1 Kasım 2008 Cumartesi
31 Ekim 2008 Cuma
Borsalino'nun Mimi Üzerine...
Hokusai'nin "36 Fuji Dağı Manzarası" isimli inanılmaz bir serisi var. Elin iki asır evvel yaşamış bücür Japonu Fuji Dağını 36 farklı açıdan resimlemiş; bir dalganın ardından dağ bit kadar görünürken, bir köprünün altında patlamış bir çıbana benzer duruşuyla veya denize açılmış bir tekneden görüş açısıyla... 36 Resim... Sonradan iyi para kazanmış olmalı ki, on tane daha eklemiş bu seriye, ama adı değişmemiş, "36 Fuji Dağı Manzarası"...
Mime böyle başladık... Borsalino beni mimlemiş. Mimlenmeye sinir oluyorum, üstelik "bu aralar sizi sinir eden şeyleri sayın" tarzında bir mim konusu varsa karşımda, hepsinin ötesinde son zamanlarda özel bir gayrete gerek kalmadan dünya ve yaşam beni bir bütün olarak karşımda sürekli nanik yaparak beni sinirlendirmeye çalışıyorsa, bu mime cevap yazmak kolay olduğu kadar sinir bozucu bir şey olacak benim için. Yazayım, sinir olayım.
Hokusai'nin resimlerinde vurguladığı şey aslında derinden sarsıyor bizi: Dağ orada duruyor ama her yerden farklı görünüyor. Aynı doğa şekli, aynı kutsal oluşum... Ama hepsi gerçek, hepsi gözümüze farklı görünse de Fuji işte o.
Olaylar da böyle, insanlar da...
William E. Paden, "Kutsalın Yorumu"nda şöyle yazmış:
...
"Bay Jones'ın pazar günü kiliseye gitmesinin anlamı nedir?
1-Yüce varlık olarak algıladığı şeye ibadet etmek,
2- Bir aile geleneğini sürdürmek,
3- Arkadaşlarla buluşmak ve daha sonra kahve saatinde sosyalleşmek,
4- Bir tempo değişimi için evden çıkmak,
5- Takım elbiseleriyle caka satmak,
6- Suçluluk kasvetinden gönlünü ferahlatmak,
7- Koroda şarkı söyleyerek müziğe yatkınlığını yansıtmak,
8- Büyük bir guruba katılım deneyimi yaşamak,"
...
vs. vs.
İnsan çok karmaşık... Bu sayılanlar gibi, tüm eylemlerimizde birden fazla davranış nedeni arayabiliriz, irdeleyebiliriz; hem kendimiz için, hem de başka kimseleri ve olayları irdelerken. Sâdi kendisine insan nedir? diye soranlara "Yek katre-i hûn, hezâr endişe" (bir damla kan, bin endişe) diye cevap verirken herhangi bir olay, davranış, tutum karşısında sürekli değişken düşünceleri zihnimizden geçirmemize, kalbimizden gelen curcunavâri sesleri işitmemizden dem vuruyor olmalı.
Hokusai de durduğumuz noktaya bağlı olarak gördüğümüz şeyin nasıl değişebildiğini anlatıyor bize.
Gene mime dönüyoruz.
Olaylara ve insanlara anlam katan biziz. Biz güzel deyince bir şey güzel olur. Hoşumuza gitmezse, burun büker, çirkinlik izafe ederiz o şeye, o şey her ne ise. Ama bizim fikirlerimiz ve duruşumuz da değişir: Daha önce umurumuzda bile olmayan bir müziği bir zaman sonra dinlenilesi bulabiliriz, bizde yarattığı ilk intiba antipati olan birini zamanla sevebiliriz, aşık olduğumuz insandan kimi olayların ardından nefret eder hale gelebiliriz. Benimsemediğimiz bir siyasi görüş bir tutarlı görünmeye başlayabilir. Hayatımızın ortasında birden bire çok sevdiğimiz pırasadan midemizin bulanması ve bir daha ağzımıza sürmemek gibi, senelerce en iyi arkadaşlarımızdan olan kişilerden sebepsiz yere bıkmamız ve artık görmek istemememiz gibi.
