28 Ekim 2006 Cumartesi

Neden Harika Bir İnsan Olduğuma Dair...











Hepiniz, oradakiler, Michael Jackson'ın fi tarihinde Scream isimli şarkısına çektiği klipte verdiği pozun Munch'un Scream tablosundan hareketle taklit edildiğini düşünmüşsünüzdür. Zaten şarkının adı tabloyla aynı, yani Scream olunca, buna taklit demek de doğru olmaz, 'esinlenilmiş' belki daha az itham edici bir ifade.



Ama, ben neden harikayım size fısıldayayım: Metallica'nın Until It Sleeps şarkısının videosundaki şu karenin, Bosch'un muhteşem eseri Triptych of Garden of Earthly Delights'ın bir detayından alıntı olduğunu size söylemesem, bunu asla bilmeyecektiniz.



Buradan çıkaracağımız sonuçlar:

1- İyi ki varım, bensiz ne yapardı insancıklar?

2- Bu gibi saçmalıklardan başka hiç bir boka yaramıyorum.

3- Yaşlanıp bunadığımda, tarihin en çekilmez moruğu olacağım, torunlarımla muhabbete Mazdaizmden başlayıp oradan Süleyman Seba'ya, ardından TaHa suresine ya da Dostoyevski'ye atlarım, konuşmayı da Silvia Saint veya Slayer ile noktalarım sanırım.







Ben böyle biriyim işte...

27 Ekim 2006 Cuma

Stargazer: Meali ve Tefsiri Üzerine Kişisel Mülahazalar… (3)

Bir hayat ki, hiç uğruna ziyan edilmiş… Peki neden? Bir kral-rahibin (kendisinin de inandığı mutlak olan) rüyası uğruna… Kral-rahip olarak burada arz-ı endam eden zat-ı muhterem, insanların tâbi olduğu, biat ettiği, peşinden gittiği, yörüngesinde donup durduğu bir eleman… Ayrıca bu eleman arkasından gelen, kendisine kul köle olan kimselere de yamuk yapmış belli ki, nihayetinde, ama iş işten geçtikten sonra “biz nerede yanlış yaptık?” şeklinde derin düşüncelere sevkediyor insanları… Şayet eleman kelimesi yukarıdaki cümlelerde zamir olarak kullanılmış olsa, yerine ne koyabilirdik mesela? Akla hemen geçmişte yaşamış (veya bugün de yaşayan, ileride de pekala ortaya çıkabilecek) bir insan karakteri geliyor, tarihte yaşamış büyük amcalar, sözleriyle, fikirleriyle insanları etkileyen, ama öyle bir tesir ki, Eric Hoffer’in Kesin İnançlısı olup çıkmış insan sürüleri. Mankurtlarına “Atıl kurt!” demesiyle kendilerini ateşe atacak kitlelere hükmeden… Hitler böyle bir Büyücü-Rahip miydi acaba? Peki ya Pol Pot? Ya Enver Paşa? Otuz saniye düşünüp aklıma gelen üç ismi yazdım, üç dakika düşünseydim on taneye çıkardı bunların sayısı. Teker teker bu insanların yaptıklarını bir biyografik kronoloji tarzında yazıp “işte bu adamlar yüzünden böyle düşünüyorum” demek yerine, bana ne, siz düşünün o kadarını, benim derdim onları yazmak değil şimdi. Çünkü insan bir bütündür, ama bazen Hesiod Amcanın dediği de tartışılmaz doğruluk kesbeder: Yarım bütünden fazladır. Şimdi bu yarımı açalım.

Türlü mefkûreler, düşünceler, teoriler, ideolojiler… Bir din halini alabilen ama sonuçta “Made in Earth” olan, beşeri bir unsurdan bahsediyorum burada. “Hümanizm peydahlandı, rasyonalizm icat oldu, sonrası Kaliyuga...” gibi bir cümle kullanmak isterdim ama bunu izah etmek lazım o zaman, lakin fazla dağılmamalı. Dikey olanı terkedip yataya inmenin şuurlu kabulü şeklinde özetlenebilecek bu kaliyuga sonrası dönem, Stargazer’ daki rahip-kralın değişik tür ve versiyonlar halinde soyut şekilde kralların arz-ı endam ettiği süreçtir aslında. “Ne demek istedi bu adam?” Şunu demek istedi bu adam; uğrunda ölünecek, bir insan olarak kişinin arzulayacağı tüm dünyevi güzellikleri ve nimetleri tabi olduğu, aidiyet hissettiği inancı veya düşüncesi, kısaca “dava”sı uğruna feda edebilecek insanlar tarih boyunca var olsa da, birkaç eski istisna haricinde iman edilen tüm bu olguların “beşerin mamülu” olmasına milad Hümanizm ve rasyonalizm kardeşlerdir. O zamana kadar insanlar sadece İlah veya ilahi olan için hayatlarını mahvetmeyi göze alırken, her şeyden sorgusuz vazgeçerken, sonrasında birilerinin icat ettiği düşünceler, akımlar pahasına bu yapılmaya başlandı… İlahi menşeli olsa da özden uzaklaşılarak yaratılan dini radikalizm, adalet düşüncesiyle yola çıkılsa da komünizm, millet sevgisi ile harekete geçse de ultra-ulusçuluk ve faşizm, gene aklıma gelen ilk örnekler… Aslında bu örnekler de Stargazer’da geçen ve insanların hayatlarını uğruna adadıkları birer Rahip-büyücü işte! Miniminnacık istisnalar dışında herkes “yav biz nerede yanlış yaptık” diye sormakta sonrasında

