İstanbul’da bulunmak sadece ruh halime değil, fiziksel
sağlığıma da iyi geliyor… Manyak gibi zırt pırt kilosunu kontrol eden takıntılı
bir tip değilim, [şu yazıyı unutun] göbeğim de
buna şahit, ne var ki 24 saat İzmir+ yedi gün İstanbul ziyaretime çıkmadan
evvel evdeki terazide tartıldım, 97kg çıkmıştım, Erzurum’a geri döndüğümde
meraktan gene baktım, bu defa 94kg. İstanbul’da aç kaldığımı sanmayın, ama adam
gibi yemeklerle, zeytinyağlı fasulyeyle, enginarla, biber dolmasıyla hemhal
oldum hep. Münasip yemekler insanı hem doyuruyor hem de sağlığına yardım
ediyor. Erzurum’da ise ne bulsam onu mideme indirdiğimi size daha önce
söylemiştim; meyveli yoğurt, fındık fıstık, nutella, zeytin ekmek, süt-bebe
bisküvisi, fırından aldığım elmalı kurabiye vs. Gayet düzensiz bir abur cubur
diyetim var burada. Sadece yemek meselesi de değil, ondan daha öncelikli bir
konu, sigara tüketimi. İstanbul’da bulunduğum süre zarfında bir paketi azıcık
geçebildiğimi fark ettim, burada ise günde iki paketi düpedüz yiyorum. Sigara
tüketimi nicelik olarak böyle belirgin bir düşüş gösterince öksürük, balgam
gibi sinir bozucu kimi vücut tepkileri minimize oluyor. Ve ne yazık ki bunun
ayrımına vakıf olmak bir şey değiştirmiyor bende, gene günlük iki paket sigara
içmeye başladım döner dönmez. Sıkıntı beni öldürecek bu şehirde, sözünü ettiğim
can sıkıntısı da değil, iç sıkıntısı. İç sıkıntısından sigara, iç sıkıntısından
porno. Erken uyuma alışkanlığı kazanmanın sağlığıma iyi geleceğini biliyorum
ama daralma hissi beni yatağımda da yalnız bırakmıyor. Ne işim var benim burada
diye kendi kendime sormaktan da bıktım, sorgulamayı da bırakmıyorum bir türlü.
*** *** ***
İstanbul’a bazı gidişlerimde görüştüğüm bir hanımefendi vardı,
beni uzun zamandır tanıyan, duygusal karmaşalarımdan ve zihinsel
bunalımlarımdan haberdar biri. Ex’in varlığını - hem Ex’i ex olmuş biri olarak gördüğümü, hem de Ex’in ebedi anısının daima içimde
yaşadığını- bilen, mesafeli ama samimi duygusallığına ilintilenmiş kayıtsız
kalınamayacak çekiciliği ile tensel bir bağ kurmaktan geri duramadığım özel bir kadındı; pastanın üzerindeki çilek sözünü
ettiğim cazibesi mi, yoksa duyarlı zekâsı mı, hala bilmiyorum, duruma göre
değişiyordu işte. İstanbul’a bu gidişimde daha önce yapmadığı türden kinayeli,
sinir bozucu triplere girdi, garip, rahatsız edici bir konuşma geçti aramızda.
Kavga ya da tartışma değildi yaşanan, ama kesinlikle gereksiz ve saçma sapan
bir huzursuzluk yarattı üzerimde, üstelik beni bu kadar iyi tanıyan birinin
kesinlikle kalkışmaması gereken türden. Sonrasında düzeltici faaliyetlere
teşebbüs etti etmesine, ne var ki bu çabaların boşa olduğunu kabullenmek
zorunda kaldı, bu defa da (sanırım) hayal kırıklığı ve üzüntü duydu içinde.
Aslına bakarsanız her birimiz birilerini yaşıyoruz ve aynı şekilde o kişiler
tarafından yaşanıyoruz. Kendimi tekrar tekrar anlatmaya gerek yok; düşünce
yapımın sofistike, iç dünyamın çelişkilerle dolu bir arapsaçından ibaret
olduğunu da, bunlara mukabil kendimi ifade ederken dümdüz, net birine
dönüştüğümü biliyorsunuz. Yersiz laf oyunları, lüzumsuz imalar, sözü
dolandırmalar, bir amaca hizmet etmeyen gizemli sorun yaratımları insanları aptalca
labirentlere sürüklemekten başka bir halta yaramıyor. Yaşanan etkileşimler,
titreşimler, frekanslar, dalga boyları derken, her zamanki gibi en leziz
pastanın üzerinde rastladığım tek bir kıl ya da böcek beni geri itebiliyor ve muhatabımı
buharlaştırmakta zerre ölçüde tereddüt göstermiyorum akabinde. İsterse bana
sunduğu en ihtiyacım olan şey olsun, o kimse benim (kendisine karşı) güvenimi
sarsıyorsa artık ben de eski ben olamıyorum. Güven derken söylemeye çalıştığım,
o kişinin ‘tanıdığım insan’ olması, güveni kaybetmekten kastım da o kişiyi ‘aslında
tanımadığımı’ idrak etmek.
