Öyle sıkıcı şeyler yazacak oluyorum ki, sonrasında bu kadar sıkıcı şeyler düşündüğüm için de kendime kızıyorum, içim sıkılıyor. Ardından içini daraltan sıkıntı hissinden kaçma isteği insanı boş şeylerle oyalanmaya zorluyor, o andan kurtulma yönünde çaba sarf ediyor kişi, oyunla, oynaşla zaman geçirmeye başlıyor. Leopardi’nin söylediği gibi sıkıntı hava gibi bir şey, bir boşluk bulduğu anda dolduruyor orayı ve yerleşip kök saldığı yerden çekip atamıyoruz; kene gibi emiyor yaşamımızı. Çok önceleri zırvaladığım bir postta düşünmemek için, varlık sebebimize ve bunun acı veren çözümsüz neticelerine kafa yormak istemediğimizden oyunla, magazinle, dedikoduyla, anlamsız hobi ve meraklarla, abartılı cinsel açlıkla ve benzeri uğraşlarla hayatımızı tıka basa doldurduğumuzu, böylece delirmekten kaçınmaya çabaladığımızı gevelemiştim. İnsan eğer sorularına cevap alamazsa ve hele ki yanıt bulamadığı bu sorular var olma, yaşam ve ölüm gibi ontoloji kokan entelektüel meselelere dair sorularsa, kişinin deliliğin sınırına varması içten bile olmaz. İşte bu kaçınma halini farkında olmadığımız bir savunma mekanizması nevinden ele almak da mümkün o yoruma göre; çünkü modern hayatta bu ve benzeri sorulara verilen cevaplar ancak öteleme nevinden oyalamaya yarıyor insanı, cevapların hiçbirisi gerçek cevap değil. Özetle, insanlar düşünmekte kaçınıyor ve zamanlarını nasıl ve ne şekilde düşünmeden harcayabileceklerine odaklanıyor, bunu da zevki ve hazzı odak noktasına koyarak yapıyorlar diye yazmıştım. Zevk ve hazzın doruk anında başka hiçbir şey düşünemez çünkü insan, işte abartılı cinsel hayat olarak nitelediğim şey de, oyun, fuzuli merak ve ilgilerle dolu hayatlar da hep bu neticeye götürüyor beni. Bu noktada biraz çelişkili şeyler yazıyor olabilirim ama kendimi anlatıyorum burada, kendime söylüyorum bunları: Her gün, ama her gün porno izliyorum, xvideos ve xhamster’dan sonra youporn’un da yasaklanmasına küfürler saydırıp başka alternatifler aramaya koyuluyorum. Hala NBA transferlerini, yakında başlayacak sezon öncesi yorumları ince ince okuyorum, politik gelişmeleri, anlamsız çekişmeleri, ıvırı zıvırı basından takip ediyorum. Beni uyuşturmasına izin vermeyeceğim dediğim televizyonu senelerdir evime sokmadım belki ama sürekli oyun oynadığım bilgisayarım ve internet ‘salaklaştırma’ dediğim bu görevi fazlasıyla ifa ediyor zaten. Bir yandan da sürekli kitap okumak suretiyle beynimi sikmekten geri durmuyorum: okumak tıpkı seks veya porno gibi, gördüğü işlev açısından kafamı uyuşturmaktan başka bir halta yaramıyor aslında. Filanca yazar şunu söylemiş, öteki de aynı konuda bunu demiş. Bir başkası da şunu buyurmuş. Başkalarının ne söylediğine sürekli kulak verip kendi düşüncesi gelişmeyen, aksine düşünmek istemeyen, belki de istese dahi düşünemeyecek bir et parçasına dönüşüyor beynim. Bu da aynı yere çıkıyor, savunma mekanizması gibi, aslında akıl sağlığımı koruyorum sanki. Ot oluyorum ama it is OK. Kendimden korunuyorum böylece.
