22 Şubat 2011 Salı

Aile Bağları Üzerine... (Yedinci Bölüm)

Buraya "Ateşli Silahla İşlenmiş Cinayet Olaylarında Maktûlün Hastane, Morg, Gasilhane, Cenaze ve Defin İşlemleri Üzerine" başlıklı çok uzun bir post yazıp, insanlara rehberlik etmesi için bir hizmette bulunabilirdim.

Yalnızlığı, akrabalarından ve genel olarak tüm insanlardan uzakta ve saklı kalmayı her şeyin üzerinde tutan karakterimi eleştireceği zamanlar annemin 'dayına ne kadar çok benziyorsun' diyerek acı acı iç geçirdiğine değinebilirdim.

Adli Tıp Morgundan cenazeyi teslim alan yakını olarak, en son 18 sene evvel, o vakit de sadece bir kaç dakikalığına gördüğüm dayımın yatırıldığı sedyede yüzünü açıp bana gösteren görevlinin "teyid edelim, sizin yakınınız değil mi?" şeklindeki soru karşısında cesedin yüzüne uzun uzun baktıktan sonra 'evet' cevabını verebilene dek geçen her saniyeyi aslında bir kaç yüzyıl gibi hissettiğimi anlatabilirdim.

Annesi ve babası gibi İstanbulun göbeğinde doğmuş, edebiyat fakültesi son sınıfta okulu bırakıp bir süre balıkçılık yaptıktan sonra Arnavutköy Tayakadın'a yerleşen ve küçük bir çiftlik kuran, orada koyun besleyerek hayatını geçiren, hiç bir aile ferdine ne bir adres, ne bir telefon numarası vermeyip tümüyle gaipte, herkesten uzak yaşayan bu adam hakkında "ölse haberimiz olmayacak, cenazesi koyunlar arasında çürüyecek, dağ başında köpekler yiyecek onu" diyerek göz yaşı döken teyzemin, bütün bu süreçte dayımın dostlarına nasıl da vefalı bir insan olduğunu ve ne kadar çok (hepsi kendisi gibi 45-50 yaş aralığında) vefakar arkadaşının bulunduğunu cenaze ve defindeki kalabalığa bakıp şaşkınlık içinde anladığını ve mezarlıkta "sevmediği bizmişiz, şu arkadaşlarına bak, sanki cenazenin sahibi onlar" diye mırıldandığından bahsedebilirdim.

Cenaze namazının ardından, hocanın klasik konuşması ve hakkınızı helal ediniz sözleri ile söyleyecekleri bittikten sonra, o vefakar arkadaşlarından birinin mikrofonu hocanın elinden alıp önce kısaca dayımınhakkında konuşup onun ne kadar sıradışı, farklı ve değerli bir insan olduğunu dile getirip akabinde o koca kalabalığın arasına serpilmiş az sayıdaki akrabaya hitaben, yani iki abla, bir ikiz kız kardeş, ben ve kardeşime yönelik olarak "aramızda kendisinin ablaları var, yeğenleri var, enişteleri var... Lütfen sizler de hakkınızı helal ediniz!" derken, aslında olayın ne kadar tuhaf ve kabul edilemez olduğunun, dayımın bizleri kendi hayatından nasıl çıkardığının onlarca da malum olduğunu, bizlerin ne ağır birer kırgınlık hissi duyduğumuzu bildiklerini ima eden yaklaşımlarına atıfta bulunup, seçilmiş kardeşlik ve dostluk kavramı üzerine uzun uzun laf geveleyebilirdim.

Bundan 18 sene evvel balık sattığı yeri öğrenip kardeşimle gittiğimizde bizi tanıyan, sarılan, koklayan, güzel güzel konuşan, çay ikram eden dayımın biz ayrılırken "bir daha sakın gelmeyin" diyerek dükkanı kapatması ve Tayakadın'a gitmesinin ardından geçen onca zaman sonra, bugün gasilhanede cesedini onümde yıkarlarken dudaklarımdan dökülen "kaçsana dayı... hadi, bak buradayım, kaç kaçabiliyorsan" sözlerimi duyan yanımdaki arkadaşlarından birinin gözlerini bana çevirip acı acı ekşittiği yüzüyle başını sallamasını ve "öyleydi o" diye karşılık vermesini tasvir edebilirdim.

