16 Ekim 2012 Salı

İsrafil'in Çalması Umulan Kişiye Özel Sur Beklentisi Üzerine... (Ya da Paralel Çizgilerin Temsil Ettiği Hayatlar.)



Wittgenstein bir yerde yaşamın üstünde, at üstündeki kötü bir binici gibi oturduğunu, hemen şimdi yere çalınmamasını da yalnızca atın iyi huylu olmasına borçlu olduğunu yazar. Amcanın bu ifadeleri benim de itirafım olsun; geçen hafta boyunca öyle tuhaf, ciddi ve bir o kadar da renkli bir uluslar arası organizasyonda öylesine karmaşık ve üstesinden gelemeyeceğimi öngördüğüm işler yaptım ki, mayın tarlasında sek sek oynamak misali onca badireye rağmen her şeyin yolunda gidip mutlu mesut bir sonla neticelenmesine ilişkin şaşkınlığımı ancak kimin duasını aldığıma dair kendi kendime sormakla tarif edebilirim. Patron ben değildim ama olsun, hayatımda bu kadar yoğun olduğum bir dönem var oldu mu, doğrusu hatırlamıyorum. Gene de türlü diplomatik krizlere yol açabilecek risk faktörlerine, götümü Tahtakale’deki işportacılardan düşük fiyata almışçasına kafama göre inisiyatif kullanma cesaretime ve ardından kaygı ve korkudan tir tir titreme krizlerine rağmen, bir yandan da müthiş eğlendim, keyif aldım. Bu hastalıklı psikoloji ile geçen bir hafta boyunca;

·        Bekar olduğumu öğrenen bir Lübnanlı bana evliliğin ne kadar güzel bir şey olduğunu uzun uzun anlattı, üç yılı aşkın süredir devam eden bir ilişkim olduğunu duyduğunda da zaman geçirmeden yeni birini bulup şansımı denememi tavsiye etti.
·        Bir Slovak, konuşma sırasında türk kahvesinin nasıl yapıldığını bilmediğimi işitince bana detaylı olarak tarif etti, baktı anlamıyorum, google’a bakmamı söyledi.
·        Bir Hintli iki ay evvel Pakistan Pencap’ına gittiğimi öğrenince beni Hindistan Pencap’ına davet etti.
·        Bir Mali’li, türk çocuklarının babalarıyla gurur duyması gerektiğini, çünkü babalarının onlara çok güzel bir ülke hazırladığını söyledi bana.
·        İki Kolombiyalı ile yarım saat boyunca devam eden futbol muhabbetimizde Asprilla’dan, Rincon’dan, Valderrama’dan başlayıp Cordoba ve Mondragon’a geçiş yaptıktan sonra ben 5-0 biten efsanevi Kolombiya-Arjantin maçına da atıfta bulununca içlerinden biri önümde diz çöküp ‘My Master’ dedi bana.
·        Tayland delegasyonundaki çekik gözlü afete sürekli gözümün kaydığını fark eden Macar bana göz kırpıp ‘bir hafta çok uzun bir süre, bol şans” diye fısıldadı, acıklı bir ses tonuyla ‘yes, why not? But I can not. I should not. I must not.” diye cevap verdim ona.
·        Ülkesinde deniz olmadığını söyleyip hayıflanan Tacikistanlıyı “sizin ülkenizde de çok güzel nehirler ve göller vardır” diye teselli etmeye kalkıştım. Meğer göl de yokmuş. Sustum, “hmmmmm” diye bir ses çıkardım ne söyleyeceğimi bilemeden.
·        Ürdünlü bana sizin ülkenizde cumhurbaşkanı çok sık değişiyor, bizde Kral ölene kadar kraldır diyince ona (kıçımdaki kıllar kadar inandırıcı bulmadığım) demokrasinin faziletlerini anlatmaya kalkıştım, ne işim varsa. Konuşmaya şahit olan yaşlı Mısırlı bana Özal’ı sordu birden, ben de çoğu kişinin kendisini sevdiğini ve güzel andığını söyleyince, bu defa Demirel nasıl diye ikinci soruyu yöneltti. Halkın genel olarak O’ndan nefret ettiğini ve artık yüzünü görmekten bıktığını söyleyince nefret ettikleri bir adamın zamanında her seçimi kazanıp sürekli başbakan olmasını anlamadığını söyledi. Ben gene “işte demokrasi budur” şeklinde bir aforizma sıçtım, birkaç dakika hiç birimiz tek kelime konuşmadan sustuk.
·        Yemen’den katılan delegede yer alan kadın ilk gün çarşafa benzeyen bir kıyafet giymişti, sonraki günler başı kapalı halde ama epeyce dar bir kot pantolonla görünmeye başladı ortalarda, sonlara doğru bizimle merhabalaşırken tokalaşmak üzere elini de uzatmaya başlayınca anladım ki birkaç gün daha geçse kadın niyeti bozacak… Neyse ki ben olaya müdahil olmadım, yolu açık olsun.
·        Vietnamlılar nereden bulduklarını bilemediğim bir mesir macunu paketini organizasyonda benim gibi görevli kişilere gösterip o saçma sapan sevimli gülüşleri eşliğinde “bunu yersek odamızda bize yardımcı olur musun?” sorusunu sorup durdular günler boyu. Uzak doğu pornolarından da biliyoruz yani, parmak kadar şeyleri var, kim öğretti, kimden şöhretini duydular da mesir macunu yiyip milleti götürmeye kalkıyorlar anlamadım.
·        Sri Lankalılar bana bir paket sallama Seylan çayı hediye ettiler. Bizim bütün marketlerde bunlardan zibil gibi var diyemedim, sanki çok bulunmaz bir şeymiş hediyeleri diye şükranlarımı sıraladım hepsine.
·        İki kişi gelen Fas delegasyonunda, birinin sürekli kaybolması, her defasında ötekinin “I lost Fahad” diye suçluluk akan bir yüz ifadesiyle yanıma gelmesi… yok yok buna devam etmeyeyim, sinirleniyorum hala. Gerizekalı.
·        Milli takım Romanya’ya 1-0 yenilince benimle dalga geçen ve sol el parmaklarıyla yaptığı yuvarlağa sağ elinin orta parmağını sokup “this is one. This is zero” diye kikirdeyen fırlama Sırp’a, aynı akşam daha geç geç saatte Belçika’nın Sırbistan’ı 3-0 yenmesi üzerine “threesome zor bir deneyim olmuştur sanıyorum” demenin hafifletici muzır keyfini, ve daha ne çok macerayı nasıl unuturum ki?



Wittgenstein’a dönecek olursak… İnsan karanlıkta yürür bazen, karanlıkta oturur, karanlıkta durmak, oturup kalkmak ister. Sonunda da karanlığın ta kendisi olur. Üstelik o karanlık büyür, hayatını doldurur. Hâlbuki Tevrat’ın o meşhur ayetini aklından çıkarmamalı kişi: “Ve Nur parladı, ama Karanlık O’nu anlamadı.” Çoğu zaman karanlıkta durduğumu, bunu bilinçli bir tercihle yaşadığımı biliyorum. Geciktirebileceğimi gördüğüm her şeyi de geciktirmeye devam ederek hem kendimi, hem Allah’ı, dünyayı ve yaşamı oyaladığımı hissediyorum.  Bununla beraber Allah’ın beni hala sevdiğine dair öyle çok emare var ki, sebep-sonuç ilişkisi parfümlü determinist prensiplerle değil, ancak kalbî bir duyguyla bunu duyumsayıp anlayabiliyorum.


Her zaman değil. Bazen. Olsun, buna da şükür.

4 yorum:

  1. geri donmekle ne kadar iyi birsey yaptigini bir kez daha kanitliyor gibisin ;)
    hakikaten ozlemisim yazdiklarini okumayi.

    YanıtlaSil
  2. Bir konferansa katıldın, it gibi çalışıyorsun ve Allahın seni sevdiğini bir kez daha anladın, manyak mısın?

    YanıtlaSil
  3. A-H,
    açıklayayım: buradan gittikten sonra kendime yepisyeni bir blog açmıştım, hiç kimsenin de bundan/benden haberi yoktu. aylarca kafama göre takıldım, çatır çatır keyfimce s*çtım orada. dört tane de takipçim belirdi, hiç bilmediğim, tanımadığım. sonra bir gün, http://acetobalsamico.blogspot.com'a bir konu hakkında yazdığım yoruma denk gelen "Hatun" [futbol blogu takip eden bir sevgilim var, biz de böyle bir çiftiz işte] daha kullandığım isimden işkillenerek -melkistedek- oradan benim bloga girmiş, kendisi hakkında hiç bir şey yazmamış olmama karşın, üsluptan, tarzdan beni tanımış. blogu bir çırpıda okuduktan sonra da (neden bir çırpıda okuyor? kırdığım cevizleri yakalayıp gırtlağıma basmak için.) beni arayıp keşfini paylaştı. ben de rahatsız, sinirli, keyfi kaçmış bir şekilde orayı kapattım, kızdım, sustum, oturdum, çaresiz gene, bari adresim belli olsun da Hatuncağız beni arayıp durmaktan helak olmasın diye gene buraya yazmaya başladım.
    Hikaye bu:)


    polente,
    ayrıca geçen bir hafta boyunca "ama ben sigarayı bıraktım, lütfen beni zorlamayın" dedikçe sırp'ı, bengladeş'lisi, makedon'u, ürdün'lüsü, Sri Lanka'lısı, letonya'sı ve Çin'lisi bana sigara uzatıp durdular. hatta lübnan'lılardan biri bana puro da ikram etti. Güzelim, tüm dünya el ele verip bir hafta içinde bana tonla sigaraya içirtti, daha ne olsun?


    YanıtlaSil
  4. ah so, mutluluğun kaynağı demek ki serotoninmiş.

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!