22 Nisan 2015 Çarşamba

Geçen Günler Üzerine...



Emekli edilmedim. Pek ümidim de yoktu açıkçası, gene de heyecan verici bir beklentiydi benim açımdan. Ulu Büyük Amcaların beni emekliye ayırmayı düşünüp düşünmediklerini bilebilmem mümkün değil, sonuçta sıra bana gelene kadar kurtulmaları elzem olan çok insan var kurumda.  Öte yandan zaten SGK prim günü sayısı ve başkaca ıvır zıvırlar yüzünden isteseler de emekli edemezlermiş, 2018 senesine kadar. Üç yıl daha Erzurum? O zamana kadar bu soğuk hücrede mahpus hayatı yaşayacaksam, emekliliğin ne gibi bir cazibesi kalır ki benim için? Dediğim gibi, bir heyecandı donuk ve renksiz hayatımda bu olasılık. Şimdi sırada rütbe meselesi var, iç güvenlik paketi içerisine yerleştirilen terfi sisteminde liyakat kavramının Yüce Komisyon tarafından tek belirleyici kriter olarak değerlendirilmesi önümüzdeki ay ilk meyvelerini verecek; terfi edememek bana ağır gelir, orası kesin. Bana yakışan bir çelişki, emekli edilmek isteyen ama terfi alamamanın inciteceği bir adam olmak. Dün (koşu bandını aldığım ve tanıştığım günden beri kendisine bir türlü ısınamadığım) bir çömezle konuşuyorduk, ülke gündeminin yoruculuğundan, insanı bezdirmesinden bahsederken ‘dışarıdaki normal, sivil insanlar da bizim gibi takip ediyorlar mı bu gündemi, bıkıyorlar mı, merak ediyorum’ gibi bir laf edince, içimden ‘lan salak herif’, dışımdan ‘güzel kardeşim’ diye gülümsedim, ‘Gündem biziz. Hep biziz. Gündemi ya biz belirliyoruz ya da gündemin kucağına oturuyoruz. Kim bizim kadar yıpranabilir ki? ’ dedim. Cevap vermedi, çünkü tecrübesi de,  yaşadıkları da dediğimi anlayabilecek seviyede değil. Kıytırık illerin kenar birimlerimde durağan yıllarını sakince geçiren biri, beni nasıl anlayabilir? Tüm meslek hayatı kimin hangi bedduasıyla bilmiyorum, gazetelerin manşeti ve üçüncü sayfası arasında geçen biriyim ben, son on beş sene içerisinde hemen hemen her şeyin içinde, ortasında, kıyısında bir şekilde yer aldı bu bloğun yazarı.  (İşte emekli edilmemiş olmamın sizin açınızdan talihsizlik yaratan sonucu: Bu konuyu burada kapatmak zorundayım, yoksa neler yazardım neler.)



Buraya Erzurum’da kışın nasıl geçtiğini yazmak isterdim, ama şu kadarını söyleyeyim ki Erzurum’da kış geçmiyor. Vallahi geçmiyor. Coğrafi yapıdan daha önce bahsetmiştim, Palandöken Dağlarının hemen eteklerine kurulmuş, Palandöken’le Kop Dağlarının arasındaki geniş düzlüğe yayılan bu yüksek rakımlı şehirde (Evimin 1961m yüksekte olduğunu söylemiş miydim?) beni en çok rahatsız eden şey fırtınalı havalar. Dairem izolasyon ve canavar gibi yanan kalorifer sayesinde sıcacık, dışarıya da pek adım atmadığımdan soğuğu yaşadığım söylenemez, ama fırtına başladığı an insanın psikolojisi birden bozuluyor burada. Üstelik fırtına günler boyu sürebiliyor, İstanbul’da da fırtına kıvamında rüzgâra çok rastlanır ama tabiri caizse geçip gider, burada öyle değil: Gece şiddetli fırtınanın uğultusuyla uyuyamayıp, sabahında aynı fırtınanın gürültüsüyle gözlerimi açtığım oluyor. Bir başka vakıa, bu fırtınanın ciddi bir hava durumuna köprü hüviyetinde olduğu yönünde; kuru ve sinir bozucu fırtına ne kadar sürerse, devamında artık bana sürpriz olmayan bir evrilmeyle kış en sert yüzünü gösterecek demek. Nitekim birkaç gündür devam eden bilmem kaçıncı fırtına, gene kar getirdi bu sabah. Ulan 22 Nisan bugün! Hadi iki damla kar yağar, onu anladık, bir karış ne demek ya… Soğuk da cabası. 




