9 Haziran 2023 Cuma

Ceku'nun Geleceği, Ekonominin Geleceği ve Gelecek Yeğen Üzerine...

Köpek eve sıçmayı bir süredir bıraktı, ishali de günlük olarak kullanılan ve bağırsağına destek olacağı söylenen probiyotik yardımıyla düzeldi. Bu süreçte aramızda esen soğuk rüzgarları Havva, veterinere şikâyet etmiş, “kocam köpeğe küstü” diye. Allahaşkına, köpeğe küsülür mü? Yok artık dediğinizi duyar gibiyim ama bal gibi küsülür. Buradaki küskünlük aslında köpeğe değil tabi, köpekten dolayı yaşadığım ıstırabı yok sayan Havva’ya ama tabi ki Havva’ya küsemem, o benim nurtanem, canımın içi. Ne var ki birine, bir şeye tepkimi göstermek zorundayım, götü boklu köpek en kolayıydı. Neyse, o boktan konu şimdilik sona erdi. Kakası bu aralar normal. 


Köpekle ilgili yeni bir sorun var, beni kıs kıs güldüren: Ceku, Çarşamba günü eve temizliğe gelen (daha önce iki kez evde saatlerce beraber olduğu, uslu durduğu) yardımcı kadına basbayağı saldırmış, aşırı havlamış, tehditkar biçimde hırlamış Havva’nın dediğine göre, peşinden kovaladığı kadıncağız tuvalete kaçıp sığınmakta bulmuş çareyi. Dün ise yeni bir olay yaşanmış: Kaimvalide bize gelmiş, önce havlamış, sonra elini ısırmaya kalkmış. (Dişleri değmiş.) Ben bunu yaşadığı mekanı yabancılara karşı koruma içgüdüsü olarak yorumladım, fakat bu açıklama, daha önce iki kez evde temizliğe gelen kadına neden şimdi agresyon gösterdiğini açıklamıyor. Kaimvalide eve ilk defa geldi tamam, ama Ceku O’nunla da araba yolculuğu yapmış, hatta karnını açıp kendisini uzun uzun sevdirmişti. Kadına aşina. Yani anlayacağınız, köpeğin bizimle geçirdiği süre iki ayı doldurdu ve daha önce şahit olmadığımız türden bir saldırgan yanını görüyoruz bu aralar. Bizi koruyor desek, herhangi bir gerilimli ortam yok. Mekanı koruyor desek, temizliğe gelen kadınla evde üçüncü karşılaşması, yani ondan bir tehlike gelmeyeceğini de anlamış olmalı. Neticede Havva, bu sorun giderilmezse Ceku’yu geri vermeyi dillendirmeye başladı, “kakasını temizlerim, ishali için sürekli çıkarırım, onların hepsi hastalıktan kaynaklanıyor ama davranış bozukluğu gösterir ve başkaları için tehlike yaratmaya başlarsa bu evde kalması mümkün değil” diyor. Haftaya (ilk sahiplendiğimizde önerileri için bir tomar para saydığımız) köpek eğitmeni kadın gelecek, duruma el koyacak. Renk vermemeye çalışıyorum, ama keşke çok param olsa da kadına önden rüşvet versem, Ceku’nun barınağa geri gönderilmesinin daha doğru olacağına dair görüş bildirsin diye. 


Ay hadi inşallah!


Böyle bir şey. 




2015’ten beri görmediğim yeğenim bir mâni çıkmazsa bu ay sonu burun ameliyatı olmak için Amerika’dan gelecek. Kızı tanımıyorum. Karakterini bilmiyorum. 18’ini doldurdu, üniversiteye gidecek seneye, ergenlik dönemindeki sekiz uzun yıl uzağız, iletişimimiz telefonda denk geldiğimizde kısa ve durgun hâl hatır sormalardan öteye gitmedi ki hiç. Kardeşim çocuğunu yere göğe koyamıyor haliyle, ondan öğrendiklerimle bir şeyler var kafamda, gel görelim doğrusu şu ki hangi tavrıma alınacak, ne söylesem incinecek, ne yapsam kırılacak, zerre kadar fikrim yok. Üstelik öküzün tekiyim malum. Giderken çocuktu, şimdi genç kız. Bakalım neler olacak… (15 sene önce şu yazıda ondan bahsetmişim. Hey gidi günler.) 


Ekonomik kriz çok acayip bir hal almaya başladı. Havva’nın da işleri iyi değil, rutin masraflarımızın yanına bir de köpeğin bitmez tükenmez harcamaları derken artık her şey daha zorlu. Üstelik ilerleyen zaman içinde çok daha sıkıntılı günlerin bizi beklediği de aşikâr. (28 Mayıs’ta, seçimin iki türünün yapıldığı gün 1 dolar 20 liraydı, bugün ise 24 lira. Samanı, mercimeği, cep telefonunu ithal eden bir ülke için korkunç bir şey bu.) Yakında birkaç sene evvel Yunanistan’da yaşandığı gibi seri intiharlar başlayacak diye endişe ediyorum, bu kadar açık yazayım bunu.


