4 Ocak 2015 Pazar

Diamonds And Rust Üzerine… (Veya ‘Zehir ve Doz Üzerine’ye Dair Dağınık Yazılmış Bir Şerh.)





Blogta hiçbir videoyu bilinçsizce, tesadüfen kullanmadığımı tahmin edersiniz. Bazen sözlerin yetersiz kaldığı yerde suskunluk gösterme ve onun yerine bir resim ya da müzik kullanmak sembolizmin göze parmak sokma türünden işlevini yerine getirebiliyor, söz gelimi yüz sayfa yalnızlıktan bahsedip sızlanma yerine Caspar D. Friedrich’in bir tablosunu koymak kâfi. Laf kalabalığına gerek yok. Ne var ki, ‘Nirvana, sessizlik okyanusunda bütün sembol putları boğmaktır.’ diyen şaire saygım sonsuz da olsa insan kimi vakit konuşmadan, anlatmadan rahatlayamıyor. Eh, bunca zamandır içimde sakladığım onca şeyi madem blog tarihimin en yoğun gündemi olacak şekilde kusarcasına ard arda döktüm içimden, biraz daha devam etmemde sakınca yok. Ayrıca süreci anlattıktan sonra bugünle eş zamanlı döneme geldiğim son (yedinci) bölüm lüzumundan fazla baştan savma ve çalakalem zırvalanmıştı, geçmişi değerlendirmek, hal-i hazır üzerine konuşmaktan çok daha kolay olmaz mı zaten? Şimdiki zaman, zorluyor insanı.

O kadar yazdım, gevezelik ettim, aslında –her şeyden sonra- farkına vardım ki tek başına Diamonds and Rust, (bundan sonra D&R) tüm anlattıklarımın özeti olabilecek bir içeriğe sahip. Bir gün Ex ile beraber oturuyorken karşı konulmaz metal krizim baş göstermişti, müsaadesini istemiş, youtube’da bu şarkıyı açmıştım. Judas Priest’in 1977 senesine ait Sin After Sin albümünde yer alan, sözleri hüzünlü değişik tınılı şarkısı. Şarkı çalarken Ex birden doğruldu, yüzündeki afallamış ifadeyle bu ‘D&R mı ???’ diye sordu, yanıma gelip şaşkın mimiklerle bir şeyler mırıldanmaya başladı. Bir Judas Priest şarkısını O’nun biliyor olması da benim garibime gitmişti doğrusu, derken mesele açıklığa kavuştu: Judas’ın sandığım D&R, aslında bir Joan Baez şarkısıymış meğerse, Ex bu parçayı üniversite yıllarından bilir, hala da çok severmiş. Hemen wiki, Google derken öğrendik ki Joan Baez bu parçayı 1975 senesinde bestelemiş, O’ndan iki yıl sonra Judas Priest asıl versiyondaki kimi sözleri makaslayıp kendince cover’lamış. Joan Baez’in titrek ve asi sesinden orijinalini bulduk sonra, ardından Judas’ın değişik yıllarda D&R’a birbirinden tümüyle farklı cover’lar (e.g.) yaptığını öğrendik. En beğendiğimiz ise bir alttaki postta yer alan versiyon olmuştu. Güldük, eğlendik, yeni bir şeyler öğrenmiştik, keyifli bir paylaşımdı falan filan. Unutuldu gitti. Lakin gerek beraberken, gerekse ayrılığımızın ardından ne vakit playlist’te bu şarkıya denk gelsem, aklıma Ex’in düşmesi de bir oldu sonrasında.

