25 Aralık 2014 Perşembe
24 Aralık 2014 Çarşamba
Zehir ve Doz Üzerine... (Dördüncü Bölüm.)
O zamana dek bir kadına karşı dile getirebildiği en romantik
cümle ‘senin yanında uyanmak istiyorum’ olan bir adamın, bu defa karşısındaki
kişiden ‘ölüm anım geldiğinde yanımda
olmasını istediğim tek insan sensin’ cümlesini elektrik çarpmışçasına
işittiği bir beraberlikti bu. Genel bir bakışla duygusal dünyası bir inşaat
işçisinin harç karıştırırken hissettiklerine denk sayılabilecek ben, aslında o
kadar da öküz olmadığımın farkına vardım O’nunla, yani elbette ki öküzdüm ama önceden
sandığım kadar da değilmişim. Ya da O inceltti, rafine etti.
Buraları geçelim.
Sorunsuz ilişki olmaz. Çözümsüz sorun olur mu? Elbette.
Sorunu çözemezseniz sorun çözülmemiş olur. ‘Bundan sonrası, bundan dolayı öyle oldu.’ denilebilecek bu durumu anlatıyorum, sorunların
çözülememesi ve ötelediğimiz o sorunlarla beraber yaşamaya devam etmemiz
yıpratmaya başladı ilişkiyi. Pattadanak olmadı, birden bire gelişmedi olaylar:
Beş koca yıl süren beraberliğimizde yavaş yavaş büyüdü, köklendi. Bir duygu
terazisi yok elimizde, o açıdan O’nun bana bağlılığına kıyasla ben daha mı az
seviyordum O’nu, bilemiyorum. Tek diyebileceğim (burada değinemeyeceğim) sorunların
beni gün geçtikçe daha fazla rahatsız etmesi, bunaltması, uzaklaşma isteğinin
içimde doğmasına neden olmasıydı. Bir yandan ‘evim’ olarak gördüğüm kadına sonsuz bir bağlılık duyarken, öte
yandan o evdeki türlü problemler yüzünden eve sırtını dönüp gitme arzunun
filizlenmesi. Kierkegaard’ın bahsettiği mesele ne kadar benziyor değil mi? O’nunla
iken kendisine kulak vermeyip dediklerini duymazdan gelmeye çalıştığım içimdeki
huzursuz hayvanın sesi daha yüksek çıkmaya başladı zamanla. Eski Yunan’da,
tartışan kişilerden biri münazarayı kaybedeceğini anlayınca elleriyle
kulaklarını kapatırmış, ‘ seni duymuyorum’ anlamında. Benim böyle bir şansım da
yoktu. Ben nasıl ilişkideki türlü soruların zamanla dayanılmaz hale geldiğini
görüyorduysam, içimdeki de olan bitene tahammül etmemin mümkün olmadığına dair
geri vokal yapıyordu bana.
Biraz açmam lazım.
Sorunlar… Genelleme yapıp yüzeysel bir bakışla ifade edecek
olursam kadınlar sıkıntıları konuşup bir nebze rahatlar, bu şekilde bir süre
öteleyebilirler o problemlerin yarattığı rahatsızlıkları. Erkekler ise (hele
bir kadından, hele hele sevdiği kadından geliyorsa) problemi çözmek zorunda
hisseder kendisini. Çözememek başarısızlıktır, başarısızlık da yetersizlik. Buradan
belki Freud’a, belki gına getirmiş seksizm eleştirisine ekmek çıkar, bilemiyorum.
Sorunları çözememek, bundan kaynaklanan yetersizlik ve başarısızlık hissi büyüyen
bir yara gibi sardı beni. Hayatın amacı mutlu olmak, sevilen kişiyle bu
mutluluğu paylaşmak da en güzel iletişim şekli. Yaşadığım engin mutluluk yerini mutsuzluğa
bırakmaya başladı zamanla, tedricî oldu, demirin ağır ağır oksitlenmesi gibi.
Hala çok seviyordum ama o kasvetten sıyrılmak mümkün değildi, tahammül edilemez
hale geldi bir süre sonra. Önce paylaşımlarımı, sonra iletişimi azalttım,
muhatabım Virgilius’taki değişimi huzursuzluğun ilk nüveleri oluşmaya
başladığında hemen anlayabilecek duyarlılıkla ve zekâ seviyesinde olduğundan
rol de yapamadım, ‘miş gibi’ de davranmama gerek kalmadı. Sorunları da
çözemediğimizden uzaklaşma önü alınamaz hale geldi. Yineliyorum, O’na karşı
hissettiğim sevgide, tutkuda, saygıda ve şefkatte hiçbir eksilme söz konusu
değildi; eskimemiştik, bıkmamıştık, ama artık yapamıyordum. Sorunlar… Bu
sorunların bir kısmı O’na dair gözlemlerimden, ama daha büyük bir bölümü de
benden kaynaklanan türdendi, diğer bir değişle Ex’i itham etmem doğru olmaz.
Haksızlık ederim yoksa.
Toparlayayım. Bir an geldi ki, O’na tahammül edememeye
başladım, kendime tahammül edememeye başladım, biz’e tahammül edememeye
başladım. İnsan doğumundan ölümüne kadar bir kişiyi arar, neyi, kimi aradığını
bilmese de. Kimisi talihsizdir, hiç karşılaşmaz. Kimisi karşılaşır, farkına
varmaz. Ve ben, o kişiyi bulmuşken, değerini ve benim için önemini inkâr
edemezken bir yandan da aynı kişiye katlanamama noktasına vardım. Nefes
alamıyordum artık yanında, görüşmemek için kırk dereden su getiriyordum. Ve bir
yandan da seviyordum çok, bu ne saçma bir çelişki!
Hak vaki oldu. Ölüm fermanımızı okurken, hayatım boyunca
kimseyle böyle olamayacağımı, kimseyi böyle sevemeyeceğimi ve kimsenin beni O’nun
gibi sevemeyeceğini biliyordum. Bile isteye yapılan bir yanlış gibiydi olan
biten. Ne var ki yaşayamıyordum artık ve çaresizdim.
Tutarsız gelecek belki ama ayrılmamızın ardından üzerimden
inen yükü, duyumsadığım hafifleme ve rahatlama hissini anlatamam. Dertlerimi
atmıştım, sıkıntılarımdan kurtulmuştum ve evet, O’nu hala her şeyden çok, böbreğimi
ya da gözümü istese bir lahza düşünmeden verecek kadar seviyor olsam da içimi
kaplayan derin mutsuzluktan sıyrılmıştım. O’nun ve O’nunlayken aşamadığımız
sorunların yarattığı derin sorunlar uçup gitmişti. Benden kaynaklanan
problemler de ben artık hayatında olmadığım için yok hükmündeydi. Allah yolunu
açık etsindi. Allah güzel insanlarla tanıştırsındı.
Ne var ki, kanser hastasının tedavi sürecinde aldığı
kemoterapinin hastalıkla mücadele ederken vücutta bambaşka hasarlar yaratmasına
benzer, o hasarlar nedeniyle kemoterapiyi bırakan bir kanser hastası gibiydim
ve tedavi kesintiye uğradığı için aslında içimdeki kanser tekrar canlandı bu
ayrılıkla.
İçimdeki zehir hep oradaydı. Ayrılmamızda da etken madde.
23 Aralık 2014 Salı
Zehir ve Doz Üzerine... (Üçüncü Bölüm.)
İkinci bölümün son cümlesini oraya iliştirmemin yegâne
sebebi kendime bu seriyi devam ettirme yönünde baskı yapmaktı. Benden beklenen uzun
bir metin yerine parçalar halinde yazmam da aynı nedenden kaynaklanıyor, aksi
takdirde yarıda kesip delete tuşuna basma olasılığım yükselirdi, uçup giderdi
satırlar. Gel görelim yazmazsam içimi dökemem, kanamazsa hacamat olmaz,
sıçmazsam bağırsaklarım temizlenmez. Bu boklar atılmalı vücuttan.
Bıkmış adamın evini terk edip gitme hikâyesinden ve
elektronun doğal rolüne isyan edip evreni alt üst etmesinden bahsediyordum.
Kendime/öz benliğime şiddet uygulamadan ve mazoşistlik yapmadan nasıl
bağlayacağıma emin değilim bu misalleri. Özele de giremem ki.
Arkadaşlarımın çocuklarını bırakın kardeşimin oğlunun bile liseye
gittiği yaşa geldim, hayatımdan sayısını bilmediğim kadar çok kadın geçti bu
zamana kadar; kendi halinde depresif bir womanizer olarak duygusuz, kaygısız, kimi
sorunlu kimi yasak ilişkilerle oyalanıp durdum senelerce. Eğlenceli birer
uyuşturucu nev’inden yaklaşıyordum kadın-erkek ilişkisine. Övülmek,
pohpohlanmak, hayranlık uyandırmak en keyif aldığım şeydi ve yüzeysel
bakıldığında bir varyeteyi andıran eğlenceli bir hayattı benimkisi. Ruhumda
açılan yaraları görsem de arkamı dönüp yaşamaya devam ettim böyle yıllar boyu.
İçim acıyordu belki ama haz –sadece tensel haz değil- en belirgin arayışımdı,
bulmakta da zorlanmıyordum. Aslında bu konuda yazacaklarım çok uzun, nasıl
berbat bir hayata kendimi adapte ettiğimi ve yaşadıklarımın etkisini yüzüm
kızarmadan detaylandıracaktım şimdi ama zaten duyumsadığım ıstırap hazza üstün
gelmeye başladıkça uyandığımı, o hayatın bana nelere mal olduğunu, neler
yitirdiğimi, o sefih yıllar boyunca neleri kaybettiğimi bu blogta daha önce
yazmıştım, üstelik tam da uyanış diye tabir ettiğim dönemlerde gevelemişim
bunları. İlk olarak şurada değinmişim, üstelik
tüm çıplaklığıyla. O kadar yalın yazabilmem de ilginç. Ardından, birkaç ay
geçmiş ve daha ümitsiz, daha karamsar, daha korkutucu bir psikolojideyken bu defa şunu yazmışım. İkincisini nasıl yazdığımı hatırlıyorum;
arkadaşım telefonda “oolum Issız Adam’ı izle, filmin konusu biziz lan” demişti
de ben de mal gibi sözüne uymuş, filmin yarısında dişlerim kenetli, gözlerim
öfkeden dolu halde kaçarak terk etmiştim salonu. Eve gelip bilgisayar karşısına
oturmuş, yanıma aldığım bir şişe votkayla saatlerce yazmıştım o ilk Alper’i.
Alper, filmdeki erkek karakterin ismiydi, kendi kendimi Alper üzerinden
sorguladığım bir diyalog şeklindeki lime lime kişisel otopsiydi o yazı.
Kasvetli, mutsuz, karmaşık, acısı dinmeyen berbat bir riyakârın itiraflarıydı
onlar. O hayattan kurtulacak gücüm de yoktu, sürdürecek mecalim de. Madde
bağımlısı olup o illetten sıyrılması gerektiğini idrak eden ama nasıl
yapacağına dair hiçbir şey bilmeyen bir adam misali, pusulasız okyanusun
ortasında kara parçası arıyor gibiydim. Daha fazla uzatmaya gerek yok, dedim
ya, yukarıda değindiğim iki postta yazmıştım zaten durumumu, çaresizliğimi,
rahatsızlığımı, utancımı.
Derken, çamurda debelenen, çıkmaya çalıştıkça üzeri
kirlenen, kirli elleri ile de üstünü başını temizlemeye çalışan o adamın
karşısına ex-Hatun (bundan sonra ex olarak bahsedeceğim kendisinden) çıktı bir
gün. Başlangıçta adamın nazarında herhangi bir farkı yoktu ötekilerden:
Takılacak, zaman geçirecek, etkileyecek, sıkılacak ve sonra hoşça kal diyecek
ya da yedekleyerek zor zamanlarda kullanmak üzere bir köşede bekletecekti hep
yaptığı gibi.
Öyle olmadı.
James Joyce bir yerde “Her
yaşam, sayısız günde gizlidir. Gün üstüne gün geçer. Kendi içimizden geçip
giderken hırsızlarla, hayaletlerle, devlerle, yaşlı adamlarla, genç olanlarla,
evli kadınlar ve dullarla, aşka düşmüş kardeşlerimizle karşılaşır; ancak bu
karşılaşmaların her birinde kendimizle tanışırız. der. Benim kendimle tanışmam umulmadık, hayal
edemeyeceğim bir şekilde oldu; Ex ile beraber olmaya başladıkça neyle karşı
karşıya olduğumun ayırdığına ansızın vardığım: Kafama düşmüş bir kuyruklu
yıldız gibi ancak ilahi bir müdahale olarak kabul edilebilecek, tanrı
tarafından olağanüstü yetkilerle donatılıp karşıma çıkartılmış bir periden farksız
bir karaktere sahipti. Bu yazıları Ex’in meth-ü senasına ya da O’nun için
hazırlanan bir mersiyeye dönüştürmek istemiyorum, kısaca harika bir insandı ve
O’nun karşısında, yanında, uzağında, sanki bir peygamberin gösterdiği mucizeye
şahit olup da imana gelen kâfir misali çirkin hayatıma devam edebilmem mümkün
değildi. Zaten o çamurdan kurtulmak istemiyor muydum? Dönüşmeyi ve düzgün biri
olmayı ne kadar becerebildiğimi ben değerlendiremem, ama şunu biliyorum ki o hastalıklı
hayatı elimden geldiğince terk etmeye gayret ettim. Kirli yüklerimden
kurtuldukça daha hafif, daha rahat bir insana dönüştüm, özetle iyi biri olmaya
yakınlaştım, eski hayatımla kıyas götürmeyecek şekilde. Melvin’den alıntılayacak olursam, ‘She made me want to be a better man.’ Yaralarımı tedavi etti,
büyüdüm O’nunla, olgunlaştım düpedüz. “Başka bir hayat mümkün” diye bir söz
vardır ya hani, ben mümkün ama olası
değil şeklinde gördüğüm o başka dünyayı Ex ile olan beraberliğimde bizzat
yaşadığımı idrak ettim. Sevgiyi, aşkı yeniden tanımladım zihnimde, bildiğimi
sandığım her şeyin yanlış olduğunu da anladım. Ani bir metamorfozdu yaşadığım,
öyle ki sadece iki ay sonra Alper, bu defa bambaşka konuşmaya başlamıştı. Alper adam olmuştu ya.