Son planda gene ben kötü (adam) oldum galiba… Öyle ya, I’m done diyen benim sonuçta. Geçmişte,
çok eskiden bahsediyorum, sorumluluk almazdım beraberliklerimde. Sürekli karşımdakini
oyalayan bir tavrım vardı. İsterdim ki o bitirsin, bitiren ben olmayayım. Bu
salak tavrı geride bırakalı da çok oldu tabii, büyüdüm galiba, artık biliyorum
ki eğer hak vâki olduysa ölüye makyaj yapıp canlı gibi davranmak ancak Tim
Burton filmlerinde katlanılabilen bir şey. Hem, ben Ex’e bile gözünün içine dik
dik bakıp ‘bitti’ demiş, üstelik bunu adice, vicdansız bir katılıkta yapmış adamım
değil mi?
Anlamadıkları şu: İnsanlar iyi, kibar, yapıcı olmaya
çalıştığımı gördüklerinde ‘değiştiğimi’ sanıyorlar, sanki bir ev kedisi
tırmalamazmış gibi yanılgıya düşmekte ısrarlılar. Bense onlara devamlı
tırnaklarımı gösteriyorum, kızdırırsanız tırmalarım diye uyarıyorum kendimce.
Bu resmi vakti zamanında tumblr'dan çalmıştım. İlk bakışta aşk benimkisi, hakkında öyle çok şey söylenebilir ki...
Kim bilir, belki bu satırlarda konu edilen çekici kadın da
sorumluluk almaktan kaçınmış, bana söyletmiştir bu hoşça kal sözünü. Öyleyse de
iyi yapmış. Kimseye eyvallahı olmayan birine dönüştüm zaten.
*** *** ***
Önce bloğun adresi değişti, ardından okuyucular izne
bağlandı, bunu müteakip bazıları engellendi ve nihayet bugünkü duruma gelindi.
Şöyle bir bakıyorum da, Allahım, ne güzel bir şey bu, insanın canı istediği
gibi, kısıtsız, özgürce yazabilmesi… Yok o ne der, yok şu nasıl anlar, yok
filanca aleyhimde ne şekilde kullanır, falanca alınır, öteki kırılır gibi bir
derdim tasam yok. Bu yüzden zihnimdeki onca politik sansüre ve kendimi
baskılamama rağmen gene de 2008’den bu yana en çok gevezelik ettiğim dönem bu.
Yoksa Erzurum bana iyi mi geldi ne?
Cazotte, Aşık Şeytan isimli hikayesinde 'yakınındayken gözlerimi O'ndan kaçırmak için çabalıyordum, ayrı kaldığımızda ise baktığım her yerde O'nu görüyordum' gibi bir şeyler yazmıştı. Kabahatim çok olduğundan cezam da bitecek gibi görünmüyor...
Umutsuzluğunu tamir edemem. Bir tamirci değilim, üstelik bu
konularda laf salatası yapmaktan başka hiç bir işe yaramaz söylenebilecekler.
Demagoji konusunda haklı bir şöhretim olduğunu ilk gençlik yıllarımdan beri
duymaktayım – lise çağımdaki lakaplarımdan biri ‘enternasyonal demagog’tu- ve lakin yüksek kalite zırva üretmek, vasat
bir hakikatle şifa sunabilmenin yanına yaklaşamaz bile. Şifa dedim, bu kelimeyi
kullanmak bile haddimi aşma sayılır. Laf geveliyorum o kadar.