Devam edecek illa ki, ama nasıl toparlayacağımı ben de bilmiyorum...

25 Ekim 2006 Çarşamba

Stargazer: Meâli ve Tefsîri Üzerine Kişisel Mülahazalar… (2)

Şarkı, her ne kadar bunu açıkça ifade etmese de dinleyiciyi İlkçağ Mezopotamyası'na götürür, bunu düşünmek için yeterli sebebimiz var, çünkü;

a) Bir kule, ziggurat nevinden bir bina inşa edilmektedir,
b) Bir büyücü (wizard) konu edilmektedir ancak maddi iktidarı da elinde bulunduruyor olması gerekir ki bu kişi başkalarına bu kuleyi yaptırtabilecek güce sahip olabilsin, buradan da bir rahip-kral olgusu akla gelmektedir,
c) Hava aşırı sıcaktır, ayrıca mekân çöldür.

Şarkı başlar…

STARGAZER

High noon, oh I'd sell my soul for water
(Öğlen vakti, su için satabilirim ruhumu)
Nine years worth of breakin' my back
(Dokuz yıldır kırılacak gibi belim)
There's no sun in the shadow of the wizard
(Büyücünün gölgesinde güneş haram bize)
See how he glides, why he's lighter than air?
(Nasıl süzüldüğüne bir bakın, ama neden daha hafif havadan?)
Oh I see his face!
(Evet, temaşâ ediyorum yüzünü!)
Where is your star?
(Nerede yıldızın?)
Is it far, is it far, is it far?
(Uzakta mı?)
When do we leave?
(Ne zaman gidiyoruz buralardan?)
I believe, yes, I believe
(İnanıyorum, evet, inanıyorum)
In the heat and the rain
(Sıcakta ve yağmurda)
With whips and chains
(Kırbaçlarla ve zincirlerle)
To see him fly
(Uçarken görmek için onu)
So many die
(Öldü pek çoğu)
We build a tower of Stone
(Baştan bir kule inşa ediyoruz)
With our flesh and bone
(Etimizle, kemiğimizle)
Just to see him fly
(Sadece onun uçtuğunu görmek için)
But don't know why
(Ama bilmiyorum niye)
Now where do we go?
(Peki şimdi nereye gideceğiz?)
Hot wind, moving fast across the desert
(Sıcak süzgar hızla süzülüyor çölde)
We feel that our time has arrived
(Zaman geldi, hissediyoruz artık)
The world spins, while we put his dream together
(Dünya dönüp durdu, biz bu rüyayı gerçekleştirirken)
A tower of stone to take him straight to the sky
(Bir taş kule, onu doğruca göğe çıkaracak)
Oh I see his face!
(Evet görüyorum yüzünü!)
Where is your star?
(Nerede yıldızın?)
Is it far, is it far, is it far?
(Uzaklarda mı?)
When do we leave?
(Ne zaman terk ediyoruz burayı?)
Hey, I believe, I believe
(İnanıyorum, inanıyorum)
In the heat and the rain
(Sıcakta ve yağmurda)
With whips and chains
(Kırbaçlarla ve zincirlerle)
To see him fly
(Uçarken görmek için onu)
So many die
(Öldü pek çoğu)
We build a tower of Stone
(Baştan bir kule inşa ediyoruz)
With our flesh and bone
(Etimizle, kemiğimizle)
Just to see him fly
(Sadece onun uçtuğunu görmek için)
But don't know why
(Ama bilmiyorum niye)
Now where do we go?
(Peki şimdi nereye gideceğiz?)
All eyes see the figure of the wizard
(Bütün gözler büyücüyü izliyor)
As he climbs to the top of the world
(O dünyanın zirvesine tırmanırken)
No sound, as he falls instead of rising
(Çıt yok, yükseleceğine yere çakılırken)
Time standing still, then there's blood on the sand
(Zaman donuyor sanki, kumlara kanı yayılmışken)
Oh I see his face!
(Yüzünü gördüm!)
Where was your star?
(Neredeydi yıldızın?)
Was it far, was it far
(Uzakta mıydı?)
When did we leave?
(Ne zaman terk ettik seni?)
We believed, we believed, we believed
(İnandık, inandık, inandık sana)
In the heat and the rain
(Sıcakta ve yağmurda)
With whips and chains
(Kırbaçlarla ve zincirlerle)
To see him fly
(Onu uçarken görebilmek için)
So many died
(Öldü pek çokları)
We built a tower of Stone
(Taşlardan bir kule yapmıştık)
With our flesh and bone
(Etimizle, kemiğimizle)
To see him fly
(Uçarken görebilmek için onu)
But why
(Peki ama neden?)
In all the rain
(Yağmurlar altında)
With all the chains
(Zincirlerin boyunduruğunda)
Did so many die
(Öldü bu kadar insan)
Just to see him fly
(Sadece onu uçarken görmek için)
Look at my flesh and bone
(Etime, kemiklerime, bedenime bir bak)
Now, look, look, look, look,
(Şimdi bak, bak, bak, bak)
Look at his tower of Stone
(Onun taştan kulesine bak)
I see a rainbow rising
(Yükselen bir gökkuşağı görüyorum)
Look there, on the horizon
(işte oraya, ufka bak)
And I'm coming home, I'm coming home, I'm coming home
(Ve artık evime dönüyorum)
Time is standing still
(Zaman durmuş gibi)
He gave back my will
(Arzularımı geri verdi bana)
Ooh ooh ooh ooh
(Ohhh)
Going home
(Evime gidiyorum)
I'm going home
(Eve dönüyorum)
My eyes are bleeding
(Gözlerim kan yaşları içinde)
And my heart is leaving here
(Ve artık burayı terk ediyor kalbim)
But it's not home
(Ama evim değil ki burası)
But it's not home
(Değil)
Ooh
(Offf)
Take me back
(Geriye götür beni)
He gave me back my will
(İstediğimi vermişti bana)
Ooh ooh ooh ooh
(Offfff)
Take me back, take me back
(Geri al beni, geriye, geriye götür)
Back to my home ooh, ooh, ooh
(Ait olduğum yere götür, ohhh…)

