İstanbul’da bulunmak sadece ruh halime değil, fiziksel
sağlığıma da iyi geliyor… Manyak gibi zırt pırt kilosunu kontrol eden takıntılı
bir tip değilim, [şu yazıyı unutun] göbeğim de
buna şahit, ne var ki 24 saat İzmir+ yedi gün İstanbul ziyaretime çıkmadan
evvel evdeki terazide tartıldım, 97kg çıkmıştım, Erzurum’a geri döndüğümde
meraktan gene baktım, bu defa 94kg. İstanbul’da aç kaldığımı sanmayın, ama adam
gibi yemeklerle, zeytinyağlı fasulyeyle, enginarla, biber dolmasıyla hemhal
oldum hep. Münasip yemekler insanı hem doyuruyor hem de sağlığına yardım
ediyor. Erzurum’da ise ne bulsam onu mideme indirdiğimi size daha önce
söylemiştim; meyveli yoğurt, fındık fıstık, nutella, zeytin ekmek, süt-bebe
bisküvisi, fırından aldığım elmalı kurabiye vs. Gayet düzensiz bir abur cubur
diyetim var burada. Sadece yemek meselesi de değil, ondan daha öncelikli bir
konu, sigara tüketimi. İstanbul’da bulunduğum süre zarfında bir paketi azıcık
geçebildiğimi fark ettim, burada ise günde iki paketi düpedüz yiyorum. Sigara
tüketimi nicelik olarak böyle belirgin bir düşüş gösterince öksürük, balgam
gibi sinir bozucu kimi vücut tepkileri minimize oluyor. Ve ne yazık ki bunun
ayrımına vakıf olmak bir şey değiştirmiyor bende, gene günlük iki paket sigara
içmeye başladım döner dönmez. Sıkıntı beni öldürecek bu şehirde, sözünü ettiğim
can sıkıntısı da değil, iç sıkıntısı. İç sıkıntısından sigara, iç sıkıntısından
porno. Erken uyuma alışkanlığı kazanmanın sağlığıma iyi geleceğini biliyorum
ama daralma hissi beni yatağımda da yalnız bırakmıyor. Ne işim var benim burada
diye kendi kendime sormaktan da bıktım, sorgulamayı da bırakmıyorum bir türlü.
*** *** ***
İstanbul’a bazı gidişlerimde görüştüğüm bir hanımefendi vardı,
beni uzun zamandır tanıyan, duygusal karmaşalarımdan ve zihinsel
bunalımlarımdan haberdar biri. Ex’in varlığını - hem Ex’i ex olmuş biri olarak gördüğümü, hem de Ex’in ebedi anısının daima içimde
yaşadığını- bilen, mesafeli ama samimi duygusallığına ilintilenmiş kayıtsız
kalınamayacak çekiciliği ile tensel bir bağ kurmaktan geri duramadığım özel bir kadındı; pastanın üzerindeki çilek sözünü
ettiğim cazibesi mi, yoksa duyarlı zekâsı mı, hala bilmiyorum, duruma göre
değişiyordu işte. İstanbul’a bu gidişimde daha önce yapmadığı türden kinayeli,
sinir bozucu triplere girdi, garip, rahatsız edici bir konuşma geçti aramızda.
Kavga ya da tartışma değildi yaşanan, ama kesinlikle gereksiz ve saçma sapan
bir huzursuzluk yarattı üzerimde, üstelik beni bu kadar iyi tanıyan birinin
kesinlikle kalkışmaması gereken türden. Sonrasında düzeltici faaliyetlere
teşebbüs etti etmesine, ne var ki bu çabaların boşa olduğunu kabullenmek
zorunda kaldı, bu defa da (sanırım) hayal kırıklığı ve üzüntü duydu içinde.
