31 Mart 2008 Pazartesi

Ara Güler, Ara Café ve Kaka Üzerine...

Her ne kadar Ara Café'nin cıvıltılı ortamına benzetmeye çalışsak da, özünde Ara Güler'in fotoğrafları gibidir hayat...

İnsanlar gelir, insanlar gider. Süregiden bir hareket. Kimi yalnız başına oturur, kitabını okur, yandan bir başkası şen kahkasıyla masanıza davetsiz misafir olur.

Garsonlar şirindir hep, hem de güler yüzlü, ama vermek değildir aslında onların varlık nedenleri, esasen almaktır onların işi.

Yemekleri lezizdir, haksızlık etmeyeyim, tatlıları da öyle... Alt katındaki wc ise sadece o güzel latif yemeklerin dönüştüğü boku tanır, bilir... Nihayetle hemhal olur.

Uzaklara götürürcesine karanlıktır fotoğrafları Ara Güler'in, servis yapılırken masaya konulur, tabağın altında durur resimler. Etrafınız ise alabildiğine canlı ve alacalıdır, tutti frutti.

Yalancı bir hayatın sahte cazibesi.
Riyakar gülümsemelerin kandıran içtenliği.
Tümüyle bir hata.
Baştan aşağı yanılsama.

Far çekilmiş gözler, gamzeli yüzler.

Ürkek bakışlar, duvar suratlar...


Koşan Pegasus'larla, ağlayan palyalçolarla, dökük yapraklarla dolu bir dünya....

Kırılmış cam parçalarının üzerinde saçma sapan zevklerle trans haline geçip kanayan ayaklarının acısını hissetmeyen insancıklar...




Gülüşen leşler, çürüyen ömürler...

Bok çukuru ve solucanların mide gurultusu...

28 Mart 2008 Cuma

Damnatio Memoriae, Bıçaklar ve Black Sabbath Üzerine...

Romalılardan gelmiş bu söz günümüze: 'Damnatio Memoriae.' Latince “hatıranın lanetlenmesi” anlamına geliyor. Devlet aleyhinde suç işleyenlere, o kimse yaşarken veya öldükten sonra, ceza olarak onunla ilgili her türlü bilgiyi, yazıtlardan ve parşömenlerden, tüm resmi ve gayri resmi belgelerden silme, heykellerini, gravürlerini yok etme… Kısaca hiç yaşamamış gibi farz etmek o insanı… Buharlaştırmak, ignore etmek… Hafızalardan silmek… Wikipedia’ya bakarsanız tarihte sadece Romalılar’la sınırla kalmadığını da görebilirsiniz, bu yazının konusu tarih değil. Ayrıca devlet kavramı hakkındaki görüşlerim ve anarşiye meylim daha evvelki postlarda görülebilir.


Biz, “insana karşı” olan eylemlere bakalım.


Tecrübe üzerine yazdım geçenlerde. Can yakıcı tecrübelerden, “geçmeyen” geçmişlerden, bizi takip eden gölgelerden, rahat bırakmayan hayallerden bahsetmiştim.


Neden seviyoruz acı çekmeyi bu kadar?

Ne için, kimin için mutsuzluğa sevk ediyoruz kendimizi?

Niye karamsar ıstıraplara gömülüp çıkmıyoruz gün ışığına?

Bir kadının/bir erkeğin bize yaşattığı narsistik ego yaralanması yüzünden. Yere göğe sığdıramadığımız benliğimizde açılan yarayı, üstelik açık ve kanayan yarayı okşayarak “canım benim, nasıl kıydılar sana?” diyerek, hem o yaranın kapanmasına izin vermiyoruz, hem kendimize eziyet edip o yaranın varlığını ve yaralayanı daima hatırlıyoruz… Ama bu anımsama kesinlikle tedavi edici bir gaye taşımıyor, içinde bazen nefret, bazen özlem, bazen kendini acındırma, bazen de merhamet dilenciliği barındırıyor. Lakin sürekli oynayıp duyduğumuz yara kapanamaz ki! Kan pıhtılaşacakken biz gene damarlarımıza tazyik ediyoruz, kabuk bağlayacakken üstünü kazıyoruz. Ardından da “canım yanıyor, yüreğim kanıyor” diye mızmızlanıyoruz.


