29 Aralık 2012 Cumartesi

Paschendale Üzerine... (Uçuk Kaçık, Aşırı Kişisel, Tahammül Sınırlarını Zorlayacak Türden Sıkıcı Bir Müzikal Yazı)



Ne ara böyle bir adama dönüştüm bilmiyorum. Şimdi gene meseleyi yaşlanmaya mı bağlayacağım, onu da yazının başında kestirmek güç, ne de olsa çalakalem yazıyorum çoğu zaman olduğu gibi. Bununla beraber müziğin üzerimdeki tüyler ürpertici etkisini ilerleyen yaşa bağlamak mümkün değil. Annemin dediğine göre parmak kadar velet olduğum vakitler, TRT1’in yayın saati başlamadan evvel TV’de çalan cingıl müziğini dinleyerek ağlarmışım ben, ama televizyonu da kimselere kapattırmazmışım – anlaşılan o ki daha o vakitler manyak bir tip olacağım belliymiş. Peki ama dönüştüğümü söylediğim şey ne? Dönüştüğüm şeyden önce, öncesini anlatmaya başlamamda fayda var. Nasıl çocukken içimde duygusal bir dalgalanma yaratan bestelere sebepsiz ağlıyormuştuysam (bakınız: gramerin canını çıkartmak) yaşım ilerledikçe, hatta koca adam olduğumda görünürde hatıranın canlanması, çağrışım benzeri hiçbir sebep yokken kimi müzikler, şarkılar beni ağlatır oldu. Kendince yoğun bir lirizm ile yoğrulmuş bütün besteler değil, ama artık ne tür bir süzgeçten geçirip kalbimdeki hangi hissi/kılcal damarlara ulaşabildiyseler, öyle müzik parçaları var ki absentheşisesinden koca bir yudum almışım gibi içimi kavuruyordu, akabinde tüm nörolojik sistemimde bir zelzele meydana geliyordu ve olur olmaz gözyaşına boğuluyordum. Albinoni’nin Adagio’sunu, Mendelssohn’un Keman Konçertosunu senelerce dinlemedim bu yüzden, aksi takdirde durduğum yerde haykıracak hale geliyor, ezilip büzüldüğümü hissediyordum. Beethoven’in 7. Senfonisininikinci bölümü içimi kırlarda ağlayarak koşma zorlamasıyla dolduruyordu ama bu şehirde kır filan olmadığından gözlerimi yumup hayal etmekten öteye gidemezdim. Ippolitov-Ivanov’un ‘In A Village’i veya Smetana’nın Moldau’su ve hatta Bach’ın Toccata’sı, hep bu bağlamda ele alabileceğim besteler. Aşktan, romantizmden bahsetmiyorum, duygusallık sözünü ettiğim. Ayrıca parmak basmaya çabaladığım etkiyi örneklerken hep klasik müzik bestelerini zikretmeme bakıp genelleme yapmak doğru olmayabilir çünkü bütün klasik müzik eserleri aynı yönde bir tesir bırakmıyordu üzerimde.  Söz gelimi Beethoven’nin 5. Senfonisinin Birinci bölümü, Iron Maiden’in Seventh Son Of A Seventh Sonşarkısını, Vivaldi’nin Dört Mevsim’i ise Metallica’nın klasik dönemini feci halde anımsatır bana. Yani bunları çok beğeniyor olsam da az evvel değindiğim elektrik çarpması etkisi yaratmaz hiç biri. Düşünce akışımı yazıya geçirirken şu an aklıma seneler evvel yaptığım bir genelleme geldi: Müzik üçe ayrılır diye yazmıştım- trajik, erotik ve hardcore porn. Hardcore porn olarak yorumladığım müzik, ismiyle müsemma, duygudan ya da duygusal bir kıpraşımı tetikleyecek tüm olgulardan azade. Ne gibi, yirmi yılı aşkın süredir dinmeyen bir tutkuyla dinlediğim Slayer gibi. Benim nazarımda porno ve Slayer (Tıpkı CHP ile Fenerbahçe arasında olduğu gibi) birbirlerine sıkı sıkıya bağlı, aynı rahimden çıkmış çift yumurta ikizlerinden farksızlar. Sadece Slayer değil tabi, o kategoride Overkill’den Slipknot’a, Sepultura’ya, hatta Megadeth’e de yer açabiliriz. Erotik müzik daha geniş bir hatta çiziyor, Soul’dan Blues’a, Rock’tan Klasik müziğe kocaman bir yelpaze söz konusu… Trajik olarak ele aldığım, aslında şimdi lirikdemenin daha doğru olacağını şimdi düşündüğüm tasnif ise yazının en tepesinde değindiğim etkiyi yaratan besteler, beni alt üst eden. Kimi müzik eserlerinin beni böylesine çarpması ise çok fazla garipsenmemeli. Gazalî’nin müzik hakkında dikkat çekici bir yorumunu koyayım buraya: “Baharın ve çiçeklerin, udun ve saz tellerinin etkilemediği kişinin mizacı o kadar hasta ve bozuktur ki, ilacı yoktur. Ezgiler, nağmeler söz anlamayan bebeklere ve hattâ deveye bile müessirdir. Ağlayan çocuk, musiki etkisiyle susar ve uyur. Deve de musiki etkisiyle yükünün ağırlığını unutur.”Eh, develere tesirli oluyorsa, benim gibi öküzlere haydi haydi olur.

Bir sürü şey saydım buraya dek, “cicim ne çok şey dinlemiş, neler de bilirmiş bu adam” denilsin diye değil. Kendime dair gözlemlediğim bir dönüşümden bahsetmiştim, ne de olsa kendim çalıp kendim oynuyorum ve kendime yazıyorum bunları.