Gnostik bir yanım var. Vakt-i
zamanında perennial felsefeye duyduğum eğilimle
iyice köklenmiş olabilir bu özelliğim. İki hafta kadar önce, geç saate bıraktığımız
bir hafta sonu kahvaltısında beraber oturduğumuz arkadaşım sordu; bu ülkede hiç
mi mutlu olamayacağız, uzak bir hayal gibi mi kalacak mutluluk diye. Her
zamanki ukalalığımla cevap verdim:
“Öncelikle şunu göz ardı etme: İnsan dünyaya mutlu olmak için
gelmedi. İsyan ve itaatsizlik ettiği için ceza olarak dünyaya gönderildi. Tanım
gereği ceza, negatif bir kavramdır, kapsamında güzel, keyifli, neşeli olamaz. Mutluluk
diyorsun, bunun yaşanan ülkeyle de alakası yok: en mutlu ülkeler arasında yer
alan İskandinav halkları, en yüksek intihar oranına sahip. En güçlü, modern
ülke Amerika’nın New York’unda faili meçhul cinayetlerin oranı İstanbul’un
yirmi katı. Şiddetin minimum düzeyde olduğu Japonya çocuk pornosunun neredeyse
yasal sınırlarda olduğu bir yer. Arcadia diye
bir yer yok, ütopya ise hayal ürünü. Dünyanın bir sürgün olduğunu sakın göz
ardı etme. Güzellikler ve zevkler anlık, bencillik ve kibirden kaynaklanan
fenalık ise sürekli bu gezegende. Herkes mutlu olmak ister ama bu anlık
kesitlerde, kişisel tecrübeyle yaşanabilir ancak.” dedim.
Ters ters baktı, O da kafasını tasavvufla bozmuş biri,
çizdiğim karanlık tablo kâinata Şems ve Mevlana penceresinden bakmaya çalışan
birine uymadı haliyle. Devam ettim:
“İstersen ilahi değil insani bakalım: Materyalist bir dünya
gene mutluluk mekânı olamaz. Sürekli bir mücadele, yaşam savaşı, yaşadıkça
büyüme ve kazanma, kazandıkça güçlenme ve yeni meydan okumalar. Sonu gelmeyen
bir kısırdöngüde maddeten yükselirken mânen girdaba sürüklenme söz konusu. Neye
sahip olursan ol, bir Game of Thrones karakteri gibi, her an kaybedebilirsin,
canını da, malını da, kudretini de. Game of Thrones’ta mutlu birini göster
bana; yok.”
Tanrı’nın yarattığı kullarını sevdiğini, her var ettiği gibi
biz kullarının da O’nun bir parçası, yansıması, üflediği ruhunun unsurları,
dünyaya gönderdiği halifeleri olduğumuza parmak bastı karşılık olarak.
Ukalalığın dozunu arttırmak zorunda hissettim kendimi: “Bu
sözlerin Tanrı’nın bizim mutluluğumuzdan ve mutsuzluğumuzdan sorumlu olduğu
yanılgısına götürür seni. O’nun bizi sevmesinden evvel, bizler Tanrı’yı ne
kadar seviyoruz, öncelikle bunu açık açık konuşmamız lazım.” dedim. Az önce söylediğim
gibi Kendisi’ne isyan ve itaatsizlikten ötürü dünyaya sürülme cezasına
çarptırılmışken, isyana ve itaatsizliğe şimdi de dünyada devam ediyoruz. Her
birimiz farklı ölçeklerde bu tutumu sürdürmekteyiz. ‘Yapma’ denileni yapmakta,
‘yap’ denileni de yapmamakta direniyoruz. Kierkegaard diye bir adam var bu
aralar çok okuduğum, bir yerde ‘Tanrı’yı
sevmenin en önemli göstergesi tövbedir.’ yorumunda bulunuyor. Tövbe bile
etmiyoruz yediğimiz haltlara. Tanrı’yı sevsek, O’nun en temel hoşnutluk
duyacağı itaati bile çok görmezdik, sırat-ı müstakimden uzak durmazdık. Sen
değil miydik daha geçen gün “emrolunduğu gibi dosdoğru ol” ayetinin seni dehşete düşürdüğünü söyleyen? Bu, beni de dehşete
düşürüyor ama kendime çeki düzen verme adına hiçbir şey yapmadığımdan, o ayeti hatırladığımda
yaşadığımın sanal bir dehşet olduğunu fark ediyorum sonra. Bu sanal dehşet
dediğim halin ne olduğunu tasavvur etmeyi dene lütfen: Yeterince inansam, iman
etsem, bu kadar gevşek davranabilir miydim? Ya da sevsem? Veya ciddiye alsam?
Hayır, sorun bende. Sende. Herkeste. Seni tenzih ederim ama ben Tanrı’nın bütün
sıfatlarıyla varlığına dair zerre kadar şüphe duymazken, kendimi de sık sık neden
O’nu adam yerine koymadığımı düşünürken buluyorum.”