Adli Tıp Kurumunun bekleme odasında otururken, babamın (tüm tanıyanlarının tek keliemeyle onu özetleyebileceği şekilde) söylediği "O'nun kadar gururlu ve kimseden tek bir zerre parçası istemeden hayatını geçirmiş, asla mihnet etmeyen bir insanın isteyebileceği tek ölüm buydu, ani, çabucak" sözüne ne kadar hak verdiğimi, aksi takdirde birilerine muhtaç kalıp zaten kahrından can vereceğini düşündüğümü -belki züğürt tesellisi nevinden- itiraf edebilirdim.

Dua için akşam teyzemlere toplandığımızda, annemi bir odaya çekip "jandarmanın anlattıkları, savcının tavrı ve faillerin ifadeleri bende şüphe uyandırıyor, dayımın arkadaşları da huzursuz, bu olay bir kamu davası ama arzu ederseniz müdahil olabiliriz, birinci dereceden akrabaları olan sen ve diğer iki teyzem aranızda bir konuşun, çünkü ancak sizlerin istemenizle ve vekaletinizle olur bu iş, ama hayır olan oldu kardeşimizi geriye mi getirecek diye düşünebilirsiniz, sonuçta otuz senedir görmemişsin onu ve yaşarken yanınızda değildi, şimdi öldükten sonra nasıl davranacağınıza siz karar verin, ben asla yönlendirmem sizi" şeklinde yaptığım kısa konuşmadan sonra bir kaç saniye susup bana bakan annemin, "ben şu an ne düşünüyorum biliyor musun? Acaba o ne isterdi, avukat tutmamızı ve olayı didikleyip araştırmamızı mı dilerdi, yoksa beni rahat bırakın, hayattayken sizden hiç bir şey istemedim, şimdi de istemiyorum mu derdi?" cevabını verir vermez tekrar gözyaşlarına boğulmasının içimi nasıl acıttığını, "bence yasin okusanız bile mezarında suratını asacaktır sizden yasin isteyen mi oldu diye gene de bir düşünün, aranızda konuşun" diye yanıtlarken aslında meselenin ne derece absürd olduğunu bir kez daha anladığımı söyleyebilirdim.

Karmakarışık duygular içerisinde, karmakarışık bir haldeyim. Var olmayan bir dayım vardı bugüne dek, ve ben o kişi için bu kadar çok göz yaşı dökmüş olduğuma inanamıyorum.

8 Şubat 2011 Salı

Sivrisinekler Üzerine...


Önceleri pencereleri neredeyse hiç açmazken bu kadar sivrisinek eve nereden giriyor diye düşünürdüm. Detan sıktım, Raid püskürttüm tükenmedi evdeki nesilleri. Gazete okumadığımdan kirli gömleklerim ve fanilalarımla kafalarını bizzat kırmaya koyuldum, haftalarca devam eden sürek avlarıyla günde 3-4 sivrisineğin kanına girdim acımadan. Heyhat, ertesi gün tekrar çıktılar ortaya. Şaşırdım, şüphelendim, evin her yerini kontrol ettim ama nafile; gizli yollarını, nerde nasıl yaşayıp çoğaldıklarını bulamadım. Sinirlerim bozulduğuyla kaldı, ümitsizce devam ettim yakaladığım yerde öldürmeye.