Evet, bir şeyler değişti, karardı, katılaştı… Ağlamamaya başladım. İlk başlarda şaşırdığımı itiraf edeyim, Dvorak’ın Slawicher Tanz’ını, Bach’ınAir on G String’ini kılım kıpırdamadan dinleyebildiğimi fark ettim. Kendime yasakladığım besteler de dâhil, dinlediğimde sanki bir şeyler, kimi hassas alıcılar içimden sökülmüştü de eskisi gibi titremiyordum. Bununla mücadele etmenin, eskisi gibi olayım demenin, o durumu özlemenin anlamı yok. Tıpkı nörolojide geçen beyindeki reseptörlergibi, belli ölçülerde ona paralel diyebileceğimiz şekilde eski insanlar kalpte yer alan letâiflerin varlığına inanırlardı, bu letâifler kalbin güzelliklerden lezzet almasını, ince ve latif (aynı kökten geliyor) bir halde olmasını sağlayan unsur olarak bilinirdi. İşte bu çerçevede ele alacak olursam içimdeki katılaşma ve donuklaşmanın, kimi duyguları eskisi gibi derin ve şiddetli hissedemememin miladını hayatı yaşayış şeklimdeki değişimle özdeşleştirebilirim. Hayvan gibi yiyip içip, hayvan gibi yaşayıp, insanî nice değerden koparak, beni ben yapan niteliklere sırtımı döndükten sonra bir de bu hayvanlıktan anlamsız bir böbürlenmeyle ile geçti onca sene… Kaç sene? Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Buzul çağının yavaş yavaş gelmesi gibi, birden bire olmadı, ama her ne olduysa içimdeki ‘ben’i kesip budadı ve hala arta kalanlarla idare etmek zorunda etrafımdaki insanlar. Bu konuyu uzatmaya gerek yok, blogun eski sayfalarında yeterince gevelemiştim bunları. Dağıtmadan devam edeyim: Ben değişince, bozulunca, kendi adıma söylüyorum, yaşadıklarımla yozlaşınca, ruhumdaki filtrenin ayarları da değişti… Sanki ince güzellikleri tutup yakalayacak ruh süzgecimdeki delikler gevşedi, yavşadı, açıldı ve ben eskisi gibi hissedememeye başladım. Bunu kabullenmek acıdır. En başta duyulan şaşkınlık, sonrasında yerini karamsarlığa, hayal kırıklığına, Şair’in buyurduğu “Belanı istedin, Allah da verdi” mısraının gerçekliğine, en sonunda da derin bir ümitsizliğe düşüp fasit bir dairede iyice batmaya götürür insanı. Ölen ölmüştür, ceset haline gelen kalbi Lazar misali diriltecek İsa ise ortalarda görülmemektedir. Gene dağıtıyorum, burada bitireyim o bahsi. Zaten tümüyle farklı bir şey anlatmaya kalkışacağım şimdi.





Bütün bunların bir istisnası var… Her dinlediğimde içsel bir zenginlikle duyumsayıp titreyerek, damarlarımdaki kanın çekilircesine gerilip dinlediğim bir şarkı değil ama, o nedenle öz açısından bakıldığında istisna bile sayılmaz aslında. Gene de ağır basan his isyan olsa da, hemen her dinlediğimde gözlerimin dolduğu bir şarkı bu. Hayatı boyunca milliyetçi olamamış ve milliyetçiliğin insanlık tarihinin en berbat icadı olduğuna biber dolmasına iman ettiğim gibi inanmış biri olsam da, sonuçta elâlemin yüz sene evvel birbirini kesip biçtiği bir savaşı konu edinen bir şarkıdan böylesine etkilenmek ilk bakışta tuhaf gelecek, biliyorum. Bununla beraber mesele, geniş perspektiften bakıldığında tüm savaşlara pek ala uyarlanabilir ki kişi bir anlığına herhangi bir devletin uyruğu olma düşüncesinden sıyrılıp “insan” esaslı bakabildiğinde, bütün savaşların ne kadar anlamsız, çılgın bir hoyratlıkla işlenmiş toplu cinayetlerden ibaret olduğunu fark etmekte zorlanmaz. (Bu dediğimi ara sıra Bülent Arınç bile yapabiliyor, demek ki mümkün...) İşte, Iron Maiden’in Paschendale isimli şarkısı bu etkiyi yaratmakla her işittiğimde beni bulunduğum ortamdan, mekândan kopartma gücünü haiz. Birinci Dünya Savaşında, Batı Cephesi olarak bilinen bölgede yaşanan (Remarque’ın ‘BatıCephesinde Yeni Bir Şey Yok’ kitabının konu edindiği) PasschendaeleSavaşını anlatıyor şarkı… Üç ay süren, Alman güçlerine karşı İngiliz, Fransız ve Belçika ordularının savaştığı bu garip isimli kasaba çevresinde yaklaşık bir milyon kişi hayatını kaybetmiş, aşırı yağışların çamur deryasına dönüştürdüğü siperlerde hardal gazı da tarihte ilk defa kullanılmış. Ne için? Bilmiyorlardı eminim. Öl dendiği için. Öldür denildiği için. Ruhları ve bedenleri omzu kalabalık birkaç kocabaşa ait yüzbinler, savaşlarda yok oluyorlar, sanki hiç var olmamışlar gibi. Kendileri olamamışlar gibi. Tolstoy ne güzel der:

“Askersin; sana ateş etmeyi, süngülemeyi, uygun adım yürümeyi, spor yapmayı, okumayı öğrettiler, eğitime ve teftişe götürdüler. Belki de savaşa gittin, Türklerle ve Japonlarla savaştın. Yaptıklarının iyi mi ya da kötü mü olduğunu kendine sormak aklına gelmedi, değil mi?(…)Yaptıklarından senin değil üstlerinin sorumlu olacağı konusunda söylediklerinin gerçek dışı olduğu da açıktır. Senin vicdanın sende değil de bir onbaşıda, başçavuşta, bölük komutanında, albayda ya da başka birisinde bulunabilir mi? (…) Ve insan, yaptığı bir şeyden dolayı her zaman sorumludur. Zina suçu öldürmekten çok daha hafif değil midir ve bir insanın diğerine ^zina yap, ben senin günahını üstleniyorum çünkü senin amirinim^ demesi mümkün müdür?”

İnce Kırmızı Hat filminde, tepedeki Japon askerlerini püskürtüp o stratejik noktayı ele geçirmeye çalışan timde yalan kızıl saçlı Amerikalı askerin, çatışma esnasında yakın mesafeden bir Japon’u vurmasından hemen bir saniye sonra dehşete düşmüş bir yüz ifadesiyle iç sesinden yankılanan şu sözlere ne kadar benziyor değil mi?

“Bir adam öldürdüm. Bu, yapabileceğin en kötü şeydi. Tecavüzden bile kötü. Birini öldürdüm ama kimse bunun için beni suçlamayacak.”