Üzerinde durduğumuz zemin (yani 'kendi'miz) bu kadar bağımsız ve değişken iken, ayrıca ötekiler de (kendi kendilerine) sürekli değişir ve farklılaşırken, üstelik görecelilik prensibiyle gördüğümüz şeyin hangi açıdan baktığımıza göre değişeceği ve yeni bir hal alacağı mutlak bir doğru olsa da, korkunç ve dehşet verici yargılarımız var. Sanki bildiklerimiz ve duygu durumumuz matematiksel kesinlik arzediyor gibi, hayalimizde infazlar yaşatıyoruz, recmediyoruz, asıyoruz, kesiyoruz...
Hakkında hüküm verdiğimiz, darağacına gönderdiğimiz kişilerin içinde bulunduğu şartları, neyi neden yaptıklarını değil, ne yaptıklarını ele alıp sadece kalem kırıyoruz. Öncesinde de içselleştirmek suretiyle vicdanımızı rahatlatıyoruz, empati ve içselleştirmenin birbirine düşman iki kavram olduğunu da göz ardı ederek, şeytanın Avukatlığını yapmadan dürüst olamayacağımız gerçeğine arkamızı dönüyor, Tanrının savcılığına soyunuyoruz.
Üstelik inanılmaz bir yönlendirilme altındayız, sanki biri yuları bağlamış boynumuza, bir oraya, bir diğer tarafa çekip duruyor bizi. Elimize kalemler veriliyor ve "kır! hadi güzelim göreyim seni, kır hadi, kır!" diye gaza getirmelerle düşünmemize fırsat tanınmadan, çatt diye kırıyoruz.
Mimin cevabı olan "insana sinir oluyorum ben" cümlesini yazarken, kendimi o sinir olduğum insanlardan ayırdığım sanılmasın. Sadece çaba gösteriyorum. Elimden bu kadarı geliyor.
Potansiyel fanatik olmaya demirin pasa yakınlığı kadar meyilli, iyi eğitimle, kariyerle, görgü ve kültür ile açıklanamayacak ve (ne yazık ki) giderilemeyecek bu "gizli katil" yaklaşımına sahip insanlara sinir oluyorum. Düşünmeyi değil, kendisine yön verilmesini isteyen, istemese de bilinçsizce kabul eden kimseler sinirlerimi ayağa kaldırıyor.
Bu bağlamda insanların %99,91'ine sinir olduğum sonucuna varabiliriz Borsalino.
27 Ekim 2008 Pazartesi
24 Ekim 2008 Cuma
Bir önceki post’u okuyan kişilerden kimisi “taşımakta olduğun meslekî kimlik dolayısıyla böyle bir yazı zırvalamak senin için riskli değil mi?” diye sordu, bana empoze edilen düşüncelerden bahsedenler çıktı, bazılarınca da saf muamelesine tabi tutuldum. Varsın olsun. Kapalı, metaforik yazıyorum, millet “ne demek istiyor bu adam?” diye düşünüyor; açık yazıyorum, ya salak ya da kandırılmış diyorlar. O da varsın olsun.
Arnold Toynbee’nin Tarihçi Açısından Din ismiyle çevrilen [A Historian’s Approach To Religion] eserinde, bu kafası çalışan tarih filozofu siyasete de dört dörtlük adapte edilebilecek çözümleme sunar bizlere… Alıntıladığım metinde yazarın işlediği konu Roma İmparatorluğunca Hristiyanlığın resmi din olarak benimsenmesidir aslında. Çeviri otuz yıllık olduğundan bazı kelimeleri anlaşılır kılıyorum, o şekilde okuyunuz:
“Bir kilise kanun dışı olduğu ve her an zulme maruz kalma tehlikesiyle baş başa bulunduğu müddetçe, azalarının [üyelerinin] sayısı muhtemelen cesur, ihlas [yürekten bağlılıkla] dolu ruhani bir seçkin zümreyle münhasır [sınırlı] olacaktır. Mevcut iktidarlarla işbirliği yaptığı andan itibaren onun ahlaki vasfı, zafer arabasına binip tantanalı merasimlere katılmak için sabırsızlık gösteren eyyamcı güruhun kitle halinde ihtidalarıyla [din değiştirmeleriyle] erime temayülüne sahiptir. Bir kilise memnu [yasak] kaldığı nispette eski nizamın [düzenin] zaaflarına ve günahlarına iştirak etmeksizin kendi karar ve tehlikeleri pahasına yeni bir cemiyet tesis edebilir. Müesses [Önceden kurulmuş] cemiyetle ortaklığa girdiği zaman, onun nakiselerine [ayıplarına] bu da sürüklenir, eski cemiyetinkilerle uyuşması imkânsız olan kendi hedefini takip etmeye devam edeceği yerde, onun gayelerine hizmet etme delaletine [sapkınlığına] düşer.”
