On iki yıl önce, bloga Mircea
Eliade’nin İmgeler Simgeler kitabından bir metin
alıntılamıştım. Ne çok aramıştım o kitabı yarabbi, nadirkitap filan da yok o
zamanlar, kaç sahaf gezdiğimi Allah bilir. Nihayet bulup okuduğumda, onca
uğraşın boşuna olmadığına da kanaat getirmiştim. Sonra öğrendiğim ki, bu bir
üçleme gibiymiş, Kutsal ve Dindışı ile Ebedi Dönüş Mitosu. Onları da edindim,
okudum çok şükür. Geçen gün Havva’ya dediğim gibi, Mehmet Ali Kılıçbay’dan
Allah razı olsun. Öyle değerli ve eşsiz eserleri kazandırmış ki dilimize,
sayesinde insan bambaşka birine dönüşüyor.
Dün akşam youtube’da izlediğim video, beni gene İmgeler
Simgeler kitabına götürdü, ve tam da yukarıda sözünü ettiğim alıntıya. Bazı
şeylerin anlam kazanması ya da anlamın kuvvetlenmesi için on iki yıl
gerekiyormuş demek ki.
Aşağıya o alıntıyı tekrar
kopyalıyorum, bu defa videonun eşliğinde okunması ufuk açıcı olacak. Köşeli
parantezler bana ait demişim, gene diyeyim.
***
Bugün üzerinde anlaşmaya varılacağı gibi, bir efsane in
principio, yani “başlangıçlar”da, başat ve zaman dışı bir anda, kutsal bir
zaman aralığında meydana gelmiş olayları anlatmaktadır. Bu efsanevi ve kutsal
zaman, dindışı [profan] zamandan, sürekli ve geri döndürülmesi mümkün olmayan
ve kutsallıktan arındırılmış gündelik var oluşumuzun içinde yer alan süreden,
niteliksel olarak farklıdır. Bir efsane anlatılırken sözü edilen olayların
içinde gerçekleştirdikleri kutsal zaman bir bakıma yeniden güncellenmektedir.
…
İndra, Ejderha Vrtra’ya [Vrtra’nın Tiamat’a benzerliği ve
O’nun da Marduk tarafından mağlup edilmesi benzerliği dikkat çekicidir.] karşı
kazandığı zaferden sonra, tanrıların konutunu yeniden yapmaya ve
güzelleştirmeye karar vermiştir. Tanrısal zanaatkâr Viçvakarman bir yıl süren
bu çalışmadan sonra muhteşem bir saray inşa etmeyi başarmıştır. Fakat İndra
memnun kalmış gibi görünmemektedir; inşaatı daha da büyütmek, onu daha
ihtişamlı ve dünyada bir benzeri olmayan bir hale getirmek istemektedir. Sarf
ettiği çabadan ötürü tükenen Viçvakarman yaratıcı tanrı Brahma’ya yakarmıştır.
O da ona [Viçvakarman'a] yardım etmeye söz vermiş ve kendisinin de basit bir
aleti olduğu Yüce Varlık Visnu’ya başvurmuştur. Visnu, İndra’yı gerçeğe
döndürme işini üstlenmiştir.
Günlerden bir gün hırpani bir erkek çocuk İndra’yı sarayında
ziyaret etmiştir- ki bu bizzat Visnu’dur, bu kıyafete Tanrıların Kralını küçük
düşürmek için bürünmüştür. Kimliğini hemen açıklamamış ve O’na “çocuğum” diye
hitap ederek, sayılamayacak kadar çok evrende o ana kadar gelmiş olan
sayılamayacak kadar çok İndra’dan söz etmeye başlamıştır. Ona bir Indra’nın
hayatı ve krallığının 71 eon'dan (bir devre, [yani] bir mahayuga, 12.000
tanrısal yıldan, yani 4.200.000 insani yıldan meydana gelir) oluştuğunu
hatırlatır, Brahma’nın [da] bir gece ile bir gündüzü 28 İndra’nın var oluş
sürelerine eşittir. Fakat Brahma’nın bu şekilde, Brahma gecesi ve gündüzü
cinsinden ölçülen varlığı da yalnızca 108 yıldır. Bir Brahma’yı bir başka
Brahma izler; biri yatar, diğeri kalkar, onları saymak mümkün değildir. Bu
Brahmaların sayısının sınırı yoktur- İndralar ise hiçbir şey söylemiyoruz. [o
kadar gereksiz ve ıvır zıvır yani]
[Çocuk kılığındaki Visnu devam eder konuşmaya:] “Fakat her
biri kendi Brahmaları ve İndraları olan evrenlerin sayısını kim tahmin
edebilir? Düşünülebilecek en uzak noktanın ötesinde, tüm uzayın ötesinde
evrenler sonsuz şekilde doğmakta ve yok olmaktadırlar. Bu evrenler tıpkı hafif
gemiler gibi, Visnu’nun bedenini oluşturan saf ve dipsiz suyun üzerinde yüzmektedirler.
Bu bedenin her bir küçük deliğinden her bir an için bir evren çıkmakta ve
patlamaktadır. Bunları sayabileceğini mi sanıyorsun? Bütün bu evrenlerin
Tanrılarını sayabileceğine inanıyor musun?- şu andaki ve geçmiş evrenleri?”
Oğlanın söylevi sırasında sarayın büyük salonunda bir
karınca alayı belirmiştir. İki metre genişliğinde bir saf haline gelen karınca
kitlesi döşemenin üzerinde geçit yapmaktadır. Oğlan onları fark edince önce
şaşırır, sonra da gülmeye başlar. İndra “neden gülüyorsun?” diye sorunca
“karıncaları uzun bir alay halinde resmi geçit yaparken gördüm ey İndra.
Bunlardan her biri eskiden bir İndra’ydı, her biri imanı sayesinde eskiden
Tanrılar Kralı mertebesine yükselmişti. Fakat şimdi bir çok beden
değiştirdikten sonra her biri yeniden karınca oldu. Bu karınca ordu eski bir
İndralar ordusudur” diye cevap verir.