“Tövbe tövbe, ne biçim konuşuyorsun ya.”
“Gene tövbeye geldik di mi? Demeye çalıştığım, tövbe dahi
edemiyoruz, hep ‘zamanı gelince’ diye öteliyoruz durumu. Bak elimdeki sigaraya,
bunu içiyorum, zevk aldığım için. Bağımlısıyım zaten. Yarın KOAH olduğumu
öğrendiğimi farz edelim, sigara içmeye devam edip ‘şimdilik erken, ileride akciğer kanseri olunca bırakırım.’
demekteki ahmaklığı hayal et şimdi. Allah aşkına ne farkımız var bundan?”
“Bu konuşmaya nereden başladık” diye duraksadı arkadaşım.
Sonra “ülkenin boka batmış hali” diye söylendi. Bir süre ikimiz de sessizce
düşündük. Birden “iyi insanlar da var, onların suçu ne bu olup bitenden?” diye
sordu.
Ne suçları olduğunu bilmediği söyledim. “Bir leğen dolusu
pirinçte siyah ve beyaz taşları ayıklar, geri kalanını yemekte kullanırız,
sözünü ettiğimiz durumda ise az sayıda pirinç, geri kalanı beyaz ve siyah
taşlarla dolu bir leğen var ve şimdi tüm leğene aynı muameleyi yapılıyor. Bu
sırra kim vakıf olabilir? Ben değil. Ama unutma ki bu hayat da yaşayacağımız
tek hayat değil, geçici. Sonsuza dek sürecek olan yaşam, bundan sonra
başlayacak, buradaki hal ve hareketlerimiz de belirleyici nitelik taşıyacak. O
vakit belki meseleye tam ters açıdan bakmaya çalışan ve İsa’yı köşeye sıkıştırmaya
niyetli Büyük Engizisyoncu’nun sorusu da cevap bulacak. Şöyle demişti İsa’ya: ‘Zayıf, aciz, ezelden asaletten yoksun
insanoğlu, gökteki nimeti yeryüzündekine üstün tutar mı hiç? Binlerce,
onbinlerce kişi göğün ekmeği uğruna senin ardından gelse bile, ölümlü dünyanın
nimetlerinden vaz geçemeyen milyonlarca, milyonlarca insan ne olacak?’ Buna
ne diyeceksin bakalım? Farkındaysan şu an seninle gökteki nimeti yeryüzündekine
üstün tutamayan kişilerin dünyayı çevirdiği cehennem üzerine konuşuyoruz. Kötülüğü
yaratan da o kişiler değil mi?”
Bu sırada gelen kahveler ve cafenin sahibinin yanımıza
ilişmesi ile konu dağıldı, başka şeylere daldık ardından.
Sevgili Dostum,
Yukarıdaki sinir bozucu ‘öğreten adam’ üslubumu bağışlamanı
rica etsem yapmacık mı bulursun tavrımı? Tanıyorsun beni; iddialı, hırslı birine
dönüşüyorum kendimi ifade ederken. Benim gibi (‘kadar’ demedim, diyemem de,
çünkü birim değeri olmayan bir şeyden bahsediyoruz inanç kavramı ile, ancak
‘gibi’ diyebilirim, seni kendime yakın ve benzer hissettiğim için, evet, benim
gibi) inançlı birisin, bu itibarla kendimi yabancılık ve çekingenlikle değil,
içimden geldiği gibi ifade ediyorum; umutsuzluk sorunsalına yaklaşımım dogmatik
makyajla süslense de, sonuçta Tanrı’nın varlığına ve yetkinliğine dayanıyor. Konfüçyüs’ün
‘insanın mükemmelleşmesi’ üzerine söylediklerini içselleştirebilseydik
eğer, her şey ne kadar güzel olurdu değil mi? Çünkü senin bana yönelttiğin
umutsuzluk meselesi, aslında insanın yarattığı bir dehşetin sonucu. Konfüçyüs imkânsızı
formüle ederken aslında Büyük Engizisyoncu’nun sözünü ettiği göğün ekmeği uğruna İsa’nın peşinden gidecek
binleri, on binleri işaret ediyordu bize.
