya? İki seneyi aşkın süredir bizimle olan Mi hakkında kendisini bize veren kadın o vakit geçmişte bir dönem bahçede yaşadığını söylemişti, zaten kendi evi de bahçe katındaydı. Gene de ekmek evden su gölden yaşadığı, Havva’nın kusursuz bakımı, benim sevgi-merhamet yağmurumdan bıkıp, Kepçe’den kaçıp gitti. Nereye? Sokağa… Bir tür The Call Of The Wild versiyonu gibi. Bu arada ben bu kediye o kadar bağlanmışım ki, kaçışı/gidişi sanki coşkunca aşık olduğum bir sevgili tarafından terk edilmişim gibi sarstı beni. Meğer internette dolaşan Kedi Günlüğü üzerine kaleme alınmış zırvalarda gerçek payı varmış. Kepçe’ye kaldık ailece.

Bu da tam soytarı, karakteri Mi'den tümüyle farklı. Çirkin ama kalbi güzel kızlar gibi. 



Mustang üniversite sınavı sonunda siktiriboktan özel bir üniversitenin sikik bir bölümünü %75 bursla kazandı. Bu işleri bilmeyenler, çoluk çocuğu henüz bu aşamaya gelmemiş bizim nesilden tipler yukarıdaki cümleyi pek ala yanlış anlayacak, “e iyi işte, güzel bir burs da kazanmış” diyecekler. O iş öyle değil. Bizim nesil zamanında Bilkent, Koç vs. okulların burslu ve burssuz bölümleri vardı, burslu bölümüne Boğaziçi-ODTÜ ayarındakiler kabul edilir, baba parasıyla ancak okuyabilecek 45 IQ sahibi tembel sürüngenler de burssuz olarak bu okullara kıçlarını yaya yaya girerlerdi. Biz burada, bütün bir sene yatıp, günde yarım saat bile çalışmayıp, okulun son dört ayında ‘çok gürültü oluyor, gitmeyip evde çalışayım’ diye annesini kandıran ve sonra dört ay boyunca öğleden sonra uyanmayı adet edinen, o periyotta dahi yarım saat bile çalışmama düzenine halel getirmemiş bir geri zekâlıdan bahsediyoruz. İstanbul’daki hiçbir devlet üniversitesini kazanamamış bir geri zekâlı bu. Özel üniversiteler arasında da en dandiklerinden birine ancak – tabi parasıyla- kapağı atabildi. Taa ne zaman Mustang üzerine şu yazıda değindiğim konuları hatırlar mısınız? O kadar kısa sürede herifin kaç paralık bir mal olduğunu anlamıştım ben. Zeki adamım. Bunu siz de biliyorsunuz.


Daha bir sürü şey yazacağım ama boş verin. Yeni nesil denilen güruhun yarısı dünyadan, bilimden, hayattan, sanattan kopuk, hayallerine pompalanan dine, tarihe, geçmişe tapınan saçma sapan fanatikler olarak yetişiyor, Mustang’in dâhil olduğu diğer yarısı bohem yaşamı idealize eden, çalışmayı ve üretmeyi küçümseyen, sadece tüketim ve haz peşinde carpe diem’i tümüyle yanlış anlamış aptallar sürüsü olarak.
Çok sert olduğumu düşünüyorsunuz belki Mustang’e karşı. Ah, sevgili dostlarım. Bu hayvan, sınav puanları açıklandığı akşam, evde annesi kan ağlarken, benim suratım düşmüşken odasına gidip her gece yaptığı gibi saat 4am’e kadar bilgisayarda FM oynadı, ertesi akşam arkadaşının doğum günü partisinde çılgınca eğlendi, yetmezmiş gibi alkol komasına girdi. Hastaneden topladık.


Çünkü kararlı: Mick Jagger olacak. Veya Ozzy Osbourne. Aşağısı kurtarmıyor.