[Ardından İndra’nın aklı başına gelir ve Viçvakarman’ı
çağırıp ödüllendirir, adam gibi bir tanrı olur, etc.]
Bu efsanenin niyeti şeffaftır. Visnu’nun bedeninden çıkan ve
kaybolan sayılamayacak kadar çok Evrenin baş döndürücü bir şekilde
hatırlatılması, İndra’yı uyandırmaya tek başına yetmiştir; yani onun Tanrılar
Kralı durumunun sınırlı ve katı bir şekilde şartlanmış ufkunu aşmaya zorlamak
için yeterli olmuştur. Hatta buna “tarihsel konumunu” aşması da diyerek ekleme
yapma eğilimi de bulunmaktadır, çünkü İndra ancak belli bir tarihsel anda,
muazzam kozmik dramın belli bir aşamasında, tanrıların büyük savaşçı önderi
olarak bulunmaktadır. İndra bizzat Visnu’nun ağzından gerçek bir tarih
dinlemektedir, dünyaların ebedi yaratılışı ve yok edilişi tarihi, bunun yanında
onun kendi tarihi. Vrtra üzerinde olanıyla zirvesine ulaşan sayılamayacak kadar
çok kahramanlık macerası, aslında “sahte tarihler” olmuşa benzemektedir, yani
bunlar “aşkın” [transandantalist] anlamı olmayan olaylardır. “Gerçek Tarih”
ona, Büyük Zamanı, her varlığın ve her kozmik olayın hakiki kaynağı olan
efsanevi zamanı ifşa etmektedir. İşte bu nedenden ötürü, tarihsel olarak
“şartlandırılmış konumunu” aşabilir ve dindışı zaman tarafından, yani onun
kendi “tarihi” tarafından yaratılmış yanılsamalı örtüyü yırtabilir ve böylece
İndra gurur ve cehalet hastalıklarından iyileşebilir, Hristiyan terimleriyle
söylenmesi halinde, “kurtulmuş”tur. Ve efsanenin bu selamete kavuşturucu işlevi
yalnızca İndra için değil, aynı zamanda onun macerasını dinleyen tüm insanlar
için çalışmaktadır. Dindışı zamanı aşkınlaştırmak, efsanevi Büyük Zamanı
yeniden bulmak yüce gerçeğin ifşa edilişine eşdeğerli olmaktadır. Bu; ancak
efsaneler ve simgeler aracılığıyla yaklaşılabilen sıkı sıkıya metafizik bir
gerçektir.
Son derece gereksiz ve bir o kadar da bağlamdan kopuk bir
giriş yapmış, uzun uzadıya da yazmıştım ki sildim hepsini. Size şirin gözükmeye
çalışmıyorum – hem kimse okusun diye de yazmıyorum bunları. Bir gün, belki
zamanı gelir ve açarım blogu. Neredeyse iki yıldır Havva’ya bile kapalı, O da
merak ediyor Virgilius’ta neler olup bittiğini. Doğrusu bir bok olduğu yok
işte, tuhaf tuhaf iç dökmeler hepi topu. Neyse, konuya gene giremiyorum galiba.
Geçenlerde okuduğum İbn Batuta’nın Seyahatnamesinde (altını çizdiğim satırları birleştirsem yüz sayfayı aşar) altını çizip yanına wow! notunu düştüğüm bir pasaj vardı, 23
yıl süren gezilerini kaleme aldığı seyahatnamesinde olağanüstü bilgiler ve
gözlemler var. Sözünü ettiğim pasaj şuncacık bir şey:
“Cemaleddin
Kazvînî, Mısır kadılığına atandığı vakit boşalan Dımaşk kadılığı Nureddin Ebû
Yusr b. Saiğ’e verildiği halde o kabul etmemiştir. Mert bir adamdır. Dünyaya
önem vermez. Bir diğer üstat da Şihâbeddin b. Cehbel’dir. Ebû Yusr, Dımaşk
kadılığını reddedince, kendisine zorla teklif edilir korkusuyla apar topar
şehirden kaçmıştır. Olay [Memluk Sultanı] Melik Nâsır’a anlatılınca, Dımaşk
kadılığını büyük hukukçulardan Mısırın şeyhler şeyhi Alâeddin Konevî’ye verdi.
Bu adam Konyalıdır ve ariflerin kutbu, mütekellimlerin dili diye tanınır.”
Şimdi, alıntıladığım bu kısa metinde ne var? 1 -Dımaşk
(burada Şam şehri değil, Suriye bölgesi kastediliyor) kadısı Cemaleddin Kazvînî,
Mısır Kadılığına tayin ediliyor. 2- Boşalan Dımaşk kadılığı için akla ilk gelen
kişi, Ebû Yusr b. Saiğ isimli biri, ama hükümdara bile eyvallah demiyor,
kadılığa atandığını öğrendiğinde bu işi yapmayacağım
kardeşim diyor ve geri çeviriyor. İbn Battuta onun için mert ve dünyaya
önem vermez demiş, çünkü hükümdara hayır demek göt ister, dünya nimetini/makamı/iktidarı
bırakın talip olmayı, istemeden kendisine teklif edilmesine rağmen geri
çevirmek, her babayiğidin harcı değildir. 3- Ebû Yusr b. Saiğ’in Dımaşk
kadılığını reddettiğini duyan Şihâbeddin b. Cehbel isimli kişi –belli ki o da liyakatli
– birden tutuşuyor. O da Dımaşk kadısı olmak istemiyor belli, ama gene
anlıyoruz ki hükümdara posta koyabilecek sert bir tabiatı da yok, kapısı
çalınacak ve tebliğ –tebellüğ belgesi kendisine uzatılacak diye ürküyor, belki
de mülayim biridir, kim bilir? Çareyi
tasını tarağını toplayıp şehirden kaçmakta buluyor. 4- Olayı hükümdara
aksediyor, Memluk hükümdarı (oralar 14. Yüzyılda hep Memluklerin) Mısırdan
kendisine hayır diyemeyecek bir adam buluyor, Alâeddin Konevî. Bu adamın
Konyalı olmasının konumuzla hiçbir ilgisi yok. Daha ileri okumalardaAlâeddin Konevî’nin de atandığı kadılıktan ayrılmak
istediğini öğreniyoruz, ama talebi kabul edilmemiş.