* * * * *

Arapların güzel bir sözü var: “Mazmun (yani zımn edilmiş, gizli mana) şairin karnında gizlidir” derlermiş. Peki ne demek istiyor şair burada diye düşündüğüm zamanlarda aklıma bu söz gelir, “bu bok şairin bağırsaklarında geziniyor, ben bilemem tam manasıyla ne menem bir şey olduğunu, hasbelkader bir yerde sıçarken onu görecek olursam anlarım ancak” diye gülümserim sonra. Stargazer’i yazan grup üyeleri aslında ne düşünmüşlerdi de böyle garip bir şarkı sözü güftelemişlerdi, bir fikrim yok, kimsenin de olamaz, bizler bir ellerinde kalem, diğer ellerinde bira, saman kağıtlara bu şarkıyı karaladıklarında orada değildik, şiir formu olarak bakıldığında da bir özelliği yok bu güftenin, ama Toynbee’nin dediği gibi “şiir dili, vahyin diline benzer, anlamı semboliktir (yani mazmundur) çoğu zaman ve aklın diline tercüme edilemez.” Muallim Naci de şöyle buyurmuş: “Şiir hem nazım, hem nesir kisvesinde tecelli edebilir. Bir söze manzum olduğu için şiirdir denilemeyeceği gibi, mensur olduğu için şiir değildir de denilemez.” Bu koca adamların söylediklerinden, şiiri şiir yapan ana unsurun sembolik anlatımlar, yani gizli/gizlenmiş (günün kelimesi mazmun) anlamlar olduğu neticesine varabiliriz. (Ben varıyorum şahsen.) İşte, bu nedenle tefsir (interpretation) etmek gerekir, hatta zorunluluk halini alır bazen, şerhler de tamamlayıcı özellikler taşıyabilir. Ve gene işte, bundandır Stargazer’i dinlediğimde içimde hissettiklerimi yazmaya niyetlenmem. William Hazlitt de “şiir akıl diline çevrilemez” gibi bir söz etmiş, “Ve çünkü her söz eksiktir ve insan söz söylemeye kâdir değildir” diyen şaire sırtımı dayayarak itiraf edeyim ki, ne kadar uğraşırsam uğraşayım istediklerimi yazamayacağım, çünkü kelime dağarcığı geniş olsa da insanın, duygu ve düşünüşünün ne hızına yetişebilir, ne de çeşitliliğine… Lisan kısıtlı bir alettir.