Bu sabah yatağımda gözlerimi açtığım an, tavana serpilmiş yarasalar gibi üç sivrisineği uyku mahmurluğumda görünce, o yarı uykulu halimde kafama dank etti:

Aylar oldu belki, beni sivrisinek ısırmadı. Sürekli başucumda dolaşan, insanın cinlerini tepesine çıkartan sesleri ile inadına karanlık gecelerde fink atan bu sivrisinekler beni ısırmıyordu. Bir kere bile…


Sivrisineklerin ısırmak istemediği bir insan olmanın ne anlama geldiğini düşündüm. Evimdeki sivrisineklerin filantrop tabiatlı, efendi uslu ve kan içmeye tövbe etmiş emekli vampirler olmaları ihtimali çok düşük. Beni ısırıp kanımı hortumlamaya değer görmediklerini ya da kanımı beğenmediklerini düşünmek daha makul geliyor.


Leon Bloy, karanlık hikayelerinden birinde, öykünün ana karakteri Pleur’u okuyucuya şöyle tasvir eder: “O sokaklarda yürürken, en iğrenç lağım suları bile onun görüntüsünü yansıtmaktan çekinerek kaynaklarına geri dönmek ister gibiydiler.”



Sabahtan beri beynimde dönüp duruyor; sivrisineklerin beni de diğer tüm insanlar gibi ısırmaları için neler vermezdim…


Artık öldürmeye gerek yok onları, varsın ses çıkarsınlar.

15 Ocak 2011 Cumartesi


"Söyleyecek çok sözümüz var, ama kulaklarınız uyuştuğu için anlatmak güçtür. Şimdiye dek öğretici olmanız gerekirken, Tanrı sözlerinin temel ilkelerini size yeni baştan öğretecek birine ihtiyacınız var. Size yine süt gerekli, katı yiyecek değil! Sütle beslenen herkes bebektir ve doğruluk sözünde deneyimsizdir. Katı yiyecek, yetişkinler için, yani duyuları iyi ile kötüyü ayırt etmek üzere alıştırmayla terbiye edilmiş olanlar içindir."


İbraniler'e Mektup, 5: 11-14








Sabahı olmayan bir gece, eğer o mümkün değilse uzun, çok uzun bir süre susmak istiyorum.

9 Ocak 2011 Pazar

Muhteşem Yüzyıl ve Çağrışımları Üzerine...


Derin dondurucu ayazıyla esen soğuk rüzgârın içinde buz kesmiş Çarşamba akşamı, Fatih’teki Sarıgüzel Caddesi üzerinde bulunan salaş ve mahzun görünümlü Karadeniz Pidecisine götürdüm arkadaşımı veda yemeği için, üç saat sonra havaalanında vedalaşacaktık ve bir daha kimbilir ne zaman Türkiye’ye gelebilirdi, ikimiz de bilmiyorduk. Last Supper’ı yapacağımız bundan daha iyi bir yer de olamazdı: Adamların kullandığı Trabzon tereyağının kıvamını, peynirli pide ile uyumunu, ağızda çiğnenirken yaşanan benzersiz haz duygusunu anlatabilmem mümkün değil, o küçük karanlık dükkânda, o sefil adamın yaptığı pideyi her zamanki gibi mest olarak indirdik mideye.


Bir yandan pidelerin tadına varıp, bir yandan da birlikte son saatlerimizi geçirdiğimizin bilincinde sohbet ederken, köşedeki TV’de Muhteşem Yüzyıl dizisi başladı, bu dizinin önemi, içeriği ve Türk kültürüne katkısı hakkında hiçbir şeyden haberim yoktu televizyon kullanmadığımdan, arkadaşım ise bir gün önce evinde TV karşısında zap sörfü yaparken Samanyolu TV’de bu dizi için sapıklık, ahlaksızlık, ecdada küfür edildiği gibi çok çeşitli methiyelere rast geldiğini, bu negatif reklam sayesinde de diziyi çok merak ettiğini ve ekranda belirmesinin çok hoş bir tesadüf olduğunu söyledi, pidelerimizi yerken gözümüz de ekrandaydı zaten, yarım saat kadar izledik, hesabı ödeyip kalkacağımız ana dek.