Bu noktada, kadılığın ne olduğuna dair bilgi vermek lazım, şöyle deniliyor: “Klasik dönem fakihleri, kendi
devirlerine kadarki uygulamayı da esas alarak görevine sınırlandırma konulmamış
bir kadının görevlerini davalara bakıp onları hükme bağlamak, hakları
sahiplerine iade etmek, yetimlerin, akıl hastalarının, hacir altına alınanların
mallarında tasarrufta bulunmak, vakıflara nezaret etmek, vasiyetleri yerine
getirmek, velileri bulunmayan yetim kızları denkleriyle evlendirmek, had
cezalarını infaz etmek, şehrin asayiş ve emniyetini sağlamak, belediye ile
ilgili görevleri ifa etmek, şahitleri ve maiyetinde görev yapan memurları
denetlemek şeklinde sıralamışlardır.” Yani, yargı müessesi öncelikli olmak
üzere, yetki ve sorumlulukları arasında maliye, belediye, kolluk kuvveti ve
hatta sosyal hizmetlerin bulunduğu bayağı büyük bir adam bu kadı. Elbette
sultanın kudretiyle kıyas edemeyiz ama son derece yüksek bir makam, güçlü bir
iktidar pozisyonu bu.
Ne var ki, aklı başında hiç kimse bu koltuğu, o mührü istemiyor
aq.
İktidar, güç, makam mansıp, istenmeyecek, onu bırakın
korkulacak, kaçınılacak bir şey midir?
Şimdi, sözü bugünlerde okuduğum Kitab-ı Mukaddes’e
getirebilirim. Yatatılış’tan başladım, bölüm bölüm ilerleyerek Tevrat’ı yani
ilk beş kitabı bitirdim, 1. Samuel’in de sonlarına geldim dün. Bana sorarsanız
muhteşem bir eser, sırf kurgu, olaylar, anlatım açısından okunmalı. Neyse,
geçen hafta Hâkimler bölümünü okurken, 9. Bahiste kral olmak için türlü
şerefsizlikler yapan Avimelek ile ilgili şöyle bir yere denk geldim:
^6 Şekem
ve Beyt-Millo halkları toplanarak hep birlikte Şekem'de dikili taş meşesinin
olduğu yere gittiler; Avimelek'i orada kral ilan ettiler. 7 Olup biteni Yotam'a
bildirdiklerinde Yotam, Gerizzim Dağı'nın tepesine çıkıp yüksek sesle halka
şöyle dedi: “Ey Şekem halkı, beni dinleyin, Tanrı da sizi dinleyecek. 8 Bir gün
ağaçlar kendilerine bir kral meshetmek istemişler; zeytin ağacına gidip, 'Gel
kralımız ol' demişler. 9 “Zeytin ağacı, 'İlahları ve insanları onurlandırmak
için kullanılan yağımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?' diye
yanıtlamış. 10 “Bunun üzerine ağaçlar incir ağacına, 'Gel sen kralımız ol'
demişler. 11 “İncir ağacı, 'Tatlılığımı ve güzel meyvemi bırakıp ağaçlar
üzerinde sallanmaya mı gideyim?' diye yanıtlamış. 12 “Sonra ağaçlar asmaya,
'Gel sen bizim kralımız ol' demişler.13 Asma, 'İlahlarla insanlara zevk veren
yeni şarabımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?' demiş. 14
“Sonunda ağaçlar karaçalıya, 'Gel sen kralımız ol' demişler. 15 “Karaçalı,
'Eğer gerçekten beni kendinize kral meshetmek istiyorsanız, gelin gölgeme
sığının' diye karşılık vermiş, 'Eğer sığınmazsanız, karaçalıdan çıkan ateş
Lübnan'ın bütün sedir ağaçlarını yakıp kül edecektir.' 16 “Şimdi siz Avimelek'i
kral yapmakla içten ve dürüst davrandığınızı mı sanıyorsunuz? Yerubbaal'la
ailesine iyilik mi ettiniz? Ona hak ettiği gibi mi davrandınız?^
Dımaşk kadılığını reddeden Nureddin Ebû Yusr b. Saiğ veya
kendisinin görevlendirileceğini düşünüp şehirden kaçan Şihâbeddin b. Cehbel,
zeytin, incir ya da asma gibi davranmamışlar mı sizce de? Bu adamların da
muhtemelen öğrencileri, dini ya da ilmi çalışmaları, kim bilir belki geceyi
gündüze kattıkları ibadetleri veya hayır işleri vardı, yönetmenin zevkini,
maddi geliri ve dünyanın hükmünü değil kendi hayatlarını tercih ettiler. İncir,
zeytin ve asma da öyle yapmışlar hikâyeye göre.
İktidara talip olmak, her yerde, her iklimde, her millette, her
coğrafyada, her devirde, vs. vs. karaçalı olmanın itirafı, beyanından başka bir
şey değildir. Üstelik tıpkı karaçalı gibi, bütün muktedirler daima kötüdür, can
yakıcı, merhametsizdir, tehditkar ve zorlayıcıdır. Sezai Karakoç’un şiiriyle
sitem ettiği yeşil sarıklı ulu hocalarasöylediklerini anımsayacak olursak,
“Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
Bunu bana söylemediniz”
Hükümdar, yani hüküm verme yetkisini elinde tutan kişi,
zulmeder. Aksi, eşyanın doğasına aykırıdır.
