Emekli edilmedim.
Pek ümidim de yoktu açıkçası, gene de heyecan verici bir beklentiydi benim
açımdan. Ulu Büyük Amcaların beni emekliye ayırmayı düşünüp düşünmediklerini bilebilmem
mümkün değil, sonuçta sıra bana gelene kadar kurtulmaları elzem olan çok insan
var kurumda. Öte yandan zaten SGK prim
günü sayısı ve başkaca ıvır zıvırlar yüzünden isteseler de emekli edemezlermiş,
2018 senesine kadar. Üç yıl daha Erzurum? O zamana kadar bu soğuk hücrede
mahpus hayatı yaşayacaksam, emekliliğin ne gibi bir cazibesi kalır ki benim
için? Dediğim gibi, bir heyecandı donuk ve renksiz hayatımda bu olasılık. Şimdi
sırada rütbe meselesi var, iç güvenlik paketi içerisine yerleştirilen terfi
sisteminde liyakat kavramının Yüce Komisyon tarafından tek belirleyici kriter
olarak değerlendirilmesi önümüzdeki ay ilk meyvelerini verecek; terfi edememek
bana ağır gelir, orası kesin. Bana yakışan bir çelişki, emekli edilmek isteyen
ama terfi alamamanın inciteceği bir adam olmak. Dün (koşu bandını aldığım ve
tanıştığım günden beri kendisine bir türlü ısınamadığım) bir çömezle
konuşuyorduk, ülke gündeminin yoruculuğundan, insanı bezdirmesinden bahsederken
‘dışarıdaki normal, sivil insanlar da
bizim gibi takip ediyorlar mı bu gündemi, bıkıyorlar mı, merak ediyorum’
gibi bir laf edince, içimden ‘lan salak
herif’, dışımdan ‘güzel kardeşim’
diye gülümsedim, ‘Gündem biziz. Hep
biziz. Gündemi ya biz belirliyoruz ya da gündemin kucağına oturuyoruz. Kim
bizim kadar yıpranabilir ki? ’ dedim. Cevap vermedi, çünkü tecrübesi de, yaşadıkları da dediğimi anlayabilecek seviyede
değil. Kıytırık illerin kenar birimlerimde durağan yıllarını sakince geçiren
biri, beni nasıl anlayabilir? Tüm meslek hayatı kimin hangi bedduasıyla
bilmiyorum, gazetelerin manşeti ve üçüncü sayfası arasında geçen biriyim ben, son
on beş sene içerisinde hemen hemen her şeyin içinde, ortasında, kıyısında bir
şekilde yer aldı bu bloğun yazarı. (İşte
emekli edilmemiş olmamın sizin açınızdan talihsizlik yaratan sonucu: Bu konuyu
burada kapatmak zorundayım, yoksa neler yazardım neler.)
Buraya Erzurum’da
kışın nasıl geçtiğini yazmak isterdim, ama şu kadarını söyleyeyim ki Erzurum’da
kış geçmiyor. Vallahi geçmiyor. Coğrafi yapıdan daha önce bahsetmiştim,
Palandöken Dağlarının hemen eteklerine kurulmuş, Palandöken’le Kop Dağlarının
arasındaki geniş düzlüğe yayılan bu yüksek rakımlı şehirde (Evimin 1961m
yüksekte olduğunu söylemiş miydim?) beni en çok rahatsız eden şey fırtınalı
havalar. Dairem izolasyon ve canavar gibi yanan kalorifer sayesinde sıcacık,
dışarıya da pek adım atmadığımdan soğuğu yaşadığım söylenemez, ama fırtına
başladığı an insanın psikolojisi birden bozuluyor burada. Üstelik fırtına
günler boyu sürebiliyor, İstanbul’da da fırtına kıvamında rüzgâra çok rastlanır
ama tabiri caizse geçip gider, burada öyle değil: Gece şiddetli fırtınanın
uğultusuyla uyuyamayıp, sabahında aynı fırtınanın gürültüsüyle gözlerimi
açtığım oluyor. Bir başka vakıa, bu fırtınanın ciddi bir hava durumuna köprü
hüviyetinde olduğu yönünde; kuru ve sinir bozucu fırtına ne kadar sürerse,
devamında artık bana sürpriz olmayan bir evrilmeyle kış en sert yüzünü
gösterecek demek. Nitekim birkaç gündür devam eden bilmem kaçıncı fırtına, gene
kar getirdi bu sabah. Ulan 22 Nisan bugün! Hadi iki damla kar yağar, onu
anladık, bir karış ne demek ya… Soğuk da cabası.
İstanbul’a geçen gelişimde
o kadar bunalmıştım ki, artık kentime ayak basmanın eski heyecanı yaşamayı
bırak, bana düpedüz kötü geldiğini hissetmiştim. Sanırım o duyguyu geriye
atmanın zamanı geldi, çünkü özledim. Çok özledim.