Milattan sonra 313 senesinde Hristiyanlığı İmparatorluğun resmi dini olarak kabul eden Roma, sadece 12 sene sonra İznik’te bir Konsil topladı; bu konsile bizzat Büyük Costantin (Costantinopolis’in Costantin’i) başkanlık etti; peki bu Konsil’in amacı neydi? Hristiyanlığı Roma İmparatorluğuna uydurmak. Normal şartlar altında, basit bir düşünceyle İmparatorluk kurumlarının kabul ettikleri Hristiyanlığa uymaları gerekirdi değil mi? Ama öyle olmadı, ve 13 sene evvel hep beraber Hristiyanlığın selameti ve yayılması için çalışan insanlardan kimisi bu Konsil kararlarına istinaden İmparatorlukta etkin ve güçlü konumlara getirildi, -onlar sistemin adamı oldular-, kimisi de “İncili yanlış yorumladıkları” kabul edilerek suçlandılar, heretic [sapkın] ilan edildiler ve kanuni takibata uğradılar, Hristiyanlığın Arianizm ekolü ve sonrasında onun takipçisi Nestorius [arap kaynaklarında Nasturilik olarak geçer ki, gizemcilerin pek meraklı oldukları Orta Asya’ya göç etmiş Jean bu adamların devamıdır] bu bağlamda düşünce suçlusu ilan edilmiş kimselerdi. Bu arada birileri de Düzen’in parçası oldu, daha evvel “ideallerine ulaşmak için birlikte çalıştığı” kimseleri sattı, güçlü ve otoriter konumları olan kimselere dönüştüler. Kısaca Vatikan’a yerleşenler, ötekiler sürgüne gönderilsin diye fetva verdiler.
Bu örnek tarihte pek çok defa üç aşağı beş yukarı tekrar etti kendini.
İttihat ve Terakki Cemiyeti, II. Abdülhamit’in dikta rejimine karşı kuruldu, bu uğurda üyeleri her türlü dehşete ve baskıya göğüs gererken bir yandan aydın çevrelerce örgüte beslenen güven ve sempati yayıldı, öte taraftan da halk arasında hüsn-ü kabul gördü cemiyetin üyeleri.
Sonrasında, yeri geldi herifler ortalığının anasını diktiler. Hele bir Bab-ı Ali Baskını var ki, dillere destan.
İran’da mollalar, Şah Rıza Pehlevi’ye karşı tek başlarına mücadele etmediler: Şah’ı alaşağı etmek için, ülkenin geniş petrol kaynaklarını eşit ve doğru bir paylaşımla halka yaymak gayesi güden sol görüşlü/sosyal demokrat vs. insanları da yanlarına aldılar.
Sonrasında İran’dan toplu solcu göçü oldu, kaçamayanlar da asıldı.
Rusya’daki Bolşevik İhtilali, Çarın zulmüne karşı halkların kardeşliği söylemi üzerine kurulmuştu güya, ama herkes biliyordu ki “bütün hayvanlar eşitse de bazıları daha eşitti.”
İlk aklıma gelen örnekleri yazdım, biraz sabredip üzerinde kafa yorsam daha neler çıkar.
İnsanlık Tarihi, bir kandırma ve kandırılma tarihidir.
Belki bu yüzden, Tanrı katında münafık, her zaman kâfirden aşağı görülmüştür. (Kâfir inanmadığını açıkça söyleyendir, münafık ise inanmayan ama kendisini insanlara inanıyormuş gibi gösteren.)
Bir önceki post kâfir üzerine yazılmadı. Münafık üzerine gevelenmişti o.
Özgürlük, Hukuk, Adalet… Münafıkların zikir törenlerinde vecd ile söylediğine bakmasın kimse bu kelimeleri…
Üstad gibi diyesi geliyor insanın:
Kanun diyoruz; nerde o mescud-i muhayyel?
(Kanun diyoruz, nerde o hayali tanrı?)