Stargazer mahvolan bir hayatı anlatıyor… Tefsir bitti, aslında hepsi bu! Kısa olduğu kadar net ve açık değil mi?

Devamı tabii ki gelecek... Pek yakında...

22 Ekim 2006 Pazar

Stargazer: Meâli ve Tefsîri Üzerine Kişisel Mülahazalar… (1)

Rock tarihinin en güzel şarkılarındandır bu… Ritchie Blackmore’un Deep Purple’dan ayrıldıktan sonra kurduğu yeni grubun vokaline Ronnie James Dio geçmiştir, ve doğrusu o 1.55m’lik adamdan bu ses ve yorum nasıl çıkar her zaman şaşırtmıştır beni. Gitarda tüm zamanların en büyük ustası olur, vokalde böylesi bir sıradışı karakter mikrofonda teganni buyurursa, şarkıların “büyüleyiciliği” hususu da un+yağ=helva şeklinde basite indirgenebilir haliyle, Man On The Siver Mountain, Catch the Rainbow, Rainbow Eyes, gibi lezzetinden yenmeyen helva örneklerinin yanında, bir de pişirdikleri Stargazer isimli bir şey var ki, işte orada duralım, secde edilesi, "yeme de, yanında da yatma, ne haddine, el pençe divan dur önünde” denilesi bir şarkıdır o, insan üstü nitelikler taşıyan… Müziğin dinen caizliği konusunda yapılan tartışmalarda Gazâli’nin “Bir ud çalarken kalbinde bir şey hissetmeyen kişinin imanından şüphe edilir” şeklindeki yorumu dikkat çekici gelmiştir her zaman bana. Müziğin tabiatında gerçekten ilahî bir şeyler var, başka olgulardan çok daha fazla tesir altında bırakan bizi, damarlarımızdaki kanın şırıngayla çekildiğini duyumsadığımız, yanaklarımızın gerildiği, hem tüm şiddetiyle haykırarak koşmayı, hem de oturduğumuz yerde ufaldığımız, küçülüp ezilerek kulaklarımızdan giren notaların arasında yok olmayı dilediğimiz bir tuhaflık o… Bu yüzden ardı ardına yirmi beş kere dinlesek bıkmayız bazı eserlerden, Beethoven’ın 7. senfonisinin 2. bölümünden kim sıkılır, veya Mendelsohn’un Salterello’sundan? Şarkılar ise biraz daha farklı, çünkü işin içine “söz” de giriyor, “söz ola kestire başı” lardan bahsetmiyorum tabii, müziği bir arap atından Pegasus’a döndürme yetisine sahip unsurdan bahsediyorum. (Serdar Ortaç’a selam olsun.) Stargazer işte böyle bir şarkı… Klasik müzik dinliyormuş havası veren, ama bir hard rock (hatta metal) sınırında dolaşan inanılmaz melodilerle dolu, sözleriyle de insanı aptallaştıran, şaşkına çevirip hayrete düşüren bir bütünlükle karşımıza çıkan bir parçadan söz ediyorum, henüz müziğin bitmediği, günümüzdeki soytarılıkların basit insanlar için icat edilmediği dönemlerde, 70’lerde yapılmış…
Blackmore ve beraberindeki amcaların 1976 senesinde çıkarttıkları "Rainbow Rising" albümlerinden Stargazer parçası…

Pek yakında…

20 Ekim 2006 Cuma

Kadir Gecesinde Sezai Karakoç...

Sadece şiir kanatlandırır bizi...


Üstad'ın Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine isimli şiirinin IV. bölümü... Sesli okuyunuz.



Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden
Ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkıs'ın
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı en derini
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Yıllar geçti sapan olumsuz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanlıca'da Emirgan'da
Kandilli'nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında
Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim




Yıllar evvel bu şiiri ilk okuduğumda gözyaşlarına boğulmuştum... Annem de habersizdi bu şiirden, bir ara onu evde kıstırıp tüm itirazlarına ve "git başımdan, ben okurum bir ara, zaten şiir de sevmem" şeklinde direnmesine rağmen ona da okumaya başladım, bittiğinde her ikimiz de sulu göz bir halde sarılmıştık birbirimize...
Hala doluyor gözlerim...

Uzatma dünya sürgünümü benim...