28 Eylül 2015 Pazartesi

Bir Başka İstanbul Dönüşü Üzerine...







İstanbul’da bulunmak sadece ruh halime değil, fiziksel sağlığıma da iyi geliyor… Manyak gibi zırt pırt kilosunu kontrol eden takıntılı bir tip değilim, [şu yazıyı unutun] göbeğim de buna şahit, ne var ki 24 saat İzmir+ yedi gün İstanbul ziyaretime çıkmadan evvel evdeki terazide tartıldım, 97kg çıkmıştım, Erzurum’a geri döndüğümde meraktan gene baktım, bu defa 94kg. İstanbul’da aç kaldığımı sanmayın, ama adam gibi yemeklerle, zeytinyağlı fasulyeyle, enginarla, biber dolmasıyla hemhal oldum hep. Münasip yemekler insanı hem doyuruyor hem de sağlığına yardım ediyor. Erzurum’da ise ne bulsam onu mideme indirdiğimi size daha önce söylemiştim; meyveli yoğurt, fındık fıstık, nutella, zeytin ekmek, süt-bebe bisküvisi, fırından aldığım elmalı kurabiye vs. Gayet düzensiz bir abur cubur diyetim var burada. Sadece yemek meselesi de değil, ondan daha öncelikli bir konu, sigara tüketimi. İstanbul’da bulunduğum süre zarfında bir paketi azıcık geçebildiğimi fark ettim, burada ise günde iki paketi düpedüz yiyorum. Sigara tüketimi nicelik olarak böyle belirgin bir düşüş gösterince öksürük, balgam gibi sinir bozucu kimi vücut tepkileri minimize oluyor. Ve ne yazık ki bunun ayrımına vakıf olmak bir şey değiştirmiyor bende, gene günlük iki paket sigara içmeye başladım döner dönmez. Sıkıntı beni öldürecek bu şehirde, sözünü ettiğim can sıkıntısı da değil, iç sıkıntısı. İç sıkıntısından sigara, iç sıkıntısından porno. Erken uyuma alışkanlığı kazanmanın sağlığıma iyi geleceğini biliyorum ama daralma hissi beni yatağımda da yalnız bırakmıyor. Ne işim var benim burada diye kendi kendime sormaktan da bıktım, sorgulamayı da bırakmıyorum bir türlü.