Uzatmayayım. Ex iyi bir insandı ve o güne kadar kalbimi,
ruhumu, gizlerimi açtığım, sınırsız güvendiğim ilk kişiydi hayatımda. O’nun
için ne ifade ettiğimi bilmiyorum, bana ayılıyordu, bayılıyordu demek saçma
olur. Doğru zamanda karşılaşmış iki insandık sanırım.
Ana konudan saptığımı sanmayın. Bu bir pembe roman değil.
Zehir ve Doz Üzerine... (İkinci Bölüm)
Tahammül eşiğimin son zamanlarda sıfırın da altına, negatif
değerlere düşmesinden ve bundan ötürü izolasyon tutkumun, her şeyi kuşatan genel
öfkemin tavan yapmasında kalmıştım.
Kierkegaard, bir yerde kısa bir anekdot anlatır: Adamın teki
evinden ölesiye sıkılmıştır, dünyayı gezmek için evini bırakıp atının terkisine
atlar, mutlu ve neşelidir, derken kısa bir mesafeyi kat etmiştir ki at onu
sırtından atar. Yüzü koyun düştüğü yerden doğrulup atına doğru yürürken ötedeki
evi gözüne ilişir. Bırakıp ayrıldığı evi ansızın ona çok güzel, huzurlu gelir
ve derhal evine dönmeye karar verir. Orada bir düzen ve alışılmışlık vardır, güvenlidir
evi. (Konuyla ilgisiz parantez: Hep hayıflanırım, Rene Guenon’dan önce Frithjof
Schuon’u okumadığıma, Schopenhauer’den önce Kierkegaard’ın farkına
varmadığıma.)
Düzen ve alışılmışlık… Bu doğanın kanunu. Güneş her gün
doğuyor, kuşlar kışın güneye, yazın kuzeye göç ediyor, ağaçların güzün dökülen
yaprakları baharda filizleniyor ve daha bir sürü şey. Tabiatta sıkılmak diye
bir şey yok, dünya güneşin etrafında milyarlarca yıldır turluyor, elektronlar
atom çekirdeğinin çevresinde dönmekten big bang’ten bu yana hiç vazgeçmediler. Bilinci olmayan tüm bu varlıklar hep ait
oldukları yerde, yapmaları gereken şeyi yapıyorlar. İnsanın ise bilinci ve istenci
var. Bizler iradî tercihler yapıyoruz. Bu tercihlerin kimisi iyi ve doğruya
götürüyor bizi, kimisi de elektronun ‘sikerim lan, bu mal çekirdeğin etrafında dön
baba dön, nereye kadar’ demesi ve isyan etmesi misali tüm hayatı alt üst edecek
şekilde saçmalıklara yol sebep oluyor.