Evet, şarkı Joan Baez’indi, üstün körü okuyup anlam veremediğim sözlerinde de gizemli bir şeyler hissediliyordu ama çok üzerinde durmamış, pek ilgilenmemiştim. Ex’ten ayrıldıktan çok çok sonra, internette boş boş gezindiğim bir gün karşıma Joan Baez’in bu şarkıyı Bob Dylan için yazdığı bilgisi çıktı. Şaşkına dönmüş bir şekilde aradaki bağı kurmaya çalışırken öğrendim ki, Joan Baez ve Bob Dylan henüz yirmili yaşlarındayken tanışmışlar, iki sene kadar sevgili kalmışlar. Hatta Bob Dylan’ın meşhur olmasında Baez’in rolü ve etkisi azımsanmayacak kadar büyükmüş meğerse. Sonra hak vâki olmuş,  bu ikisinin zehri ve dozu her neyse ayrılık kaçınılmaz hale gelmiş ve her biri kendi yoluna dönmüş, başkalarıyla beraberlikler, evlilikler, ayrılıklar yaşanmış. Derken, on sene sonra, Joan Baez bir akşam otelin birinde gecelerken Dylan pat diye O’nu arayıp yeni yazdığı bir şarkının sözlerini okuyarak Baez’in düşüncelerini sormuş. Zavallı kadıncağız kim bilir nasıl dumur olmuştur o sırada. Alt üst hale geldiği kesin ki, konuşmanın ardından oturup D&R gibi damar diye niteleyebileceğimiz bir yazmış.

Bunları okuduktan sonra şarkının sözlerini tüm duyargalarımı açıp okumaya niyetlendim. Hadisenin geçmişini öğrendikten sonra anlam kazandı pek çok şey… Ayasofya’nın kubbesi altında candy crush oynayan adam gibi, ben de gözlerimin önündeki bu dehşetli sözlerin farkına varmadan yaşamışım bunca zaman.

Bunları o günlerde, sanırım yazın başıydı, (ikili oynayan ama aslında benim tarafımda olduğunu bildiğim) biricik ortak arkadaşımızla paylaştım. Ardından şöyle fısıldadım yavaşça: “Bana öyle geliyor ki, Ex ile ben, belki beş sene belki on sene sonra, ne zaman olacağını bilemem elbette ama tekrar bir araya geleceğiz. Ben O’nun gibisini bulamam. O da benim gibisini bulamayacak. Mutlaka hayatlarımıza birileri girecek ama bu sadece birbirimizin eksikliğini daha fazla hissettirecektir.” Şaşkın bir yüz ifadesiyle muğlak cevaplar verdi arkadaşım, olabilirmiş de, olamayabilirmiş de, falan. Elbette ki ihtimal üzerine konuşmuştum ben, hayat neler gösterecek kim bilebilir ki? Yarına çıkacağımızın garantisi yok. Fakat, bu noktada ben inandığımı, ümit ettiğim şeyi dile getiriyorum işte. [Uyarı: Yazı burada yüz seksen derece evrilmeye başlayacak.] Hayatım boyunca hem Murphy Kanunlarına lüzumundan fazla değer veren bir karamsar, hem de umut dolu biri oldum. Yalan, hayatım boyunca değil ama sanırım son birkaç yılda bu umut duygusu kök saldı içimde. Olgunlaşmamla ilgisi olabilir. Bu ikisi, yani karamsarlık ve umutlu olma hali karşıtlık içermiyor; karamsarlık bir durum karşısında olumsuzluğa daha fazla ihtimal vermek o kadar. Ümit ise ister deus ex machina olarak hayat bulsun, ister kişinin ettiği duanın yegâne gücünü oluşturan etken olsun, insanın Tanrı’ya yönelik en değerli duygusu bence. Şimdi meseleyi nereye getirdin demeyin, mevcut paradoksal durumumda iç dünyam can çekişir bir halde iken Leyla’nın Mecnun’u da olamayacağıma göre bu halime çözüm diliyorum Allah’tan, ya kalbimi ya gözümü açması için dua ederek. Duygusal algılarımın kapılarını açması için. Umut… Pusulası kırılmış bir ruhun gelişi güzel sürüklenmesinin son bulması için Tanrı’ya yakarmaktır umut. Çaresizliğimi ve ne yapacağımı bilmezliğimi O’na şikâyet etmektir. Mikro ya da makro planda, ümit sahibi olmak inançlı insanın en bariz vasfı gibi. Şurada da yazmıştım: Hiçbir konuda ümidimi kaybetmiyorum. Ümidimi kaybedersem Tanrı’ya inancımı da yitirmiş olurum. Evet, şu an, bugün, bir süredir sifonu arızalı bir tuvaletteki bok gibiyim, evet, üzerinden kamyon geçmiş gibi kırık döküğüm, evet, tükürülüp atılmış bir sakız eskisi bir halim var. Ama ümidimi yitirmiyorum. Bu halim böyle süremez. Toparlanacağım. Kırık bir kolun alçıya alınıp kemiklerinin kaynamasının beklendiği bir süre gibi sıkıntı içindeyim şu an, çözümsüz ikilemler arasında dolanıp kararsız bir slalom yapıyor, her seferinde tepetaklak yuvarlanıp durduğumu biliyorum; olan bitenin bilincindeyim. Zeburda, Kuranda, İncil’de, sürekli ümit pompalanıyor kullara. Tıpkı (adamım) Kierkegaard’ın dediği gibi davranmaya çalışıyorum, aksi halde kaybedenlerden olurum:

“Ve kum saati, dünyanın kum saati boşaldı ve yüzyılın tüm gürültüleri sustu; çılgın ve kısır çabamız bitti, yakınlarına gelince sonsuzlukta olduğu gibi –erkeğin veya kadının, zenginin veya yoksulun, kölenin veya efendinin, mutlunun ya da mutsuzun olduğu gibi- her şey sessizlik içindedir; başın ister tacın pırıltısını taşısın ister basit insanların arasında kaybolsun, ister yalnızca günlerin sıkıntılarına ve alın terlerine sahip ol, ister dünya durduğu sürece ünün yüceltilsin, ister isimsiz ve unutulmuş sayısız kalabalıkların arasında kaybol, ister seni kaplayan bu görkem tüm insansal betimlemeleri aşsın, ister insanlar, ne olursan ol seni yargıların en acısı, en alçaltıcısı ile vursunlar, Sonsuzluk milyonlarca benzerinden her biri için olduğu gibi senin için de tek bir konuda bilgiyle donanacaktır: Yaşamının umutsuz olup olmadığı ve umutsuzsa bunu bilip bilmediğin veya bu umutsuzluğu bir kaygı gizi gibi, suçlu bir aşkın meyvesi gibi içine sokup sokmadığın veya umutsuz olarak ve diğerlerine nefret duyarak öfkeye kapılıp kapılmadığın konusunda. Ve eğer yaşamın yalnızca umutsuzluğu taşıyorsa gerisinin hiçbir önemi yoktur! İster zaferler, ister yenilgiler söz konusu olsun, senin için her şey kaybedilmiştir, Sonsuzluk seni artık hiç içine almaz, seni hiç tanımamıştır veya daha da kötüsü seni tanırken seni kendi Ben’ine, umutsuzluğun Ben’ine çiviler!”

Fazla mı ilahi geldi? Umutsuzluk denilen şeyin Tanrı’ya karşı kapris yapmaktan başka bir şey olmadığına inanan ben, kalbim ve beynim arasında kısıldığım kapandan kendi imkânlarımla şu an çıkamıyor olabilirim, ama ya kapan değişecek, ya ben değişeceğim, şuuruna erdiğim mesele bundan ibaret. Bunu bekleme ve sabretmeye de umut deniliyor kısaca.

Kalbimin yarısı, ruhumun eşi, beynimin arkadaşı, tenimin tamamlayanı hayatımda kayıp bir süredir.  Böyle olmak zorundaydı çünkü ölmeden ölümü yaşamaya başlamış gibiydim, can çekişir gibi.  Şimdi de başka türlü bir acı çekiyorum, tümüyle farklı. Daha da bu eksiklik ne kadar zaman sürecek, hiçbir fikrim yok. Tanrı, ya beni böyle yaşamaya alıştıracak, ya da lego misali noksan parçaları birleştirecek. Merhameti ile –sadece bana karşı değil, Ex’e karşı da- bizi bir gün, bir zaman sonra, bir şekilde, belki yetmişimize dayadığımız merdivenin son basamağında bir araya getirecek. Ve ben, o güne kadar geçmişteki elmas ve pastan söz edip ‘bunların hepsini çektim, artık istemiyorum’ diye sitem eden D&R’ı ya da başka umutsuz şarkıları değil, Judas Priest’in Angel’ini dinleyeceğim. Hem de o arıza kadının değil, orijinal Judas Priest şarkısı bu.   