Örneği çeşitlendirmeden devam edelim: Biri elindeki bıçağı karnıma, böğrüme, koluma… Bedenimdeki her hangi bir yere haşırt diye saplayıp kaçacak olsa ne yaparım ben? Yaram hafifse adamın peşinden koşar ve ağzına tükürürüm, ama beni ağır bir şekilde yaralayıp arkasına bakmadan sıvıştıysa, ilk aklıma gelen hastaneye gidip iyileşmek için tedavi altına alınmak olacaktır.


Beni yaralayan adamın peşinden koşup, sürünüp, emekleyip, “birader, ben az önce şu ara sokakta karnını deştiğin kişiyim, yaram çok acıyor ve kanama da var, sen yaptın bunu, o zaman beni iyileştir be, gözünü seveyim hadi bir zahmet” demem.


Peki ama, o zaman manyak mıyız ki, yıllarca besleyip büyüttüğümüz, yemeyip yedirdiğimiz, şişmeyip şişirdiğimiz, en değerli ve en özel varlığımız olan yüceler yücesi, Himalayalar’da gezinesice egomuzu ezen, yıkan, parçalayan, sefil ve acınası hallere düşüren insanları hala özlüyor, istiyor, arzuluyor, bekliyoruz? Bu işte bir tuhaflık var.


Lanetlemeli… Bize karşı suç işleyenleri silip atmalı… Küfretmeli, belleğimizde o kişiye ait olanı kirletmeli, yaşadıklarımızın sorumlusu olarak gördüğümüz o kimseye ait saygın bir şey bırakmamalı, buruşturup yırtmalı, yok etmeli… Ne tetikleyici, ne güzel bir anı bırakmalı. Acı verenin güzel anısı, elindeki hançeri bize sokan adamın renkli gözleri veya kibar sesi olur ancak. Bize ait olmayan, bize verilmeyen zaten güzel olamaz. Bizim olamaz, bizim olmayansa bizi mutlu edemez.

Madem böyle;

Neden onun yüzünden acı çekmeyi seviyoruz böylesine?

Ne için, bizi mutsuz eden ve bunu umursamayan o kişi uğruna bataklıkta zırlıyoruz?

Niye karamsar ıstıraplara gömülüyoruz ki,? Tökezledik, düştük, dizimizi incittik, ama kangren edemez bizi bir başkasının çelmesi veya tekmesi… Nerede görülmüş tekme atan kişinin yerde kıvranan mağdurun başını okşayıp ayağa kaldırdığı? Eğer bu olduysa/olacaksa, bilin ki yeniden yere yıkmak içindir sadece.


Biraz düşünürsek görürüz ki, mutsuz olmak için yeterince sebebimiz var: Hayatın anlamı, ölüm ve yaşam kavramları, ziyan olan gençlik, gömleklerin ütülenmesi sorunsalı, Beşiktaş’ın halinin ne olacağı vs.


Tecrübelerin bize acı verdiği doğru. Acılarımız geride kalacak olsa da, yaralarımızın izi kalıyor en azından, bunun önüne geçemiyoruz. Façamızın bozulmasından hoşnut olmamız da mümkün değil.


Ama Nazım’ın o meşhur dörtlüğünü adapte etmeliyiz hayatımıza, bizi süründürenlere inat:


İçinizden biri

Can verebilse bile ölmüş kalbimize,

Sonunda egomuza saplanmış bir bıçaksa eğer,

Gözükmesin gözümüze!

Ve dik olmalıyız, sert olmalıyız, bükülünce doğrulmayı, kırılınca yapışmayı bilmeliyiz.

Gerekirse hafızamızdan silmeliyiz o hançeri.


Manyak ve şirin pucca’nın son postundaki saçma ve komik yazısı, yaşadığımız/geçirdiğimiz/ bize geçiren tecrübeler üzerine böyle karmaşık düşüncelere sevketti beni…

Ex Occidente Lex.