Kimse suçlamayacaksa, bir suç yoksa, neden vicdan kabullenmiyor bunu? Gene de çoğu insan çeşitli savunma mekanizmalarıyla üzerini örtebiliyor vicdanının itirazı, bu savunma mekanizmalarının kandırmacası o kişiye mazur gösterebiliyor yaptıklarını… Sanki nereden geldiği, nerede yaşadığı bilinmeyen bir büyük şeytan var; bizden daha güçlü, daha karanlık, daha baskın bir şey, insanların içine cinayet tohumu atan, böylece dünyayı, güneşi, doğayı insanlardan çalan. Savaşı meşru gösteren, bir takım ‘yüce’ idealler uğruna doğru ve gerekli bir eylem olarak öven popülist ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ filmiyle aynı yıl gösterime girmiş İnce Kırmızı Hat, savaşın anlamsızlığı ve hiçbir gerekçe ile haklılık payı taşıyamayacağını sinema diliyle ifade eden bir manifesto olarak pek ala ele alınabilir. Filmde ağır yaralı bir Japon askerinin can çekişirken yanı başındaki muzaffer bir Amerikalı askere bakıp kendi iç sesiyle söylediklerini de bu paragrafa eklemek vacip oldu artık:

“Erdemli biri misin? Ya nazik? Kendine güvenin buradan mı kaynaklanıyor? Sevilen biri misin? Bil ki, ben de senin gibiydim. Peki, güzelliğe ve hakikate bağlı olduğun için ıstırabının hafifleyeceğini mi hayal ediyorsun?”

Belki de gerçekten yaşlandım. Çünkü dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanmış, yaşanan, yaşanacak tüm savaşların hiç de kahramanlık türküleriyle yüceltilecek bir yanı olmadığını, insanların öldüğünü… öldürdüğünü çok yalın bir şekilde, kendi diliyle anlatan Paschendale şarkısını her ne zaman dinlesem yanaklarım geriliyor, gözlerim doluyor… Otuz yılı aşkın süren müzik hayatlarında ürettikleri hemen her şeyi binlerce kez dinlemiş bir hayranları olarak, tipik bir Iron Maiden klasiği diyebileceğim bu şarkıyı benim için diğerlerinden ayıran en belirgin özellik, dokunaklı sözleri ve haykırarak yakılan bir ağıt havasını tüm ağırlığı ile taşıyan vokalinin yanı sıra, şarkının ana riff’inin ardarda ateş alan bir silah sesi hissi yaratması ve kulakta bir savaş meydanı atmosferi yaratması… Sözleri olmasaydı da salt müziği dinleyen kimse eskilerin tabiriyle “gûş-i şinev küca, dide-i itibâr kû?” (Nerede gören göz, hani işiten kulak?) diye sorulmaya gerek kalmadan şarkıyla bir harp meydanının notalarla resminin çizildiğini tahmin etmesi zor olmazdı…





Paschendale

In a foreign field he lay
(Yabancı topraklarda yatıyordu)
Lonely soldier, unknown grave
(Yalnız bir asker, bilinmeyen mezarında)
On his dying words he prays
(Son dileği, ölmeden önce söylediği,)
Tell the world of Paschendale
(Paschendale’i herkesin bilmesiydi.)

Relieve all that he's been through
(Hafiflet O’nun çektiği acıları)
Last communion of his soul
(Son bir paylaşımda bulun ruhuyla)
Rust your bullets with his tears
(Mermilerin onun gözyaşlarıyla paslansın)
Let me tell you 'bout his years
(Dur da sana onun hikâyesini anlatayım)

Laying low in a blood filled trench
(Kanlar içindeki bir siperde saklanarak)
Kill time 'til my very own death
(Öleceğim ana dek zaman öldürüyorum)
On my face I can feel the falling rain
(Yağan yağmuru yüzümde duyarken)
Never see my friends again
(Dostlarımı bir daha asla göremeyeceğimi biliyorum)

In the smoke, in the mud and lead
(Duman, çamur ve kurşunlar arasında)
Smell the fear and the feeling of dread
(Korkunun kokusunu içime çekip bok gibi hissediyorum)
Soon be time to go over the wall
(Bu çile bitecek yakında)
Rapid fire and end of us all
(Seri atışlar altında hepimizin sonu gelecek, görüyorum.)

Whistles, shouts and more gun fire
(Daha fazla silah sesi, ıslıklar, haykırışlar)
Lifeless bodies hang on barbed wire
(Bir dikenli telde takılı kalmış cansız vücutlar)
Battlefield nothing but a bloody tomb
(Savaş meydanı kanlı bir mezardan başka nedir ki?)
Be reunited with my dead friends soon
(Ölmüş arkadaşlarımla tekrar bir araya gelmekten başka…)

Many soldiers eighteen years
(Çoğu asker, on sekiz yaşında)
Drown in mud, no more tears
(Çamurda boğulmuş, gözyaşları dinmiş)
Surely a war no-one can win
(Kazananı elbet olmayacak bir savaşta)
Killing time about to begin
(Öldürme zamanı az sonra başladığında)


Home, far away, from the war, a chance to live again
(Evimde, savaştan uzakta, hayata dönmem için hala bir fırsat var)
Home, far away,
(Evim, çok uzakta)
But the war, no chance to live again
(Ama yeniden yaşayabilme ihtimali yok bu savaşta.)

The bodies of ours and our foes
(Düşmanlarımızın ve bizimkilerin bedenleri)
The sea of death it overflows
(Her yeri kaplıyor ölüm denizi)
In no man's land, God only knows
(Tanrı biliyor, sahipsiz topraklarda)
Into jaws of death we go
(Gidiyoruz ölümün dişlerinin arasına)

Crucified as if on a cross
(Bir çarmıha gerilmiş gibi)
Allied troops they mourn their loss
(Müttefikler kayıplarının yasını tutmakta)
German war propaganda machine
(Alman savaş propaganda makinesi)
Such before has never been seen
(Hiç görülmemiş şekilde çalışmakta)

Swear I heard the angels cry
(Yeminle söylüyorum, meleklerin ağladığını işittim)
Pray to God no more may die
(Tanrıya yalvarıp ne olur daha fazla insan ölmesin diyorlardı)
So that people know the truth
(Öyle ki insanlar bu hakikati bilsinler)
Tell the tale of Paschendale
(Anlatsınlar Paschandale hikayesini)

Cruelty has a human heart
(Zulmün bağrında bir insan kalbi yatar)
Every man does play his part
(Herkes kendi rolünü oynar.)
Terror of the men we kill
(Kıydığımız onca kişinin dehşetine karşın)
The human heart is hungry still
(O insan kalbinin açlığı ermez sona)

I stand my ground for the very last time
(Son kez savunuyorum toprağımı)
Gun is ready as I stand in line
(Silah hazır, ben sırada dururken)
Nervous wait for the whistle to blow
(Islığın çalmasını kaygıyla bekleyiş)
Rush of blood and over we go
(Ve oluk oluk akan kan, bitti artık, hadi.)