Bu blogu okuyan da Judas Priest’i kız müzikleri yapan soft bir şey sanacak.

29 Aralık 2014 Pazartesi

Zehir ve Doz Üzerine... (Sekizinci ve Son Bölüm.)




Zehir ve Doz Üzerine... (Yedinci Bölüm.)





Şimdiki zamana geldik nihayet.

Erzurum’a geldikten sonra O’nsuzluğun (yalnızlığın değil, O’nsuzluğun… Bunu sürekli vurgulamak zorunda hissediyorum kendimi. Birbirimize en yakın olduğumuz dönemde bile iki üç gün sonra şişmeye başlıyordum çünkü, yalnız kalmak için. Devam edeyim, O’nsuzluğun) yarattığı boşluğu daha can yakıcı şekilde duyumsadığımı ve içine battığım travmatik çukuru ancak bu şekilde teşhis edebildiğimi düşünüyor olabilirsiniz. ‘Erzurum’a gitti, kafasına dank etti.’ Haksızlık içermez bu kanaat, ama tam olarak durumu ifade edebilmekten de uzak sanırım: Geçen sene eylül ayında yaşanan kopuşumuzun ardından sözünü ettiğim sürecin üzerimde yoksunluk krizi aşamasına gelmesi sanırım mayıs ayını buldu, Erzurum’a ağustos sonunda taşındığım düşünülürse yaz boyunca bu sızı zaten en derinlerimde, en yakıcı şekilde hissediliyordu, ne var ki İstanbul’da kendimi bir şekilde oyalayabilmem mümkündü. Ailemle hiç olmadığı kadar sık görüşmek ve sanki teselliyi, teskini onlarda aramak nev’inden (benim için) sıra dışı yöntemlere başvurmaktı yaptığım, bir başıma kaldığımda sorgulamalardan, nefis muhasebesinden başımı kaldıramıyordum yoksa. Erzurum’a geldikten sonra bu kaçış yolum da kapandı. Koca evimde sessizce oturup saatlerce geçmişte yaşananlar üzerine kafa patlatmak ne korkunç… Dolayısıyla ifade edeceğim şu ki, daha az ya da daha çok değil ama başka türden canım yanıyor burada. Şimdi bile, İstanbul’a izne gittiğimde hissettiğim mutsuzluk ile Erzurum’da duyumsadığım huzursuzluk farklı dalga boylarında; sanki biri diş ağrısı, diğeri böbrek sancısı gibi. Sonuçta her iki durum da çekilecek gibi değil.

‘İçim şişti, yetmedi mi bu kadar arabesk yaptığın, hem eyleme geçmeyi neden düşünmüyor, denemiyorsun? Üşüyen insan kaban giyer, karnı acıkan yemek yer, kakası gelen tuvalete gider. Sen derdinin ve ihtiyacının ne olduğunu biliyorsun madem, eh, böyle uzuuun uzadıya detaylı da teşhis etmişsin, e o zaman bir şeyler yapman gerekmez mi? Kırk yaşını geçmiş adamsın, melankoli bir noktadan sonra sefillik ve beceriksizliğin dışarı vurumu olmuyor mu sence de?” diyecek olan var mı?

Bu yönde düşünceler zihnimde canlandığı an gulyabani engeller de eş zamanlı olarak vücut buluyor önümde. Öncelikle Ex çok gururlu biri, böyle bir geri dönüşü kabul edebilecek bir yapısı yok, ayrıca dehşetli bir yıkım yaşadı ayrılığımızda. Uğradığı hayal kırıklığının tasviri mümkün değil. Hayati tehdit taşıması bir yana, psikolojik açıdan O’na en ağır gelecek, yaşamını kaybetme riskiyle, bunun yanı sıra yaşama isteğini tümden yitireceği türden bir operasyon geçirmesinin hemen öncesinde koptuk biz, yani hem manevi hem de maddi anlamda en çok yanında bulunmam gereken bir anda, bile- isteye- üzüle terk ettim O’nu. Ölüm anında yanında olmasını dilediği adam, bir kolunun kesilmesini tercih edeceği türden önemli bir ameliyatın evvelinde veda etti O’na. Ameliyatta kaybettikleri de cabası.

