25 Şubat 2008 Pazartesi

Recovery

Sığındığım Kutsal Kitap der ki:

Zihnini duyularının egemenliğine terk eden kişi, fırtınaya tutulmuş bir gemi gibi savrulup durur.

Bu yüzden duyularını tutkulardan ve nefretlerden arındırmak için tüm gücünü kullan ve bu büyük aydınlık içinde yaşa.

Zihnini duyuların fırtınasından kurtarmış olan kişi, karanlıkta uyanıp ışığı görür. Başkalarının gündüzü onun için gecedir.

Nasıl bütün sular denize akar ama deniz hiç taşmazsa, ruhu durulmuş kişi de istek duyar ama bu isteklerden etkilenmez. Oysa tutkulu kişiler için bu böyle değildir.

Kendisini tüm tutkulardan arındıran, hiç bir şeye bencilce sahip olmak istemeyen kişi, kendi varlığını aşar ve sonsuz bir huzur bulur.

24 Şubat 2008 Pazar

Papatya Ezme Sanatı, Judas Priest ve Telekulak Skandalı Üzerine...

Burada bir kaç dakika önceye kadar duran [ 25.02.2008, pazartesi, 14.15] metni yazabilecek kadar iğrençleşebildiğime inanamıyorum...

Şu an yaşadığım tek şey, nasıl bu hale gelebildiğime dair şaşkınlık ve kendimden kaynaklanan bir mide bulantısı.

Acı çekmek, mutsuzluk ve hayal kırıklığı, eğer bir gösteriş ve kendisine acındırmaya çalışma şekline bürünüyorsa, var olan tüm samimiyetini ve dürüstlüğünü yitiriyor, show'a dönüşüyor, merhamet dilenciliğinden farksız bir hale geliyor. Üstelik insanın bu gösterişi yaparken, geçmişini de kullanması, -daha doğrusu birilerini kullanması- hem kendisini, hem de geçmişte kalan o kimseleri alçaltıyor. Halbuki birini küçük düşürmek, geçmişte veya bugün varolsun farketmez, yapmaya hakkım olan en son şey.

Silinen yazıyı kaç kişi okumuştu bilmiyorum. Umarım o kadar insan, tüm o kişiler şimdi bu zırvalamayı da görür ve okur.

Bu hale geldiğimden ötürü üzgünüm. Tanıyamadığım biri olmuşum. Bir anlamı olmasa da, sildiğim bu yazı içerisinde göndermeler yapılan birinci, ikinci, üçüncü ve bilmem kaçıncı şahıslardan özür diliyorum.

Bana hiç bir şey yakışmıyor, biliyorum. Ama bu yaptıklarım hiç ama hiç yakışmadı.

Belki de tam bana göreydi... Belki.

Metin altındaki yorumlara dokunmuyorum. Yazanların emeği var. Silmek veya silmemek kendi takdirleri. Bana kalsa silmelerini isterim tabi.

Herkese bir ağrıkesici.



23 Şubat 2008 Cumartesi

Munch, Slayer ve Vampirella Üzerine…

Much’un en bilindik tablosu Scream elbette, ama gizem ve saklı anlamlarla dolu onca eseri arasında benim için ‘The Vampire’ın farklı bir anlamı vardı her zaman. (Bir de “The Murderer”

çok etkilemiştir beni.) Bilinmeyene ve ezoterizme öteden beri var olan merakımdandır belki, bu adamı seviyorum ben.

The Vampire tuhaf bir tablo… İsminin bu olduğu bile şüpheli, kimi kaynaklarda aynı tablo “Love and Pain” ismiyle anılır çünkü. Birbirinden bu kadar ilgisiz, ilintisiz iki ismin aynı tablo için kullanılması zaten bahsettiğim esrara parmak basıyor, çünkü resme dikkatle bakıldığında “ne demek istiyor bize bu adam?” diye soruyor insan kendine… Kapalı bir mana...


Resmi incelediğimizde, o anda ne hissediyorsak oraya çekildiğini görüyoruz karşımızdaki tablonun. Her biri farklı şey söyleyen sesler duyuyoruz içimizden:

* Perişan halde kadının kollarına sığınan adama kadın kalbinden sevgi akıtmaktadır burada, enerji vermektedir, onu teselli, teskin etmektedir… Adamın kusurlarına karşı af söz konusudur, kadın “ne olursan ol gene gel” demektedir, işlediği kusurlara rağmen gene kendisine dönmüş olmasına olgun bir hüzünle sevinmektedir, “o benim, ne olursa olsun” dercesine sarılmakta, ‘erkeğine’ sahip çıkmaktadır.