 Gidiş iyi değil. 


1 Haziran 2023 Perşembe

Köpek Katili Olmak ya da Evden Kaçmak Arasında Kararsızlık Üzerine...

My Fair Lady isimli sikik bir film var, eskilerden. Tam bir kız filmi. Ancak kızlara hitap edebilecek bir bok. Konusunu yazayım, anlarsınız ne demek istediğimi: sokak kızı gibi bir şey var, güzel olduğu iddia edilen ama aslında sıska, kemikli, tahta göğüslü bir kadın oynuyor o karakteri. Kaba saba bir kız, sokak kızı işte. Bir prof var, kendisini eğiterek, öğreterek bu kızı gerçek bir hanımefendiye çevireceğini düşünen o adamın gayretini ve en nihayetinde de o kıza aşık olmasını anlatıyor hikaye. Yarattığına aşık olmak. Tam bir peri masalı. Gerçek bir saçmalık. Absürdlüğün dibi. Kıçımın kenarı. Bu kadar saçma, uçuk bir hayalperestlik olunca, tabi ki kız filmi diyorum, ancak 12-17 yaş arası şapşal kızlar bunu beğenir. Evet seksistim. Beğenmiyorsanız siktirip gidin.


Bu yazıyı sabah 5.10 am’de yazıyorum. Sevilla-Roma Avrupa Ligi finali penaltılara kalınca iyice uzadı oyun, 1.30 am’de bitti, anca gidip yattım, nasıl da uykum vardı, gece dualarımı-beddualarımı bitiremeden sızıp dalmışım yatakta. 


Nasıl bir rüya görüyorduysam artık, Havva yanında köpek beni uyandırdığında çığlık atar gibi oldum. Saate baktım, 2.15am. “Canım, bu gene çıkmak istiyor” dedi bana mahcup ve uykulu bir sesle. Emin misin diye sordum, çünkü sabah ve akşam dolaşmalarımızda kakalarını yapmıştı. Gece de çişini yaptırmıştım 11pm’de. “Omuzuma kadar kolumu yaladı, öyle uyandırdı beni, böyle yapınca çıkmak istiyor” dedi. Kırk beş dakikalık uykuyla sürünerek kalktım, giyindim, iti aldım, sokağa çıkardım, biraz yürüdük, sıçtı, sonra eve geldik. Havva köpeğin patilerini temizledi, yattı. Köpek kıvrıldı yattı. Ben hala ayaktayım. 45 dakikalık uykuyla, gözlerim acıdan patlamak üzere, başımda feci bir ağrı, içimde de büyük bir öfkeyle.


Dün gece acımış ve rahat bırakmıştı beni/bizi. Uyumuştuk. 


Önceki gece ise saat 2am ile 4am arasında dört defa, evet DÖRT DEFA dışarı çıkarmak zorunda kaldım, tabi bütün gece uyumadım haliyle. 


Bakın, bu köpeğin rutini hiç şaşmadı: Sabah 7am’de Havva bir saat dolaştırır, akşam 6-7pm’de ben çıkarırım bir saat, gece de 10-11pm gibi yirmi dakikalığına gene ben. Sorumsuz insanlar değiliz. Neredeyse iki ayı dolacak bu evde ve bu sürenin tahminen yarısında, bu rutinin yanısıra gece de en az bir defa sokağa çıkartmak ve sıçtırmak zorundayım. 


Üç veteriner değiştirdik. Tahlillerini, kontrollerini yaptırdık. Türlü ilaçlar, değişik mamalar kullandık. “Klinik olarak açıklayamıyorum bu durumu” diyen veterinerin çaresizliğini gördüm. Bitmeyen, geçmeyen bir ishal var. İshal değilken de aynı şey. 


Bir My Fair Lady uyarlamasında rol alıyorum ben. Tuvaletçi rolü verilmiş bana. Kongo ormanlarından koparılmış otantik bir zenci çocuk düşünün, parlayan pürüzsüz derisi, inci gibi dişleri, zeytin gözleri ile büyülesin sizi güzelliği ile. Bu çocuğu alıp Londra’ya Globe Theatre’a getirin, ona Hamlet’teki Horatio’yu oynamasını söyleyin sonra da. Al sana bir My Fair Lady daha. Bak, hani seksisttim ben? Siktir git okuyucu. Asabımı bozma. Siktir git. 