Bunu bilen fakat yerdeki ekmeği göktekine tercih edenlerin milyon kere milyonlarca
olduğunu idrak eden Romalılar meseleye çok daha realist yaklaştılar ve ‘Ne Humanus Crede’, yani insana/insan
ait olana/insâni olana asla inanma dediler. Tek bir kişinin dediğinin dedik
olduğu monarşik bir yapı ya da kalabalıkların yönetime katıldığı demokratik bir
düzen olsun fark etmez, Tanrı adına konuştuğunu söyleyen ya da filantrop
kılıklı hümanist olsun gene fark etmez, her birey son planda benmerkezcidir ve
kendi menfaatini arar. Menfaatin yolu ise vicdansızlıktan, adaletsizken,
erdemsizlikten, merhametsizlikten geçer çoğu zaman. Aristoteles’in nefis bir
tespitini hatırlatayım sana müsaadenle:
“İyiler bir çeşittir, kötüler ise çeşit çeşit.”
Güzel Dostum,
Mutsuzluğunun kötü insanların varlığı ve işledikleri kötü
fillerden kaynaklandığını düşünmekte yanılıyor muyum? O insanlardan kimi
bilinçli bir şekilde bu fiilleri hayata geçiriyorlar, çünkü menfaatleri bunu
gerektirmekte. Kimileri ise herhangi bir menfaatleri olmadan yalnızca
mutluluklarını (sana çirkin ne kabul edilemez gelen) bu eylemlerde görüyorlar. Acınası
olan şu ki, her bir kişi yaptığı kötülüğe hakkı olduğunu düşünmekte. Bu haklılık
kanaati, o kişilerin eylemlerinin duygusal kalkanı oluveriyor ve böylece sağduyu dediğimiz şahs-ı manevi, yerini
her biri farklı kişilerde başkalaşan bireysel sebeplerle donanıyor. Meşrulaştırılan
fenalık kadar tehlikeli çok az şey var bu hayatta ve kula kulluğun, nefse
kulluğun, güce kulluğun, kısaca şeytanî olana kulluğun bireyler tarafından türlü
yaldızlarla süslenmiş birer savunma mekanizmasını görebilirsin üzerlerine azıcık
kazısan. Az evvel insanın doğasında kötüye temayül olduğundan bahsetmiştim sana,
şimdi de bu durumu nasıl kılıfına uydurduğuna değiniyorum işte. Ukalalık yapmak
için değil, hatırlatmak için yazıyorum sadece:
Stanford Hapishane Deneyi, Milgram Deneyigibi insanın
dehşetengiz doğasını bize tüm çıplaklığı ile sunan bazı örnekler, tarihteki
din, milliyet ve benzeri temalı kanlı savaşlar, katliamlar, edebiyatta Sofokles’ten
George Orwell’a, Dante’den Dostoyevski’ye, Shakespeare’den Inarritu’ya varan
geniş yelpaze, insanın kötülükle, kötülüğün de insanla mücadelesi üzerine
kuruludur ve insan bu hayat denilen oyunda kötülük karşısındaki edilgenliğine
daima isyan halinde resmedilir, ne var ki etken olan evil, yani Şeytandır hep.
Çünkü bu dünyanın temel prensibi şeytanın kazanması üzerinedir. Haklı
olduğundan değil. Güçlü olduğundan. Gene
Aristoteles der ki, ‘hazza karşı koymak,
öfkeye karşı koymaktan daha güçtür’; çünkü haz arzusu, yani çoğu insanın mutluluktan
anladığı şey sahip olunması gereken bir ateşten farksız, yakıyor o kişileri.
Haz derken yalnızca bedensel zevklerden söz ettiğimi sanma lütfen, güç,
iktidar, malik olma, hükmetme hep bu şeytani hazzın türevlerinden ibaret.
Sıkılmış, şişmişsindir bu kadar zırvayı okuduğunda. Sanki
bilmediğin ya da düşünmediğin şeyleri mi anlatıyorum sana? Hayır, hiç
sanmıyorum. Ne olursun katlanmaya devam
et, biraz daha devam edip toparlayayım, bitireyim ıstırabını olur mu?
Mutsuz olman çok doğal, bizi mutlu edecek tek bir şey bile
göremiyoruz. Biz kimiz bu arada? Kötü olduğunu düşünmeyenleriz. Bu da çok sübjektif
bir yorum tabii, samimiyetle ifadeye edeyim ki ben kötü biri olduğumu
düşünmüyorum, bilerek bir kötülük yapmıyorum ama dışarıdan gözlemleyen biri
hakkımda son derece boktan biri
şeklinde düşünebilir. Çünkü beni gözlemlerken kendi kişisel merceğinden bakacak
ve o mercek yargılarla, önyargılarla, tecrübelerle ve inançla oluşan bir bütün.