Bu sözünü ettiğim, O’na bakan yönü.  Bir de bana bakan yönü var ki, elbette benim için daha öncelikli.

Benim nazarımda ayrılmamızı zorunlu kılan ‘sorunlar’ın hepsi olduğu yerde duruyor. Bu sorunları burada açamıyorum; anlatmıyor olmamın nedeni meseleye gizem katmak değil. Anlatmam doğru olmaz ve O’nun (ve Biz’im) mahremine girer, hepsi bu. Gel görelim varlıkları ve ağırlıkları değişmedi, hafiflemedi, kaybolmadı, eksilmedi. Hatta daha da kök salmıştır diye tahmin yürütebilirim. Beni kaçıran, en yakın dostumdan, eşimden, sırdaşımdan, yoldaşımdan, ruhumun hava ve su gibi ihtiyaç duyduğu kadından koparacak kadar aşılmaz ve çözülmez bu sorunlar değil miydi zaten ayrılığımızın nedeni? Bunları budalaca bir duygu ile (budalaca bir duygu yazdım di mi? Böyle diyerek bir budala olduğumu da itiraf ettim şu an. Mesele duygu değil ki, ihtiyaç. Nazım’ın şiirinde geçer ya, ‘Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi/ Geceleyin ateşler içinde uyanarak/ Ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi’ der hani, öyle işte, ben olmam ve ben kalabilmem için ihtiyacım var O’na, ölüp boktan bir adama dönüşmemek için.) yok sayıp tekrar geri dönme ve af dileme teşebbüsü aslında aynı girdaba balıklama atlamaktan farklı olmaz. Kotaramıyorum, kontrol edemiyorum ve düzeltemiyorum o sorunları, yıllarca sürüklenip durmaktan mecalim kalmadı diye ayrıldık zaten. Daha önce becerebilsem, bunlar yaşanmazdı ki… Yapamadığım için bitti. Şimdi yapabilecek olmamın ne işareti, ne ümidi, ne cesareti ne de güveni var.

Ne berbat bir paradoks değil mi?

Bu noktada Ex, işleri daha da karmaşık bir hale getiriyor. Ayrılmamızın ardından (nasıl ben yaşadıklarımızı/birlikteliğimizi unutup geride bırakamadıysam) ardı ardına geçirdiği depremlere rağmen hayatına kimseyi almadı, birinin desteğine en çok gereksinim duyacağı türden travmalar silsilesiyle karşı karşıya kalmasına rağmen kimseyle beraber olmadı. Sanki kutsal bir dulun kendisini manastıra kapatmasına benzer şekilde geri durdu herkesten. Gırtlağına kadar bana öfke duyduğunu biliyorum, ama kırılgan bir kadının güçlü sevgisi, üstelik karakteri öylesine yüksek bir kadının sevgisinden bahsediyorum burada, şiddetli fırtınalara maruz kalıyor olsa dahi aşk zeminine sıkı sıkıya basmaya devam ediyor. Bu yaşa geldim, bir kadının sevgisinden daha ürpertici bir duygu ile karşılaşmadım dersem mübalağa ediyor sayılmam sanırım. Kendimi biliyorum, benim O’na ihtiyacım tümüyle bencillikten ileri gelmekte, bencilce özlüyorum O’nu. Ex ise öyle değil. Bir süre evvel ortak arkadaşlarımızdan işitmiştim biriyle yakınlaştığını, buna değinmiştim daha evvel. Başladığı gibi bitmesi de bir olmuş öğrendiğim kadarıyla, yapamamış. Benim post-Ex denemelerim gibi. Aksi türlü benim açımdan daha mı kolay olurdu, bir sevgilisi olsa, hatta evlense filan? Gerçekten bilmiyorum.

İçimdeki zehrin tek bir panzehiri var, o da Ex. Fakat bu panzehirin dozu ruhumda bambaşka arızalar yaratmakta ve ben, kapana kısılmış Virgilius, çaresizlik içinde bir o yana, bir bu yana savrulduğum çatışma halinden kurtulamıyorum bir türlü.