Bu köpek, nam-ı diğer Ceku, bir ev köpeği değil. Evde büyümemiş. Manavgat Yangınlarından kurtarıldığını, oradan da İstanbul’daki hayvan barınağına getirildiğini, 1,5 sene o barınakta kaldığını söylemiştim daha evvel. İyi huylu, inanılmayacak ölçüde sevgi dolu, uysal, gözlerinden minnet akıyor. AMA SOKAK KÖPEĞİ KARDEŞİM! Evde yaşamaya uygun değil. 


Barınaktakiler bunu bal gibi biliyordu. Bizden önce on günlüğüne birileri sahiplenmiş, sonra bakamadıklarını söyleyip geri vermişler. Orospu çocukları, 'tuvalet terbiyesi tam, ev hayatına uyumlu' notu yazılıydı instagramda. 


Son planda çözümsüzlük var. Bir gerizekalıyız, çünkü Havva My Fair Lady filmini gerçek sanıyor. 


Yemin ediyorum bıktım bu romantizmden. 


Not: Geçenlerde tam önümüzde, sakin sakin, gözümüzün içine baka baka halıya sıçtığını daha evvel söylemiş olmalıyım. Daha evvel yazmadıysam bu da kayıtlara geçsin. 


İt.


13 Mayıs 2023 Cumartesi

Gerim Gerim Gerilim Üzerine... (ya da Slayer'in dediği gibi "You'll see no bright tomorrow, A promise of more sorrow")

Türk futbol tarihinin en heyecanlı sezon finallerinden biri, 2010 senesinde yaşanmıştı. 2009-2010 sezonunun son maçlarına girildiğinde Fenerbahçe 73 puanla liderdi, son hafta rakibi Trabzon’u Kadıköy’de ağırlıyordu. İkinci sırada o sene büyük bir çıkış yapan 72 puana sahip Bursa vardı, onlar da kendi sahalarında Beşiktaş ile oynayacaklardı. Bu dörtlüden Trabzon ve Beşiktaş’ın iddiası yoktu, prestij için çıkıyorlardı sahaya. Fenerbahçe son doksan dakikayı galip bitirdiği takdirde şampiyonluğunu ilan edecekti, diğer skorlarda ise Bursa-Beşiktaş maçının skorunu bekleyecekti, şampiyon Bursa da olabilirdi bu durumda. Neyse, Fenerbahçe-Trabzon maçı 1-1 bitti, Bursa ise Beşiktaş’ı 2-1 mağlup ederek 2009-2010 sezonunu şampiyon bitirdi. (Akalasız not: o maçı Beşiktaş’ın oyuncusu Ali Toraman açık bir şekilde Bursa’ya verdi. Hediye etti. Kendi kalesine bir gol attı, diğer golde bariz bir hata yaptı, maç boyunca da laubali hareketlerini sürdürdü. Canlı izlediğim için bu kadar net konuşuyorum. Sebebini anlamak zor değil: Kadıköy’de daha önce oynanan Fenerbahçe-Beşiktaş maçı sırasında bütün FB takımı oyun içinde sırasıyla İbrahim Toraman’ı evire çevire dövdü, en sert faullerle yıldırmak için yapmadıkları kalmadı. Ezik bir hakem ve etkin bir seyirci baskısıyla oyun psikolojik savaşa dönüştü, o maçın sonlarında İbrahim Toraman dayanamayıp rakibine sert bir müdahalede bulununca da göt lalesi hakem derhal kırmızı kartla onu oyundan attı. Bence, Toraman’ın Fenerbahçe’nin şampiyon olmaması için bir şeyler yapmasına yönelik motivasyonu haklıydı. Neyse. Alakasız bir parantez fazlaca uzun oldu farkındayım.) Her ne kadar her iki maç şaibe olmaması için aynı saat/dakikada başladıysa da, oyun bu, sakatlıklar ya da türlü sebeplerle uzatmalardan ötürü aynı anda bitemiyor. Fenerbahçe-Trabzon maçı 1-1 devam ederken bütün stadın, maçın izlendiği kafelerin, kahvehanelerin ve bilumum spor sever mekanlarının kulakları bir yandan da Bursa-Beşiktaş maçındaydı. Radyolar, cep telefonları vs. Fenerbahçe maçı 1-1 ile tamamlamak üzereydi, Bursa-Beşiktaş maçı ise tam o anlarda 2-1 Bursa lehine bitmişti. Yani, Fenerbahçe’nin şampiyon olmak için kazanmaktan başka şansı yoktu. Son dakikalarda bir anons geçti Kadıköy’de, statta: Bursa-Beşiktaş maçının 2-2 bittiğini haber veren bu anonsla Şükrü Saracoğlu Stadında tarifi zor bir coşku dalgası yaşandı, evet, bu anonsa göre Fenerbahçe, kendi maçı 1-1 bittiğinde şampiyonluğunu ilan edecekti. 