1. Samuel’in sonlarına geldiğimi söylemiştim Kitab-ı
Mukaddes’te, bu bölümde yıllar yıllar önce okuduğum, hatta bu blogta da bahsedip alıntıladığımbir pasaja denk
gelince için bir hoş oldu, o vakitler bunu Thomas Paine’in sağduyusunda
okumuştum, alıntılayayım o metni de, tümü Paine’e ait, iyice iktibas
mezarlığına dönüştü zaten bu yazı:
İsrailoğulları Medyenliler tarafından zulme maruz
bırakıldığında, Gideon, Medyenlilere karşı küçük bir ordu ile harekete geçmiş
ve ilahi yardım sonunda zafer onların lehine gerçekleşmişti. Yahudiler bu
zaferden memnun olmuş ve zaferi Gideon’un üstün yönetimine hamlederek onu kral
yapmaya karar vermiş ve şöyle demişlerdi: “Üzerimize sen hâkim ol! Sen ve senin
oğlun ve senin oğlunun oğlu!” İşte bu ifadede gerçek anlamıyla bir günaha
teşvik vardı. Sadece yalın bir krallık değil, hem de ırsi olanı teklif
edilmişti. Ancak Gideon Allah’a tam bir teslimiyetle şöyle cevap vermişti: “Ne
ben, ne de oğullarım sizi yönetecek. SİZİ ALLAH YÖNETECEK” Hiçbir söz bundan
daha açık olamazdı. Gideon onların haysiyetlerini kırmadı, ama o konuda
istediklerini vermeyi de reddetti. Kendisine yönelik uydurma şükran beyanlarını
da kabul etmedi. Aksine, bir peygambere yakışır bir şekilde, “Hâkimiyete Layık
Olana” karşı sevgilerini azaltmalarından dolayı onları sorumlu tuttu.
Bu hadiseden yaklaşık 130 yıl geçtikten sonra, Yahudiler
gene aynı hataya düştüler. Putperestlerin kâfirce adetlerine karşı Yahudilerde
olan özlem, hesap edilemez bir seviyedeydi. Fakat durum her ne kadar böyle
idiyse de, Samuel’in iki oğlunun, -ki onlar bir takım dini olmayan/seküler
mülahazalarla iş başına getirilmişti- suiistimalleri hakkındaki iddiaların ortaya
çıkması üzerine, haşin ve şirret bir tarzda Samuel’e gelerek şöyle dediler:
“Bak, sen yaşlısın ve oğulların senin yolundan yürümüyor, şimdi bize diğer
milletlerde olduğu gibi aramızda karar verecek bir kral bul.” İşte burada
onları harekete geçiren şeyin kötü bir şey olduğunu, yani onların da diğer
milletler (yani putperestler) gibi olabileceği yolundaki düşünceleri olduğunu
gözlemliyoruz. Hâlbuki israiloğullarınca gerçek zafer, mümkün olduğunca
putperestlere benzememekte yatmaktadır. Fakat Samuel’i rahatsız eden esas şey,
onların “ bize aramızda hükmedecek bir kral ver” şeklindeki sözleri idi. Samuel
Tanrıya dua etti, Tanrı’da Samuel’e şöyle cevap verdi:
“İnsanların sana söylediklerine kulak ver, çünkü onlar
gerçekte seni değil, beni reddettiler. BU DURUMDA ARTIK BEN ONLARI
YÖNETMEMELİYİM. Ta o günden beri yaptıklarına bakıldığında, nasıl onlar aynen
bugün olduğu gibi Mısır’ın dışında benzer şekilde hareketler etmişler, nasıl
beni terk edip başka putlara hizmet etmişlerse aynı şeyi sana da yaptılar. Bu yüzden
sen şimdi onların sözüne kulak ver. Yalnız ciddiyet ve vakarla onları protesto
et ve kralın hükümdarlık etme tarzını göster.”
Samuel Tanrının bütün sözlerini kendisinden bir kral isteyen
insanlara aktardı ve şöyle dedi: [buradaki parantezler T.Paine’e ait]
“Size hükmedecek kralın idare tarzı şöyle olacaktır;
Oğullarınızı alıp kendisi için savaş arabalarında ve at bakıcısı olarak
kullanacak, bir kısmını arabalarının önünde koşturacak, (bu tanımlama bugün
insanları etkileme yolları ile örtüşür) taburlar ve bölükler üzerine reis tayin
edecek, tarlalarını ekmek, ürünlerini hasat etmek, savaş araba ve aletlerini
imal etmek için onları kullanacak. Şekerlemeler yapmak, aşçı ve ekmekçi olmak
üzere kızlarınızı götürecek (bu durum kralın uygulayacağı baskıyı gösterdiği
kadar, masraf ve lüksü de ifade eder) tarlalarınızın ve zeytin depolarınızın en
iyilerini alacak, onları kendi hizmetçilerine verecek. Tohumlarınızın ve üzüm
bağlarınızın onda birini alacak ve onları kendi memurlarına ve hizmetçilerine
verecek. (Bu ifadelerden anlaşılmaktadır ki, rüşvet, irtikâp, adam kayırma,
kralların vazgeçilmez kötü alışkanlıklarındandır.) Hakeza erkek ve kadın
hizmetkârlarınızın onda birini, en iyi görünümlü gençlerinizi ve merkeplerinizi
alacak, kendi işinde çalıştıracak, koyunlarınızın onda birini alacak ve sizler
onun hizmetçisi olacaksınız. Ve işte o gün, sizler seçtiğiniz o kral yüzünden
ağlayıp sızlayacaksınız. FAKAT TANRI O GÜN SİZİ İŞİTMEYECEK.”
***
Kitab-ı Mukaddes anlatısına göre, sözü edilen dönemde
İsrailoğullarını Tanrı, peygamberler ve Levi oymağından görevli rahipler aracılığı
ile yönetiyor. Neyse, başlarına ‘savaşlarda önlerinde savaşacak’ bir kral
istiyorlar, Saul geliyor. Başlarda çok düzgün
biri, halkı iyi yönetiyor, Tanrı’nın peygamberi Samuel gördüklerinden memnun.