'Damnatio Memoriae' bir insanlık harikasıdır.

Unutmak bir nimettir.
Unutunuz.

24 Mart 2008 Pazartesi

Gençlik, Bob Dylan ve Zurück üzerine...

Biri, dün yolladığı mailde zurück kelimesini kullanmıştı.

Bir an takıldım, "geçmiş demek miydi, yoksa geldi mi... bitti mi...ufff" diye tıkanıp kaldım. Almancadan bana hayatım boyunca hayır gelmedi zaten, polente de evlendi, artık eskisi gibi gecenin bir vakti almanca kelimeleri ona cart diye soramam arayarak veya sms atıp...

Elimi yıllardır bakmadığım eski bir sözlüğe uzattım, kelimeye bakmak için... Bilmeden cevap yazsam maile, rezil olma ihtimali de var, her boku bilen adam havasına halel getirmek olmaz - neyse, tam işimi bitirip kitaplığa geri koyacak iken sözlüğün en arka sayfasında el yazımla karalanmış bir kaç satır çıktı karşıma, salak oldum bir an: Eskiden, öğrencilik yıllarımda, ders kitaplarımın arkalarına bir tarih düşer, altına da notlar yazardım hal beyanımı içeren. O notlardan ikisiydi karşımdaki, senelerdir görmediğim...


27 Ağustos 1989
Sıkıcı bir yaz günü. Hayattan tiksinme ifadesinin yüzümde sık sık görülebileceği iğrenç bir gün.Pis kalem bitti işte! (Son satır silik)


7 Ocak 1990
Yarın Almanca ve İngilizce, sonraki gün matematik, çarşamba kimya, perşembe tarih ve biyoloji, cuma günü edebiyat yazılıları var. Kar var, tatil yok. Çalışma var, iyi not yok. Akıl var, ispatlayacak delil yok. Dün Beşiktaş Fener'e beş koymasaydı, bugün intihar bile edebilirdim ya, şimdilik erteledim. Her neyse, ben gömüleyim derse!

Ulan yaşım 16-17 imiş daha!

Aklıma Bob Dylan'ın sözü geldi bunları okuyunca, "yaşamla ilgilenmeyen, aslında ölmekle meşguldür."

19 Mart 2008 Çarşamba

Coriolis Etkisi, İsa Mesih ve Ozzy Osbourne Üzerine...

Dün ders sırasında hoca Coriolis Etkisine değindi bir konuyu anlatırken, pek neşeli bir şeymiş doğrusu. Bir de küçük anekdot ekledi yüz bin tane formülle doldurduğu tahtanın önünde gülümseyen yüzüyle:

“İkinci Dünya Savaşı sürerken güney yarımkürede karşı karşıya gelen Alman ve İngiliz donanmaları, konumlarını ve topların menzillerini ayarlayıp birbirlerine ateş etmeye başlamışlar. Baam, güüüm, ağır silahlar patlıyor, fakat o da ne? Hedefe konuşlanan ve ateşlenen topların hepsi 45 derece açıyla vurması gereken hedeflerin uzağına düşüyor. Ne Almanların, ne de İngilizlerin topları düşman donanmasında bir gemiyi vuramamış bir türlü, hep karavana.”

“Çünkü” diye devam etti eğlenceli bir üslupla, “hem Almanlar, hem İngilizler, toplarının balistik ayarlarını yaparken Coriolis etkisini kuzey yarım küreye uygun şekilde ele almışlardı, güney yarımkürede dünyanın manyetik özelliklerinin farklı olduğunu –daha evvel bu bölgede savaşmadıkları için- göz ardı etmişlerdi.”



Tahtayı silip yeni formüllerle süslemeye başlarken ben koptum dersten.

Hayatı düşündüm.