Dedim ya, bu işlerden biraz anlarım: Böyle bir maçı izlemek için giden hemen herkesin elinde anlık olarak eşzamanlı oynanan diğer maçı da takip etmek için radyo filan bulunur. Bu iddiamı iyimser yaklaşarak indirgeyeyim ve şöyle ifade edeyim: Stadyumda 50.000 kişi varsa, en az 10.000 radyo da canlı olarak Bursa- Beşiktaş maçını anlatıyordur oradaki seyircilere. Diğerleri de cep telefonlarından sürekli Bursa-Beşiktaş maçının skorunu takip ediyorlardır, şüphem yok. 


Somut, anlık dinlenen bir maç anlatımında olmayan, aksine, 2-1 Bursa lehine bittiği gayet açık bir şekilde öğrenilen bir durumda, stat içi anonsta “Bursa-Beşiktaş maçı 2-2 bitmiştir” haberini alıp coşkuyla sahaya sevinç içinde inen, dakikalarca kutlama yapan, mutluluk gözyaşları döken insanların durumu nedir? Ortada net bir veri var. Ama duygu patlaması yaşayan bu insanlar, bu net veri yerine kendilerine anons edilen bir skora inanmayı tercih ettiler. ÇÜNKÜ ÖYLE İSTEDİLER. İnsan istediğine inanır, doğruya, hakikate değil. 


Dakikalar sonra, bu defa en şiddetli orgazm hazzının da ötesini yaşayan Şükrü Saracoğlu Stadyumundaki seyirciler, yavaş yavaş durumu idrak edince bu defa karşı durulmaz bir öfkeye kapıldılar. Görevli polislere saldırmalar, kendi içlerinde kavgalar, koltukları yakmalar, stat dışında çıkan olaylar filan. Aşırı motivasyon yamultur insanı. Hakkında psikoloji bölümlerinde yüksek lisans tezi yazılabilecek türden bir örnek olay bu. 


Yarın, 14 Mayıs’ta genel seçim var. Hem cumhurbaşkanı hem de parlamento seçimi için oy kullanacağız. Ülkenin çok uzun zamanda beri siyah-beyaz, ateş-buz, yaşam-ölüm gibi zıtlıklarda ortadan, evet tam ortadan bölündüğü bilinmeyen bir şey değil. Her iki taraf “sonuçları bizden duymadıkça…” diye başlıyor açıklamalarına, bu tersten okunduğunda “diğer tarafın verdiği sonuç yalan olacak” demek. İki taraf da kendi zaferini ilan edecek demektir. Çok küçük farklarla sonuçlanacak bu seçim bu, dolayısıyla iki taraf da, yani kaybeden de, kazanan gibi inandırıcı olacağını öngörüyor. Bu da seçmenlerin, yani taraftarların sahaya inip çılgınca zafer kutlamalarını başlamalarına neden olacak. Videolarda görüyorsunuz olanları. 


Bu işin sonu kötü bitecek diye çok korkuyorum. 




















p.s. köpek hala duruyor. Eve de, hem de biz evdeyken, üstelik güpegündüz sıçmaya başladı. Yani aslına bakarsanız benim çok başka dertlerim var. 

14 Nisan 2023 Cuma

Ceku'nun Onuncu Günü ve Gordion Düğümü Üzerine... (veya, 'Köpek Sahiplenmek, Pişmanlıktır.')

Elias Canetti, Hayvanlar Üzerine başlıklı derleme kitabına şu notu düşmüş: “Ne zaman bir hayvana dikkatlice bakarsanız, içinde bir insan olduğunu ve sizinle dalga geçtiği hissine kapılırsınız.” Senelerdir kedi babası olarak süren hayatımda bu duyguyu pek tatmamıştım, malum kediler tümüyle tuhaf, tekinsiz yaratıklar. Genel kabule göre kendi kendilerine evcilleşip insanlarla bir arada yaşamaya başlamış bir türden bahsediyoruz kedilerden söz açtığımızda. Ama Ceku ile, bu 18kiloluk köpekle geçirdiğim onuncu gün itibarı ile Canetti’nin yazdıklarını ilk elden deneyimleyebiliyorum artık. Daha evvel köpek tecrübem olmadı, çevremde köpek besleyen birileri de pek yoktu, hele ki köpeklerden korktuğumu göz önüne alırsak tümüyle uzaktı bana bu konu. Artık öyle değil. Bu satırları yazarken karşımdaki koltuğa yayılmış Ceku’ya kayıyor arada gözlerim. Başını çevirip badem badem bakıyor bana. 


En azından işgal ettiği Havva'nın koltuğu. 