Blood is falling like the rain
(Yağmur damlaları gibi düşüyor kanlar)
Its crimson cloak unveils again
(Kızıl bir pelerin gibi ortaya çıkıyor yine)
The sound of guns can't hide their shame
(Ne kadar gürleseler de utançlarını saklayamıyor silahlar)
And so we die on Paschendale
(Ve böylece ölüyoruz biz Paschandale’de.)

Dodging shrapnel and barbed wire
(Şarapnellerden ve dikenli tellerden sakınarak)
Running straight at cannon fire
(Bodoslama koşmak, top atışlarına)
Running blind as I hold my breath
(Körlemesine koşturmak, nefesimi tutup)
Say a prayer symphony of death
(Dudaklarımda ölüm senfonisi gibi bir duayla)

As we charge the enemy lines
(Düşman hattına saldırırken)
A burst of fire and we go down
(Bir infilak sesi ve herkes yere sindi)
I choke a cry but no-one hears
(Benden bir boğulma sesi, kimsenin işitmediği)
Feel the blood go down my throat
(Gırtlağımdan aşağı akan kanın hissi)

Home, far away, from the war, a chance to live again
(Evimde, savaştan uzakta, hayata dönmem için hala bir fırsat var)
Home, far away,
(Evim, çok uzakta)
But the war, no chance to live again
(Ama yeniden yaşayabilme ihtimali yok bu savaşta.)

See my spirit on the wind
(Rüzgârla dolanan ruhuma bir bak)
Across the lines, beyond the hill
(Cephelerin karşı tarafında, tepenin ardında)
Friend and foe will meet again
(Dost ve Düşman, gene beraber olacak)
Those who died at Paschendale
(Paschendale’de can verdikten sonra)


İnsanların birbirlerini adına ‘savaş’ denilen toplu katliamlarda öldürmeleri beni geçmişe nazaran çok daha fazla üzüyor artık. Hayatta kalanların ölüleri ‘kendileri için ölmüş’ gibi ele almalarına, çoktan toprak olmuş cesetlerinin yattığı mezarlarına gidip türlü martavallarla dolu anma törenleri düzenlemelerine, hayattayken esamesi okunmayan binlercesinin zorla ölüme gönderilmelerinin ardından kahraman seviyesine yükseltilmesine isyan ediyorum. Sağ iken kendilerine bir kırıntının bile çok görüldüğü zavallılar onlar… 

Belki de gerçekten yaşlandım, ben neler geveliyorum, bu adam neler yazıyor...

13 Aralık 2012 Perşembe

Yıldönümü ve Sokak Lambası Üzerine...



İnsanın iliklerine işleyen ayaza rağmen pencereyi açmaya davrandım, sırf ev sigara kokmasın diye. Sokağa bakıp leziz dumanı içime çekmeyi başlamamın hemen ardından kaldırımda beliren büyüleyici güzellikteki bir kıza, alımlı yürüyüşüne, endamına kilitli kaldı gözlerim. Doğrusu müthiş bir yaratıktı ve daha o saniye düşmüş çenemi kapatıp dudaklarımı ısırarak hayal gücümde o kızla ilgili başrollerini kendisiyle paylaştığım sıcak bir senaryo kurgulamaya başlamışken, ortalığı ışıl ışıl eden hemen köşedeki sokak lambası bir sonraki saniyeyi bile beklemedi, bana ibnelik yapmak için olsa gerek, cart diye sönüverdi. Apartman dairelerinin soluk ışığı ancak kendini aydınlatmaya yetiyor, tüm sokak karanlığa gömüldü tabi. Verdiği boktan hizmetin bu somut örneklemesinden ötürü Fatih Belediyesinin şahs-ı manevisine ettiğim birkaç ağır küfürden sonra kendi kendime “kosmos da O’ndan yana…” diye sesli sesli söylendim.



Gündüz vakti konuştuğumuzda Hatun, “bugün bizim yıldönümümüz” demişti. Pek umursamayıp, inanmayıp dalgaya vurduğumu fark edince bir de açıklama yapmaya kalkıştı: Tanışma yıldönümümüz başkaymış, sevgili olmamızın yıldönümü başka… Hiçbir şey hatırlamadığımı, o dönem hayatımın çok karışık olduğunu falan söyleyecek oldum, ı ıh, geri adım atmadı. Bugün bizim yıldönümümüzmüş. “Yıldönümümüzmüş”kelimesini yazmak otuz saniye sürdü, yazdığımı düzgün okuyabilmek de 20 saniyemi aldı; açıkçası bu postu sırf o sözcüğün bana çektirdiği bu kısa azabı unutmak için hafızamdan silmek isteyebilirim ama Hatun bir yıl boyunca bugünü düşünüp vakti zamanı –bugün- geldiğinde de mutlu olup, mutlu hissedip benimle de paylaşmak için beklemiş, kim bilir kaç defa takvime bakmıştır ya da notlar almıştır ajandasına… Üstelik dediğine göre dördüncü yılımız bitmiş. Telefonu kapattıktan sonra bir süre dört olamaz, üç yıl anca olmalı, o da kesin değil filan diye kendi kendimi kandırmaya çalıştım, en sonunda da “unut... insan hissettiği yaştadır” deyişine sığınarak bu konuşmayı silmiştim hafıza kayıtlarımdan. Ta ki sokak lambası her şeyi mahvedene kadar.



Böyle romantik bir kadının benim gibi biriyle ne işi olur vallahi çözemedim, bunca yıldır anlayamadım. Gizli bir gündemi mi var, doğrusu emin değilim. Aşk söz konusuysa, çoğu zaman yüklemsiz bir cümle gibi bir şeyim ben, kavram var da fiil yok yani.






Pencereyi kapattım. Akan burnumu Markafoni’den gelen kutunun içine eşantiyon olarak koydukları Kotex marka, ipeksi yumuşaklığı ve hassas yan yüzeyleri olan, ayrıca sıvı kilit sistemi ile geliştirilmiş emici bölgelere sahip tek kullanımlık yeni stil kağıt mendilime silerek “kosmos da O’ndan yana, evet, herkes O’nu tutuyor zaten.” diye iç geçirdim. Bilgisayarın başına oturmadan evvel perdeyi aralayıp bakınca, sokak lambasının tekrar yanmış olduğunu gördüm. A.q.’mun Fatih Belediyesi, size oy veren benim lan! Siz tüzel kişiliksiniz, size ne kosmostan, size ne vicdandan!

25 Kasım 2012 Pazar

Masai'ler Üzerine...



Dün akşam bu sıralarda, cebimizdeki Dar es Salaam biletine rağmen saatler süren rötarlar nedeniyle bir türlü ayrılamadığımız Kilimanjaro Havaalanının orta halli bir evin misafir odasından daha geniş olmayan VIP salonunun önünde, gökyüzünde tek tük görülen yıldızlara ve güneş batıp ortalığı karanlığa gömmeden önce Kilimanjaro’yu uzun uzun seyrettiğim tarafa bakarak burnumu karıştırıyor, bir yandan da yaşadığım olağanüstü günün etkisini üzerimde hala tüm yoğunluğuyla hissederken hayatın anlamını düşünüyordum. Çok havalı bir cümle kurduğumun farkındayım ben de. Ngorongoro ve Arusha’daki (vahşi değil) “doğal hayat”ı, oradaki düzeni, yaşam zincirini, tüm o hayatın ortasında aslanlarla, buffalolarla, sırtlanlarla, gergedanlarla, devekuşlarıyla, su aygırlarıyla, antiloplarla, fillerle komşuluk ilişkisi içinde yaşayan Masai’leri anımsadım tekrar. Masai’lerin hiç birinin “hayatın anlamı” üzerine kafa yorduğunu düşünmek akıllıca olmazdı. Hayatın anlamını aramak derken, aslında “yabancılaşmaya” (alienation) neyin mani olacağını ifade etmeye çalışıyoruz. Hayatın Anlamı Arayışı, Yabancılaşma durumunun sonrasında ortaya çıkıyor. Milyonlarca yabancılaşma tanımından biri şuydu: Yabancılaşma, insanın kendisinden, başkalarından ve en geniş manada dünyadan kopmasıdır. Bir eylem ya da eylemin sonucudur, bunun sonucunda da bir başka kişiye, kişilere, kültüre yabancı hale geldiğini hisseder. Bu hali ne kadar sık ve yoğun hissettiğinizi düşünün bir. Ben kendi namıma hayatımın yarısından fazla bu anlattığım durumu duyumsadım. Ya Masai’ler? Adamlara böyle bir kavramı nasıl anlatabilirsiniz? Tanzanya’ya has, bizim ineklerin biraz irisi ve kemiklisi hayvanlar besliyorlar, bütün vahşi hayvanlarla bir arada yaşıyorlar ve kimse kimseye zarar vermiyor: yırtıcılar heriflerin sürüsüne dahi saldırmıyorlarmış. Biz ve bizim gibi safari arabalarında gezenlerle dalga geçer gibi ortalıkta umarsızca kendilerine özgü kıyafetleriyle yalınayak dolaşan bu adamlarda ne yabancılaşması olacak? Yırtıcılarla aralarındaki adı konmamış barış halini tasavvur etmeye çalıştım, bir Masai’ye bunun aksini nasıl anlatabiliriz? Yabancılaşma… peh. İstediğiniz kadar Hegel’i anlatın, Marx’ın yorumunu, Feuerbach’ın baharatını açıklayın, modern düşünürlerin yardımına başvurun; olmaz. Bir Masai hiç birini anlamaz.

Masai’leri boşverelim. Şehirleşmiş, umduğumdan çok daha düzgün ve ileri bir hayatla karşılaştığım Tanzanya halkı da büyük oranda neden bahsedildiğini idrak edemeyecektir. Dört günde adamların zihin kodlarını çözdüm demiyorum elbette, lakin genel sükûnet, iç huzurun yansımasından ibarettir ve ters istikamete baktığımızda, yani bunların yokluğunda gene yabancılaşmaya, kopuşa ve insanın kayboluşuna varıyor konular.

Fotojenik olmadıklarını biliyorum. Sırtlarına aldıkları masa örtülerinden Arusha'da ben de kendime aldım. Masai ve masa örtüsü? Neden olmasın?



Bizler, yani Batılılar ve Batılı olamayıp da yarı-Batı terbiyesi/düşüncesi alıp ne idüğü belirsiz hale gelmiş bunalım insanlar, mutlu olmak istiyoruz ama bunun için mutluluğumuzu feda ediyoruz. Şu çok açık: Batı Dünyası yerküreye böylesine hâkim değil iken, dünyanın dört bir köşesine erişip kendi materyalist anlayışını empoze etmemişken böyle bir Yabancılaşma illeti görülmemişti. Avrupa’da başladı, tüm dünyaya yayıldı. Hayatın anlamını kaybetmeyen, hayatın anlamını aramaz ki. Sağlığı sıhhati yerinde olan insanın yok yere ilaç araması kadar muhal olurdu bu durum.

Çok dağınık anlattım, feci halde de uykum var. Dört gün Tanzanya’ya gittim, gelene kadar gene tüm koca kafalı ibnelere küfür edip durdum. Hegel’den itibaren omzunda filozof apoleti olan herkes ruhumuzu sikti, kalplerimizi çoraklaştırıp fakirleştirdi sonra da orta yerde desteksiz sik gibi kalan beynimizle hayatın anlamını arayıp durduk. Hâlbuki hayatın anlamı, “hayatın anlamını neden arıyoruz?” sorusunda gizli.

Bir de affedersiniz öküz gibi ananas yedim. Ne biçim bir şeymiş o ya…

7 Kasım 2012 Çarşamba

Entel-Dantel Makyajla Ezikliği Gizlenmeye Çalışılmış Bir Yaşam Kesiti Üzerine... (Uyarı: Feci Sıkıcı Bir Yazı)



Bu hayatta yapayalnızım. En yakın akrabalarım da dâhil, hiç kimsenin yanımda, yakınımda olmadığını biliyorum. Düzenli aralıklarla görüştüğüm ama ilişkimizin sonsuza dek sürmeyeceğini tahmin ettiğim Hatun, her gün birer defa arayıp hatırlarını ve ihtiyaçlarını sorduğum anne-babam, 25’imden sonra kendisine güzel bir şeyler hissetmeye başladığım bir kardeşim var; bir de aralarda lafladığım, dertlerine ya da mutluluklarına anlık olarak ortak olabilmeye çalıştığım, geçmişte ‘dost’um dediğim ama artık benim için hiçbir şey ifade etmeyen, şimdilerde de ‘dostum’ dediğim ve gün gelip kendilerinden de kopacağımı bilip o anı beklediğim kişiler, hepsi o kadar. Bugün ölecek olsam cenazeme beni tanıyanlar, beni sevenler, beni özleyecekler değil, çoğunlukla mensup olduğum ailem vasıtasıyla/ zorunluluğuyla ya da meslekî birliktelikten beni tanıyan insanlar gelir, ‘dost’ diye tabir ettiklerim ise daha ziyade bir görevi ifa etmek, ‘cenazesine gittik’, ‘ben mezarlıktaki defin törenine de katıldım, bir de yağmur yağmış, vıcık vıcık çamurdu ortalık’ diye dış koşulları da şahit göstermek suretiyle görev savmak amacıyla katılır merasime.


Zor biri değildim. Gereğinden fazla melek kalpli bir baba ve alışılmışın dışında rasyonalist bir anne tarafından büyütüldüm; Toplum/çevre tarafından iyi ve zengin insan olarak bilinmenin nihai amaç ve mutluluk olarak nitelendiği bir dönemde, yani sosyal mastürbasyonun bir öğesi şeklinde yetişmenin salık verildiği bir zaman aralığında geçti gençliğim. ‘İyi’ olan topluma zarar vermez, ‘zengin’ olan parazitlik yapmaz, kimselere muhtaç olmazdı. Sosyal çevrenin ne düşündüğü her şeyden önde ve önemliydi o zamanlar: Şeref ve onur gibi sadece ötekilerinnezdinde bir anlam taşıyan ve bizzat ötekilertarafından yaftalanan insanlar, üzerlerine her daim tutulmuş çeşitli çap ve tiplerde büyüteçlerin varlığını hissederlerdi, komşu ne der, ev sahibi ne düşünür, mahalle bakkalı da seni gördü mü öyle, amcan duymasın çok üzülür derken hep haricî faktörlerin yönlendirmesini duyduk içimizde, bunun yarattığı görünmez baskıyı yaşadık. 


Zor biri değildim çünkü çok güzel adapte olmuştum çocukluk ve ergenliğimde bu baskılanmaya. Melek gibi bir çocuktum. Ortaokul ve lise yıllarımda bana anne canavarı derdi arkadaşlarım, ailemi tanıyan ve benim çocuklarıyla arkadaş olduğu gören tüm annelerin içi ferahlar, benim de yanlarında olmam şartıyla çocuklarına gönüllerindeki sınırlamaya uygun nitelikte özgürlük verirlerdi çünkü. Rol yapmıyordum, iyiydim ben. İçi sevgi, saygı ve usluluk samanıyla doldurulmuş biriydim o vakitler. 


Hangi ara, ne şekilde ne oldu bilmiyorum. Sanırım yirmilerimin başlarında annem “sen aslında ne iyi çocuktun, seni Dostoyevski böyle yaptı” demeye başladı. Eleştirmeye, yargılamaya ve mahkûm etmeye girişmiştim çevremi. İlkokul mezunu annemin, Tolstoy’dan evvel Dostoyevski okumaya başlamamı huzursuzlukla karşıladığından olsa gerekti bu tepkisi. Hâlbuki ben edebiyatla, romanla, şiirle dönüşmedim, zihnimde eleştirelliği tetikleyen, kabullenmelerin sahte barışını sarsan ilk Toynbee olmuştu, üzerine mis gibi Schuon varken yanlışlıkla/cahillikle (yol gösterenimizde yoktu tabi) Guenon’a sarınca ben, insanlara, hayata, inanışlara, kısaca iman edilip yüceltilen tüm değerlere karşı kökten sorgulamaya giriştim ve  birden “ben seni böyle yetiştirmedim” sızlanmalarıyla yüzleştim. Guenon fanatiği, müridi, takipçisi filan oldum demiyorum elbette, ama O bir pencere açtı üzerime, özellikle sosyal ve tarihsel bağlamda yazdıklarının modernite tarafından insanlara sorgulanamayan mutlak doğrular şeklinde belletilmiş nice kavramı ve olguyu iyiden iyiye sarstığını idrak ettiğimde, tarif edilmez bir haz aldığımı görüyordum. Buralara çok fazla girmeyeyim, kimsenin reklamını yapmak değil niyetim. Özetle, elbette anneciğimin bıdırdadığı gibi Dostoyevski’nin, Kafka’nın, Camus’nun ve o avanede yer alan götlerini fil yaraklarına kurban etmek gereken benzeri ibnelerin üzerimde yarattığı tahribatı yadsımıyorum: Fakat bu adamlar –yazı ve düşüncelerinin doğası gereği- sadece bozmakla, alt üst etmekle, kafa karıştırmakla, düşünceleri bulandırmakla ve insanları önce bunalıma, sonra depresyona –hatta yokluğa- sürüklemekle mükelleftiler, onları ben de okudum, depresyonlara girdim, mutsuzluk girdabında epeyce su yuttum, sonra karaya ayak basıp hepsine ağız dolusu küfür etmeyi ihmal etmeyip elimden geldiğince hepsini zihnimden silip atmaya çalıştım. 


Bu noktada ‘sen bu halde olduğuna göre Guenon bu saydığın koca götlü ibnelerden daha da berbat ve zararlı biri olmalı’ diyebilir kimileri. Yineleyeyim, Guenon’u okuyup zihnime belki yalan yanlış adapte etmeye çalışırken bazı kodları yanlış girmiş olabilirim. Öteki ibneler direkt zehir enjekte eder zihne, benim yaptığım ise Guenon’un zeytinyağlı yemek tariflerini kıymalı ve bol baharatlı pişirmeye benzerdi ancak, veya O’nun bestelediği bir keman konçertosuna Max Calavera vokaliyle bir death metal cover’ı yapmak gibi bir şeydi. Saçma sapan bir hayal dünyam ve kendimi ifade etmek için twitter’in yetersiz kaldığı bozuk bir düşünce tarzım var, hem kaldı ki disiplinler/ekoller arasında kes-yapıştır’lar ya da şablon uygulamaları zaten mümkün olamaz. Demeğe çalıştığım ‘bakış açısı’, o kadar.


Neden yapayalnız olduğuma geliyorum.


Değerleri, olguları, kutsallık atfedilen ama değişmezliğinden söz edilemeyecek inanışları bu şekilde görmeye çalışıp, ucundan kenarından anladığımı hissettikçe önce kendime güvenim, ardından özbenliğime olan beğenim arttı. Bu sürecin sonu tahmin edileceği gibi kibirdi. Kendimi pek matah ve akıllı görmeye başlayınca (hala da öyle görüyorum, sadece eskisi kadar yaratıcı olmadığımdan sesim fazla çıkmıyor) bu tutumun doğal akışı ‘ötekileri’ hor görmek şekline bürünüyor. Ötekiler, yukarılarda değinirken tırnak içine aldığım ‘ötekiler’. Beraberlerinde taşıdıkları her şey de dâhildi bu hakir görmeye; yalan olduklarını fark etmedikleri değerleri, yerel putları, çocukça korku ve sevinçleri, yapmacık gururları vs. Onlar gibi olamadığımı gördüm. Sorun değildi, hem onların da benim gibi olamayacağını biliyordum. Buna rağmen onları sevmeye çalıştım. Samimiyetle çırpındım. Fakat problem şuradaydı: Becerikli, akıllı, uyanık, kurnaz, tedbirli olamadığım gibi, gereğinden fazla açık sözlü, heyecanlı, samimi ve sabırsız biri olduğumdan sürekli offside’da kalmaya başladım. İçten ve dürüst davranacağım diye kendimi sakınamayan korunmasız bir salak haline düştüm defalarca. Önce şaşırdılar, sonra güldüler, ardından hafife aldılar ve nihayet işe yaramayan bir aptal yerine koymaya başladılar. 


Kibirli birine bundan daha büyük bir acı verilemezdi, dahası kibirli olduğu gören ama bundan kendisini sıyıramayan bir adam tabi tutulduğu bu muameleyle yüz yüze geldiğinde hangi tavrı benimserse benimsesin sonuçta budala durumuna düşeceğini anlar ve acı çekerdi. Eh, öyle de oldu zaten. Haklı olduğunuzu bilip de yenilgi hissini tatmak çok acı bir duygu. Küçük görüp buna rağmen sevmeye çalıştığınız (çelişkinin farkındayım) kişiler tarafından küçük görüldüğünüz için egonunuz yarıldığını ve onlardan uzaklaştığınızı hissetmek, saçma sapan bir aşağılık kompleksini de beraberinde getiriyor. Uzaklaşmaya başlıyorsunuz. Daha doğrusu kaçmaya. Üstelik geçen zamanla, diğer bir değişle yaşlandıkça hayal gücü, düşünme yetisi zayıflıyor. Artık üretemiyor insan, zorlanıyor, zihninde alev alev yanan ateşler değil, büyük oranda geçmiş kazanımlara ait küllerin kaldığını fark ederek çaresizlik içinde yaratmaya değil, belki hatırlamaya çalışıyor. Zor bir şeyi tasvir ediyorum. Kendisi de, tasviri de zor.

Benlik kendisini tamir eder. İnsan kendi hakkında bir yargıya varır ve bu yargıyı da kendisini ikna edecek şekilde temellendirebilirse, yaraları iyileşir, gerekli ilaçları da kullanmak suretiyle özsaygısını yeniden kazanır. Mesele olanı biteni olgunlukla kabul etmekten geçiyor. Bu olgunluk hali, başkalarından uzak durmayı, yalnızlığın huzur ve güven veren örgüsü ile birleşiyor. Az evvel aşağılık kompleksinden bahsetmiştim ya, sevmeye çalışıp başaramadığım ama ötekilerinalaycı hafife alışları yüzünden merhamet ve acımadan fazlasını bana layık görmedikleri hissine kapıldıkça, varsın yalnızlık olsun, sürsün diyorum. Hatta bunu kabullenmenin ötesinde, tercih ediyorum.




Sonrasında Macbeth giriyor devreye:

“Yarın… yarın… yarın… Sürüklenip gidiyor böyle bu boş yaşam,
Kayıtlı zamanın son hecesine kadar.
Dünlerimiz ise onca budalaya ışık tutup toprak altına giden yolu gösterdi, o kadar.
Sön artık, hadi sön, ömrü kısa kandil.
Yaşam dediğin yürüyen bir gölge,
Bir garip oyuncu:
Bir hışım sahnede dolanıp boy gösteriyor;
Sonra haber çıkmıyor zavallıdan.
Yaşam bir masal; kaçığın birinin anlattığı
Şamata ve öfke dolu baştan başa;
Hiçbir anlamı yok.”
(5:5’ten.)




Not 1: Gene mi Camus’ya geldik a.q.
Not 2: Yazı içeriğindeki çelişki ve tutarsızlıkların da a.q.

29 Ekim 2012 Pazartesi

İç Sıkıntısı Üzerine... (Feci Halde Sıkıcı Bir Yazı.)



Öyle sıkıcı şeyler yazacak oluyorum ki, sonrasında bu kadar sıkıcı şeyler düşündüğüm için de kendime kızıyorum, içim sıkılıyor. Ardından içini daraltan sıkıntı hissinden kaçma isteği insanı boş şeylerle oyalanmaya zorluyor, o andan kurtulma yönünde çaba sarf ediyor kişi, oyunla, oynaşla zaman geçirmeye başlıyor. Leopardi’nin söylediği gibi sıkıntı hava gibi bir şey, bir boşluk bulduğu anda dolduruyor orayı ve yerleşip kök saldığı yerden çekip atamıyoruz; kene gibi emiyor yaşamımızı. Çok önceleri zırvaladığım bir postta düşünmemek için, varlık sebebimize ve bunun acı veren çözümsüz neticelerine kafa yormak istemediğimizden oyunla, magazinle, dedikoduyla, anlamsız hobi ve meraklarla, abartılı cinsel açlıkla ve benzeri uğraşlarla hayatımızı tıka basa doldurduğumuzu, böylece delirmekten kaçınmaya çabaladığımızı gevelemiştim. İnsan eğer sorularına cevap alamazsa ve hele ki yanıt bulamadığı bu sorular var olma, yaşam ve ölüm gibi ontoloji kokan entelektüel meselelere dair sorularsa, kişinin deliliğin sınırına varması içten bile olmaz. İşte bu kaçınma halini farkında olmadığımız bir savunma mekanizması nevinden ele almak da mümkün o yoruma göre; çünkü modern hayatta bu ve benzeri sorulara verilen cevaplar ancak öteleme nevinden oyalamaya yarıyor insanı, cevapların hiçbirisi gerçek cevap değil. Özetle, insanlar düşünmekte kaçınıyor ve zamanlarını nasıl ve ne şekilde düşünmeden harcayabileceklerine odaklanıyor, bunu da zevki ve hazzı odak noktasına koyarak yapıyorlar diye yazmıştım. Zevk ve hazzın doruk anında başka hiçbir şey düşünemez çünkü insan, işte abartılı cinsel hayat olarak nitelediğim şey de, oyun, fuzuli merak ve ilgilerle dolu hayatlar da hep bu neticeye götürüyor beni. Bu noktada biraz çelişkili şeyler yazıyor olabilirim ama kendimi anlatıyorum burada, kendime söylüyorum bunları: Her gün, ama her gün porno izliyorum, xvideos ve xhamster’dan sonra youporn’un da yasaklanmasına küfürler saydırıp başka alternatifler aramaya koyuluyorum. Hala NBA transferlerini, yakında başlayacak sezon öncesi yorumları ince ince okuyorum, politik gelişmeleri, anlamsız çekişmeleri, ıvırı zıvırı basından takip ediyorum. Beni uyuşturmasına izin vermeyeceğim dediğim televizyonu senelerdir evime sokmadım belki ama sürekli oyun oynadığım bilgisayarım ve internet ‘salaklaştırma’ dediğim bu görevi fazlasıyla ifa ediyor zaten. Bir yandan da sürekli kitap okumak suretiyle beynimi sikmekten geri durmuyorum: okumak tıpkı seks veya porno gibi, gördüğü işlev açısından kafamı uyuşturmaktan başka bir halta yaramıyor aslında. Filanca yazar şunu söylemiş, öteki de aynı konuda bunu demiş. Bir başkası da şunu buyurmuş. Başkalarının ne söylediğine sürekli kulak verip kendi düşüncesi gelişmeyen, aksine düşünmek istemeyen, belki de istese dahi düşünemeyecek bir et parçasına dönüşüyor beynim.  Bu da aynı yere çıkıyor, savunma mekanizması gibi, aslında akıl sağlığımı koruyorum sanki. Ot oluyorum ama it is OK. Kendimden korunuyorum böylece.