İstanbul’a geçen gelişimde o kadar bunalmıştım ki, artık kentime ayak basmanın eski heyecanı yaşamayı bırak, bana düpedüz kötü geldiğini hissetmiştim. Sanırım o duyguyu geriye atmanın zamanı geldi, çünkü özledim. Çok özledim.

9 Nisan 2015 Perşembe

Dinmek Bilmeyen Fırtına Üzerine...





Koşu bandında haftada üç gün, 5,5- 6km hızla yarım saat tempolu yürüyüş yapıyorum. Şişmanlamış olmamın yanı sıra epey hamladığımın da farkına vardım, bu tempo iyice zorluyor beni. Neyse ki sağım solum adalem lifim tutulup ağrımıyor egzersiz sonrası. Gene de yeterli görmedim bunları, kardeşime dumbell alsam mı diye sordum, cevabı o aletleri kullanmayacağıma emin olduğu, onun yerine yürüyüş sonrası yer hareketleri için yoga mat tavsiyesi oldu.  Sözünü dinleyip yoga mat sipariş verdim, şimdi duruyor koşu bandının yanında. Yürürken sıkılıyordum, rahmetli anneannemin fi tarihinde bana salık verdiği günlük yedi ayetel kürsi okumak da hepi topu beş dakikamı alıyor, baktım aletin ön paneli müsait, gittim uygun fiyata bir tablet aldım, yürürken karşıma koyar, Monty Pyhton’s Flying Circus izlerim diye. Bir kere dahi kullanmayı beceremedim, yok drive, yok Google play, yok dropbox, anlamıyorum hiç birini. Sürekli bir şeylerle senkronize olmaya çalışması zaten iyice sinirimi bozdu, fırlatıp attım bir köşeye. Koşu bandı eve geldiği günden bu yana nutella ve çokokrem kapıdan içeri girmedi. Gün aşırı kavanoz/paket bitiren ben, direniyorum kendimce. Üç gündür fırtına var, kesintisiz bir uğultu dışarıda, gece uyutmayacak kadar gürültülü, güçlü, öyle ki sıkı sıkıya kapalı pencerelere karşın, oda kapıları in-cin eğlencesine alet olurcasına gıcırdayarak hareket halinde. Saniyelik elektrik kesintileri. Başladığım hiçbir cümleyi bitirmek istemiyor olmam, yazdığım cümlelerdeki ruhsuzluk da cabası. Çok sevdiğimi bildiğin A sociopath with empty eyes/And no soul /Paranoid psychotic heart of stone/My blood runs cold sözlerini, bilmediğini düşündüğüm I know I must remain inside this silent well of sorrow  sözleri ile harmanlayıp günlerimi tüketiyorum. Bazı zamanlar silent well of sorrow’dan birkaç adım uzaklaşacak oluyorum. Kendimden bahsettiğim vakitler onlar. Ne var ki, seninle bir mutsuzluk ve ıstırap rekabetinde değilim, duyurmak, bu sayede ajitasyon yaratıp acındırmak gibi bir gayem de yok, böyle bir şeye cüret ya da tevessül edecek kadar kendini bilmez, terbiyesiz olduğumu düşünmen incitici. Ama şimdi incinmekten bahsediyorum