Köpek sahiplenme konusundaki en büyük kaygım evdeki kedimiz üzerineydi, buna değinmiştim daha önce. Onuncu gündeyiz, ciddi bir ilerleme yok aralarındaki ilişkide. Sokakta kendisine karşı kayıtsız duran kedilerin yanından umursamadan geçiyor Ceku, ama onu görüp ürken, kaçan kedileri kovalamaya can atıyor. İçgüdüsel bir davranış. Evde de öyle, aynı şey. Dün gece saat 2am’a doğru uyumak için üst kattan aşağıya indim, Ceku da yanımdaydı yukarıdayken, beni takip edecek diye düşündüm ama ilk defa peşimden gelmek yerine üst katta, merdivenin bitimine yatmayı tercih etti. Kedi o sırada aşağıdaydı, Havva ile beraber. Ceku sanki “o kedi sike sike buraya gelecek!” diyor gibiydi; kedinin maması, suyu ve kumu üst katta çünkü. Yatağımdan kalkıp iki kez merdivenleri çıktım, Ceku’yu çağırdım ama nafile. Yattığı yerden kalkmadı inatçı eşşek. Ben de dönüp yatağa uzandım çaresiz. Tam abajurun ışığını kapacakken birden kedi fırladı ve üst kata çıkmak için merdivenlere koştu. Muhtemelen köpeğin her gece yaptığı gibi aşağıya geldiğini ve holde uzandığını sanmıştır. İçimden hassiktir dedim, çok feci şeyler olacağı belliydi. Kulak kesildim ama o saatte zaten çıt yok. Kedi çıktıktan sonra kısa, huzursuz bir sessizlik oldu. Havva uyuyor, apartman sakin, saat 2am. Ansızın çizgi filmlerde görülebilecek türden bir curcuna, merdivenlerden aşağı uçarak koşan ya da koşarak uçan kedi ve arkasından homurdanarak gümbür gümbür inen bir köpek. Kedi yatak odasına, yanıma saklandı, köpek içeri girecek gibi oldu ama yatak odasına girmesi yasak, hemen uyardım, durdu eşikte. Gerçekten kötü bir deneyimdi hepimiz adına. 


Ceku’yu barınağa iade edeceksek şayet, bunda kedimizin onunla anlaşamıyor olmasının büyük bir etkisi olacak. Havva bu konuda gayet iyimser: her geçen gün, azar azar da olsa birbirlerine alıştıklarını, daha da düzeleceğini düşünüyor. Pek aynı fikirde değilim ben. Normal zamanda en ufak bir uyarıcıya dahi kilitlenip huzuru kaçan ürkek kedim, bu koca köpeğe alışamaz. Lütfedip kollarımızda birkaç saniye durmaya razı olurdu eskiden, şimdi acıktığında ya da kumuna gitmesi gerektiğinde bizi gördüğü zaman haykırıyor, saklandığı ya da kendini korumaya aldığı yerden alıp istediği yere taşıyoruz kediyi, işini görsün diye. Ölesiye korkuyor köpekten.


Bir başka sorun ise benden kaynaklanıyor: Feci bir sıkıntım var. Bir önceki postta da değinmiştim, sokak köpeklerinden ve gerizekalı/şuursuz kimi köpek sahiplerinin mallıkları yüzünden dehşet içindeyim. Ne bu kadar çok sokak köpeği olduğunun farkındaydım, ne de diğer köpeklerin. Normal zamanda bir köşede, bir parkın çimenlerinde, bir gölgelikte pinekledikleri için farkına varmadığımız sokak köpekleri, Ceku’yu görünce/kokusunu alınca birden agresif biçimde yanına koşuyorlar, deli gibi havlamaya başlıyorlar. Ceku reaksiyon göstermek bir yana, korkuyor bile. Bense öleyazıyorum o anlarda. Hem Ceku için, hem de kendim için. Çaresiz sokak köpeklerinin olmadığı ya da denk gelmediğimiz güzergahları adımlıyoruz ama öylesine kuşatılmışlık halindeyiz ki kısır ve küçük bir daireden ibaret hale geldi yürüyüşlerimiz. Halbuki cinsi itibarı ile enerji seviyesi 5 üzerinden 5 olarak ifade edilen, dışarıda çok hareketli bir köpek Ceku. Olayın bana bakan yönü sadece korku açısından ele alınamaz ayrıca: Köpek sahiplenmeye razı olduğumda, doğal olarak bazı sorumlulukları da üstlenmeyi doğal ve benden talep edilmeden kabul etmiştim; maması, sağlığı, temizliği gibi detaylı bakımı Havva’ya ait olacaktı, boş gezenin boşta gezen kalfası olarak Ceku’nun yürüyüşlerini de ben üstlenmiştim. Havva’nın değerli vaktini bu amelelikle harcayamam, kadın evimin velinimeti, yürüyen banka hesabı, geçim kapımız. (Aşırı iğrençleştim tamam haklısınız. Evi Havva geçindiriyor kısaca.) Fakat kendime biçtiğim bu görev tanımı, bana yürümekten/yürütmekten değil, sokak köpekleri ve şerefsiz köpek sahipleri yüzünden eziyete dönüştü kısa zamanda. Evden Nas-Felak okuyup çıkıyorum, Ya Hafız Ya Allah’ı dilimden düşürmeden yürüyorum, eve dönerken de Elhamdülillahi rabbil Alemin’lerle bitiriyorum dolaşmalarımızı. Tabi bunlar sık sık sekteye uğruyor, arabalar geçerken ya da insanların çekindiğini gördüğümde “Dur Ceku”, bir kediye dikkatle bakıp durduğunda “Gel Ceku”, yerde gördüğü bir kemiği ağzına atmak için uzandığında “Hayır Ceku”, sözümü dinlediğinde “aferin Ceku”, ötelerden havlama sesi kulağıma geldiği an donup “hassiktir, buradan değil Ceku” gibi ifadelerle bölünüyor zikr sözlerim. 