Daha ne yazabilirim ki…

27 Aralık 2014 Cumartesi

Zehir ve Doz Üzerine... (Altıncı Bölüm.)




Düzeltme:
Kendime karşı bu kadar gaddar davranmamalıyım. Ben O’nu çok seviyordum. Hem de ne kadar çok! Fakat mutluluğu arayıp bulmuşken kördüğüm olan problemlerle karşılaşmayı kabullenemedim bir türlü, O’na ve çözümsüz sorunlara yükledim kabahati, kaçmaya vicdanî ve mantıkî bir zemin (bahane de denilebilir.) hazırladım böylece. Stendhal bir yerlerde erkeklerin korkusunun korktukları şeyde değil, kendi içlerinde olduğunu söyler. Yetersizliğim ve başarısızlığım kendime olan saygımı sarsmaya başlayınca, yıkılacakmışım gibi hissettim ve kaçtım. Severek!
*** *** ***

Devam edeyim şimdi…

Susan Sontag bir röportajında ‘yazmaya başladığım zaman, sürekli kendi kendimi tekrarlayacağımı bilmiyordum’ diye söylendikten sonra bir de bu çok hoş bir şeymiş gibi ekler. Ben hiç hoşnut değilim açıkçası kendimi yineleyip durmaktan, tek yaptığım bu olsa da. Artık çok uzatmayacağım bu seriyi. Sırdaşımı, dert ortağımı, dostumu, hayran olduğum kişiyi, sevdiğim kadını, kalbimin yarısını, güneşimi, atom çekirdeğimi, Kierkegaard’ın sözünü ettiği evimi terk eder etmek duyduğum huzur ve rahatlama kısa süre sonra (üç dört ay filan) boşluğa dönüştü… Derin bir boşluk hissi. Çok şey var ki yerini bir başkasıyla, benzeriyle ikame edebilirsiniz, ‘ekmek yoksa pasta yesinler’ diyen teyze gibi, Michael Jordan yoksa Kobe Bryant, sigara yoksa puro, film yoksa dizi, nutella yoksa çokokrem, araba yoksa metrobüs, yatak yoksa çekyat, iphone yoksa Nokia, kombi yoksa şofben, tavuk yoksa hindi, teras yoksa balkon… bir nebze yerini tutabilir öncekinin. İdare edersiniz öyle ya da böyle. Ama belirli bir insanın, üstelik ruh eşinizin, hayat yoldaşı olarak gördüğünüz kişinin yoksunluğunu hiçbir şey dolduramaz. Dolduramıyor.

Şimdi bu noktada okuyucu ‘seviyorsan git konuş bence’ ya da türevi niteliğinde bir cümle mırıldanıyorsa ağzını yırtarım. Akıl istemediğimi ta en başta yazmıştım.

“Birini bulurum” diye bir an bile düşünmedim. Aklımın ucundan dahi geçmedi. Ne aradım öyle bir replikayı, ne de var olduğuna inandım. Uçurum haline geleceğini ön gördüğüm bu boşlukla yaşayabileceğimi tasavvur ediyordum sadece, yalnızlık en sevdiğim, en mutlu olduğum durumdu madem; Ex’in yokluğu beni sallasa da ters yüz edemezdi kanaati kesindi içimde. Derdim yoktu, tasam yoktu, bu bana yeterdi diye düşünüyordum.