Aslına bakarsanız her birimiz birilerini yaşıyoruz ve aynı şekilde o kişiler
tarafından yaşanıyoruz. Kendimi tekrar tekrar anlatmaya gerek yok; düşünce
yapımın sofistike, iç dünyamın çelişkilerle dolu bir arapsaçından ibaret
olduğunu da, bunlara mukabil kendimi ifade ederken dümdüz, net birine
dönüştüğümü biliyorsunuz. Yersiz laf oyunları, lüzumsuz imalar, sözü
dolandırmalar, bir amaca hizmet etmeyen gizemli sorun yaratımları insanları aptalca
labirentlere sürüklemekten başka bir halta yaramıyor. Yaşanan etkileşimler,
titreşimler, frekanslar, dalga boyları derken, her zamanki gibi en leziz
pastanın üzerinde rastladığım tek bir kıl ya da böcek beni geri itebiliyor ve muhatabımı
buharlaştırmakta zerre ölçüde tereddüt göstermiyorum akabinde. İsterse bana
sunduğu en ihtiyacım olan şey olsun, o kimse benim (kendisine karşı) güvenimi
sarsıyorsa artık ben de eski ben olamıyorum. Güven derken söylemeye çalıştığım,
o kişinin ‘tanıdığım insan’ olması, güveni kaybetmekten kastım da o kişiyi ‘aslında
tanımadığımı’ idrak etmek.
Son planda gene ben kötü (adam) oldum galiba… Öyle ya, I’m done diyen benim sonuçta. Geçmişte,
çok eskiden bahsediyorum, sorumluluk almazdım beraberliklerimde. Sürekli karşımdakini
oyalayan bir tavrım vardı. İsterdim ki o bitirsin, bitiren ben olmayayım. Bu
salak tavrı geride bırakalı da çok oldu tabii, büyüdüm galiba, artık biliyorum
ki eğer hak vâki olduysa ölüye makyaj yapıp canlı gibi davranmak ancak Tim
Burton filmlerinde katlanılabilen bir şey. Hem, ben Ex’e bile gözünün içine dik
dik bakıp ‘bitti’ demiş, üstelik bunu adice, vicdansız bir katılıkta yapmış adamım
değil mi?
Anlamadıkları şu: İnsanlar iyi, kibar, yapıcı olmaya
çalıştığımı gördüklerinde ‘değiştiğimi’ sanıyorlar, sanki bir ev kedisi
tırmalamazmış gibi yanılgıya düşmekte ısrarlılar. Bense onlara devamlı
tırnaklarımı gösteriyorum, kızdırırsanız tırmalarım diye uyarıyorum kendimce.
| Bu resmi vakti zamanında tumblr'dan çalmıştım. İlk bakışta aşk benimkisi, hakkında öyle çok şey söylenebilir ki... |
Kim bilir, belki bu satırlarda konu edilen çekici kadın da
sorumluluk almaktan kaçınmış, bana söyletmiştir bu hoşça kal sözünü. Öyleyse de
iyi yapmış. Kimseye eyvallahı olmayan birine dönüştüm zaten.
*** *** ***
Önce bloğun adresi değişti, ardından okuyucular izne
bağlandı, bunu müteakip bazıları engellendi ve nihayet bugünkü duruma gelindi.
Şöyle bir bakıyorum da, Allahım, ne güzel bir şey bu, insanın canı istediği
gibi, kısıtsız, özgürce yazabilmesi… Yok o ne der, yok şu nasıl anlar, yok
filanca aleyhimde ne şekilde kullanır, falanca alınır, öteki kırılır gibi bir
derdim tasam yok. Bu yüzden zihnimdeki onca politik sansüre ve kendimi
baskılamama rağmen gene de 2008’den bu yana en çok gevezelik ettiğim dönem bu.
Yoksa Erzurum bana iyi mi geldi ne?
Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. Kendinden hayırla halas olasın, ne diyeyim.
YanıtlaSilLilithçiğim ,ne fenalık gördün halimde de kendimden kurtulmamı diliyorsun bilemiyorum, ama bu duanın güzelliğini değiştirmiyor tabii. Amin diyeyim, amin olsun.
YanıtlaSil