* Acılı bir aşk söz konusudur burada… Birbirlerini o kadar çok incitmiştir ki bu ikisi… Sürekli kavga, kırgınlık ile geçen onca sürece rağmen, hep barışmaktadırlar… Ve sevgidir hep kazanan… Istırap da verse, yaşanılanlar unutulmayacak kadar derin olsa da, tüm dünya yok olur bir an, ve sadece sevdiği kalır geriye insanın elinde. Kırık dökük, ama hala çok güçlü sevgi.

* Karanlık ve ümitsiz gerçek arasında sıkışmış bir çift vardır resimde, ne gelecekleri vardır, ne de anı yaşayabilmektedirler. Korku içinde birbirlerine sarılmışlardır, bırakmazcasına bir sarılmadır bu üstelik, çünkü birlikte hissettikleri bilinmeyen ama onları dehşete salan, çaresiz bırakan şeylere karşı korunmuşluk duygusudur. Birbirlerinden başka kimseleri yoktur.

* VaNpirler her zaman günah ve cinsellikle beraber anılmışlardır, bununla birlikte tabloda görülen saf ve gerçek aşktır, kadın adamı sevmektedir, adam da kadını onun bir vaNpir olduğu bilerek sevmeye devam etmektedir. Günah ve cinsellik, bu ayrılmaz beraberliğin bir tutkuya dönüşmesiyle daha bir sağlam hale gelmektedir, çünkü adam bırakamamaktadır kızıl saçlı kadını, o kadın bir vaNpir dahi olsa… İyi ve kötü olmadan, dominant ve pasif roller paylaşılmadan, kimin vaNpir, kimin kurban olduğu netlik kazanmadan, bir ilişki asla tam ve kamil değildir, bu açıdan tablo hakiki aşkın resmedilmesidir.

* Bence, Munch, ihanete karşı bir vurgu yapıyor bu resimde… Bitkin, savunmasız ve bir o kadar da hüzünlü ve geçmişinden pişman bir adam, kızıl saçlı bir kadının kollarına sığınıyor, ve öylesine aciz, öylesine muhtaç durumda ki kendisini güvende hissedebileceği bir limanın varlığına, teslim oluyor sanki kızıl saçlı kadının emniyetli korunağına… It's such a cosy place...
Kızıl saçlı kadın kolları ile sarmalıyor adamı, güvende hissettiriyor kendisini, rahatlatıyor, ardından boynuna dişlerini geçirip kanını emmeye başlıyor… Yavaş yavaş, usulca… Bunu sert ve acımasızca, haşin bir şekilde yapacak olsa, adam anlayacak başına gelecek felaketi, ama öyle hafif ve yumuşak bir tarzda yapıyor ki kızıl saçlı kadın, hiç farkına varmıyor adam… Kanını içerken, onu yavaşça öldürürken özenli davranıyor kızıl saçlı kadın, çünkü kendisine hayat verecek bu adamı sevmektedir –aşk değildir sevgisi, ama bu adam ona can katmaktadır, var etmekte, varlığını adamda bulmaktadır, aradığı ondadır çünkü. İşini bitirince, adamı tüketince, zamanı geldiğinde yeni bir kurban aramaya girişecek ve bulmakta zorlanmayacaktır kendisine…

Bu postun şarkısı Dracula 2000 OST’den gelsin, Slayer söylesin tüm Vampirellalar ve ve onları kanlarıyla besleyen adamlar için…

22 Şubat 2008 Cuma

Su Bulamıyorlarsa Bira İçsinler...

Sevgi fiziksel bir çağrışım yapıyor... İki yabancı parça birbirine uyum gösteriyor, montajı andırıyor sanki, Maket uçağın gövdesine kanat takılması gibi, sim kartı yerleştirilen bir telefon gibi, mürekkep doldurulan bir kalem gibi, arttırın siz örnekleri.

Aşk ise kimyasal bir değişim, öncesinden çok başka, yeni bir oluşum içeriyor. Sanki iki hidrojen ve bir oksijen atomundan ortaya su çıkıyor birden, bileşenlerinden tümüyle farklı bir sonuç.

O yüzden tanıyamıyoruz kendimizi aşık olduğumuzda... "Bu bu hale nasıl geldim?" sorusunun cevabını bulmak zor geliyor artık.

Ve aynı sebeple, iki kişiden biri aşık iken, diğeri o kimyasal oluşuma hazır olmuyor.

Hayatın en önemli unsuru olduğu gerçeğine arkasını dönüp, su istemiyor kimisi.

Susuz, tozlu bir çöl kalıyor geride.

Seraplar içinde, var olmayan vahaları sanki gerçekmiş gibi görünürcesine.

Ama yalan... serap onlar, sahte...

Kurumuş ruhlar... Kuruyan kalpler... Kırışmış yüzler... Yangında kavrulan ömürler...

Hidrojen yakıcıdır çünkü, oksiyen yanıcı...

ah... su...

21 Şubat 2008 Perşembe