Yaşamımızdaki Coriolis etkisini…


Hepimizin bir duruşu var. Türlü neden ve tecrübelerimizin şekillendirdiği tutumlarımız, şartlanmalarımız, bakış açımız... Kısaca her birimiz bir tarza sahibiz. Kendimizi düşünürken cümleye “ben” diye başlarız ya, işte o cümlelerin nesneleri ve yüklemlerinin bileşkesidir tarzımız. Özgürlüğümüz, alışkanlıklarımız, önyargılarımız, bağımlılıklarımız, hatta açlığımız, beklentilerimiz, arzularımız ve korkularımız hep bu “tarzı” yaratan çeşni ve baharatlar.

Yıllar boyu benzer şekillerde yaşarız. Çerçeveyi belirlemişizdir, bu çerçevenin içindeki tualde yağlıboya veya pastel, karakalem veya guvaşla yapılmış bir resim var, bizim eserimiz o, kendi resmimiz. Biz oyuz. Natürmort, nü, panorama, peyzaj, dini konulu, portre veya bir başka kompozisyona sahip; her ne ise, sonuçta bizi anlatıyor o tablo. Kendi içerisinde bir bütünlük arz eder o resim, bir anlamı vardır, ressamı olarak beğenilmesini ve hayran olunmasını istesek de herkesten, şunu da kabullenmiş durumdayız; bazı insanlar barok tarz resimlerden hoşlanır, kimisi empresyonist, sürrealist veya kübik akımları tercih eder diğerlerine kıyasla. Tıpkı bizim gibi. Bizim de hoşlandığımız, kendimize aşina gördüğümüz tarzlar var çünkü, herkese yakınlaşamayız, her resmi sevemiyoruz.

Derken…

Güzergâhımızı terk ediyoruz türlü nedenlerden dolayı. Alışageldiğimiz davranışları, tavırları, karakterimizi şekillendiren tüm tecrübe ve hissiyatı, daha evvel hiç denemediğimiz ortamlarda sergilemeye çalışıyoruz. Uyumsuz ve uygunsuz olduğunu bilerek/bilmeyerek, ama her iki durumda da yadsıyarak göz ardı ediyoruz. Ya bıkkınlıktan, ya da meraktan yeni bir şey deniyoruz. Diğer bir değişle güney yarım küreye düşüyor Alman ve İngiliz donanmalarının yolu, veya Rembrandt’ın bir tablosunun üzerine Ingres’in karakalem çalışmalarından bir detayı kesip yapıştırıyoruz.

Dama taşlarıyla satranç oynamaya çalışmaktan farksız bu, satranç sevdalısıyız ama dama taşlarıyla bunu becermeye çalışıyoruz.

Patlıcan kızartma yemekten duyduğumuz hazzı, görünüşü hoşumuza giden enginarı aynı tabağa boca ederek tekrar almayı deniyoruz.

Kadınlarla ilişki tarzında, iş yerindeki prensipleri uygulamada, aile içerisinde yerleşmiş bir düzenimiz var.


Değişim tehlikelidir. Bilinmeyene riskli bir yolculuktur. Risk iyi bir şey değildir, eğer ortaya konan şey egonuz ise.


Gordon Milne, bir Trabzon maçında rakibi şaşırtmak için forvet pozisyonunda Ulvi’yi oynatmıştı. İlk 45 dakika boyunca Ulvi’nin kendini bilmez bir şekilde saha içindeki konumunu gülünç olacak kadar yadırgadığını anımsıyorum. İkinci yarıda Milne hatasını anladı, adamı gene stopere çekti. (Hayır, yanılıyorsunuz, Ulvi’nin Trabzon’a röveşata ile gol attığı bir başka maçtı.)


Alman ve İngiliz donanmalarının amiralleri önce kafalarını duvarlara vurmuş, ardından acı acı kendi hallerine gülmüşlerdir sanırım karşı karşıya geldikleri trajikomik durum yüzünden.

Coriolis etkisi…

Hayatımız, egomuz, “ben”i savunabilmemiz ancak adımladığımız yolun tarafımızdan bilinmesiyle güvende olabilir. Bataklıkta yürümek mümkün değil.

Fizik kurallarıyla sınırlı, kendi halinde ölümlüleriz bizler. Çünkü İsa değiliz. Suyun üstünde de yürüyemeyiz.