Son planda:

Kedi, köpeğe hala alışamadı.

Köpek, kedi neden ondan kaçıyor diye dertlenmekte. 

Ben dilediğim gibi ve köpeğin ihtiyacını karşılayacak ölçüde uzun yürüyüşleri yapamıyorum korkudan. (şu absürtlüğe bakar mısınız: Pedometreye göre Ceku bu eve gelmeden önce daha fazla adım atıyormuşum!)

Havva köpeği feci halde bağrına bastı. Asla geri vermeyi düşünmüyor. 


Bunları bir yana bırakalım: Bunca çözümsüzlük içinde, Canetti’nin dediği gibi Ceku’nun gözlerinde sanki benimle dalga geçen, alay eden bir ifade var.



 Karşımdaki koltukta oturmuş bana bakıyor şu an. Diyor ki, “Benden daha harika bir köpek bulamazdınız. Havlamıyorum. Eşya kemirmiyorum. Yatağınıza gelmeye çalışmıyorum. Hiç bir şeye zarar vermiyorum. Salyam yok. Size sarılmak, ayaklarınızın dibine uzanıp karnımı açmak, dizinize başımı koyup uyumaktan başka bir şey de yapmıyorum evde. Beni aptal kedinizin yersiz/haksız korkusu yüzünden veya başka köpeklerin seni ürpertmesinden dolayı mı barınağa geri vermeyi düşünüyorsun yani? Hele bir dene bakalım. Havva sıçar o zaman ağzına. Sıkıyorsa dene. Zorla mı geldim sanki, sen kabul ettin, Havva da coşkuyla aldı beni. Kendin ettin, kendin buldun. O’nu üzmeye götün yiyorsa hiç durma, ya da arıza çıkarma, sus otur orada.” 


Haklı valla. 


7 Nisan 2023 Cuma

Ceku Üzerine... (Ben 'Ceku balım' demem, demeyeceğim.)

Aşağıdaki kıllı yaratıkla evimizde iki geceyi devirdik. İsmi Ceku. Üçüncü gündüzü birlikte idrak ediyoruz.





Çarşamba günü öğlen saatlerinde geçici yuvasının mukimleri bize getirdiler kendisini. İki yaşında, kısır, border collie kırması olduğu söylenen bir kız. Bize dediklerine göre Manavgat Yangınları sırasında kurtarılmış (ormanda mıymış, yanan çiftliklerden mi, bunlar cevaplarını bilmediğimiz sorular) ardından 1,5 sene kurtaran ev barınağında yaşamış. Ardından biri sahiplenmiş, on gün sonra da bakamadığını söyleyip barınağa iade etmek istemiş. Barınaktakiler de tekrar barınağa aldıkları takdirde yüzlerce köpeğin arasında görünmez olur, bir şans daha verelim düşüncesiyle geçici yuvaya nakletmişler. Bu geçici yuva denilen şey çok acayip: Birileri evlerini sahiplendirilmek için bekleyen köpeklere açıyorlar, günlerce, belki haftalarca bakıyorlar o köpeklere. Tam  aralarında duygusal bağ gelişiyor, sevgi-bağlılık oluşuyor, hooop, birileri ortaya çıkıp bu köpeği bize verin diyorlar. Tamam, adı üstünde geçici yuva, ama bir yandan da çok yıpratıcı bir durum. Cumartesi Ceku’yla orada, Moda’daki geçici yuvasında tanıştık. Ceku bizi ayakkabılarımızı henüz çıkarmamışken, kapı ağzında karşıladı, yedi yüzyıldır  bizi bekliyormuşçasına sırt üstü yatıp derhal karnını açtığında göz ucuyla Havva’ya baktım, 'hassiktir' dedim içimden, daha o an Havva’mın eriyip bittiği görmemek mümkün değildi ki. 


Biz gene çarşambaya dönelim. 