ya, sen hemen kendi yaralarını öne süreceksindir. Vardığımız nokta böyle bir kısır döngü, Biz kaval çaldık, siz oynamadınız, biz yas tuttuk, siz ağlamadınız misali, hani (yok öyle bir şey tabi, ama velev ki) intihar etsem ve arkamda pişmanlık dolu bir mektupla hakkını helal etmeni yakaracağım bir mektup bıraksam sana ulaştırılmak üzere, o farzımuhal mektubu okuyup da kendi acını gene benimkiyle yarıştırman ve ben ölümü nefes aldığım her gün yaşıyorum, sen bir kere ölmüşsün çok mu demen pek muhtemel. Evet, o lanet kitabın introsu gibi, ben kötü bir adamım. Suratsız bir adamım. Hasta bir adamım. Daha da ileri gideyim; bildiğin Death on Two Legs. Ben o’yum. Her şeyim berbat. Bok, hem de lacivert olmayandan. Özledim dese yalan, canım yanıyor diye şikayet etse sahte, mutsuzum diye sızlansa dalga geçeceğin türden, bildiğin bok. 2,5 kilometreyi 27dakikada yürüyecek diye terden sırılsıklam olup leş gibi kokan bir bok. Elbette sana layık değil. Nasıl, ne tür bir refleksle bilmiyorum, ama derhal bir yarıştırma, ölçme işlemine tabi tutulup hor görülmek aptallaştırıyor beni. Acılarının gölgesi olamayacağım doğru. Buna itirazım, isyanım yok. Birim değeri de. Ayrıca sevgiyi paylaşamamışken acıyı da paylaşamayız. Sevmediğimi düşündüğünden acı çekmediğim sonucuna varıyorsun. Mehmet Ağar’ın kızı öldüğünde defin sonrası mezara çömelmiş, sel gibi göz yaşı dökmüştü. O bile acı çekiyordu o an. Mehmet Ağar kadar bile olmadığımı düşünüyorsun belki. Yalancı bir çobandan farksızım sana göre, hayatım boyunca rol yaptığım için, gerçeğe de itimadın yok. Halbuki ben gerçeğin gerçek olduğunu bile söyleyemezken, çoğu zaman sen kalbinin yol göstericiliği ile kendiliğinden anlar, beni de uyarırdın. Çoktandır o kalpte sadece bir duvar yazısıyım, üzeri karalanmış. Bunu biliyorum. Böyle olmasına da hak veriyorum. Fazlasını beklemek hayalcilik olur. Ama o silik duvar yazısının işaret ettiği boktan adam kendi çapında, kendi ölçeğinde, kendi uzamında kendi hüznünü, kendi mutsuzluğunu yaşıyor. Yapabilir. Üstelik seninle yarışıp fotofinişe yaklaşırken burnunu uzatma gibi bir tasası da olmayabilir. Hiçbir şeyden hazzetmeden yaşayan bir ölü misali canı yanabilir. I don’t want, but I can. Senin acın sana, benim acım bana. Hiçbir şey ispatlamak zorunda değilim. İstesem de yapabileceğim bir şey değil. Sana ne yapacağını söyleyemem, ama ben kendi payıma düşeni yapacak, dua edeceğim, dışarıdaki öfkeli fırtınaya eşlik edip.