Düşman diyoruz nerde bu? Haricte mi, biz mi?
(Düşman diyoruz, nerede bu? Dışarıda mı, biz mi?)
Hürriyetimiz var, diyoruz, şanlı, mübeccel;
(Hürriyetimiz var, diyoruz, şanlı, yüceltilmiş)
Düşman bize kanun mu? Ya hürriyetimiz mi?
(Düşmanımız kanun mu? Ya hürriyetimiz mi?)
Bir hamlede biz bunları, kahrettik en evvel.
(Bir hamlede sıçtık hepsinin ağzına)
John Locke bir yerlerde adil ve ılımlı yönetimlerin dünyanın her yerinde huzurlu olduğunu, baskı ve zulüm uygulayan yönetimlerin ise her zaman endişe ve korku ile burun buruna yaşadığını yazar. Youtube’tan korkarlar, blog’tan da korkuyorlar artık. Gazeteciye sus derler, mizah dergilerine sataşırlar.
Metamorfoza uğrayıp devletleşen hükümetlerden bizi kim kurtaracak?
Mağdurken mağrur olan, mazlumken zulme kucak açanları kim cezalandıracak?
Zebur’da Davud'un sorduğu gibi sorayım, “Gözlerimi dağa kaldırıyorum, nereden yardım gelecek bana?”
David Lynch’in Wild At Heart’ının sonunda gökyüzünden inen sarışın peri gelip sihirli değneğiyle bir dokunsa şu memlekete…
Yaşanacak bir yer olsun.
Sonrasında peri geri dönmez bir de yanımda kalırsa Namlı’nın bal-kaymağı gibi olur işte hayatım.
Arnold Toynbee’nin Tarihçi Açısından Din ismiyle çevrilen [A Historian’s Approach To Religion] eserinde, bu kafası çalışan tarih filozofu siyasete de dört dörtlük adapte edilebilecek çözümleme sunar bizlere… Alıntıladığım metinde yazarın işlediği konu Roma İmparatorluğunca Hristiyanlığın resmi din olarak benimsenmesidir aslında. Çeviri otuz yıllık olduğundan bazı kelimeleri anlaşılır kılıyorum, o şekilde okuyunuz:
“Bir kilise kanun dışı olduğu ve her an zulme maruz kalma tehlikesiyle baş başa bulunduğu müddetçe, azalarının [üyelerinin] sayısı muhtemelen cesur, ihlas [yürekten bağlılıkla] dolu ruhani bir seçkin zümreyle münhasır [sınırlı] olacaktır. Mevcut iktidarlarla işbirliği yaptığı andan itibaren onun ahlaki vasfı, zafer arabasına binip tantanalı merasimlere katılmak için sabırsızlık gösteren eyyamcı güruhun kitle halinde ihtidalarıyla [din değiştirmeleriyle] erime temayülüne sahiptir. Bir kilise memnu [yasak] kaldığı nispette eski nizamın [düzenin] zaaflarına ve günahlarına iştirak etmeksizin kendi karar ve tehlikeleri pahasına yeni bir cemiyet tesis edebilir. Müesses [Önceden kurulmuş] cemiyetle ortaklığa girdiği zaman, onun nakiselerine [ayıplarına] bu da sürüklenir, eski cemiyetinkilerle uyuşması imkânsız olan kendi hedefini takip etmeye devam edeceği yerde, onun gayelerine hizmet etme delaletine [sapkınlığına] düşer.”
Milattan sonra 313 senesinde Hristiyanlığı İmparatorluğun resmi dini olarak kabul eden Roma, sadece 12 sene sonra İznik’te bir Konsil topladı; bu konsile bizzat Büyük Costantin (Costantinopolis’in Costantin’i) başkanlık etti; peki bu Konsil’in amacı neydi? Hristiyanlığı Roma İmparatorluğuna uydurmak. Normal şartlar altında, basit bir düşünceyle İmparatorluk kurumlarının kabul ettikleri Hristiyanlığa uymaları gerekirdi değil mi? Ama öyle olmadı, ve 13 sene evvel hep beraber Hristiyanlığın selameti ve yayılması için çalışan insanlardan kimisi bu Konsil kararlarına istinaden İmparatorlukta etkin ve güçlü konumlara getirildi, -onlar sistemin adamı oldular-, kimisi de “İncili yanlış yorumladıkları” kabul edilerek suçlandılar, heretic [sapkın] ilan edildiler ve kanuni takibata uğradılar, Hristiyanlığın Arianizm ekolü ve sonrasında onun takipçisi Nestorius [arap kaynaklarında Nasturilik olarak geçer ki, gizemcilerin pek meraklı oldukları Orta Asya’ya göç etmiş Jean bu adamların devamıdır] bu bağlamda düşünce suçlusu ilan edilmiş kimselerdi. Bu arada birileri de Düzen’in parçası oldu, daha evvel “ideallerine ulaşmak için birlikte çalıştığı” kimseleri sattı, güçlü ve otoriter konumları olan kimselere dönüştüler. Kısaca Vatikan’a yerleşenler, ötekiler sürgüne gönderilsin diye fetva verdiler.
Bu örnek tarihte pek çok defa üç aşağı beş yukarı tekrar etti kendini.
İttihat ve Terakki Cemiyeti, II. Abdülhamit’in dikta rejimine karşı kuruldu, bu uğurda üyeleri her türlü dehşete ve baskıya göğüs gererken bir yandan aydın çevrelerce örgüte beslenen güven ve sempati yayıldı, öte taraftan da halk arasında hüsn-ü kabul gördü cemiyetin üyeleri.
Sonrasında, yeri geldi herifler ortalığının anasını diktiler. Hele bir Bab-ı Ali Baskını var ki, dillere destan.
İran’da mollalar, Şah Rıza Pehlevi’ye karşı tek başlarına mücadele etmediler: Şah’ı alaşağı etmek için, ülkenin geniş petrol kaynaklarını eşit ve doğru bir paylaşımla halka yaymak gayesi güden sol görüşlü/sosyal demokrat vs. insanları da yanlarına aldılar.
Sonrasında İran’dan toplu solcu göçü oldu, kaçamayanlar da asıldı.
Rusya’daki Bolşevik İhtilali, Çarın zulmüne karşı halkların kardeşliği söylemi üzerine kurulmuştu güya, ama herkes biliyordu ki “bütün hayvanlar eşitse de bazıları daha eşitti.”
İlk aklıma gelen örnekleri yazdım, biraz sabredip üzerinde kafa yorsam daha neler çıkar.
İnsanlık Tarihi, bir kandırma ve kandırılma tarihidir.
Belki bu yüzden, Tanrı katında münafık, her zaman kâfirden aşağı görülmüştür. (Kâfir inanmadığını açıkça söyleyendir, münafık ise inanmayan ama kendisini insanlara inanıyormuş gibi gösteren.)
Bir önceki post kâfir üzerine yazılmadı. Münafık üzerine gevelenmişti o.
Özgürlük, Hukuk, Adalet… Münafıkların zikir törenlerinde vecd ile söylediğine bakmasın kimse bu kelimeleri…
Üstad gibi diyesi geliyor insanın:
Kanun diyoruz; nerde o mescud-i muhayyel?
(Kanun diyoruz, nerde o hayali tanrı?)
Düşman diyoruz nerde bu? Haricte mi, biz mi?
(Düşman diyoruz, nerede bu? Dışarıda mı, biz mi?)
Hürriyetimiz var, diyoruz, şanlı, mübeccel;
(Hürriyetimiz var, diyoruz, şanlı, yüceltilmiş)
Düşman bize kanun mu? Ya hürriyetimiz mi?
(Düşmanımız kanun mu? Ya hürriyetimiz mi?)
Bir hamlede biz bunları, kahrettik en evvel.
(Bir hamlede sıçtık hepsinin ağzına)
John Locke bir yerlerde adil ve ılımlı yönetimlerin dünyanın her yerinde huzurlu olduğunu, baskı ve zulüm uygulayan yönetimlerin ise her zaman endişe ve korku ile burun buruna yaşadığını yazar. Youtube’tan korkarlar, blog’tan da korkuyorlar artık. Gazeteciye sus derler, mizah dergilerine sataşırlar.
Metamorfoza uğrayıp devletleşen hükümetlerden bizi kim kurtaracak?
Mağdurken mağrur olan, mazlumken zulme kucak açanları kim cezalandıracak?
Zebur’da Davud'un sorduğu gibi sorayım, “Gözlerimi dağa kaldırıyorum, nereden yardım gelecek bana?”
David Lynch’in Wild At Heart’ının sonunda gökyüzünden inen sarışın peri gelip sihirli değneğiyle bir dokunsa şu memlekete…
Yaşanacak bir yer olsun.
Sonrasında peri geri dönmez bir de yanımda kalırsa Namlı’nın bal-kaymağı gibi olur işte hayatım.
18 Ekim 2008 Cumartesi
Bir Oyun Kaybedilmesi Üzerine...
Kısa bir kronoloji:
Son genel seçimlerde AKP'ye oyumu vermiş olmamın en büyük nedeni cumhurbaşkanlığı seçimlerine günler kala, Genelkurmay'ın bir gece yarısı internet sitesinden yayınladığı basın açıklamasıydı. O gecenin ilerleyen saatlerinde bir dostum msn'den haber vermişti bana ve ben de tüm işimi gücümü bırakıp bir post yazmıştım konu üzerine...
Genelkurmay'ın basın açıklaması içeriğindeki tehdit algılayışı ile (kendi halinde bir adamcağız olarak) benim tehdit algım uyuşmuyor. Zaten bir türlü bu arkadaşlarla ortak bir noktada buluşamadım. Benim açımdan bir kayıp olduğunu düşünmüyorum, onlar açısından da değildir umarım. Hayatım boyunca bu ülke için irtica diye bir tehdidin hiç bir zaman varolmadığını düşündüm ve ifade ettim çevremdeki insanlara, sayıları çok kısıtlı bir kaç marjinal grup dışında din tabanlı/teokratik bir devleti arzulayan kimsecikler yok. Kanaatimce tehdit, "gerçek tehdit", aşırı milliyetçilik, muhafazakarlık ve faşizmdir bu ülke için. Çoğu insan bu iki olguyu birbirine karıştırıp aynılaştırıyorlar zihinlerinde; ama aslında bunlar çok farklı şeyler. Gerekirse bunların arasındaki farkı göremeyenlere açıklama için bir post daha yazarım. Şimdilik sadece şunu vurgulamakla yetineyim, irtica bu ülkenin insanı için uygun bir zemin değil ve gelecekte de olamaz diye düşünüyorum, milliyetçi muhafazakarlıkla beslenen faşist anlayış ise devlet tarafından desteklenerek dalga dalga yayılıp hayatı yaşanmaz kılıyor, atmosferdeki oksijenin azalması gibi. Bu paragraf bu kadar yeter.
AKP'ye oy verdim çünkü devletin millete nasıl davranması gerektiğini söylemesine katlanamıyorum. "Ama devlet böyle bir şey zaten" demesin kimse, ben de Hobbes okudum, Rouesseau'yu yuttum, ancak misyonerlerin boğazını keserek öldürten de (Bakınız Malatya olayı), o devlet, en kritik noktada duran yazarı öldüren de (bakınız Hrant Dink) o devlet, kitabevi bombalayıp deşifre olan da (bakınız Şemdinli olayı) o devlet, Sakarya'da, Altınova'da, Trabzon'da ve daha pek çok yerde bilerek veya bilmeyerek herşeyi berbat eden zihniyetin sahibi de aynı devlet. Üstelik eleştirilemeyen, kendisine asla dokundurtmayan, her zaman ve her dönem en/tek haklı olduğunu iddia eden Türkiye Cumhuriyeti Devletinin çekirdeği bir kurumdan, bir basın açıklaması ile "falancalara günlerini gösterin!" diye bir işaret geliyorsa, üstelik bu işaretin ardından topyekün devlet kurumları akla ve vicdana sığmayacak eylemlere girişebiliyorsa, (bakınız 367 oy gerekliliği rezaleti) ben, Virgilius, Queen'in "you don't fool me" şarkısını söyler, kendi bildiğimi okurum. Zira aklım var, vicdanım var, muhakemem var.