Öteden beri kendime baktığımda, kırk yaşına gelmiş (ön-andropoz evresini şiddetle idrak etmeye başlayan) bir adamın aslında yıllar önce düşünmeye başladığı şeyler bunlar. Yakın zamanda ise bu bahsettiğim şeylere ekleyebileceğim, hatta aslında o potada yer alan ama benim yeni fark ettiğim bambaşka bir sıkıntı öğesini idrak ettim. Geçenlerde blogunu kapatan biri, blogtaki yazılarında, yazdıklarına gelen yorumlara verdiği karşılıklarda sık sık “bu kadar haksızlık varken…” söylemini yineliyordu. Başlarda ironi yapıyor, dalga geçiyor hissine kapılırken, sonrasında gördüğüm/gözlemlediğim olaylara haksızlık perspektifinden bakmayı denedim ve ansızın içimde müthiş bir ürperti hissi duyumsadım. Baktığım her yerde, ama her yerde gözüme ilişen haksızlıktan başka bir şey değildi, ruh büyütecimi ne tarafa yöneltsem kalbime bir haksızlığın gölgesinin düştüğünü görmeye başladım. Herkes bir başkasının bencilliği ya da sırf kötülük yapma gayesiyle işlediği fiillerden ötürü haksızlığa uğramaktaydı; üstelik bu öylesine girift bir sarmala dönüşmüş bir haldeydi ki, bencil ve kötü insanlar dahi kendilerinden daha bencil ve kötü insanlar tarafından işkence görmekteydiler. En dar çerçevedeki sosyal hayattan makro plandaki toplumsal olaylara, basit ve önemsiz görünen spor ya da eğlence unsuru şeklinde ele alınabilecek gelişmelerden iş hayatına, iç politikadan dış politikaya, her yerde haksızlıktan kaynaktan acı ve mutsuzluk diz boyu. Haksızlık hak yemektir, hakkını vermemektir, ‘kılıç da terazi de benim elimde, istediğim gibi değerlendirir, dilediğimce hak dağıtırım’ demektir. Acıma, şefkat, merhamet yok. Çünkü insanlar artık [bu ‘artık’ çok iddialı, lafın gelişi yazdım.] kendilerini zor durumdakilerle, hakkı yenenlerle, başkaları yüzünden ıstırap çekenlerle özdeşleştirmiyorlar. Özdeşleştirme, ‘hak vermenin’ başlangıç noktasıdır çünkü. Hakkı yenen kişinin mutsuzluğunu ve yaşadığı parçalanma hissini duyduğunda, insan o mutsuzluğu ortadan kaldırmaya çalışması gerektiğine kalben inanır. Aksi takdirde Wittgenstein’in [gene Wittgenstein] dediği gibi ‘içine ruhla üflenmiş boş bir balon gibi ortalarda gezinmeye başladığı utanarak fark eder’ ve çoğu insanın insanlıklarından vazgeçercesine tüm bu yaşananları ‘hayatın kanunu’ olarak görüp kabullenmesine de isyan etmeye başlar. 


İsyan etti, peki ne oldu? Hiçbir şey. Hiçbir şeyi değiştiremez insan. Ne ekonomik sirkülâsyonu, ne toplumsal gelişmeleri, ne okullarda verilen eğitimi, ne insanların kalplerinde yer ettiğini gördüğü “her şey benimdir, hiç kimse için hiçbir şey yoktur’ anlayışını değiştiremez. Sözünü ettiğim isyan, kalpteki bir kanamadan farksızdır, üstelik başkalarına da onların kalplerinin neden bunca nasırlaştığına bakıp şaşkınlık içinde, bazen üzüntüyle, bazen de öfkeyle bakar durur. Bakar. Durur. Bu anlattıklarımın hiç birisini ‘bilinçli’ yapmıyoruz, yaşamıyoruz. Kozmik kaynaklarından tükenmezcesine oluk oluk akan kötülük ve bencillik zift pınarları altında tüm insanların yıkandığını, kirlendiklerini, kirlendiğimizi görüp hiçbir şey yapamıyoruz. Schopenhauer’in dediklerini en derinlerimizde hissetmememiz mümkün değil: “Bu dünya, var olan ve var olabilecek en kötü dünyadır. Çünkü bu dünya hakkında, olabilecek en iyi yollu hayaller kurmak dahi manasızdır. Olanı görmemek saçmadır. Dünya öyle bir kötüdür ki, zar zor ayakta kalabilmektedir.”Gözümüzü açıp baktığımızda içimizde öyle derin bir acı hissediyoruz ki, gözümüzü kapatmak başka bir şey gelmiyor elimizden. İç sıkıntısı eziyor bizi, çaresizliğe gömülüp. 




Gözleri kapatmayı nasıl başından kalkamadığım bilgisayar oyunları ile, Alex-Aykut Kocaman sorunsalı ile, Mehmet Baransu-MİT düellosu ile, porno bağımlılığı ile, politik çekişmeleri takip ile, insana hiçbir şey vermeyen pop kültür bilgisi ile, magazin merakı ile, iphone/galaxy tartışması ile, bitmez La Liga ilgisi ile, işe yaramayan binbir türlü saçmalık ile bağdaştırdığımı sormasın kimse. Beni öldürmeyen, güç kılar demiş zamanında bir amca, ben de beni uyuşturan acı çekmeme engel olur diyorum. 


Haksızlıklara gelince, namaz kılıyor olsaydım eğer, her vakitten sonra ellerimi açıp Schopenhauer’ın duasını yinelerdim: “Tüm canlılar acılardan uzak olsunlar.”