Bir hafta İstanbul’da nefes aldıktan sonra bu şehre geri
dönmek değişik bir duygu: Evim burada, yatağım burada, klozetim burada…
İstanbul’da tedirgin ve çaresiz bir şekilde annemlerin evini mesken tutmuştum;
ilk birkaç gün hariç baba-oğul- ruhu’l küds olarak gayet temkinli davranıp
herhangi bir kavgayı tetiklememek için had safhada dikkatli yaşadık, öyle ki
havaalanına gitmek üzere yanlarından ayrılırken ikisinin de gözleri dolu dolu
olmuştu: Kötü hissettim o an, onları böyle hüzünlü göreceğime suratlarını
öfkeden mosmor olmuş hale getirmeyi tercih ederim, bu açıdan Aralık ayında İstanbul’a
döndüğümde takip edeceğim stratejiyi şimdiden belirlemeliyim sanırım. Bana
kızsınlar, ama benden dolayı üzülmesinler. (Ailesine kıyamayan arıza Virgilius
Portresi)
Ex-Hatun’un yeni bir aşka yelken açtığını öğrendim bu
gidişimde. Huzursuz bir psikolojiye büründüm
bunu duyduğumda. Aklım ve kalbim O’nun benimle yakalayamadığı mutluluğu
bir başkasıyla yaşamasını heyecan dolu bir ümitle, hatta şükürle karşılarken,
ruhum isyanda: O’nu yeni sevgilisiyle aynı karede –istem dışı- hayal ettiğimde
gözümün önüne yatak odasında yaşanan mahremiyete dair sahneler değil,
ex-Hatun’un bir zamanlar bana baktığında içinden sevgi çağlayan gözlerinin
artık bir başkasına yönelerek parlayacağı geliyor… Sonuçta ‘O’nu artık
sev(e)mediğim’ için değil, ‘O’nunla artık yapamadığım’ için ayrılmak zorunda
kaldığımız bir sır sayılmaz, öyleyse yolu açık olsun demekten başka ne gelir
elimden? Hiçbir şey. Post hoc ergo propter hoc. Ama işte, derinlerdeki o damar, dermansızca
sızlayıp viyaklamakta. ‘İstem dışı’
hayal dediğim şey de, kırmızı bisiklet düşünmemesi istenen birinin aklına
derhal kırmızı bisiklet gelmesi gibi bir durum. Bırak gitsin, bırak sevsin.
Mutlu olsun. (Yorumsuz Virgilius portresi)
Fark edildiği gibi (alışılmış dozun üzerinde) özel ve
kişisel konulara değinmeye başlayınca, okuyucuların sayısını da kısıtlamak,
kimliklerini belirlemek zorunluluk halini aldı: Sevildiğinizi bilin. Bundan
sonra böyle, canımı sıkacak bir yorum yazan olursa gözünün yaşına bakmam!
(Rahmeti sınırlı, gazabı ilanihâye huysuz Virgilius portresi)
Çok kötü şeyler oldu, daha kötüsü de olacak. Hazırlıklı
olduğumu söylersem yalan olur, ama şundan adım gibi eminim: Sonu mutlaka
gelecek, ebediyyen böyle sürmeyecek. Sistem başından yanlıştı, zihinlerin
köleleştirilmesi üzerine planlanmış bir safsatadan ibaretti her şey. Kemalistlerin
halkı zorladığı, Batı’nın biçimsel olarak taklid edilmesi, böylece kalabalıkların
köylü kabalıktan sıyrılıp ince ve latif olacaklarına dair ütopik bir
saçmalıktı. Solcu aydınlar burunlarından kıl aldırmayarak tepeden inme bir
şekilde insanlara zorla bilinç aşılamaya kalktılar, karşılık göremeyince de
bilinç derdi olmayan basit insanları aşağıladılar. Son olarak dindarlar asırlardır
toplumun katmanlarını belirleyen kast sistemini son otuz yılda eğitimle
parçaladılar, ama eğitimsiz sıradan insanlara yozlaşmayı mubah gösterip hem
kendilerine ihanet ettiler, hem de inandıkları değerleri manipüle ederek İslamcılık
noktasına vardılar. Daha öncekiler halkı bir oyun hamuru kıvamındaki köle
güruhu, kendilerini de muktedir toplum mühendisi zannetmişlerdi. Şimdi de aynı
durum söz konusu… Ortak yanları ise bariz: Kimse bu basit halkı özgürleştirmeye çalışmadı.
Kimi zaman sopayla, kimi zaman sözle dövüp durdular yola getirmek,
aptallaştırıp düşünemez hale getirmek için. Bir sonraki safhada ne olur kimse
bilemez, ama bu böyle sürmeyecek, orası kesin: Nasıl ABD ilk bütçe açığını
(baba) George Bush zamanında, yani Sovyetler Birliği dağılıp da dünyanın tek
kutuplu hâkim süper gücü olduğu dönemde verdiyse, nasıl Osmanlı
İmparatorluğunda ilk enflasyon (altın paralara bakır karıştırılıp değerinin
düşürülmesi) Kanuni zamanında yaşandıysa, nasıl fiziğin temel balistik kuralı
olarak ilk hızı ve kütlesi ne kadar yüksek olursa olsun atılan her cismin hareketinde
bir V=0 anı varsa, nasıl ben ve sen 20 sene evvel ateş parçasıyken her geçen
yıl dökülmeye başladıysak, her şeyin bir başlangıcı ve sonu varsa, bu da
bitecek. Ümidimi kaybetmiyorum. Ümidimi kaybedersem Tanrı’ya inancımı da
yitirmiş olurum. Kierkegaard’ın asla anlayamadığı, anlamak için deli gibi kafa
yorduğu ama bir türlü işin içinden çıkamadığı bir duygudur imandan kaynaklanan
ümit. İbrahim Peygamber’i irdeler durur ve nasıl olup da her şeye rağmen
inançlı kalabildiğine akıl sır erdiremez. (Kitap hala açılmamış kolilerden birinde, çok isterdim ama alıntı yapamam şimdi.) Hastalıktan sefil olan Eyüp de
ümidini kaybetmemiştir, balığın midesinde paketlenmiş bir şekilde oturan Yunus
peygamber de. Çekeceğiz, ama biteceğini de unutmayacağız. Acı yok. Acı
verdiğini bilmek zalimin zevkini arttırır, bunu ondan esirgemek bizim
boynumuzun borcu olsun. Sona erene kadar acı çektiğimizi göstermeyeceğiz. Acı yok.
Yunus deyince aklıma geldi… Yunus peygamberi yutan
balığın İspermeçet Balinası olduğu öngörülür, çünkü bu balina –diğer adı
Kaşalot, devasa bir ağza sahip ve direkt olarak mideye indirebiliyor avı olan
canlıları. Neyse, geçenlerde şu aşağıdaki haberi gördüm, sözde okumuş kesime
hitap eden bir gazetenin sitesinde.
Hastalıklarla geçmiş çocuklu boyunca evinde oturup madde
madde ansiklopedi okumuş bir çatlak olarak hiç böyle bir balina duymamıştım. Araştırınca
farkettim, meğer Türkçe bilmeyen bir geri zekalının okuduğu İngilizce metinden
çevirdiği “sperm whale” imiş mesele.
Çevirmenlerin bize çektirdikleri çile ve ıstırap ümitsizliğe
düşmemiz için yeter sebep, orası ayrı.
Ne onlarla oluyor, ne de onlarsız...