Genç çift, öğlen vakti beraberlerinde Ceku ile beraber geldiler. Ayrıca mezkur barınaktaki yetkili (tabi ki bu da kadın, hepsi, herkes kadın bu işlerde) Havva’ya deneyimsiz olduğumuz için bir köpek eğitmeni tavsiye etmişti, ama aslında Ceku’yu değil, bizim Ceku ile nasıl iletişim kuracağımız ve ne şekilde davranmamız gerektiğine dair eğitim vereceğini söyledi. Bizi eğitecek yani. Eğitim şart. Eğitmenin de telefon numarasını verdi. Havva’ya tamamen ücretsiz - hayır amaçlı bir sivil inisiyatif olan bu uygulamada parayı kırışacakları çirkin bir düzen kurmuşlar dedim ama beyhude, tabi ki işe yaramadı. Kadın da geldi, işe yaramaz değildi gösterdikleri -haksızlık etmeyeyim ama giderken 1200TL paramızı da aldı. (62USD) Nihayetinde herkes gitti, biz baş başa kaldık. Dördümüz. Biz ikimiz, köpek ve kedi. Kepçe yaşadığı büyük şokla saklandı bir köşeye, travması hala, yani üçüncü gün de devam ediyor. Bir minik parçacık azaldı gibi o kadar. Kedilerle iyi anlaştığı söylenen Ceku’da aksi bir davranış gözlemlemedik ama zaten Kepçe hemen hemen hiç ortalarda görünmediği için tam manasıyla bir test de yaşanmadı ilişkilerinde. Birbirlerini sevmeleri, can ciğer kuzu sarması olmaları gerekmiyor aslına bakarsanız, kayıtsız davranmaları da yeterli bizim için. Kedi acıkıp (tabi ki acıkıyor) mamasını yemek için ortaya çıktığında (çıkmıyor henüz) köpek hamle yapmasın ona karşı (yapacak gibi oldu, içgüdüsel, oyun için diye düşünüyoruz) olay çözülür. Yani epeyce müşkül bir problem bu ama oluruna bıraktık, çaresiz. 


Kedimiz bizden nefret ediyor. Bu kadar yaklaşmaları bir elin parmaklarını geçmez. Sonra kedi kaçıyor, köpek onu kovalamak için hamle yapıyor, dur komutunu alınca dönüp 'ama nedeeeeeen?' bakışıyla oturup bekliyor köpek. 



Günde üç defa sokağa çıkması gerekiyor. Sabah ve akşam üzeri birer saate yakın, gece 23.00 gibi de 15-20 dakikalığına. 


Bu noktada hiç aklıma gelmeyen başka sorunlar var, kafama dank eden. Başka köpekler. 


Sokak köpekleri, yeni bir hem türlerini görünce haldır haldır koşmaya başlıyorlar. Ben doğrusunu isterseniz köpeklerden korkan biriyim, kedi insanıyım lan ben. Tasması elimde uysal bir köpek başka bir şey, üzerimize üzerimize yırtınırcasına havlayarak koşan köpekler başka bir şey. Çarşamba günün akşamı herkes gittikten sonra Havva ile beraber Ceku’yu yürüyüşe çıkardık, Küçükyalı parkının oradan yürürken oraları mesken tutup sahiplenmiş 6-7 köpek mahalleye yeni gelen bu köpüşe karşı harekete geçtiler. Bağırtı çağırtı. Ceku benim kadar korkmamıştır buna yemin edebilirim. Bu deneyimin ardından sahile doğru yürüdük birlikte, orada park geniş, uzun, genelde insanlar köpeklerini gezdirmek için tercih ediyorlar sahil parkını. (Kedi ne harika bir mahluk, gezdirmeye lüzum yok. Neyse.) Etrafı telle çevrili basket sahasında bir köpekle koşturdu Ceku, sonra baka sahipli köpeklerle koklaştı filan. Bizim ilk günümüz, ilk yürüyüşümüz, uzaktan iri, güzel, korkunç, tasma boynunda ama kayışsız/ serbest duran Corso benzeri bir canavarı fark ettik. Gene de epeyce mesafe vardı aramızda. Mesafeler kapanır. Yavaş yavaş ama emin adımlarla yürüyen bir köpek de pekala kapatabilir o mesafeyi. Corso, sahipli ve bakımlı olduğu belli, yaklaştı sakince ama biz koklaşacaklar diye beklerken Ceku’nun üzerine son derece saldırgan bir şekilde atladı, aynı saniyede, hatta belki aynı yarım saniyede arkamızdan bir adam yanımızdan, yoksa içimizden mi demeliyim bilmiyorum, uçarak Corso’nun dişleri Ceku’ya değmeden ötekine sert bir tekme attı, Corso hemen birkaç metre uzaklaştı, adam da biz bağırmaya başladı, bizden uzak durmaya çalışıyorlarmış, ama biz üzerlerine üzerlerine gidiyormuşuz, Allah Allah’mış. Kayışı olmayan köpeği bizim kayışlı köpeğimize saldırıyor, ve sahilde sakin sakin yürüyen biz suçlu oluyoruz. Cevap verecek oldum, ama Havva hemen beni çekiştirdi gidelim diye, böyle saldırgan bir köpeği kayışsız serbest dolaştıran bir adam, üstelik köpeğine de hakikaten gaddarca tekme atan biriyle ne konuşulabilir? ‘Bu adam haplanmış bile olabilir’ dedi Havva.