Dizi kültürüm yok, en son House izlemişimdir birkaç bölüm o kadar. Hatta senaryolarını eski dostum Gökhan ve uzun zaman önce aramızdan ayrılan Borsalino'nun yazdığı onca diziye dahi bir kere olsun “diziyi siktir et, benim elemanlar ne yazmışlar acaba?” diye merak edip bakmamışımdır bile. O yarım saatlik sürede Kanuni’nin tahta geçişine dair bir anlatım vardı, bir de Hürrem’in kaçırılışına ve Saray’a getirilişine dair görüntüler. Oyunculuk berbattı, Sahnelerden döneme ait minyatürlerden adapte edildiği belli olan yapmacıklıklar taşıyordu, hele Hürrem’in her fırsatta -en az beş ayrı sahnede- birilerine tükürmesi ve sürekli çığlık çığlığa bağırıp sağa sola saldırması aslında yapımcıların acınası bir tarzda “kusura bakmayın ama anlatacak bir şeyimiz yok, o yüzden anlatamıyor ama gösteriyoruz, bakın aksiyon, dekor, kostümler ne güzel, idare edin” diyerek, olsa dükkân senin havasında dizinin zayıflığını itiraf etmelerinden farksız değildi. Kısaca, yarım saat içinde bende yarattığı ilk izlenim -Gregor’un puan sistemine göre- bok gibi bok oldu.


Kalkarken arkadaşım sordu:


- “Bu dizide ecdada nerede küfür ediliyor, sapıklık ithamı denilen ne, ben anlamadım, hareme sikilecek kuku olarak getirilenler ve bu karıların kuku olarak kimliklenmeyi kabul etme sürecinde yaşananlar var” dedi.


Tebrik ettim bu tespitinden dolayı, sonra ona bir sırrı fısıldadım:


- “Evet ama bilmiyorsun sanırım. Osmanlı saraylarında seks yasaktı. Kimse kimseyi sikmezdi, Harem dediğimiz yer de sanıldığı gibi devasa bir yatak odası değil, aksine, Beyoğlu Kız Teknik Öğretim Olgunlaşma Enstitüsü gibi bir yerdi, dünyanın her bölgesinden en güzel, en çekici, en baştan çıkarıcı seksi kadınlar kaçırılır, ta İstanbul’a, Hareme getirilir ve bu yavrulara zorla el sanatları, makreme, ebru, çini, seramikçilik, tezhip gibi uğraşlar kazandırılırdı. İşte kimileri bu dizide gerçeklerin çarpıtılmış olduğunu öne sürüp karalama kampanyasına giriştiler ki, sonuna kadar haklılar, Harem denilen yer bir eğitim merkeziydi abi.


- Dalga mı geçiyorsun?


- Evet, bir dakika hesabı ödeyeyim yolda konuşuruz.


Arkadaşım fizikçi, benimse hiçbir konuda uzmanlığım bulunmadığından tarih ve tarihi konular üzerinde gerçekler, doğrular, objektif yorumlar değil, ancak spekülasyonlar ve türlü geyikler çıkar bizim gibilerden. Bununla beraber yetkin görünen, eğitimi, mesleği, ekmek kapısı tarihçilik olan insanların da söyledikleri sadece keyfi yorumlardan, çarpıtmadan ve aslında en basit ifadesiyle kandırmadan başka bir şey değil. Tarih denilen alanın doğasında vardır bu, “tarih yapmak değil, tarih yazmak önemlidir” diyenlerin sözünü ettiği de aynı şey, nasıl aktarıldığı yani. Rejim değişikliklerinde, devrimlerde, toplumun geçirdiği siyasi dalgalanmalarda derhal okul müfredatlarındaki tarih ve edebiyat kitapları değişir. Fizik değişmez, F=m.a kuralı Taliban’da da, Küba’da da aynıdır, tıpkı matematik, kimya ve benzeri fen bilimleri gibi. Ama tarih yeniden yazılır. Olaylar, kişiler, kavramlar yenilenir, içleri boşaltılıp tekrar, başka şekillerde doldurulur. Buradaki formül çok açıktır, İsmet Özel’in enfes tespitini konuya uyarlamak için biraz değiştirerek şu şekilde ifade edebilirim; “Tarih yardım eder; tarihçi, teorisini destekleyen yalanları öğretir.”


Lise yıllarımızda Osmanlı Devletinin geri kalması ve Batılı güçler karşısında zayıf duruma düşmesinin en büyük nedenlerinden biri olarak şu argüman öne çıkartılırdı: Osmanlıların kullandıkları gemiler Akdeniz ve Ege gibi denizlerde seyir yapabilecek durumdaydı, boyutları, yapıları Okyanuslara çıkmaya, coğrafi keşifler vs. yapmaya uygun değildi. Hal böyle olunca Batılılar, yani okyanusa kıyısı olan İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz vs. yeni topraklara ulaşabildiler ve insan gücüne, özellikle de hammaddeye kavuştular. Bu kaynakları ülkelerine getirip işlediler, üretime kattılar, derken sanayileşme oluştu falan filan. Yani aslında Osmanlının en büyük şanssızlığı Akdeniz’e sıkışmış olmasıydı, Cebelitarık’tan dışarı çıkamıyordu. Zincirsiz lastikle buzda gidememek gibi. Bilmiyorum şimdi de okullarda bunlar mı öğretiliyor, zamanında bizi böyle kandırmışlardı. Geçenlerde Türk Donanmasıyla ilgili bir şey ararken, Wikipedia’da karşıma çıkan sayfada şöyle bir maddeye denk geldim: Operations in the Atlantic Ocean. Atlas Okyanusundaki Faaliyetler. Şaşırdım, Türklerin Atlas Okyanusunda faaliyet adı altında yaptıklarını düşündüğüm tek şey Piri Reis’in haritasıydı, belki benzeri nitelikte çalışma yapmış birileri vardır diye okumaya karar verdim. Kısa paragrafın her kelimesinde nutkum biraz daha tutuldu:



Starting from the early 17th century, the Ottoman fleet began to venture into the Atlantic Ocean (earlier, Kemal Reis had sailed to the Canary Islands in 1501, while the fleet of Murat Reis the Elder had captured Lanzarote of the Canary Islands in 1585).In 1617 the Ottoman fleet captured Madeira in the Atlantic Ocean, before raiding Sussex, Plymouth, Devon, Hartland Point, Cornwall and the other counties of western England in August 1625. In 1627 Ottoman naval ships, accompanied by corsairs from the Barbary Coast, raided the Shetland Islands, Faroe Islands, Denmark, Norway, Iceland and Vestmannaeyjar. Between 1627 and 1631 the same Ottoman force also raided the coasts of Ireland and Sweden.In 1655 a force of 40 Ottoman ships captured the Isle of Lundy in the Bristol Channel, which served as the main base for Ottoman naval and privateering operations in the North Atlantic until 1660, when Ottoman ships appeared off the eastern coasts of North America, particularly being sighted at the British colonies like Newfoundland and Virginia.


Nutkum tutuldu diyorum çünkü acaba doğru mu anlıyorum diye bir daha bir daha okudum bu satırları. 17. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı Donanmasının Atlas Okyanusuna çıktığı, Kanarya Adalarını, Maderia’yı ele geçirdikleri yazıyordu, İngiltere’nin batısındaki şehirleri, ayrıca Danimarka’yı, İzlanda’yı, Norveç’i, Faroe Adalarını, İrlanda’yı, İsveç’i yağmaladıkları yıl yıl belirtiliyordu. Yetmezmiş gibi Bristol Kanalının okyanusa açıldığı yerde ele geçirdikleri Lundy adasını askeri üs olarak kullandıklarına değinildikten sonra Kuzey Amerika kıtasındaki New Foundland ve Virginia’ya düzenledikleri akınları bu üsten organize ettiklerin dem vuruluyordu.