Öteden beri kendime baktığımda, kırk yaşına gelmiş (ön-andropoz evresini şiddetle idrak etmeye başlayan) bir adamın aslında yıllar önce düşünmeye başladığı şeyler bunlar. Yakın zamanda ise bu bahsettiğim şeylere ekleyebileceğim, hatta aslında o potada yer alan ama benim yeni fark ettiğim bambaşka bir sıkıntı öğesini idrak ettim. Geçenlerde blogunu kapatan biri, blogtaki yazılarında, yazdıklarına gelen yorumlara verdiği karşılıklarda sık sık “bu kadar haksızlık varken…” söylemini yineliyordu. Başlarda ironi yapıyor, dalga geçiyor hissine kapılırken, sonrasında gördüğüm/gözlemlediğim olaylara haksızlık perspektifinden bakmayı denedim ve ansızın içimde müthiş bir ürperti hissi duyumsadım. Baktığım her yerde, ama her yerde gözüme ilişen haksızlıktan başka bir şey değildi, ruh büyütecimi ne tarafa yöneltsem kalbime bir haksızlığın gölgesinin düştüğünü görmeye başladım. Herkes bir başkasının bencilliği ya da sırf kötülük yapma gayesiyle işlediği fiillerden ötürü haksızlığa uğramaktaydı; üstelik bu öylesine girift bir sarmala dönüşmüş bir haldeydi ki, bencil ve kötü insanlar dahi kendilerinden daha bencil ve kötü insanlar tarafından işkence görmekteydiler. En dar çerçevedeki sosyal hayattan makro plandaki toplumsal olaylara, basit ve önemsiz görünen spor ya da eğlence unsuru şeklinde ele alınabilecek gelişmelerden iş hayatına, iç politikadan dış politikaya, her yerde haksızlıktan kaynaktan acı ve mutsuzluk diz boyu. Haksızlık hak yemektir, hakkını vermemektir, ‘kılıç da terazi de benim elimde, istediğim gibi değerlendirir, dilediğimce hak dağıtırım’ demektir. Acıma, şefkat, merhamet yok. Çünkü insanlar artık [bu ‘artık’ çok iddialı, lafın gelişi yazdım.] kendilerini zor durumdakilerle, hakkı yenenlerle, başkaları yüzünden ıstırap çekenlerle özdeşleştirmiyorlar. Özdeşleştirme, ‘hak vermenin’ başlangıç noktasıdır çünkü. Hakkı yenen kişinin mutsuzluğunu ve yaşadığı parçalanma hissini duyduğunda, insan o mutsuzluğu ortadan kaldırmaya çalışması gerektiğine kalben inanır. Aksi takdirde Wittgenstein’in [gene Wittgenstein] dediği gibi ‘içine ruhla üflenmiş boş bir balon gibi ortalarda gezinmeye başladığı utanarak fark eder’ ve çoğu insanın insanlıklarından vazgeçercesine tüm bu yaşananları ‘hayatın kanunu’ olarak görüp kabullenmesine de isyan etmeye başlar.
İsyan etti, peki ne oldu? Hiçbir şey. Hiçbir şeyi değiştiremez insan. Ne ekonomik sirkülâsyonu, ne toplumsal gelişmeleri, ne okullarda verilen eğitimi, ne insanların kalplerinde yer ettiğini gördüğü “her şey benimdir, hiç kimse için hiçbir şey yoktur’ anlayışını değiştiremez. Sözünü ettiğim isyan, kalpteki bir kanamadan farksızdır, üstelik başkalarına da onların kalplerinin neden bunca nasırlaştığına bakıp şaşkınlık içinde, bazen üzüntüyle, bazen de öfkeyle bakar durur. Bakar. Durur. Bu anlattıklarımın hiç birisini ‘bilinçli’ yapmıyoruz, yaşamıyoruz. Kozmik kaynaklarından tükenmezcesine oluk oluk akan kötülük ve bencillik zift pınarları altında tüm insanların yıkandığını, kirlendiklerini, kirlendiğimizi görüp hiçbir şey yapamıyoruz. Schopenhauer’in dediklerini en derinlerimizde hissetmememiz mümkün değil: “Bu dünya, var olan ve var olabilecek en kötü dünyadır. Çünkü bu dünya hakkında, olabilecek en iyi yollu hayaller kurmak dahi manasızdır. Olanı görmemek saçmadır. Dünya öyle bir kötüdür ki, zar zor ayakta kalabilmektedir.”Gözümüzü açıp baktığımızda içimizde öyle derin bir acı hissediyoruz ki, gözümüzü kapatmak başka bir şey gelmiyor elimizden. İç sıkıntısı eziyor bizi, çaresizliğe gömülüp.