1 Nisan 2015 Çarşamba

Mehmet Akif Ersoy ft. Metallica veya 31 Mart Üzerine...








'İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helâk eder misin, Allah’ım? '
(A’râf, 155)


Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!

Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
'Yandık! 'diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!

(…)

Câni geziyor dipdiri... Can vermede mâsûm
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?

(…)

Eyvâh! Beş on kâfirin îmanına kandık;
Bir uykuya daldık ki: cehennemde uyandık

Mâdâm ki, ey adl-i İlâhi yakacaktın...
Yaksaydın a mel'unları... Tuttun bizi yaktın!

(…)

Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!


28 Mart 2015 Cumartesi

Joker Üzerine...





Dün gündüz vakti eski bir arkadaşım aradı, severim kızı ama her zaman başı derde girdiğinde ya da iltimas yahut akıl almaya ihtiyaç duysa arar, gene derin bir nefes alıp ‘sorun nedir?’ ses tonuyla telefonu açtım;  çabucak geçiştirilen naber nasılsın girizgâhının ardından bir dostunun Kim Milyoner Olmak İster? Yarışmasına katılacağını, benim de dostu için joker olup olamayacağımı sordu, dostu beni arayabilir miymiş yarışmada. Önce manyak mısın, arkadaşın tanımadığı birine nasıl güvenecek, bilgisine, kültürüne itimat edecek de o kişinin sözüyle hareket edecek diye sordum, bal gibi de olurmuş, öyle dedi. Hatun mu diye merak ettim, yok erkek dedi, bu defa da manyak mıyım elin sapına joker olayım diye itiraz ettim. Meğer bal gibi olurmuşum, öyle dedi. Peki o zaman, arasın beni diye söylendim, telefondaki ses cıvıltılı bir teşekkür sonrası kapandı, hemen sonra dostu olan müstakbel yarışmacı çocuk aradı. Efendi, saygılı, çekingen bir üslupta konuşmaya başladı, rahatlaması için hakkında hiçbir şey bilmediği bir adamı yarışma jokeri olarak belirlemek istemesinin manyaklık olduğunu, benim bir erkeğe bu iyiliği yapmamın ise cinsel tercihlerim hakkında kendimi kendime dair şüpheye düşüren bir durum yarattığını dile getirdim. Bu garip cümleyi içinde bulunduğu telaştan anlayamadı sanırım, gene de neşesi yerine geldi, rahatladı nispeten. Jokerlik ricasını yineledi, kendisine Türk edebiyatı, müziği, sineması, aşçılık ve terzilik dışında dünyadaki her şeyi bildiğimi, her konuda bilgi sahibi olduğumu söyledim. Tevazuumun boyutları sanki bunlara hazırlıklıymış gibi onu hiç şaşırtmadı, hemen soyadımı, ne iş yaptığımı sordu, ayrıca acilen bir fotoğrafımı istedi, programa vermek için. İş yerindeyim, kravatlı ağır abi pozunda bir selfi çekip whatsup marifetiyle yolladım çocuğa. Bu arada, başından sonuna bütün bu yazdıklarım 5-6 dakika içinde oldu, öyle ki ofisi paylaştığım yanımdaki arkadaşım ağzı açık hem konuşmaları dinliyor hem de garip garip şeyler mırıldanıyordu. 






Çekimler bugündü, çocuk mesaj yazıyor, Oğuz abi dördüncü sıradayım, şu oldu gecikme söz konusu, bu oldu tekrar aşağı iniyoruz vs. Ben de heyecanı çocukla beraber yaşıyorum ama benimkisi farklı: Soracağı soruyu bilebilmem lazım. Bu benim kendimle rekabetim. Yolda görsem tanımayacağım çocuğa da mesaj yazıyorum, önemli olan eğlenmek, gerilme sakın, sen keyfine bak, bu deneyim tek başına yeter diye. O’nu bu mesajlarla rahatlatıp, muhtemel yanlış cevabımı onun nezdinde temize çıkarmaya çalışmak benim yaptığım. Profesyonel bir şerefsiz, kendi hatasını başkası üzerinden hoş gördürür. Tedirginim, bana soru gelirse doğru cevabı vermek zorundayım, egom bunu gerektiriyor. Çocuğa da sedatif mesajlar, öyle ki yarışma sonunda sırf muhabbet için Erzurum’a gelmekten filan bahsetmeye başladı muhatabım. Başarmam lazım. Yoksa çok utanırım kendimden.

Derken mesaj, Oğuz abi yayına giricem birazdan. Peki, hiç kasma, eğlenmene, keyif almaya bak cevabı gene benden.