(Bir İsveçli, Victoria Silvstedt)




Kültürlüyüm, çok okudum, çok bilgiliyim, aşırı ukalayım filan ama böyle bir şeyi aklımın ucundan bile geçiremezdim; Osmanlı Devletine bağlı gemiler Atlas Okyanusuna kıyısı olan tüm ülkelere en az bir posta kaymışlardı bu metne göre. Tabi sadece Wiki’ye amel edip de iman edilmez, teyid etmek için aradım ve bu defa Deniz Kuvvetleri Komutanlığının sitesinde de benzer bir içeriğin ‘Tarihi Miras’ alt başlığında yazılı olduğunu gördüm. Merakla okurken şu cümleye denk gelince de bir hassiktir kelimesi çıktı ağzımdan ve pis bir gülümseme belirdi yüzümde: (…) Prof. Yılmaz ERTUNA, “Türk Tarihinden Sayfalar” adlı eserinde, Türk denizcilerinin, İzlanda seferlerinin ardından, Newfoundland Adası ve Kanada'nın Labrador ve St. Lawrence kıyılarına ulaştıklarını, daha sonra güneye, Virginia sahillerine indiklerini, burada tutsak aldıkları çok güzel bir İngiliz kızını İstanbul'a Padişaha gönderdiklerini açıklamaktadır.(…)


Konfirme ettik.

1- Bizimkiler hiç de söylenildiği gibi teknik imkansızlıklar yüzünden Akdeniz’e hapsolmuş, çaresizlik içinde ‘Bari biz de Akdenizi Türk gölü haline getirelim’ demiş filan değiller, Atlas Okyanusunda at koşturup durmuşlar.

2- Bunların tek derdi ne yüce İslam dinini yaymak için cihat, ne fetih, ne hammadde edinmekmiş, seferlerin çok daha az riski ve insan gücü kaybedilmeye imkân tanıyan Afrikaya değil de, doğrudan Avrupanın kuzeyine düzenlemelerinin yegane sebebi İskandinav karılarını kaçırmak ve ya padişaha hediye etmek, ya da daha düşük konumdaki patronlara getirip satmakmış.

3- Batılı ülkelerin derdi tasası sömürgecilikken, bizimkilerin aklı fikri iri göğüslü sarışınları sikişteymiş.


Dedim ya, ben tarihçi değilim. Benim tarih yorumum böyle olur. Wikipedia’da (Türkçe) İzlanda Seferi başlıklı bir madde var, malum Wiki sayfalarının sol sütununda diğer dillerde o maddenin çevirisi yazılı, ben de İngilizcesini okumak için tıkladığımda karşıma aynı maddenin İngilizcesi bu defa “Turkish Abductions” başlığıyla karşıma çıktı, yani Türklerin Adam Kaçırmaları. Can sıkıcı bir durum. (Ayrıca renk olsun diye bu ve şu var.)


Muhteşem Yüzyıl’ın izlediğim kısa parçasında kimi insanlara göre Hürrem’in ülkesinden kaçırılışının gerçeklere aykırı olduğu ve böylece ecdadın acımasız sapıklar gibi gösterildiği itirazı var ama azıcık/kısacık bir internet araştırması ile bütün bu seferlerin pek de yüksek Osmanlı medeniyetine ulaşma amacı ile yapılmadığı görebiliyor insan.


Görebiliyor mu?


Daha evvel yazmıştım, bir Bizans mistiğine ait olan sözü: İnsan gördüğünü bilmez, bildiğini görür. Yukarıda İsmet Özel’in sözünü uyarlarken “Tarih yardım eder; tarihçi, teorisini destekleyen yalanları öğretir.” demiştim. Kölelik ve benzeri tüm insanlık dışı uygulamalar tarihte her güçlü devlet tarafından uygulandı, Batı bizden çok daha fazla lekelidir bu konuda. Ama ne hikmetse bizimkiler “hayallerinde yarattıkları” kusursuz Türk uygarlığına ve Ecdada bunu yakıştıramıyor. Yakıştıramadığı için de yalan, iftira olarak ele alıyor. İsyan ediyor, karalıyor.