Söz gelimi, İsmet Özel’in problem çözücü nitelikteki örneklemesine bakalım, şöyle
der: “Radikal bir müslüman kaldırımda
yatan alkol komasındaki bir adamı hastaneye götürmeyebilir. Çünkü radikal bir
müslümanın bütün derdi meyhaneleri kapatmaktır. Yerde yatan adamın günah
işlemekle bu sona vardığı [hak ettiği] fikrindedir. O yüzden teori acımasızlığı
öğretir ama din yardım eder, diyoruz. O müslüman eğer teoriye değil de, dine
itibar etseydi orada yatan bir sarhoş değil, ölmekte olan bir adam görürdü.''
Kötü bir insan olduğumu düşünmüyorum, ama bir başkası benim çok kötü biri
olduğum kanısına varabilir ve kendi merceğiyle gördüğünü kesin, kati bir sonuç
olarak kabul edebilir. Zina suçu işlediğimi, alkol almak suretiyle Tanrı’ya isyankâr
olduğumu düşünen bir dindar beni tahkir edebilir ya da Gezi olaylarını ikiyüzlü
bir Fransız ihtilali denemesi şeklinde yorumladığımı duyan, özgürlük kavramını suiistimal
ederek üzerlerindeki baskıyı kaldırma yalanı ile kendi yaratmak istedikleri tahakküm
ortamını bina etmeye çalışan riyakâr güruh olarak nitelediğim kimselerce bir
faşist olarak değerlendirilebilirim söz gelimi. Ama bu yargılar beni iyi ya da
kötü kılar mı?
“Ölçekler fenomenleri yaratır” vecizesini yaratan Mircea
Eliade’ye selam olsun. Allah rahmetinden esirgemesin. Benim ölçeğim ‘aklım’, ‘vicdanım’
ve özsaygım’ söz gelimi. Seninkisi sağduyun ve kalbindir belki, bir başkasının
ölçeği menfaati, diğerininki dini (teorik) yorumları olabilir, böyle gider bu. Bir
de yukarıda değindiğim benmerkezcilik var, görünür ya da görünmez türden, ama
somut ve sabit bir ölçek; böylece olayların doğasını irdelerken bir değil
birden fazla ölçeğimiz oluşuyor; aynı gözlükte hem astigmat hem de hipermetrop
için mercek olabilmesi gibi.
Sevgili Dostum,
Kötüye kızma demiyorum. Ondan nefret etmemeni söylüyor
değilim. Kötünün seni umutsuzluğa düşüren alçaklığını da hoş göstermeye ya da
sana kabul ettirmeye çalışmıyorum. Sadece Aristoteles’in dediğini tekrar
hatırlatmak istiyorum sana, kötüler çeşit çeşit.
Öte yandan, umutsuzluğa gelince…
Gözlerin yoruldu, bu kasvetli konuda onca gevezelik ederek
canını sıktığımı bildiğimden fazla uzatmayacağım artık. Umutsuzluğa kapılma.
Buna hakkın yok. Daha doğrusu kendine bu zulmü yaşatmaya hakkın yok. Mutsuz
olman ne kadar doğalsa, umutsuz olman da o kadar mel’un bir hal. Deus Ex Machina kavramına dudak büker,
masalımsı bir durummuş gibi hafife alma yanlışına düşeriz çoğu zaman. Halbuki
Hesiod’un altın, gümüş, bronz, demir çağlarını hatırla,
ve ya Hinduizmdeki yugalar doktrinini. Toplumlar
yozlaşmanın, bayağılaşmanın, sefahatin, kısaca şeytanîliğin dibine vurunca, daha
aşağısı olmayan bir noktaya gırtlaklarına değin battıklarında dünyada beliren
peygamberleri ya da rishi’leri ve benzerlerini nasıl göz ardı edebilirsin? Bunların
hepsi birer deus ex machina değil mi? Ne yani, Tanrı öldü mü? İnsan Tanrı mı
oldu? Buna itibar etmediğine şüphem yok. İnsandan ancak Şeytan olur. Tanrı ise
var, yaşıyor ve bizlere düşen inancımızı, umudumuzu kaybetmemek. Tanrı’dan
umudunu yitirmek, O’na artık inanmamakla eşdeğer.