Gözleri kapatmayı nasıl başından kalkamadığım bilgisayar oyunları ile, Alex-Aykut Kocaman sorunsalı ile, Mehmet Baransu-MİT düellosu ile, porno bağımlılığı ile, politik çekişmeleri takip ile, insana hiçbir şey vermeyen pop kültür bilgisi ile, magazin merakı ile, iphone/galaxy tartışması ile, bitmez La Liga ilgisi ile, işe yaramayan binbir türlü saçmalık ile bağdaştırdığımı sormasın kimse. Beni öldürmeyen, güç kılar demiş zamanında bir amca, ben de beni uyuşturan acı çekmeme engel olur diyorum.
Haksızlıklara gelince, namaz kılıyor olsaydım eğer, her vakitten sonra ellerimi açıp Schopenhauer’ın duasını yinelerdim: “Tüm canlılar acılardan uzak olsunlar.”

İnanan biri olsaydım; "amin" derdim.
YanıtlaSilsvieri doroga,
YanıtlaSilDün ikindi vakti İstiklal Caddesine çıkmak için Karaköy'den tünele bindim, biraz dolaşacak, kitapçıları gezecek, karıya kıza bakacak, mozaik pasta yiyecek, bunalmışlığımdan sıyrılacaktım güya. Tünele bindikten hemen sonra arkamdan yaşlı bir teyze adımladı içeri; ikili koltuklardan birinin yanındaki demirlere tutundu. İki çıtır oturuyordu koltuklarda, 20-22 yaşlarında, son derece alımlı ve güzel kızlardı, suratlarında da senin blogunda sayfalar dolusu anlatıp yorumladığın kozmetiklerden bir karış kadar sürülmüş halde tiplerdi. [Seren Serengil'e neden bu kadar ağır makyaj yapıyorsunuz diye sorduklarında "resim yapmayı ve boyamayı seviyorum" cevabını vermişti.] Kızlar başlarını kaldırıp yaşlı kadına bakmadılar bile. Kadıncağız da durdu oracıkta, hemen kızların yanıbaşındaki direğe sarıldı, bekledi. O an vagonda oturan sadece o iki baby şırfıntı değildi, başkaları da avrdı çevrede oturan, ama o ikisi kadına dönüp göz ucuyla dahi bakmadılar çünkü baksalardı, yer vermeleri gerektiğinin de farkındaydılar.
Yukarıda "isyan" kelimesini kullanmıştım bir yerde. İçimde isyan dalgalanması yaşadım önümde olanı biteni seyrederken. Kızların karşısına dikilmek ve "Ferdinand Marcos ismini hiç duydunuz mu? 1970'ler ve 90'lar arasında Filipinler'i yöneten diktatörün ismidir bu, bir de karısı vardı İmelda Marcos adında. İmelda Marcos gençliğinde güzellik kraliçesi seçilmiş, çok hoş bir tipi olan çekici bir kadındı ve zaten bu güzelliği ile devlet başkanının eşi olmaya hak kazanmıştı. 1990'larda bir halk ayaklanmasıyla alaşağı edilince, ülkeyi kene gibi emen bu kişilerin de iplikleri pazarı çıktı. Görüldü ki, o dönem ülke nüfüsunun yarısından fazlası çöpleri karıştırarak geçimlerini sağlarken, first lady İmelda Marcos'un 12,000 çift ayakkabısı vardı. İşte, bu bizi şu noktaya götürür: Bir insanın orospu olmak için vücudunu satması şart değildir. Bazı insanların ruhları orospudur. Siz ikiniz bu teyzeye yokmuş, sanki burada hiç bulunmamış, yok hükmündeymiş gibi davranıyorsunuz ya, İmelda Marcos'tan farkınız yok. Siz de güzelsiniz ama ruhlarınız orospu O'nun gibi. Orospusunuz!" demek istedim. Bu monolog aynen bu şekilde kafamda yazıldı büyük bir süratle. Gel görelim neden? dedim.
Neden?
Neden?