AKP hükümeti direnmişti Genelkurmay'ın basın açıklaması karşısında. Mert ve haklı bir direniş olarak gördüm ben bunu; cesurdu, çünkü bu ülkede siyasi irade ancak Ordu'ya karşı duruşuyla kararlılığını ve samimiyetini ispat edebilir. Sendikaların tepesine binmek, öğrencileri coplamak, memuru ezmek mertlik değil yoksa. Türkiyede hükümetlerin politik testi, Asker eksenli devlete ne kadar söz geçirebilirliğiyle, hadi söz geçiremiyorsa da duruşu ve gösterdiği tutumla belirlenir. Dedim ya, aklım var, vicdanım var, muhakemem var, AKP'nin duruşunu beğendim ben, sırtını millete yaslayıp Boris Yeltsin'in Kızıl Meydan'da tankın üzerine çıkmasına benzer bir tavırdı AKP'nin gösterdiği. Onlara oy vermemiştim bir önceki seçimlerde, ama artık hak ediyorlardı. Bu duruşun mükafatı, -ben bir kişi olsam da- oyumdu. Verdim. Ardından da bana laf atan arkadaşlarıma neden AKP'ye oy verdiğimi anlatmaktan tüy bitti; irticanın mümkün olmaması, insan hakları ve şeffalık yönündeki adımları, sivillik gibi kavramlardan, dünyaya entegre olmaya kadar pek çok laf geveledim, kimse bir başkasının fikrini değiştiremez, amacım kendimi ifade edebilmekti ve argümanlarım da kendimce/kendime göre yeterliydi, onlar bana hak verdiler mi bilmiyorum, ilgilenmiyorum da.
Seçimi kazandılar, oylarını da epeyce arttırarak.
Azınlık olan ama sesi çok çıkan gruplar; AKP'nin aslında ne yapmak istediğinden, takiyyeden, gizli hedef ve amaçlarından -ancak medyumların bilebileceği şeylerden yani- bahsedip durur ve "başımıza geleceklerden siz sorumlusunuz ey 48% !!!" diye kıyameti koparırken, aradan geçen zaman zarfında AKP, ben ve benim gibi düşünenlerin a. qoydu: İlk büyük darbeyi bu sene 1 Mayıs'ta aldı bu blogun zırvacısı, Ahmaklıklar Komedyası nevinden 1 Mayıs 2008'de İstanbul'da yaşananlar unutulur, yenir yutulur şey değildi. Her kesim ve grup zıvanadan çıkmıştı; ama benim kabul edemediğim AKP'nin tavrıydı. Şöyle yazmışım:
"
... Farklı olduğunu öne süren, özgürlüklere saygılı olduğunu her fırsatta vurgulayan, bu uğurda göstermelik de olsa “gerekli” hukuksal reformları sosyal yapıya ve türk insanının tarihten gelen doğasına aykırı olmasına rağmen gerçekleştiren, Avrupa Birliği projesine siyasi kazanımlarını korumak ve kollamak için cansiperane sarılan hükümet, kendi elleriyle oluşturup diliyle yarattığını savunduğu ümit ve özgürlük havasını “1968 Prag Baharı”nı tanklarla ezip geçen Sovyetler Birliği gibi elleriyle parçaladı, yok etti tavrıyla. Özgürlük, hoşgörü, iyi niyet ve basiret; köylü zihniyetli, sükunet nedir bilmeyen ve kavgacı bir iktidarın diline pelesenk olmuş söylemi haline geldi bu ülkede, lakin tavır ve tutumları sadece “ulan bunların ötekilerden farkı yokmuş” dedirtiyor insana. Hükümet eğer devlet güvenliğini [Milli Güvenlik Belgesini] doğrudan ilgilendirmeyen bir konuda karşısındaki grubu [yani işçi ve sendikaları] yumuşatabilecek, sakinleştirebilecek, hadi onu da geçtik provake etmeyecek adımlar atmıyorsa, “ben sizin babanızım ben ne dersem o olur” havasında elinde sopayla geziyorsa, artık o hükümetin icraatları, sürekli eleştirdiği ve kendisini “ben de onların mağduruyum” dediği devlet bürokrasisi ve faşist devlet kavramının piyasadaki farklı sürümleri olan C.H.P. ve M.H.P. anlayışının son planda kopyası olur. – ki aslında hiçbir farkının olmadığını açıkça gösterdi. 1 Mayısta yaşananlar bu açıdan bir turnusol kağıdı görevini gördü, anladık ve kesin olarak onayladık; ötekiler gibi A.K.P. de bir devlet partisidir.
...)