Sevgili Dostum,
En çok laf geveleyebileceğim yerde kesiyorum bu mektubu. Sana
yazdıklarımın hepsini sen de biliyorsun zaten. Ne yeni bir şey fısıldadım
kulağına, ne de şüphelerinden arındırabildim seni. Demiştim ya en başta, ancak demagojik
kekelemeler yapılabilir senin içindeki şüphe tohumuyla ilgili olarak. Ben de
kekeledim böylece.
Daha evvel blogta bir vesileyle yazmıştım Leartes ile
yapacağı gösteri düellosu öncesinde Hamlet’in Horatio ile arasında geçen kısa
konuşmayı… Hamlet huzursuzdur, “yüreğimde bir sıkıntı, bir didişme var dostum”
diye fısıldar Horatio’ya, bunu duyan Horatio hemen atılır, “isterseniz gidip
Laertes ile yapacağınız müsabakaya rahatsızlığınız nedeniyle katılamayacağınızı
söyleyeyim” teklifinde bulunur. Melankolik mi dersiniz, depresif mi dersiniz,
ben kös kös diyeceğim, kös kös oturup somurtan Hamlet bir anda kendine gelir:
“Katiyen olmaz; biz
kehaneti reddederiz, bir serçenin düşüşü bile ilahi takdire göredir. Takdir
bugüne ise, yarına değildir; yarına değilse, bugünedir; bugüne değilse bile
yarın gerçekleşecektir; hazır olmaktır tüm gereken. İnsan hiçbir şeyi yanında
götüremediğine göre, zamansız gitse ne çıkar? Bırak olsun, ne olacaksa.”
Kendimi Hamlet’le özdeşleştireceğimi düşünüp tiye almayın
beni, adamın verdiği karşılık ‘Tanrı’ya iman kavramı’na en veciz tanımları dahi
gölgede bırakacak türden sonuçta. Ne var ki çoktan beri benim de ruhumu
egemenliği altına almış kasvetli bir huzursuzluk var, keyifsizlik var, daralma
hissi ve biriken bir öfke var. Manzara-ı umumiye koca bir lağım çukurundan
farksız, benim gibi tüm bireylerin hikâyesi de bu berbat büyük resmin bir
parçası hüviyetinde. Biz hepimiz, yaşanmaz bir ülkenin nasıl hala o ülkede
yaşayabildiği şaşılası insanlarıyız. Etrafımdaki herkese fırsatı ve imkânı
varsa en kısa sürede bu ülke sınırları dışına çıkmaları tavsiyesinde
bulunuyorum ne zamandır. İçine kapatıldığımız iron maiden’dan sıyrılıp kaçabilen kim varsa gitsin, kendini kurtarsın
diyorum. Bu söylemleri çevremdekilerle paylaştıkça onları nasıl, ne yönde, ne
kadar etkileyebildiğimi bilemem, ama kardeşim bu hafta ABD’ye yerleşmek üzere
gidiyor ve O’nun adına içimde hem derin bir coşku ve mutluluk duyarken, hem de
kardeşimi yitirecek olmanın verdiği burukluk peydahlanmasına mani olamıyorum.
İnsanlar bir başka ülkeye yerleşme niyetlerini genelde 20’li
yaşlarında gerçekleştirirler, elbette istisnalar da mevcut ve benim kardeşim de
bu istisnalardan biri. Kırk yaşında, iki çocuk babası bir adamın kısa süreli
değil, temelli olarak ülkeyi terk etmeye karar vermesi imrendirici bir cesaret
örneği. Yeni bir hayata başlamak için bunca kurulu düzenini tekmeleyip bir
kenara atmasına ancak hayranlık duyabilirim. Büyük çocuğunu zaten bir yıl önce
göndermişti orada bir okula, bu defa sıra kendilerinde. Tek kelime yabancı dil
bilmeyen eşi Z. bir dil kursuna yazılacak, bir türlü sevemediğim küçük kıza da
bir okul ayarlamışlar bile.
Bizim izinler haftalardır kapalı, açılacağı da yoktu,
Perşembe günü gideceklerini öğrendiğimden son kez göreyim istedim, Cuma akşamı
uçağa binip Pazartesi sabah erkenden dönecek şekilde iki günlüğüne de olsa
aldım İstanbul biletlerimi, vedalaşmak üzere onları görmeye gittim.