Kendisini Sisyphos’luktan Icarus olmaya terfi etmiş gibi gören ben, tüy gibi uçmaya başlayıp ardından kanatlarını eridikten sonra kurşun misali içimdeki derin boşluğa düşmeye başladım. Bunu kabullenmek ne kadar korkunç! Ex’ten, yani Evimden ayrılmamın nedeni olan tahammülsüzlük, şimdi bu halime katlanamamakla kendini gösteriyordu. Düzenimi bozmuş, doğal ortamından kopup yabancısı olduğum bir hayatın içine düşmüştüm. Yalnızlık değil bu sözünü ettiğim, O’nsuzluk. Yalnızlık tutkum, O’na olan ihtiyacımı, kemoterapimin yerini dolduramıyordu me yazık ki. At beni sırtından yere fırlatmıştı artık. Kayıtsız, sakin davranmak için elimden geleni yaptım. En yakın dostunu arayan ruhuma, eşinin yanında olup birlikte çarpmak isteyen kalbime, başkasıyla yapamayacağını ve bu hali sürdüremeyeceğini anlatan aklıma sürekli sakin ve sabırlı olmalarını söyledim. Kendimi oyaladım, uyuşturmaya çalıştım ama karşıma Birinci Alper çıktı. Tekrar o adama mı dönüşecektim? Bunu kabul edebilir miydim? Bunu kendime yedirebilir miydim? Ekmek bulamıyorsam bok yemeyi? Bu mümkün değildi. Her şeyden ve herkesten fazla sevdiğim Ben’e bunu yapmadım tabi. Gaddarım, şiddet uyguluyorum çoğu zaman Ben’liğime ama katil değilim sonuçta. Seneler evvel yaralı halde kendisine sığındığım Ex’ten ayrılıp tekrar kendimi öldüresiye o hayata sokmayı düşünmedim hiç. Ne var ki uyuşmadığımdan bu ıstırap tahammül edilmez hale gelmeye başladı bir süre sonra, sanırım ayrılığın altıncı, yedinci ayında filan Icarus (denize de değil) uçurumun dibine, betona çakıldı.  

Bu noktada;
Geçmişte yaşadığımız ve benim tahammül edemeyip kaçtığım, karşı karşıya iken eziyeti dayanılmaz hale gelen sorunların değişmez varlıkları ve Albay Kurtz’un “Horror! Horror!” diye söylenişi,
Ex’in yokluğuna katlanamama ve sürekli O’nun üzerimdeki olumlu etkisini düşünme durumumun, Mevlana’nın Mesnevi’sinde geçen “Yüz binlerce ad söylese de maksadı, dileği hep Yusuf’tu. Acıkırsa onun adını söylerdi. Tok olursa onunla doyar, onun kadehinden sarhoş olurdu.” sözlerine benzerliği,
Çok trajik bir halde iç içe geçmeye başladı. Hangisi kanserdi, hangisi kemoterapi, hangisi beni yok ederken hangisi tüketiyordu, bunlar yer değiştirip duran ve artık içinden çıkamadığım bir kısırdöngüye evrildi.

Dokunaklı iç çekişlerle ne kadar zavallı bir adam olduğunu anlatmaya çalışan, bunun için muhatabını ikna etmeye gayret eden biri gibi görülmek istemiyorum.

26 Aralık 2014 Cuma

Zehir ve Doz Üzerine... (Beşinci Bölüm)





Lisan ne berbat bir meret… Buraya kadar yazdıklarımı tekrar okudum ve gördüm ki anlatmaya çalıştıklarımdan bambaşka şeyler ima ediyor gibiyim. Kafamda hissettiklerime dair bir takım ifadeler şimşek hızıyla akıyor, o hisleri kelimelere dökerken doğru sözcük ve kalıpları tam olarak bulamıyorum, telaşla yazabildiklerim de farklı yerlere gitmekte; sanki buruk bir aşk hikâyesini mırıldanmaktaymışım gibi.. Hâlbuki doğruca kendime dair gözlemlerimi geveliyorum burada, (ex ile yaşanmış Biz’i değil) Ben’i anlatma çabasındayım. Beceremiyorum ama devam etmem lazım.