Bu gerçekten hayal kırıklığı yaratan bir gelişmeydi: Hani yeni sevgilinizle her haltı yedikten sonra bir de anal seks yapmak istersiniz, onun kızaran yanakları sizi gülümsetir ve utangaç bir ses tonuyla "ama ben hiç öyle yapmadım bu güne kadar" dediğinde içiniz bir hoş olur; lakin tam pozisyon alıp içine gireceğinizde çapı kocamaaan bir delik görür, üstüne üstlük bir de cup diye penetre olursunuz ya, "sfinkter kasların çok daha sıkı ve dirençli olması gerekir, böyle kolay olmamalıydı, bu işte bir terslik var" diye keyfiniz kaçar... İşte 1 Mayıs'ta hükümetin söylemi ve tavrı bende o hayalkırıklığını yaratmıştı. Gene de sevmeye devam ettim ben AKP'yi. Ağzımın tadı kaçsa da.

Dağlıca'da olan biten ve ardından üzeri örtülen, oradaki gariban çocukların bilerek-isteyerek ölmelerine seyirci kalınması olayı, AKP kükümetinin gözleri önünde oldu ve bunu en çok sorgulaması gereken kurum da zaten hükümetti. Tuhaf bir şekilde es geçildi, hakkında birazcık yazılıp çizildi ve ardından unutuldu gitti.
Aktütün'de ise artık ip koptu. Başından beri terörü bitirmek istemeyen, terörün, akan kanın ve şehitler için yakılan ağıtların, düzenlenen mitinglerin ülke içindeki ve siyasilere karşı konumunu güçlendirdiğini, otoritesini arttırdığını, gayri-resmi iktidarını pekiştirdiğini bilen Ordu, tüm istihbarata ve alınan bilgilerden sonra gerekli tebdirin alınması için yeterli zamana rağmen, 21 yaşındaki bir astsubayın emrindeki 17 eri, göz göre göre hiç bir önlem almadan -sanki bir tatbikat yapıyorlarmış gibi- harcadı. Düpedüz harcadı. bundan birileri sorumlu; komuta kademesinde, nereye kadar çıktıysa bu bilgiler, birileri inisiyatifini parmağını kımıldatmamaktan yana kullandı, o çocuklar da öldüler. Normal bir ülkede Milli Savunma Bakanı bunu sorgulardı, bu ülkede olmaz öyle şeyler. Bunu kabullendik zaten. Sonra birileri çıkıp normalde hükümetin yapması gereken şeyi yaptı, bunca istihbarata, duyuma, bilgiye rağmen bu baskın nasıl yaşandı ve bu askerler neden şehit oldu, biz bu işte bir bit yeniği sezinliyoruz, bizi aydınlatır mısınız? diye soracak oldu: Genelkurmay'ın cevabı 'hepinizin a. qorum, kodum mu da oturturum, size ne lan, ölen ölür, kalan sağlar bizimdir" oldu.
Bu kadar aptal yerine konmayı kaldıramıyor insan... Ben hani akıllıydım, vicdanım vardı, muhakemem yerindeydi? Hayır, devlet her zamanki gibi "sen bilmezsin, anlamazsın bu işlerden. Bize karışma, bunlar karışık işler" havasında devam ediyordu refleks göstermeye. Gene de, buraya kadar kabullendik.
Ama ne zaman Bu ülkede hükümetin başındaki kişi, "Asker doğru söylüyor. Siz ne zannediyorsunuz kendinizi? Ne sorusu, ne sorgusu? Kimin yanındasınız siz? Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun. Hata yok, yanlış yok, şüphe edip ne diye soru işaretleri yaratıyorsunuz kendini bilmez herifler!" tonunda bir söyleme baş vurunca, işte o zaman "Sen de mi Brutus!" deyiveriyor insan. Kendisinin yapması gerekeni biz soruyoruz, ona da yumruğunu gösteriyor beyefendi!
Sonra da "aklım başımda, vicdanım kalbimde oldukça, muhakemem yerde sürüklenmedikçe, ben bir daha AKP'ye oy vermem" diyorsunuz...
AKP'nin çok da umurundaydı demeyin.
Benim umurumda.
Onların akılları tutulmuş, vicdanları donuk, muhakemeleri tutsak olabilir.
Bense hala insanım. Tanrı olmayı beceremediğime göre, bari insan gibi insan olmaya çalışayım.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)