Kendi adıma status quo, hayatımın en önemli olgularından biri. Alışkanlıklarımdan
ve kurduğum düzenden vaz geçemiyorum. Biraz tembellik, biraz korku denilebilecek
tarzda değişiklere karşı katı bir duruşum var, en ufak bir değişime tepki
gösteren bir tipim. Şehir, ev, iş, eş değiştirip duran ve bundan keyif alan
insanlar vardır ya hani, benim için hepsi birer kâbus bunların. Sokak köpeği
değil, ev kedisi var içimde. Yolculukları da sevmem, yeni insanları da. Yeni
olana karşı bir tavır benimkisi, yenilemeye ve belki yenilenmeye. Benim olan
benim kalmalı, aidiyet hissettiğim her neyse süregelmeli, devam etmeli. Yakınımdaki
insanlara ya da şeylere bağımlı
olduğum sonucu çıkmasın buradan, aksine buharlaştırmayı, yok etmeyi çok rahat
başarıyorum – fakat yerlerine yenisini idame ettiremiyorum. Hele bir de –gerekçeleri
ne kadar ikna edici ve sağlam temellere dayanıyorsa olsa da- hayatımdan
çıkardığım şey, hayatımı yaşanır
kılan bir unsursa, işte orada tam anlamıyla bir çuvallama söz konusu. ‘Ne yardan, ne serden’ diye bir söz vardır ya
hani, bunlardan birinden vaz geçmek zorunda kaldığımda dengem öylesine
bozuluyor, alt üst oluyor dünyam. Win-win deyişinin tersi, lose-lose hali.
Pişman olunmayan pişmanlıklar ve çaresizliğin getirdiği psikolojideki bu
çatışma durumu, ruh dengesini yerle yeksan eden şiddetli bir deprem etkisi
yaratıyor üzerimde. Asi elektronun yarattığı/yaşadığı yıkım misali.
Dikkatli okuyucu, yazının bundan sonraki bölümlerinde
ex-Hatun’dan söz edeceğimi tahmin edecektir.
22 Aralık 2014 Pazartesi
Zehir ve Doz Üzerine... (Birinci Bölüm.)
Erzurum’a döndüm. İstanbul’a “gidiyorum”, Erzurum’a “dönüyorum”.
Evi kiraya verdiğim için ailemin yanında kalmak durumundayım, boğucu bir
deneyim bu. Onlar da benim gibi alışık değil bu hale, çoğu zaman iki taraf da nasıl
davranacağını bilmiyor; sürekli tetikteyiz birlikteyken. Mayın tarlasında yürümek
misali yanlış bir sözün, ikircikli bir mimiğin kıyamet koparacağını karşılıklı bildiğimizden
onların beni kızdırmama, ben onları üzmeme hususuna azami derecede dikkat
ettiğimiz bir hafta geride kaldı gene. Hava birazcık ılık olsa yazlığa
gideceğim ama olmuyor, bahardan evvel mümkün değil bu. Beni her şeyden çok
seven – ve benimde üzerlerine titrediğim ailemle yedi gün dahi bir arada olmaya
(o da akşamları ve geceleri) zor tahammül eden biriyim, yalnızlığıma asla ortak
kabul etmeyen arıza herifin teki. Tahammülsüzlüğüm artık had safhaya ulaştı,
kendisine bile tahammül etmekte zorlanan tahammül edilemez birine dönüştüm
iyice. Eskiden hayatı tahammül edilemez bulurdum, şimdilerde bizzat kendime
yöneldi huzursuzluğum… ‘İnsan kendisiyle barışık olmalı’ safsatasının karşıt
önermesinden bahsetmiyorum burada, hiçbir olumsuzluğa katlanamayan, sabretmeyi
zûl sayan bir adamın ruhsal aynadaki görüntüsünden duyduğu rahatsızlık sözünü
ettiğim. Doğrusu bu ya, anlattığım durum hep bir parça vardı içimde; hiçbir vakit
pamuk prenses olmadım ben, fakat son zamanlarda öylesine arttı ve yoğunlaştı
ki, Paracelsus’a atfedilen “zehiri zehir
yapan, dozdur.” vecizesini andırır şekilde iyiden iyiye somutlaştı,
hissedilir ve rahatsızlık verir hale geldi. Şimdi buraya kadar okuyup da ‘madem
böyle hissediyorsun, o zaman bu dertten arınmanın yollarını ara’ filan diyen
olursa ağzını yırtarım ona göre. Akla ihtiyacım yok, akıllıca olsa bile. Akıl
ne işe yarar ki, paranı ne şekilde değerlendireceğin ya da hava durumuna göre
ne giyeceğine karar vermekten başka?
Üç kişi kaldınız, itiraf edeyim ki her birinizle ayrı ayrı
hukukum olmasa, sizlerin bundan sonra yazacaklarımı okumanızı engellemek için
blogu tümden takipçilere kapatırdım. İçimdekileri kimsenin üzerine kusmaya meraklı
ya da istekli değilim, hep söylüyorum ya, bu blog benim ağlama duvarım. Elin
yahudisi duvarla konuşuyor, ben de blogla yazışıyorum işte.
| İlk Gördüğümde Aşık Olmuştum. Ta Amerikalardan getirttim. |
Kaydol:
Yorumlar (Atom)