Fakat zamanla Saul başına buyruk ve şerefsizce davranmaya başlıyor, dananın
kuyruğu, bir savaş sonrası ganimeti bölüşürken Tanrı’nın kendisine sunu olarak
ayrılmasını istediği bazı mallar üzerine kopuyor, Saul o malları da başka
şekilde değerlendiriyor. Bunu Tanrı’ya isyan olarak değerlendiren Samuel Saul’a
gidip neden böyle yaptığını sorduğunda, Saul, “halkımdan korktum” cevabını
veriyor.
Buradaki mesele İsrailoğullarının Tanrısının [adı Yehova’dır
ama bu isim kutsal ve kullanımı yasaklı olduğundan hep Elohim= Rab olarak geçer
metinlerde] ganimette gözü olması değil, kral olan Saul’un Tanrının buyruğuna
itaatsizlik etmesi, daha doğrusu Tanrıdan değil, halktan korkması. Halk
ayaklanırsa tahtını, asasını kaybeder çünkü, Tanrı ise bir başka sunu ile
sakinleştirilebilir diye düşünüyor arkadaş. Sonrasında Tanrı, Samuel aracılığı
ile krallık yetkisinin alındığını Saul’a bildirse de Saul mücadeleye devam
eder. Kendisinden sonra kral olacağını anladığı, her bakımdan üstün Davud’a
sonu gelmez düşmanlıklarda, eziyette bulunmaktan geri durmaz, vs. vs.
Bu yazı daha çooook uzar. Uykum gelmese üşenmem, yazarım,
bilen biliyor beni.
Ama heyhat.
Bir gün blogu okuyuculara açarsam çok eğleneceksiniz… demek
isterdim, ama İbni Battuta ya da Samuel kimin umurunda olur Allahaşkına?
Şair “ve çünkü her söz
eksiktir ve insan söz söylemeye kadir değildir ve her kelime bir puttur/ Lisan
dahi bir Molok’un mülküdür/ Fakat Nirvana, sessizlik okyanusunda bütün sembol
putları boğmaktır.” demiş. Yazmak istediğim şeyi Whitehead’e oradan
Wittgenstein’e zıplayıp, aralara mazmun,
metafor kavramlarını filan sıkıştırıp semantik – linguistik- filoloji –
psikoloji üzerinde saçma sapan bir sürü şey zırvalayabilirim ama pek bir değeri
olmaz ortaya çıkacak şeyin, sonuçta bunların hiç birinin eğitimini almadım, boş
boş konuşmuş olurum ancak. Bunlar hakkında konuşmak yerine, aşağıdaki
görseldeki yedi kelime hakkında konuşmak daha kolay geliyor bana, bu sözler a) eksik,
b) put haline geldiği inkâr edilemez.
“Kandilli’den Büyük Deprem Açıklaması: Sona Doğru
Yaklaşıyoruz”
1-Kandilli: Bilim Tanrılarından biri. O
diyorsa doğrudur. Amentüsü olan matematik, fizik, jeofizik gibi bileşenlerinin
bir araya gelip oluşturduğu sismolojinin dile geldiği bir Tanrıdır Kandilli,
analiz ve ölçümler sonrasında elde ettiği verileri kamuoyuyla paylaşır. Bizler
de iman ederiz.
2-Büyük: Sıfattır. Küçük olmayandır.
Görecelidir. Kıyas eder, şekli, kütlesi, şiddeti fazla olana diğerine nazaran büyük
deriz. Fil deveden büyüktür, 90D’lik meme, 75B’lik memeden büyüktür, Çin ordusu
Nepal ordusundan büyüktür, Birinci Dünya Savaşı, Yedi Yıl Savaşlarından
büyüktür, maket bıçağının verdiği acı iğneninkinden büyüktür.
3-Deprem: Depremin ne olduğunu yazmayacağım
merak etmeyin. Bu yazının konusu o zaten. 1999 senesinde, ben 26 yaşındayken
önce Gölcük’te, sonra Düzce’de yaşandı. Sonraları Afyon, Van aklıma geliyor,
tabi ki Endonezya.
4-Açıklama: Bir konuyu açıklığa kavuşturma.
Bilinmeyeni, muğlak ya da kapalı olanı görünür, anlaşılır kılma. Netleştirme.
5-Son: Başlamış bir şeyin bitmesi. İyi ya
da kötü, güzel ya da çirkin, mutlu ya da mutsuz, sıkıcı ya da heyecanlı bir
sürecin nihayete ermesi. Nutella yemeye başlarsınız sona erer, yolculuk sona
erer, seks sona erer, kitap okursunuz ya da maç izlersiniz, biter, film
izlersiniz, the end yazar. Son, daha genel ve aynı zamanda mutlak anlamda
ölümdür. Çocukluk sona erer, gençlik sona erer, yaşlılık sona erer, hayat sona
erer. Ölüm en kesin sondur. Sadece Allah Bâkîdir,
başka her şey fânidir, çünkü sonludur. Ölüm sondur, son, ölümdür.
6-Doğru: İki nokta arasında, başı ve sonu
olan şey arasındaki çizgidir. A noktasından B noktasına gidiş anlamı var
burada.
7-Yaklaşmak: Uzak olan ile aradaki mesafenin
azalması ya da uzak görünen bir olaya kavuşmanın zaman cinsinden ele
alındığında azalması. Gayrettepe’den Yenikapı metrosuna binersem Taksim
istasyonunda iken ineceğim yere yaklaşmış olurum. Günde 1,5 paket sigara içerek
kanser olmaya da yaklaşıyorum.
Bu kadar uzun, kendimce ayrıntılı yazmaya ne gerek vardı
diyorsunuzdur. Olsun, madem altını çizdim o kadar, ‘her söz eksiktir’ diye en başta değindim, eksikliği irdeleyip
elinden geldiğince gidereyim istedim.