Ayrılığımız ve hemen sonrasındaki süreçte ben nasıl altında ezildiğim bir yükten kurtulma hissiyle rahatladıysam, bu durumun Ex üzerindeki etkisi de tam ters yönde oldu. Sorunların elbette O da farkındaydı, ama bana kıyasla daha romantik ve ümit dolu bir karakteri olduğundan üstesinden gelebileceğimize dair umudunu bir şekilde muhafaza ediyordu içinde. Kopuşumuz benim hafiflemem, O’nun yıkımıyla sonuçlandı. Üstelik öyle yanlış bir zamanlamaydı ki, o sıralar emareleri bilinen ciddi bir sağlık sorunu kısa süre sonra buldozer misal üzerinden geçti Ex’in. Batan yolcu gemisinden atladığı filikayla kurtulan adamın yaşamını devam ettirmek adına duyduğu coşku ve heyecan anında, bakışlarını gemiye çevirip sulara gömülen gemide bıraktığı sevdiği kişi boğulmasın diye dua etmesi gibi, riyakârane bir samimiyetle üzüntü duydum O’nun için. Sevsem, gerçekten sevsem yanında olmam gerekmez miydi? Evet, sanırım. Ne var ki O’ndan daha çok sevdiğim bir varlık söz konusuydu, kendi can derdine düşmüş: Kendimi O’nu sevdiğimden daha çok seviyordum. O’nunla birlikte boğulmak… Aldous Huxley ‘Birbirini gerçekten seven iki insanın arzusu birlikte yaşamak değil, birlikte ölmektir.’ der.  Belki de olması gerektiği gibi sevmiyordum, ya da Huxley yanılıyordu ve bu sözünü ettiği şey romantik bir zırvadan ibaretti, bilmiyorum. Ben kaçtım. O’nun için gerçekten üzüldüğümü yineliyorum, ama bu galiba Ex’in çektiği acılardan dolayı utanma hissinden kaynaklanmaktaydı. O’nun canı yandığı için benim canım yanıyordu, yoksa nesnel bakılırsa canımın yandığı söylenemezdi – seviyordum ama kendimden sonra. Biraz daha acımasız olursam, sanırım O’nunla beraberken de nazarımda Ben hep Biz’den önde geldi diyebilirim. Biz’in sorunları Ben’i uzaklaştırdı, kaçırdı. Çok sonraları muhakeme edebildim ki, bana ikinci Alper yazısını yazdıran, O’na karşı hissettiklerimden ziyade O’nun bana olan sevgisi ve yaklaşımına dair O’nda gözlemlediklerimden kaynaklanıyordu. Ampirik bir deney gibi: O yaşıyordu, ben de gözlem ve irdeleme ile öğreniyordum. O ne yaşadığını bilemeyecek kadar doğaldı, çünkü nutella kendi tadını bilmez. Ben gözlemlediğime bayılıyor, büyük saygı duyuyor ve takdir ediyordum, ama içselleştirmekten acizdim, bir öküze Beethoven dinletilmesi gibi bir şey sonuçta. Kendime haksızlık yaptığım ya da merhametsiz davrandığım düşünülmesin. Ay ve Güneş arasındaki ilişki gibiydi yaşadığımız, güneşten geleni yansıtıyordum ben, parlaklığımın kaynağı O’ydu. Sevebileceğim kadar seviyordum ben.

Önümde yeni bir sayfa açıldı böylece. Tekrar yalnızdım. Sıkboğaz ediliyor da değildim önceden, aksine yalnızlığına düşkün bir adamın bu tutkusuna büyük saygı gösteren biriydi Ex, lakin bu bile, yani yalnızlık ihtiyacımı birinin hoş görüsüne sığınıp gidermek dahi beni bunaltıyordu, minnet duymak zorundalığı. Artık bu da yok hükmüne ermişti.

Tahammül etmemi gerektirecek ne Ex, ne sorun, hiçbir şey kalmamıştı. Yaşadığı travmaya, sağlık sorunları nedeniyle içine düştüğü kötü durumlara üzülerek, evrene O’nun için olumlu mesajlar gönderdim, üzüntümü ve dileklerimi dualarımla pekiştirdim ve nihayetinde O’nun da bir filika bulmasını içtenlikle dileyerek yoluma gittim. Yol neresiydi? Ne umuyordum? Ne bekliyordum? Neydi istediğim? Bu soruların cevabı gerçekten yok. Başka birisi/birileri yüzünden kendisini terk ettiğimi düşündüğünü işittim; bu beni hayrete düşürmüştü duyduğumda. O’ndan daha iyisini, benim için uygununu bulamazdım ki. Gidip anonim bir iri göğüs havuzuna dalacak da değildim.

Gına getirecek kadar tekrar ettiğimi biliyorum, olsun, bir daha: Tek bir neden vardı, O’na dayanamıyordum artık. Sonrasında hissedeceklerim asla o ıstırap veren düğümlenmişlik kadar kötü olamazdı diye düşünüyordum, bundan kesinlikle emindim.