Yirmi dakika kadar sonra bilinmeyen bir numara, elim titreyerek açtım telefonu. Pavyon konsomatrislerinde bile rastlanılmayacak bir soğukluktaki kadın sesi. Evet benim. İ. Bey joker hakkı için size bağlanacak, birkaç dakika telefonunuzu kapatmayın, soru-cevap bittiğinde iyi akşamlar dileyeceksiniz.  Peki, bekliyorum. Telefon kulağımda, nefesim kesiliyor heyecandan.  Karşı tarafta operatör kızların kendi aralarında yaptıkları saçma muhabbetleri işitiyorum, bir de yarışma programının fon müziğini. Simon Bolivar Venezuela doğumlu mu, Bolivya mı sorusu o an aklıma saplanıyor. Ya Simon Bolivar’ı sorarlarsa? Hani her şeyi biliyordum lan ben? Sormazlar inşallah. Biraz daha zaman geçiyor, acaba beni unuttular mı, belki başka bir jokeri aramıştır, ne iyi olur, kendimi sınamam, hem bir soruyla sınav mı olur düşünceleri kafamda dönüp dururken Selçuk Yöntem. Heyecanım bir anda uçtu, her zamanki cool halim geri geldi, içimi doldurdu. Adamın ismini bile sabah wikiye bakıp öğrendim, yıllardır izlemiyorum ki bu yarışmayı. Kenan Işık’ı severdim ama. Merhabalar Oğuz Bey, nasılsınız, teşekkür ederim Selçuk Bey, sizler nasılsınız, sağolun, İ. Bey’le yarışıyoruz, size bir baraj sorusu var, buyrun dinliyorum,  İ. Soruyu okumaya başladı, daha cümlenin yarısında PODEMOS… PODEMOS! diye kestirip attım, bol şans dileyip aldığım talimat gereği iyi akşamlar dilerken Selçuk Yöntem’in gülen sesiyle telefonu kapattım. Göğüs kafesimdeki genişleme hissi, Michael Jordan’ın attığı her sayıdan sonra elini yumruk yapma hareketiyle birleşti. Simon Bolivar’ın doğum yerini bilmiyorum ama PODEMOS’u da bilemeyecek adam değilim hamdolsun. 


 Yarım saat sonra sevimli İ.'den sms, abi sayende 15, sonra sazan yaptım, 15’le ayrıldım. Banane, ben kendi yarışmamı kazandım ya güzel kardeşim :)

Not: Venezuela’ymış.

26 Mart 2015 Perşembe

Yürüyüş Amaçlı Koşu Bandı Üzerine...





Üç hafta kadar önceydi, iş yerimde şube müdürleri toplanıp çay muhabbeti bahanesiyle boş boş geyik yaptığımız bir ara, laf nasılsa Erzurum’a gelmemin ardından hacmi ve görkemi belirgin bir artış gösteren göbeğime geldi; şişko olmak bir kusur, bir zaaf, daha da ötesi bir ayıp, utanç verici bir şey olarak görülüyor insanlar tarafından. Öyle bir hal ki, kişi isterse moleküler genetik alanında çığır açsın, insanların tüylerini ürperten benzersiz besteler yapsın veya en güvenli network ağlarına sızacak maharette bir hacker olsun fark etmez; şişko ise şişkodur. Tombul demiyorum, balıketli demiyorum, etli butlu yahut etine buduna dolgun da demiyorum- bunların hepsinin beğeneni, alıcısı çıkar-  kibarcası şişman, ama gerçekte her görenin sesli/sessiz ‘şişko’ diye aşağıladığı kişilerden bahsediyorum. Fazla kiloları olan bir adamken, Erzurum’da geçirdiğim altı ayın ardından bir şişkoya evrildim. Gerekçeler aynı: Yiyecek adam gibi bir şey yapmadığımdan/bulamadığımdan ne bulsam onu yiyorum, bu sağlıksız beslenmemin yanı sıra daha evvel de değindiğim üzere eve kapanıp kaldığım için hareketsizliğim zirve yaptı. Bu geçerli mazeretleri maalesef insan bünyesi kabul etmiyor; onun parametresi kalori-karbonhidrat- harcanan enerji üzerine kurulu. Özetle götüm, göbeğim aldı başını gitti. Tartılmaya bile korkuyorum doğrusu. 100 görmekten ödüm kopuyor baskülde, buraya gelirken 95 filandım, ama o vakitler üzerime oturan takım elbiseler artık isyanda, hemen her sabah pantolonumu zorlukla iliklerken gün içinde bir skandalla karşılaşmayayım diye dua etmeye başladım ne zamandır; farklı türden bir sabah duası. Şişko kişi saygı görmez, horlanır, hafife alınır, acınır, alay edilir, aşağılanır. Elbette bir sağlık sorunu nedeniyle bu durumu yaşayanları ayırmak gerekir ama sonuçta şişko, kendisine öfkelenildiğinde ‘pis şişko’dur, azarlandığında ‘aptal şişko’dur. Şişkoyum ben.