Derken orta yaşlı bir abla (benim yaşlarımda) kadıncağıza yer verdi.
dünyada acı diye bir şey olmasaydı, zaten "dünya"da yaşıyor olmazdık :)
YanıtlaSilNot: yine de insanın kaldıramayacağından fazla acı yaşamasın isteriz tabii.
ariel,
YanıtlaSilAdem günah işledi, ceza olarak yeryüzüne indirildi ve acı çekti. bu bağlamda genel olarak söylediğinde haklısın ama bu yazıda insanın insana hem şeytan, hem zebani -kısaca cehennem- olmasından bahsediyordum ben.
en son satırı okuyup yorum yapmak kolay gelmiş sana belli:)
hey, çok uzun bir yazı. sanmayın ki okudum, sadece resme baktım.
YanıtlaSilŞenay İzne Ayrıldı,
YanıtlaSilSen eski yazıları bilsen... Bu üşenip kısa kestiğim yazılardan. Hem blog cumhuriyet gazetesine benzemesin diye koydum o görseli.
virgilius, öncelikle didişmek gibi bir derdim olmadığını söyleyeyim. talis ya da passive olmadığında abdurrahman çelebi niyetine beni fırçalıyorsun genelde ama inan halim yok. sadece sözümü söyleyip gitmek niyetindeyim.
YanıtlaSildün gece yazını okuduğumda hissettiğim duygunun aşinalığı bütün gün aklımdaydı. sonunda nereden hatırladığımı hatırladım. bundan birkaç yıl önce bir öğle yemeği sırasında comandante'ye "hayatı boyunca başkalarının acılarına bakmaya yönelmiş/ yöneltilmiş, sağ yanağına tokat yediğinde şikayet etmemek ve gerekirse sol yanağını da çevirmek üzere yetiştirilmiş birinin bu dünyada, bu sistemde yaşamasının ne kadar zor olduğunu, dünyanın gerçeğinin bu olmadığını gördüğümde yaşadığım şaşkınlığı ve hayal kırıklığını" anlatmıştım. bahsettiğim bu acıların hemen hemen hepsinde de bir "haksızlık" duygusu vardı. kalimero'yu hatırlar mısın? kafasında yumurta kabuğu olan kara bir civcivdi. sürekli "ama bu haksızlık, öyle değil mi?" derdi. işte o duyguyu yeniden yaşadım yazını okuyunca.
hiçbir şeyi değiştiremiyoruz. kendimizi bile. baksana, ben hâlâ o günkü şaşkınlığımı ve hayal kırıklığımı yaşayabiliyorum. koca bir aptalım. sen muhtemelen aynı isyanı defalarca yaşadın, yaşayacaksın ama yine de o kızlarla yatmak isteyeceksin. bir başkası yarattığı acıları okul ya da cami yaptırarak aklamaya devam edecek falan filan. bu konuda da biz "öteki"yiz. kolaya sapmayan. küpünü bu devre ait her türlü yozlukla doldurmayan. sen uyuştuğunu düşünüyorsun belki ama zaman geçtikçe insanın uyuşması ve uyumlanması zorlaşıyor. madem ön-andropozdasın, bunu da bir düşün derim:)
burayı resmen içimi dökmek için kullandım, kusura bakma. ama hepsi bu yazının yüzünden. selametle...
not: yazıdaki resim başıma bela olacak. işyerinde cep telefonumdan bakayım dedim, ana sayfada bile resim görünüyor. tam o sırada bir arkadaşın gözü kaydı ekrana, rezil oldum.
şaka yapım. okudum ile. kendime pa bile çıkardım.
YanıtlaSilJoA,
YanıtlaSilşunu söyleyerek başlayayım: Talisman'a ya da Passive'e kötü davranırken 'dinsizin hakkından imansız gelir, bunlara az bile' diye geçiriyorum içimden ama sana attığım fırçalardan sonra bir sızı beliriyor derinlerde bir yerde. Sana haksızlık ettiğimi de düşünüyorum çoğu zaman. Gene bu "haksızlık" duygusunun yazıda değinilen 'haksızlık'tan farkı var: Leon Bloy bir yerlerde "her insan, en yakınındaki kişiye cehennem azabı yaşatmakla görevlidir" der ya, benimki de o hesap, saydığın iki kişiyle beraber sizi kendime yakın gördüğümden böyle davranıyorum ama onlar zaten şirret olduklarından müstehaklar, sen ise azıcık daha masum görünüyorsun. Dolayısı ile belki de o fırçaları hak etmiyorsundur. Neyse.
Bu arada, "yatmak" filan ne ya? Benim Hatun da okuyor buraları ve buradan ilan ediyorum: o kızlarla yatmak filan istemem, istemedim. her güzel kızla yatacak olsam buna ne biyolojim ne de can dayanır di mi? ayrıca can dayansa da benim Hatun bu duruma bir lahza dayanmaz, beni sokağa atar. Güzel kızdan bol bir şey yok, ortalık ön-andropoz dönemine girmiş orta yaşlı bir adama çekici gelen zibil gibi çıtır kaynıyor ama Hatun bir tane. Tek bir tane. Biricik ve yegane.
Umarım mesaj yerine ulaşmıştır diyerek, devam edeyim.
Kendin hakkında bu kadar acımasız ve karamsar olmanı doğru bulmuyorum, hoş görmüyorum. Çoğu kişi, yani "onlar" loser diyor senin gibilere, benim gibilere. Üstelik böyle yetiştiriliyorlar, böyle görüyorlar, örneklerle idealize edilen tipler ve o tiplerin hayatları da haksızlık üzerine kurulu. Genel komünist söylem neden haklıdır ve vicdanidir? Hak yememeyi salık verdiği için. (Genel dedim.)
Bu yazıyı, dilersen Alper'e - Üçüncü Bölüm'ün bir alt başlığı gibi de düşünebilirsin. Şu an sana cevap yazarken farkettim bunu.
Kalimero'dan hiç hazzetmezdim ben. Musti daha güzeldi:)
Not: cep telefonuna gözleri kayan arkadaşlardan uzak dur derim. Ne işi varmış da bakıyor telefonuna?
Şenay İzne Ayrıldı,
YanıtlaSilKlavyeni değiştirsen iyi olacak, yanlış bir şeyler yazmasın senin yerine:)
hay allah, vallahi kötü bir niyetim yoktu. yatarsın diye demedim, genel bir erkek tavrı, isteği olarak söyledim. ama anlattıklarından anladığım kadarıyla senin hatun ne demek istediğimi anlayacaktır. söz konusu kişi comandante olsa ona da aynı şeyi söylerdim. yine de özür dilerim ikinizden de.
YanıtlaSilaman be, bi sefer de lafımı söyleyip gitmeyi başaramadım şu blogdan. illa bi arıza çıkıyor yani, pöf.
JoA,
YanıtlaSilsonra da "beni azarlama" diyorsun!
geçen hafta işe giderken bindiğim dolmuşta yerde bir su şişesi vardı,bir ileri bir geri hareket ediyor,sürekli gözüme ilişiyordu.bunun burada ne işi var,niye sahibi su şişesine sahip çıkmamış şeklindeki iç geçirmelerim içi su dolu su şişesinin kapıya sıkışması ve akabinde benim dolmuştan inmem...düşündüm de hata ettim.yıllar su sıkıntısının geleceğini işaret ediyorken belki bir gün bir damla suya muhtaç kalacakken şimdi neden böyle bir vurdumduymazlık göstermiştim.eğer bir daha böyle bir vaka yaşarsam o su şişesine kayıtsız kalmayacaktım vs...
YanıtlaSilnitekim korkulan oldu:) yine bir iş dönüşü yine aynı dolmuşlardan biri ve yine içi su dolu su şişesi.bu kez inerken beraber ayrıldık dolmuştan.ben de onu suya ihtiyacı olan bir ağacın dibine döküverdim.
bu iyi bir şey gibi görünebilir lakin ben en az kaldığım duşta dahi yarım saati bir hayli aşmışımdır.
ayrıca ne alaka diyebilirsin de, bu da böyle bir otobüs-dolmuş hikayesi.
ariel,
YanıtlaSildolmuş, çevre bilinci, içi su dolu su şisesi ve yarım saatten fazla süren duş.
sözün bittiği yerdeyiz...
http://youtu.be/AS1HIThPcz8
senin blogunu okurken içim şişiyor desem, anlarsın di mi.
YanıtlaSilpolente,
YanıtlaSilblogu mu, yorumları mı :)
Halbuki benim blogum öylemiydi polente, neşe dolu insanın içini açan cinsttendi.
YanıtlaSilResim koymadan derdimi anlatabiliyor seks koymadan satabiliyordum.
Kaka ve pis bir blog burası.
Gregor,
YanıtlaSilsen bu blogu "KAKA VE PİS BİR BLOG" olarak betimleyince, aklıma 30 Ocak 2009 tarihinde "Tipitip" başlığıyla yayınladığın bir post geldi. İzninle kısa bir alıntı yapayım oradan:
--------------------
(...)
Yerde duran kağıt parçası, aşırı şekerli sakız Tipitip’ in içinden çıkan ve aynı adı taşıyan karikatür kahramanı Bay Tipitip’ in macarelarının anlatıldığı karikatürlerden oluşuyordu. Her sakız ayrı macera. Tabiî ki bu mümkün değil. Nereye her sakız ayrı macera aq. Fakat bir şekilde 10 sakız alsanız 3-4 farklı karikatür okuyabiliyordunuz.
Yerdeki acaba hangisiydi? Daha önceden okumuş muydum?
Büyük bir hevesle dizlerimi büküp çömeldim ve yerden karikatürü almak için elimi uzattım. Elimle kağıdın temas ettiği anda sebebi ilk anda anlaşılamayan seri sesler duyuldu. Şimdi lütfen bu sesleri yazıyı okuyan sizler es geçmeyin ve ağzınızla bu sesleri çıkarmaya çalışın.
“Bıııızzzzztttt, tııırrrrrrr, pat pat pat pıt pııııss”
Şimdi içinizde bazılarının doğruyu bulduğunu tahmin ediyorum. Doğruya geçmeden önce hatırlatmakta tekrar fayda görüyorum. İlkokul bire gidiyordum ve yerde gördüğüm Tipitip karikatürünü almak için eğildiğimde götümün tüm bağları çözüldü, az önce yazıyı okuyan siz okurların da ağzından çıkardığı sesler eşliğinde donumun içi mercimek yemeği kıvamında bokla doldu.
Çok yavaş ve dikkatli şekilde ayağa kalktım. Bu arada bir elimde karikatür hala duruyordu. Az önce yere eğilirken evime 2 sokak kalmıştı, ayağa kalktığımda ise sanırım ev bana 20 sokak ötede geliyordu. (Bkz. Görecelik kuramı ve avam açılımı) Kıçımda oluşan sıcaklık külotumun arasından bacaklarıma doğru ulaşmasın diye adımlarımı Japon kadınları gibi atıyordum. Kısa ve seri. Üçüncü kattaki evimize çıkmak için ayağımı kaldırıp indirdiğim merdivenler kısa ve seri adımları kullanmamın hiçbir işe yaramayacağını bana daha ilk katın sonunda anlattı. Baraj kapakları açılmıştı.
Doğruyu yalnızca doğruyu söylemek üzere programlaşmış bir çocuk olarak kapıyı açan anneme direk olarak “Anne ben altıma sıçtım” dedim. Çamurlu ayakkabılardan bunalan annem için bir değişiklik yapmıştım. Hiçbir şeye ve yere değmeden doğru banyoya gitmemi söyleyen annem salonun içinde ilerleyen oğluna arkadan göz atınca “Çabuk ol çabuk. Paçalara bak kör olmayasıca” dedi.
(...)
--------------------
JoA tünelde ağız dolusu küfür etmek istediğim kızlarla "aslında" yatmak istediğimi yazıyor, sen virgilius'a kaka ve pis bir blog diyorsun. Aşağıdaki gibi bir pasajı bloguna yazmış polente ise "içinin şiştiğinden" şikayet ediyor:
-----------------
(...)
Ömer bu gece itibarı ile 11 ay ve 11 günlük. Gece meme emmek için uyanıyor dolayısı ile ben de tam olarak 11 ay 11 gündür kesintisiz uyku uyumuş değilim. 1 yaş itibarı ile ya da en fazla 15. ayının sonunda emzirmeyi bırakmayı plalıyorum, bu da artık gece meme emme olayının bitmesi gerektiğini gösteriyor, pekiii nasıl olacak asıl sorun bu? Bu bebek gece uyanıyor, ağlıyor, anne bekliyor, biraz daha yüksek volümle ağlıyor sonunda anne pes ediyor ve yanın gidip önce emzik deniyor ııh emzik işe yaramadı, anne bir an önce uykusuna geri dönmek istiyor o zaman ne olacak kurtarıcımız meme. Ve bu büyük kısır döngünün de başlangıcı aynı zamanda. Dolayısı ile bu geceden itibaren gece memesi yok, bir kaç gece gerekirse hiç uyumayıp bu işi çözeceğim, apartman komşularımız içn üzgünüm.
(...)
--------------------------
Halbuki en az siz ikinizin blogu kadar sıkıcı ve bayık olan Matta incilinde denir ki: "Başkasını yargılamayın ki, siz de yargılanmayasınız. Başkasını nasıl yargılarsanız, siz de aynı yoldan yargılanacaksınız. Hangi ölçekle ölçerseniz, size de aynı ölçek uygulanacak."
Polentenin ve benim yazdıklarımız hayata dair şeyler virgi. Birimiz çocuklukta yaşadığı bir altına sıçma vakasının yarattığı travmayı mizah yoluyla toplumla paylaşıp psikiyatristinin önerisiyle sorunlarından kurtulmaya çalışan bir metin yazmış.
YanıtlaSilpolentenin yazdığı ise en kutsal kavram olan anneliğin ne kadar zor şartlar altında yürütüldüğünü betimleyen, senin bir seks objesi gözüyle baktığın göğüslerin insan fizyoloisinin gelişmesi için ne kadar gerekli bir besin ihtiva ettiğini içeren hayatın içinden yazılar.
40 a bir kala oturmuş acılardan bahsediyorsun.
Millet senin yaşlarında hayatın muhasebesini yapmayı bırakıp akışına kaptırmanın hidayetini yaşıyor.
Tivitırın efsane tivitlerinden birinde; " günah işleyecek kadar zengin değiliz yanlışlıkla cennete gideceğiz" yazar.
Kendine acı çektirenler emin ol cennete gitmiyor.
Dua etmek icin ne zamandan beri namaz kilmaya gerek var? Dua ettin de eline, agzina mi vurdular sus konusma bakayim diye? Hep bahane, hep bahane.
YanıtlaSilBi yazinin altinda da yorum yapanlarla didismesen, agiz dalasina girismesen. Hele de onlar hakli sen haksizken.
merhaba... çok ilgimi çekmese de yazılarını nasıl takip edicem, takip widget inı bulmadım.
YanıtlaSilPassive,
YanıtlaSil"namaz kılıyor olsaydım eğer, her vakitten sonra ellerimi açıp Schopenhauer’ın duasını yinelerdim" demişim. Bu cümleden dua etmediğim anlamı çıkmıyor, ama namaz kılmadığım için 'her vakiiten sonra ellerimi açıp' dua etmediğim anlaşılıyor. anlaşılmalı. anla bunu, hadi.
öteki konuda, biri yazılanlara bayık diyor, ötekisi her kadınla yatmak istediğim sonucunu çıkartıyor, en değerli okuyucu da bloga kaka muamelesi yapıyor. nefs-i müdafa mı yapıyorum yoksa didişiyor muyum sence?
Ahapahmet,
çok ilgini çekseydi senin için bir widget eklerdim ama madem öyle, o takdirde blo adresini sık kullanılanlar (yer imleri) bölümüne ekleyebilirsin.
Gregor biz bu sıkıcı Virgi'yi bırakıp twiter'in eğlenceli dünyasına geri dönelim en iyisi, o da burada cenabet konularından bahsetmeye devam etsin. hıh.
YanıtlaSilpolente,
YanıtlaSilGregor'un tvitır'daki renkli yaratıcılığını burada bulabileceğini mi ümit ettin allahaşkına? benim blog sosyal içerikli siyah-beyaz filmlere benziyor o açıdan bir mukayeseye gidecek olursak.
sıkıcılık konusuna gelince, bakınız yazının ilk cümlesi.
"içten bile olmamak" deyip gıcıklığımı yapar giderim.
YanıtlaSilehuashdlah
La Santa Roja,
YanıtlaSilResimlere bak, öyle git bari:P