Daha da abartarak devam edeyim, ipimi kopardım ne de olsa.


Her erkek, doğası gereği bütün kadınları sikmek ister. Buna imkân ve güç yetiremez çünkü hem tüm kadınlara ulaşamaz, hem de biyolojik olarak bu hedefe varması mümkün değildir. Gene de hem nicelik hem de nitelik olarak sekste en üst düzeye ulaşmak erkeklerin başlıca amacıdır. Kanuni de bir erkekti sonuçta. (Neden padişah macunu diye bir şey var?) Adnan Oktar bakışı ile etrafını süzen biri olması yadırganacak bir şey değil. Bu durum da Kanuni’yi zayıflatmaz, küçük düşürmez. Bu insan, 72 yaşında ve hasta iken Zigetvar Kalesine yapılan seferde ordunun başındaydı ve ne Harem’de kırıştırırken ne de tahtında osururken öldü, Macaristan’ın güneyinde bir şehirdir Zigetvar, oradaki savaşta hayatını kaybetti. Bu kahramanlığı kim yok sayabilir? Fakat işte, insanları kült haline getirme, kutsallaştırma, etraflarına nurdan bir hâle koyup yüceltme tutkumuz yüzünden idolleştirdiğimiz bu kişilere ne zayıflık, ne de kusur yakıştıramıyoruz, böyle davrananlara da hain, sapık, düşman muamelesi yapmaktan geri durmuyoruz. Sonrasında Kanuni sikecek gibi bakmaz, Atatürk’ün karşısında Said Nursi bacak bacak üzerine atıp oturamaz diye kıyameti koparıyoruz.


Ortega y Gasset’in bir sözü var: “İnsanın tabiatı yoktur, tarihi vardır” der.


Ben dedim diyeceğimi.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Don't Give Up a.q.


- Ulan yeter a.q. ya yeter! Saat 09.00 da başladın, şimdi 09.37; içimden diyorum ki “susar herhalde birazdan, çok etkilenmiş belli, yok susar şimdi, şu cümleyi de bitirsin sabredeyim, hmm buna da ses etmeyeyim.” Yok ya, bitmiyor ki, susmuyorsun, bana ne kardeşim! ihtiyar kocakarılar gibi vıdı vıdı vıdı, yeter ulan! Yok tıbbi destek olmadan sigarayı bırakanların sayısı %5’te kalıyormuş, yok kritik zaman eşikleri 72 saat, bir hafta ve 28 günmüş, yok iştahı artmamışmış ama ani gece uyanmaları ile iki gündür uykusuz kalıyormuş, yok kendini sürekli oruçluymuş gibi hissediyormuş, yok vapurdan inip iskeleye ayak bastığında sigara yakmaması büyük bir imtihanmış, yok aslında ne kadar büyük bir irade savaşına girmişmiş de özgüvenine ve iradesine ancak böyle bir mücadeleyle sahip olup başı dik durabilirmiş. Günde iki paket sigaranın ardından pat diye bırakmış da bu nasıl bir iç sınavmış. Sikerim senin ruh bıdı bıdını, Ulan sen benim imtihanımı biliyor musun, yeter be! 37 dakikadır aralıksız konuşulur mu ya! Sus ulan! Senin sigarayı bırakman uğruna sinirden ben sigaraya başlayacağım artık! Ne kötü bir şeymiş bu sigara ya, başlayınca insan kendine zarar veriyor, bırakmaya niyet edince çevresindeki herkesi perişan ediyor! Bu daha üçüncü gün lan! Git dolaş ne bok yersen ye, rahat bırak beni!

- Ama abi…