*** *** ***


İstanbul’a bazı gidişlerimde görüştüğüm bir hanımefendi vardı, beni uzun zamandır tanıyan, duygusal karmaşalarımdan ve zihinsel bunalımlarımdan haberdar biri. Ex’in varlığını - hem Ex’i ex olmuş biri olarak gördüğümü, hem de Ex’in ebedi anısının daima içimde yaşadığını- bilen, mesafeli ama samimi duygusallığına ilintilenmiş kayıtsız kalınamayacak çekiciliği ile tensel bir bağ kurmaktan geri duramadığım özel bir kadındı; pastanın üzerindeki çilek sözünü ettiğim cazibesi mi, yoksa duyarlı zekâsı mı, hala bilmiyorum, duruma göre değişiyordu işte. İstanbul’a bu gidişimde daha önce yapmadığı türden kinayeli, sinir bozucu triplere girdi, garip, rahatsız edici bir konuşma geçti aramızda. Kavga ya da tartışma değildi yaşanan, ama kesinlikle gereksiz ve saçma sapan bir huzursuzluk yarattı üzerimde, üstelik beni bu kadar iyi tanıyan birinin kesinlikle kalkışmaması gereken türden. Sonrasında düzeltici faaliyetlere teşebbüs etti etmesine, ne var ki bu çabaların boşa olduğunu kabullenmek zorunda kaldı, bu defa da (sanırım) hayal kırıklığı ve üzüntü duydu içinde. Aslına bakarsanız her birimiz birilerini yaşıyoruz ve aynı şekilde o kişiler tarafından yaşanıyoruz. Kendimi tekrar tekrar anlatmaya gerek yok; düşünce yapımın sofistike, iç dünyamın çelişkilerle dolu bir arapsaçından ibaret olduğunu da, bunlara mukabil kendimi ifade ederken dümdüz, net birine dönüştüğümü biliyorsunuz. Yersiz laf oyunları, lüzumsuz imalar, sözü dolandırmalar, bir amaca hizmet etmeyen gizemli sorun yaratımları insanları aptalca labirentlere sürüklemekten başka bir halta yaramıyor. Yaşanan etkileşimler, titreşimler, frekanslar, dalga boyları derken, her zamanki gibi en leziz pastanın üzerinde rastladığım tek bir kıl ya da böcek beni geri itebiliyor ve muhatabımı buharlaştırmakta zerre ölçüde tereddüt göstermiyorum akabinde. İsterse bana sunduğu en ihtiyacım olan şey olsun, o kimse benim (kendisine karşı) güvenimi sarsıyorsa artık ben de eski ben olamıyorum. Güven derken söylemeye çalıştığım, o kişinin ‘tanıdığım insan’ olması, güveni kaybetmekten kastım da o kişiyi ‘aslında tanımadığımı’ idrak etmek.
Son planda gene ben kötü (adam) oldum galiba… Öyle ya, I’m done diyen benim sonuçta. Geçmişte, çok eskiden bahsediyorum, sorumluluk almazdım beraberliklerimde. Sürekli karşımdakini oyalayan bir tavrım vardı. İsterdim ki o bitirsin, bitiren ben olmayayım. Bu salak tavrı geride bırakalı da çok oldu tabii, büyüdüm galiba, artık biliyorum ki eğer hak vâki olduysa ölüye makyaj yapıp canlı gibi davranmak ancak Tim Burton filmlerinde katlanılabilen bir şey. Hem, ben Ex’e bile gözünün içine dik dik bakıp ‘bitti’ demiş, üstelik bunu adice, vicdansız bir katılıkta yapmış adamım değil mi? 

Anlamadıkları şu: İnsanlar iyi, kibar, yapıcı olmaya çalıştığımı gördüklerinde ‘değiştiğimi’ sanıyorlar, sanki bir ev kedisi tırmalamazmış gibi yanılgıya düşmekte ısrarlılar. Bense onlara devamlı tırnaklarımı gösteriyorum, kızdırırsanız tırmalarım diye uyarıyorum kendimce.



Bu resmi vakti zamanında tumblr'dan çalmıştım. İlk bakışta aşk benimkisi, hakkında öyle çok şey söylenebilir ki...



Kim bilir, belki bu satırlarda konu edilen çekici kadın da sorumluluk almaktan kaçınmış, bana söyletmiştir bu hoşça kal sözünü. Öyleyse de iyi yapmış. Kimseye eyvallahı olmayan birine dönüştüm zaten.


*** *** ***

Önce bloğun adresi değişti, ardından okuyucular izne bağlandı, bunu müteakip bazıları engellendi ve nihayet bugünkü duruma gelindi. Şöyle bir bakıyorum da, Allahım, ne güzel bir şey bu, insanın canı istediği gibi, kısıtsız, özgürce yazabilmesi… Yok o ne der, yok şu nasıl anlar, yok filanca aleyhimde ne şekilde kullanır, falanca alınır, öteki kırılır gibi bir derdim tasam yok. Bu yüzden zihnimdeki onca politik sansüre ve kendimi baskılamama rağmen gene de 2008’den bu yana en çok gevezelik ettiğim dönem bu. Yoksa Erzurum bana iyi mi geldi ne?











2 yorum:

  1. Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. Kendinden hayırla halas olasın, ne diyeyim.

    YanıtlaSil
  2. Lilithçiğim ,ne fenalık gördün halimde de kendimden kurtulmamı diliyorsun bilemiyorum, ama bu duanın güzelliğini değiştirmiyor tabii. Amin diyeyim, amin olsun.

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!