Sakin sakin köpek gezdirecektim güya. Vay a.q. şu işe bak.


Eve döndük ama benim sinirlerim bozuldu bir kere. 


Gece yürüyüşü kısa, geçici yuvasındakiler, 15 dakika yeterli oluyor, uyumadan önce çiş yapması için demişlerdi. Kısa bir güzergâh belirledim kafamda, evin bulunduğu sokak, paralel üst sokak, oradaki küçük oyun parkı, eve dönüş. Bu arada hala ilk günü anlatıyorum dikkatinizi çekerim. Neyse, çıktım bu defa ben ve Ceku, Havva yok, üst sokağın sonunda sözünü ettiğim oyun parkına doğru yürürken üzerimize tahminim bir yaşlarında, beyaz üzerine siyah lekeleri olan, olağanüstü güzellikle pırıl pırıl bir pitbull gelmeye başladı. Gece karanlığında ancak yaklaşınca fark ettim ki boynunda tasması yok!  Haydaa… Ben köpekten korkarım lan! Hızla Ceku ile pitbull’un arasına girdim, sert ve yüksek bir tonda HAYIR! Diye bağırdım. Pitbull duraksadı, geri adım attı. Sokağın köşesinde 20’li yaşlarda iki delikanlı vardı, sizin mi bu köpek diye seslendim, yok abi, bizim dediği dediler. Pitbull bir hamle daha yaptı, gene hayır!, ardından hızlı adımlarla uzaklaştım oradan. O hayvancağıza öyle acıdım ki. Orospu çocukları, sırf heves, hava atma uğruna böyle köpekleri alıyorlar, sonra yok ağızlıksız dolaştıramazsın, yok aşı ilaç chip parası, yok sıkıldım, yok uğraşmaya vaktim yok bahaneleriyle sokağa atıyorlar. Böylesi orospu çocuğu çok. Zavallı köpek (bir pitbull’a zavallı dediğime inanamıyorum) sokakta çaresiz. 


Eve geldim, Havva’ya anlattım. Yaşadığım dehşeti görüp beni sakinleştirmeye çalıştı. Ne fayda. Daha güvenli güzergahlar bulmalıymışız. Ertesi gün (yani dün) başka bir yolu denedim, orada da başka köpekler saldırdı. Gece aynı şey, uzaklardan birbirine karışan köpek sesleri duyunca kös kös bizim sokakta üç tur atıp eve döndüm.


Köpek gezdirmek zor iş. 


Ceku ilk gece, yani evimizde geçirdiği ilk gece tam dört defa eve sıçtı. Gerilmiş olması, yeni bir evi/insanları yadırgamış olması doğal ve kabul edilebilir, bunların yanısıra ishalmiş bir de it. Bu da kabul edilebilir aslında, hastalık sonuçta. Dört defa da sıçılır mı lan? Gene de Havva ile iyi yanından baktık: Halıya değil, koltuğa değil, yatağa değil, taş zemine. Hep aynı yere. Temizlenmesi en kolay yer yani. Yalnız köpeğin boku çok kötü kokuyor lan. 


İyi haber: dün tavsiye edilen pilav lapası ve bir mide ilacını aldıktan sonra dün gece hem daha sakin durdu, hem de sıçmadı bir yere. 


Yaklaşık bir saat sonra veterinere gideceğiz, genel kontrolü, chip kaydının üstümüze alınması filan, bazı işlerimiz var. 


Son olarak hakkını teslim etmem lazım: Bu kadar uslu, mülayim, söz dinleyen bir köpek sahipleneceğimize ihtimal vermiyorum. Temel komutları (gel, dur, bekle) çok güzel uyguluyor, sürekli karnını açıp sevilmek isteyen bir temas bağımlısı. Kedimiz köpek gibi derdik Havva ile aramızda konuşurken, sanırım köpeğimiz de kedi gibi bir şey çıktı. 


Şunu da yazayım yoksa çatlarım: Annem-babam ve kâimvalidem, Havva ile boşanmaya karar verdiğimizi duysalar ancak bu kadar yamulurlardı bana sorarsanız. Yüzlerinden düşen bin parça. Öfkelerini zor zapt ediyorlar. 


Bense hep aynı cevabı veriyorum onlara: “HAVVA İSTEDİ, ONU KIRAMADIM!”


Yalan da değil yani.