Kandilli Rasathanesinin anlı şanlı bilim adamları, bu arada başkaları da üç aşağı beş yukarı aynı korodalar, ağız birliği etmiş haldeler:
Ortalığın amına koyacak depreme az kaldı. Hepiniz öleceksiniz. Ölmezseniz,
mahvolacaksınız. Mahvolmayanınız olursa da, onlar sürünecek, perişan olacaklar.
Az sayıda perişanlık dahi yaşamayan azınlık kaldığını varsayalım, onların
hayatları da asla eskisi gibi olmayacak. Son yaklaşıyor.
Adamlar aslında utangaç, çekingen, satır arasına gizlenmiş
bir şekilde bunu diyorlar.
Şimdi bu noktada ‘beklenen son geldiğinde’
karşılaşabileceğimiz olasılıkları gözden geçirelim:
A)Deprem
olur, zayıf, dayanıksız bir binada yakalanırız. Kendi evimiz ya da bir
başkasının evi olabilir, evden çıkacak fırsat bulamazsak bina yıkılırsa altında
kalırız.
A1) Ölürüz. Öldükten sonra annem nasıl, eşim ne durumda, çocuğum
okulu sağlam mı, Fikret Orman istifasını geri alacak mı, dolar düşecek mi diye
düşünmeyiz artık. Öldük çünkü. Bitti.
A2) Enkaz altında kalırız. Yıkılmış kolonların kirişlerin
duvarların arasında bacağımıza, karnımıza, kolumuza bir şey düşüp bizi sıkıştırmış
bedenimizi ezerken, bilincimiz yerinde nefes alabilecek durumda bekleriz. Sıkışmış
organlarımıza kan gitmeyecektir, bekleyeceğiz kurtarılmayı. AFAD, AKUT, TSK,
İsrail, Alman, Yunan kurtarma ekipleri gelecek de bizi kurtaracak. Kimi zaman
itfaiye araçlarının giremediği sokaklar boş mu olacak peki? Neyse, biz hızla
kangren olmaya başlarken, patlamış doğal gaz borularından dışarıya gaz sızıyor
olacak. Yangınlar takip edecek onu. Hava soğuksa, kış yüzünü gösterdiyse
donmamak için de mücadele edeceğiz. Bilincimiz yerinde, dolayısıyla
düşüneceğiz. Soğukkanlı bir düşünme olabilecek mi sizce? Hayır, dehşetten başka
bir şey olmayacak aklımızda. Pincher Martin’e
dönüşecek çoğu insan. Öyle bir anı tasvir etmeye çalışıyorum ki, Allah’a küfür
edilecek, devlete lanet okunacak, insan kendine düşman kesilecek. Enkaz altında
kalanların çoğu, yavaş yavaş iç kanamadan, kangrenden, susuzluk ya da açlıktan,
mevsime göre soğuktan ölecek, keşke kısa ve acısız olsaydı diye dileyerek.
Ölümü arayacaklar ama ölüm onlara hemen gelmeyecek. Sevdiklerini düşünecek o
zaman, çaresizce ne halde olduklarını aklına getirecek, eşini, çocuğunu. Deprem
başladığı an yanında olan eşinden ses gelmediğini bilecek. Sabah konuştuğu
yatalak babasını düşünecek. Bu böyle gidecek. Evet, delirecek herkes.
B)Deprem
olur, bulunduğumuz binadan kaçarız. Ölmeyiz. Ölüm en büyük felaketse şayet,
kılpayı da olsa kurtulduğumuzu sanırız.
B1) Derhal sevdiklerimize, ailemize ulaşmak, haber almak isteriz.
Tabi ki telefonlar çalışmadığından seslerini duyamayız. Hem o telaş anında
telefonumuzu yanımıza almamız küçük bir ihtimaldir, aynı şekilde aradığımız,
seslerini, iyi olduklarını duymak istediğimiz kişiler için de geçerli bu durum.
Kısaca, telefon hatları zaten hemen iflas edecektir ama, sonrasında –düzelirse,
düzeldiğinde- gene irtibata geçmek neredeyse imkansız olacaktır. “Büyük”
denilen 7,0’ın üzerindeki bir deprem insanı donsuz sokağa çıkartır. Telefon,
cüzdan alıp parfüm de sıkayım dedirtmez.
B2) Merak edip kendilerinden haber almak istediğimiz kişilerin
yanına gitmek isteriz. Nasıl? Yürüyerek ya da ulaşım araçlarıyla. Yolların
durumu trafiği kaosa çevirecektir, itfaiyenin, ambulansın geçemediği, belki
köprülerin, direklerin ya da ağaçların yıkılıp kapattığı yollarda hangi vasıta
hareket edebilir? Açık olan yollara zaten ‘açık’ olduğu için hücum edilecek ve
bayram günleri İstanbula dönüş yolundan farksız kilitlenecektir trafik. Toplu
taşıma da mümkün olmayacaktır. Öfke, başkalarına yansıtılacak ve korkunç şiddet
olayları yaşanacaktır demek mübalağa olmaz. Asansöre binerken birbirine omuz
atan insanların ülkesinde, böyle bir facia çok kişiyi seri katile
dönüştürebilir. Yürümek, yürüyerek ulaşmak ancak talihle, yakında oturan
kişiler için geçerli olabilecek istisna. Evimiz Fatih’te, işim Gayrettepe’de,
Havva’nın işi Kadıköy’de, Mustang’in okulu Yenibosna’da, annemlerin evi
Bakırköy’de, kayınvalideler Küçükyalı’da. Herkes kaderiyle baş başa.
B3) Ev enkaz ya da yarı enkaz haline geldiyse evin başından
ayrılmak istemeyeceksinizdir. Evde bir aile ferdinin çıkamadan kaldığını ve artık
çıkılacak bir ev kalmadığı, moloz yığını olasılığından bahsetmiyorum, o zaten
başlı başına bir travma. Ev insanın hayatının parçasıdır, eşya, mal, kıyıya
sıkıştırdığı 200 dolar ya da eşinin pırlanta yüzüğünün ‘yanı başından’ ayrılmak istemeyecektir, geçmişte çok duymuştur
çünkü necip milletimizin aziz fertlerinin zorda kalmış, çaresizlikle yüzleşmiş insanımızanasıl yaklaştığıkonusunu.
Yanlış anlaşılmasın, bu Türklere mahsus, bizim belirleyici bir özelliğimiz
değildir, genel olarak insanoğlunun karanlık yüzüdür:
Devletin denetimi ve kontrolü ortadan kalktığında hemen daha ilk fırsatta
Hobbes’un dediği gibi insan insanın kurdu haline gelir, yağması, soygunu,
hırsızlığı, gaspı, bunlar için işleyeceği cinayet büyük bir felaketin takipçisi
olur. Klasik siyaset teorisine göre devlet dediğimiz organizasyon ve kurumlar zaten
bu yüzden, bir toplum sözleşmesi
herkesin güvenliği amacı ile kurulmuştur. Ama o gün devlet olmayacaktır. Milyonlarca
insan devleti ararken devlete ulaşamayacaktır, devlet de ancak günler, belki
haftalar sonra elini uzatabilecektir. Felaketin boyutu havsalanın ötesinde
olacak çünkü. Bu bağlamda AFAD, Kızılay, TSK, Rus ya da İran Kurtarma ekipleri
gelip çadır, battaniye, su, çorba, kadın pedi, bebek maması vs. getirdiğinde
insanlar birbirlerine saldıracak, unutulmasın ki metro kapısı açıldığında
girmeye çalışanların çıkmaya çalışanlarla kavgaya tutuştuğu bir ülke burası.
C) Binadan
ölmeden çıktınız, kriminalize olmuş atmosferden kendinizi korudunuz,
yakınlarınızdan kimisini kaybettiniz, kimisine de kavuştunuz. Hayatınız asla
ama asla eskisi gibi olmayacak bundan sonra. Altyapı çökecek, rezillik ve
sefalet sizi bekliyor olacak. Malınızı, mülkünüzü kaybetmiş halde fakru zaruret
içinde yaşayacaksınız. Karaborsayı tadacaksınız, yoksulluğa düşeceksiniz, Bronn’un dediği gibipatates için pırlanta yüzüğüne
veda etmeye razı insanlara rastlayacaksınız.
Bu yazıyı daha da uzatabilirim ama ne faydası var ki… Abarttığımı
söyleyecek bazılarınız, Gölcükya da Düzce
depremlerinden sonra yaşanan dramların dahi bu ölçüde olmadığını ürkek bir
dille ifade edeceksiniz. Bayanlar baylar, sözünü ettiğiniz depremlerin
yaşandığı bölgeden on kat fazla insan yaşıyor İstanbul’da. Gölcük depreminde 18000
küsur kişi hayatını kaybetti. (çarpı 10 lütfen.) 2010 yılında, depremden 11
sene sonra hala prefabrik evlerde yaşayanların sayısı 147,000 küsurdu. (çarpı
10 lütfen.)
İnanın bana dostlar,depremde enkaz altında kalıp bu
dünyadan göçmek daha evladır hepsinden.
1987 senesiydi, babamın babası dedem kendisini yatağa
bağlayan kanserin son günlerinde, şuursuz, inleyerek yatıyordu Çağlayandaki
evinde, hepimiz oradaydık. (Rahmetli) anneannem ziyarete geldi, odadan çıktığında
halam anneanneme sarılmış, “ben babama doyamadım, ölecek diye korkuyorum” gibi
laflar sıralayarak ağlamaya başladı. Anneannem şaşkın bir bakışla “ölse iyi,
ölse iyi” diye mukabele etti halama. Duyduğuna inanamayıp aptallaşma sırası
halamdaydı.
Ben anneannemin tarafındayım. İnşallah öldükten sonra da
yanında olurum. Onun olduğu yer güzeldir.
Hemşire:
Evet Oğuz bey! Bir şey yemek ister misiniz?
Havva: Ne
yemek istersin söyle bakiym?
Ben:
Çoko krem, olmazsa nuteeella istiyorum.
Havva:
İkisi birden olsun mu?
Ben: Şu
anda iki kadınla uğraşamam.
Havva:
Hahahahahahaha Peki, başka bir isteğin var mı?
Ben:
Sigara içmek.
Havva:
Az kaldı, bir saat kadar dayanacaksın. Başka?
Ben: Bundan daha sıcak, daha güleryüzlü bir kadın gelebilir mi?
Havva: Daha
sıcak, daha güleryüzlü bir kadın gelebilir mi… Bir bakiym dışarıda nelerimiz var, olur mu?
Ben: olur.
Havva:
Tercihin var mı? Boy, kilo, saç, şu bu?
Ben:
Tercihlerimi biliyorsun.
Havva: Hahahahahhaha,
senin aklın yerinde ya, tamam.
Ben: Bu
halU.’da da böyleydi, konuşuyordu amakonuştuğu
nu hiç anlamıyordu.
Havva:
Zaten söyledi U., ‘saçmalayacak, videoya çek’ dedi.
Ben: Beş
dakika sonra saçmalamanın dozunu arttttırıraabilirim.
Havva:
Oooo, daha eğlenceli.
Ben:
Benim karnım hala ağrıyor.
Havva:
Tamam.
Ben: Son
olarak, U.’ya göndee rmeyin böyle bir şey, adamıın gözünde şiddet dolu, mesağfeli, astığı astık kestiği kestik bir çalış anım.
Havva:
Hımm. Ama bence bu kabul edilebilir bir şey, sonuçta narkozdan çıktın. Bunu
göndereyim, hem o kadar çektim, bir buçuk dakika oldu.
Ben: Sen
tabi eağuassssun.
Kolonoskopi için yapılan narkozdan sonra uyanmak böyle bir
şeymiş. Sarhoş konuşmasından farksız, yarı açık gözlerle kelimeleri uzata uzata…
Hiçbir şey hatırlamıyorum bu konuşmaya dair, Havva videoya çekmese kimse de inandıramazdı
beni böyle saçmaladığıma. İnsan ne garip bir canlı lan, zerre kadar bilincim yerinde değilken söylediğim şeylere bak.
Hepsi bir yana: Allahım, benim gibi bir öküze Havva’yı nasip ettiğin için
sonsuz kere şükürler olsun sana…
Not: Utanılacak bir şey değil, her erkeğin başına gelmiştir,
gelir ya da gelecektir diyorlar bu işlem için. İnşallah sıramı savmışımdır.
Çok uzun zaman olmuş yazmayalı. Kayda değer bir şey
olmadığından ya da buraya yazmaya üşendiğimden değil, sadece yazmak
istemediğimden bu kadar büyük bir boşluk ortaya çıktı. Üç aya yakın. Aslına
bakarsanız bir sürü şey yaşandı hayatımda iz bırakan bu üç ay içinde, ama ne
yapayım, kaşlarımı yolmak daha kolay geliyordu blogu açıp size (tabi kendime,
bu blogu bir daha insanlara açar mıyım Allah bilir) anlatmaktan.
Özetlere geçelim o zaman: Üç hafta evvel, bugün 22. Gün,
benim güzel kedim, güzel kızım dediğim dünya harikası varlık, bana düşkün feminen güzellik, annemin kibir
abidesi kraliçe, kayınpederimin uyuz dediği kuyruklu zarafet, Mi, evden kaçtı.
Mustang’ın tuvaletinin sineklikli penceresine atlayıp, sinekliği yırtıp karşı
apartmanın çatısına zıplayarak kaçtı hem de. Kepçe’nin eve gelişi onu çok
olumsuz etkilemişti, bunun farkındaydık ama evden kaçmak nedir ya? İki seneyi
aşkın süredir bizimle olan Mi hakkında kendisini bize veren kadın o vakit
geçmişte bir dönem bahçede yaşadığını söylemişti, zaten kendi evi de bahçe
katındaydı. Gene de ekmek evden su gölden yaşadığı, Havva’nın kusursuz bakımı,
benim sevgi-merhamet yağmurumdan bıkıp, Kepçe’den kaçıp gitti. Nereye? Sokağa…
Bir tür The Call Of The Wild versiyonu gibi. Bu
arada ben bu kediye o kadar bağlanmışım ki, kaçışı/gidişi sanki coşkunca aşık
olduğum bir sevgili tarafından terk edilmişim gibi sarstı beni. Meğer
internette dolaşan Kedi Günlüğüüzerine kaleme
alınmış zırvalarda gerçek payı varmış. Kepçe’ye kaldık ailece.
Bu da tam soytarı, karakteri Mi'den tümüyle farklı. Çirkin ama kalbi güzel kızlar gibi.
Mustang üniversite sınavı sonunda siktiriboktan özel bir
üniversitenin sikik bir bölümünü %75 bursla kazandı. Bu işleri bilmeyenler, çoluk
çocuğu henüz bu aşamaya gelmemiş bizim nesilden tipler yukarıdaki cümleyi pek
ala yanlış anlayacak, “e iyi işte, güzel bir burs da kazanmış” diyecekler. O iş
öyle değil. Bizim nesil zamanında Bilkent, Koç vs. okulların burslu ve burssuz
bölümleri vardı, burslu bölümüne Boğaziçi-ODTÜ ayarındakiler kabul edilir, baba
parasıyla ancak okuyabilecek 45 IQ sahibi tembel sürüngenler de burssuz olarak
bu okullara kıçlarını yaya yaya girerlerdi. Biz burada, bütün bir sene yatıp,
günde yarım saat bile çalışmayıp, okulun son dört ayında ‘çok gürültü oluyor,
gitmeyip evde çalışayım’ diye annesini kandıran ve sonra dört ay boyunca öğleden
sonra uyanmayı adet edinen, o periyotta dahi yarım saat bile çalışmama düzenine halel getirmemiş bir geri
zekâlıdan bahsediyoruz. İstanbul’daki hiçbir devlet üniversitesini kazanamamış
bir geri zekâlı bu. Özel üniversiteler arasında da en dandiklerinden birine
ancak – tabi parasıyla- kapağı atabildi. Taa ne zaman Mustang üzerine şu yazıda değindiğim konuları hatırlar mısınız? O
kadar kısa sürede herifin kaç paralık bir mal olduğunu anlamıştım ben. Zeki
adamım. Bunu siz de biliyorsunuz.
Daha bir sürü şey yazacağım ama boş verin. Yeni nesil
denilen güruhun yarısı dünyadan, bilimden, hayattan, sanattan kopuk,
hayallerine pompalanan dine, tarihe, geçmişe tapınan saçma sapan fanatikler
olarak yetişiyor, Mustang’in dâhil olduğu diğer yarısı bohem yaşamı idealize
eden, çalışmayı ve üretmeyi küçümseyen, sadece tüketim ve haz peşinde carpe diem’i
tümüyle yanlış anlamış aptallar sürüsü olarak.
Çok sert olduğumu düşünüyorsunuz belki Mustang’e karşı. Ah,
sevgili dostlarım. Bu hayvan, sınav puanları açıklandığı akşam, evde annesi kan
ağlarken, benim suratım düşmüşken odasına gidip her gece yaptığı gibi saat 4am’e
kadar bilgisayarda FM oynadı, ertesi akşam arkadaşının doğum günü partisinde
çılgınca eğlendi, yetmezmiş gibi alkol komasına girdi. Hastaneden topladık.
Çünkü kararlı: Mick Jagger olacak. Veya Ozzy Osbourne. Aşağısı
kurtarmıyor.