Cumartesi yazlıkta tüm aile bir araya geldik. Yalnız kalmayı
başardığımız bir ara kardeşime sordum, neden gittiğini. Ailevi, mesleki, sosyal
ve politik nedenleri anlattı. Her biri başlı başına yeterli gerekçelerdi
söylediklerinin. Ne iş yapacaksın diye sordum, PH.D. ünvanlı akademisyenlerin
aç kalmayacağını anladım söylediklerinden. Ne zaman geleceğini merak ettim,
normal şartlar altında 2017’den evvel dönmesinin uygun olmadığını, aksi
takdirde aldıkları vizenin pürüzlü hale geleceğini uzun uzun izah etti, bu
açıklamaya dinlerken dikkatimi verdiğim söylenemez, kaç çeşit vize türünden
bahsettiğini de hatırlamıyorum şimdi. Green card başvurusunun kabulü için dua
istedi gene de. O tamam, yapabilirim. Para işlerimiz vardı, onları açıklığa
kavuşturduk, vedalaştık Pazar sabahı, ayrıldık sonra.
Evlerini kiraya verdiler, arabalarını sattılar. Perşembeden
itibaren yoklar. Annem şerefsiz ve rasyonel bir şişko olduğundan O’na çok
dokunmayacaktır yavrucağından, gelininden, torunundan ayrı düşmek. Fakat babam
öyle değil. Tahammül edilemez bir sevgi böceği karakterine sahip babamın canı
çok yanacak onların yokluğunda. Adam benim gibi bir nemruta dahi düşkün,
hayırlı evlat kontenjanını hakkıyla ifa eden kardeşimin eksikliği ise epey üzecek
O’nu.
Bana gelince, kardeşimi sevmeye 25’imden sonra başladığımı
daha evvel gevelemiştim burada. Çocukluğumuz ve gençliğimiz boyunca hiç de
yakın değildik, basbayağı sinir olurduk birbirimize. Mesela Beşiktaş’taki
evimizden çıkıp Fatih’teki anneannemize mi gitmemiz gerekiyor; ayrı otobüsleri,
ayrı güzergâhları kullanır, bir arada olmayı asla benimsemez, hoş
karşılamazdık. Her bakımdan uzaktık birbirimize. Sonra evlendi, çocuğu oldu.
Bendeki değişim bundan sonra ortaya çıktı, artık O’nu hem kahraman, hem
çilekeş, hem savaşçı, hem gariban gibi düşünmeye başladım. Yıllar geçtikçe O’na
karşı hissettiğim sevgi, merhamet, korumacılık, düşkünlük de arttı mütemadiyen.
Metazori bir kardeşlik yerini candan bir arkadaşlığa bıraktı. Hiçbir koşul
altında kendisini yargılamadığımı gördü, O da bundan hep uzak durup beni
olduğum gibi kabul etti. Ve şimdi, ciğerimin köşesi, canımın içi gidiyor
dünyanın bir ucuna. Blood of my blood.
Eksilmek böyle bir şey. Kararını açıkladığında annemler beni
arayıp sızlanmışlar, çocuğun fikrini değiştirmesi için kendilerince benden
destek ister mahiyette laflar gevelemişlerdi; tabi ben oralı bile olmadım.
Aksine hayatındaki en doğru şeyi yapacağını, eğer aksilik olur da
başarısızlıkla, uyumsuzlukla karşılaşırsa neticede geri dönebileceğini, ama
ABD’ye yerleşmeye kararını hayata geçirmekten caydırılırsa bu defa ömrünün
sonuna dek bunun sızını içinde duyacağına parmak basmıştım onlara cevaben.
İtiraz edemediler. Gitmesine itiraz etme düşüncesi sadece bencillikten
kaynaklanıyor aslına bakılırsa, annemler de bunun farkındalar, o yüzden boyun
eğip fazla uzatmadılar yarattıkları küçük çaplı krizi.
Bir tane kardeşim var, eskiden birbirimize yedi yabancıdan
farksız iken uzun zamandır kardeşten bile öte olduğunu düşündüğüm kişi o. O da
gidiyor a.q.
Gitsin, kendini kurtarsın.
Bizler, geride kalanlar… Kardeşimin içinden çıkmaya kararlı
olduğu bu pis akvaryuma mahkûm sefil sürüsü. İçine kapatıldığımız bu dar
ve karanlık dünya; aç gözlülükle, küstahlıkla, yalanla, aptallıkla, akıl
tutulmasıyla, riyakârlıkla, vicdansızlıkla, kana susamışlıkla, bencillikle,
haysiyetsizlikle tıka basa zehirlenmiş halde ve evet, mezbahaya terkedilmiş
bebekler gibi başımıza gelecekleri bekliyoruz çaresizlik içinde.
İçimdeki sıkıntı kardeşimin yokluğunda daha da ezecek beni.