Çay sohbeti sırasında konu göbeğime gelince, her zaman ki bahanelerimi sırladıktan sonra bir süredir aklımın bir köşesinde fikir bazında yer almaya başlamış bir şeyi, koşu bandı alma düşünceme getirdim sözü. Kardeşimin tavsiyesiydi uzun zaman önce; her ne kadar evindeki alette çok fazla koştuğu için diz kıkırdakları harap olsa da, bana koşu bandını önerirken koşmayı değil, düzenli olarak yürümemi salık vermişti; böylece onun düştüğü hatayı tekrarlamayacaktım, hareket edecektim, ayrıca öteden beri dertli olduğum sindirim sistemim de bu eylemden mutluluk duyacaktı. Yeni veya ikinci el koşu bandı almayı düşündüğümü söyler söylemez, çömezlerden biri evindeki koşu bandını bana satmayı teklif etti: İki sene kadar olmuş alalı, çok az kullanmışlar, evde bir köşede duruyormuş. Çocuğu pek sevmem doğrusu, onunla bu işe girmeyi gözüm kesmediğinden kardeşimin tavsiyeleri ile konuya set çekmeyi düşündüm, ya Voit, ya da alt markası Dynamic almamı söyledi kardeşim diye sözünü kestiğimde “benimkisi Voit abi, hem de Elegant model” diye çıkış yaptı heyecanla. Ne kadar istediğini sordum, 1900TL ye almışmış, ben ne verirsem olurmuş. Bir ara özel konuşuruz diye salladım, fakat bir yandan da içimden bir ses bu çözümü denemem gerektiğini fısıldıyordu bana. Göbeğimle mutlu değildim ki. O akşam baktım, 1900-2000 TL arasındaki fiyatı ve gösterişli görünümüyle etkileyici bir hali vardı. Ertesi sabah çömeze tekrar sordum, satmak isteyip istemediğini. Önce al abi senin olsun dedi, sonra vermeyi teklif ettiğim rakamı hiç ikiletmeden kabul etti. Sonraki gün, gene bir çay muhabbeti sırasında “hanım vermek istemiyor abi, ona bahsedince tekrar spor için yürüyüşe başlayacağını söyledi bana.” diye yatım ağızla sızlandı, üstelik aleti iki yılda iki defa bile kullanmadıklarını itiraf ederek. Ben de kadınların bir şeyleri kaybedecekleri zaman değerini anladıklarına dair gayet seksist yorumlarda bulup, olmuyorsa olmuyor, hanımı üzme sakın dedim. 


Aradan bir hafta kadar geçti, heyecanla yanıma geldi, hanımını ikna ettiğini söyleyerek. Benim koşu bandı edinme isteğim gene canlandı o sırada. Anlaştık, en kısa zamanda evine gidip aleti alma yönünde. Sonraki iki üç gün ses çıkmadı bundan, en sonunda ben açtım konuyu, bu defa da “abi, evde güzel bir görüntüsü var, hanım bunu evden çıkarırsak o köşeye ne koyacağız, boş kalmaz dedi, şimdi de onu düşünüyoruz.” şeklinde mukabele edince tepem attı. Bana anlattığı şeyin saçmalığı, kılıbıklığı bir yana, zaten herifi sevmiyorum, iyice sinir oldum. Şişkolaşmış olabilirim ama hala aynı Oğuz’um ben, gelemem böyle şeylere. Konuyu da açmadım günler boyu.  Bu arada bir hafta kadar oldu, “abi tamam, ne zaman istersen gelip alabilirsin” dedi demesine, ama bu defa bende zerre istek kalmadı. Her gün yanıma geliyor, konuyu açıyor, ben de bir ara bakarız, acelesi yok diye sallıyorum. Ta ki dün gece koşu bandını rüyamda görünceye dek böyle sürdü. Sabah kendisine rüyamdan bahsederken yalvaran gözlerle “abi bu akşam gel lütfen, al aleti” demek için sözümü bitirmemi bekliyor gibiydi.










Şu an salonda bir koşu bandı duruyor. Arkadaşı boş odaya koyacaktım ama oda kapısından sığmadı lanet şey. Salonda koşu bandı mı olur ya? Napıcam şimdi bunu? Kullanırım inşallah. Koşu bandı şişkosu beni gidi.