Bu vesileyle bu çarpık ve çapraşık yazının altına başlıkta geçen ve sona koymak istediğim Ozzy Osbourne’un Walk on Water videosuna Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 12/03/2008 tarih ve 2008/251 nolu kararı gereği ulaşamadığımı ve bu nedenle blogumun her geçen gün biraz daha fazla Cumhuriyet Gazetesine benzediğini üzüntüyle bildiririm. (Resimlerle süslemek bile yetmiyor.)


edit: imeem imdada yetişti.

18 Mart 2008 Salı

Dökülen Saçlar, Yaşa Bağlı Psikolojik Travmalar ve Alan Parson's Project Üzerine...

Dün ısrarla birisi bana "artık yaşlandığımı" söyledi. 35'e merdiven dayamışım... (da haberim yokmuş.) Artık orta yaşlı sayılırmışım da, benim yaşımdakilerin çocukları ilkokulu bitiriyorlarmış, vs.

Gerçek şu ki otuzbeş riskli yaşlardandır.
Tıpkı 18, 27, 30 gibi. [Bir de 40 var, allah gecinden versin. Zaten 40 yaşına kadar ne yaptım, yaptım - sonrasında benden de bir cacık olmaz zaten.]

Demagojiye sarıldım çaresiz.


"Hep Davut peygamber yüzünden" dedim.

"Hıaa?" sesi çıkardı, Susam Sokağı'nda işittiklerimizden.

Devam ettim: "Adam Zebur'da yazmış, insan ömür yetmiş yıldır diye."

"Eee, ne olmuş yani?" diye karşılık verdi.

"Ne olmuşu mu var, ukala dümbeleği Dante, eserine hava katmak için O'na atıfta bulunup İlahi Komedya'nın ilk cümlesini 'Hayat yolumun yarısında kendimi karanlık bir ormanda buldum.' şeklinde yazmış, kitabı yazmak 36'sında aklına gelseydi ne yapardı kim bilir, çok üzülürdü referansı kaçırdı diye" şeklinde mukabele ettim.

Sustu, bana bakarken devam ettim ben:
"Sen ne Zebur'u okudun, ne de İlahi Komedya'yı... Cahit Sıtkı'nın 35 yaş şiirinden bana maval okuyorsun oturduğun yerde, O da Dante'den çalmış, sen ve senin gibiler de Cahit Sıtkı'dan... Hepiniz aynısınız, tek bildiğiniz ezber, copy-paste, çalma çırpma ve ortalarda entel dantel konuşmak işte. 35 yaş meselesi tümüyle bir şartlanmanın eseri, Zebur'da 60 yaş geçseydi, veya 80, ne olurdu? Bırakın bunları, hayat sizi aydınlatamıyorsa, siz hayatı aydınlatın" şeklinde lafı çevirip, dolayıp dolandırıp soktum gerisin geriye.

Susmadı, susulmaz zaten o lafın üzerine. "Peki.. Söyle bakalım, dökülen saçların kaç yaşında senin? Bir de kum torbası büyüklüğündeki göz altlarındaki şişlikler?" diye sinirli sinirli sordu.

"Selülitlerine ve sarkan göğüslerine bak sen, daha otuz bile olmadın" diye lafı geçirdim.

"Allah belanı versin" dedi.


Halbuki benim de o malum yaşa gelip yolumu çoktaaan kaybettiğimden dem vursa ve açık kaşıma çalışsaydı, round bitmeden beni nakavt edebilirdi...

Sadece yıldırım düştüğünde, deprem olduğunda, yangın çıktığında, bir de beşiktaş savunmasına top geldiğinde aklımıza gelen Allah, mosmor olmuş bir kadının bu acılı duasını kabul eder mi, ben de merak ediyorum.

(Not:Ateistin bedduası ayrı bir renk katar hayata.)


Güzel ülkemizde youtube da yok ki, Alan Parson's teganni buyursun Old and Wise'i...
(okuyucuya not: edit için mahkeme kararı beklenmektedir.)

alın size edit: