12 Kasım 2014 Çarşamba

Neler Olup Bittiği Üzerine...



Bir hafta İstanbul’da nefes aldıktan sonra bu şehre geri dönmek değişik bir duygu: Evim burada, yatağım burada, klozetim burada… İstanbul’da tedirgin ve çaresiz bir şekilde annemlerin evini mesken tutmuştum; ilk birkaç gün hariç baba-oğul- ruhu’l küds olarak gayet temkinli davranıp herhangi bir kavgayı tetiklememek için had safhada dikkatli yaşadık, öyle ki havaalanına gitmek üzere yanlarından ayrılırken ikisinin de gözleri dolu dolu olmuştu: Kötü hissettim o an, onları böyle hüzünlü göreceğime suratlarını öfkeden mosmor olmuş hale getirmeyi tercih ederim, bu açıdan Aralık ayında İstanbul’a döndüğümde takip edeceğim stratejiyi şimdiden belirlemeliyim sanırım. Bana kızsınlar, ama benden dolayı üzülmesinler. (Ailesine kıyamayan arıza Virgilius Portresi)


Ex-Hatun’un yeni bir aşka yelken açtığını öğrendim bu gidişimde. Huzursuz bir psikolojiye büründüm  bunu duyduğumda. Aklım ve kalbim O’nun benimle yakalayamadığı mutluluğu bir başkasıyla yaşamasını heyecan dolu bir ümitle, hatta şükürle karşılarken, ruhum isyanda: O’nu yeni sevgilisiyle aynı karede –istem dışı- hayal ettiğimde gözümün önüne yatak odasında yaşanan mahremiyete dair sahneler değil, ex-Hatun’un bir zamanlar bana baktığında içinden sevgi çağlayan gözlerinin artık bir başkasına yönelerek parlayacağı geliyor… Sonuçta ‘O’nu artık sev(e)mediğim’ için değil, ‘O’nunla artık yapamadığım’ için ayrılmak zorunda kaldığımız bir sır sayılmaz, öyleyse yolu açık olsun demekten başka ne gelir elimden? Hiçbir şey. Post hoc ergo propter hoc.  Ama işte, derinlerdeki o damar, dermansızca sızlayıp viyaklamakta.  ‘İstem dışı’ hayal dediğim şey de, kırmızı bisiklet düşünmemesi istenen birinin aklına derhal kırmızı bisiklet gelmesi gibi bir durum. Bırak gitsin, bırak sevsin. Mutlu olsun. (Yorumsuz Virgilius portresi)

Fark edildiği gibi (alışılmış dozun üzerinde) özel ve kişisel konulara değinmeye başlayınca, okuyucuların sayısını da kısıtlamak, kimliklerini belirlemek zorunluluk halini aldı: Sevildiğinizi bilin. Bundan sonra böyle, canımı sıkacak bir yorum yazan olursa gözünün yaşına bakmam! (Rahmeti sınırlı, gazabı ilanihâye huysuz Virgilius portresi)

Çok kötü şeyler oldu, daha kötüsü de olacak. Hazırlıklı olduğumu söylersem yalan olur, ama şundan adım gibi eminim: Sonu mutlaka gelecek, ebediyyen böyle sürmeyecek. Sistem başından yanlıştı, zihinlerin köleleştirilmesi üzerine planlanmış bir safsatadan ibaretti her şey. Kemalistlerin halkı zorladığı, Batı’nın biçimsel olarak taklid edilmesi, böylece kalabalıkların köylü kabalıktan sıyrılıp ince ve latif olacaklarına dair ütopik bir saçmalıktı. Solcu aydınlar burunlarından kıl aldırmayarak tepeden inme bir şekilde insanlara zorla bilinç aşılamaya kalktılar, karşılık göremeyince de bilinç derdi olmayan basit insanları aşağıladılar. Son olarak dindarlar asırlardır toplumun katmanlarını belirleyen kast sistemini son otuz yılda eğitimle parçaladılar, ama eğitimsiz sıradan insanlara yozlaşmayı mubah gösterip hem kendilerine ihanet ettiler, hem de inandıkları değerleri manipüle ederek İslamcılık noktasına vardılar. Daha öncekiler halkı bir oyun hamuru kıvamındaki köle güruhu, kendilerini de muktedir toplum mühendisi zannetmişlerdi. Şimdi de aynı durum söz konusu… Ortak yanları ise bariz:  Kimse bu basit halkı özgürleştirmeye çalışmadı. Kimi zaman sopayla, kimi zaman sözle dövüp durdular yola getirmek, aptallaştırıp düşünemez hale getirmek için. Bir sonraki safhada ne olur kimse bilemez, ama bu böyle sürmeyecek, orası kesin: Nasıl ABD ilk bütçe açığını (baba) George Bush zamanında, yani Sovyetler Birliği dağılıp da dünyanın tek kutuplu hâkim süper gücü olduğu dönemde verdiyse, nasıl Osmanlı İmparatorluğunda ilk enflasyon (altın paralara bakır karıştırılıp değerinin düşürülmesi) Kanuni zamanında yaşandıysa, nasıl fiziğin temel balistik kuralı olarak ilk hızı ve kütlesi ne kadar yüksek olursa olsun atılan her cismin hareketinde bir V=0 anı varsa, nasıl ben ve sen 20 sene evvel ateş parçasıyken her geçen yıl dökülmeye başladıysak, her şeyin bir başlangıcı ve sonu varsa, bu da bitecek. Ümidimi kaybetmiyorum. Ümidimi kaybedersem Tanrı’ya inancımı da yitirmiş olurum. Kierkegaard’ın asla anlayamadığı, anlamak için deli gibi kafa yorduğu ama bir türlü işin içinden çıkamadığı bir duygudur imandan kaynaklanan ümit. İbrahim Peygamber’i irdeler durur ve nasıl olup da her şeye rağmen inançlı kalabildiğine akıl sır erdiremez. (Kitap hala açılmamış kolilerden birinde, çok isterdim ama alıntı yapamam şimdi.) Hastalıktan sefil olan Eyüp de ümidini kaybetmemiştir, balığın midesinde paketlenmiş bir şekilde oturan Yunus peygamber de. Çekeceğiz, ama biteceğini de unutmayacağız. Acı yok. Acı verdiğini bilmek zalimin zevkini arttırır, bunu ondan esirgemek bizim boynumuzun borcu olsun. Sona erene kadar acı çektiğimizi göstermeyeceğiz. Acı yok.  

Yunus deyince aklıma geldi… Yunus peygamberi yutan balığın İspermeçet Balinası olduğu öngörülür, çünkü bu balina –diğer adı Kaşalot, devasa bir ağza sahip ve direkt olarak mideye indirebiliyor avı olan canlıları. Neyse, geçenlerde şu aşağıdaki haberi gördüm, sözde okumuş kesime hitap eden bir gazetenin sitesinde.







Hastalıklarla geçmiş çocuklu boyunca evinde oturup madde madde ansiklopedi okumuş bir çatlak olarak hiç böyle bir balina duymamıştım. Araştırınca farkettim, meğer Türkçe bilmeyen bir geri zekalının okuduğu İngilizce metinden çevirdiği “sperm whale” imiş mesele.


Çevirmenlerin bize çektirdikleri çile ve ıstırap ümitsizliğe düşmemiz için yeter sebep, orası ayrı. 






Ne onlarla oluyor, ne de onlarsız...


13 Ekim 2014 Pazartesi

Kısa Kısa...




Kilo alıyorum. Bu sabah Erzurum’a geldiğimden beri giymediğim, eskiden de üzerimde sıkı duran bir takım elbiseyi giymeye kalkıştım; sonuç hüsran oldu. Kilo almadan popomun büyümesi mümkün değil sanırım, öyleyse bu kıyafet denemesi gayet açık bir işaret: İstanbul’da uzun yürüyüşlerim vardı benim, Fatih’ten başlar, Sultanahmet’e köfte yemeğe yürüyerek gider gelirdim sözgelimi. Taksim-Eminönü, Karaköy-Fatih yolları hep adımladığım güzergâhlardandı. Burada ise yürüyüş yapmak hemen hemen imkânsız: Hem nereye, nerede yürüyebilirsin ki? Ev şehrin dışında, iş yeri şehrin dışında. Havaya zerre kadar güvenim yok, sabah güneş çılgınca parlarken öğlen kar soğuğunu hissedebiliyorsunuz yanaklarınızda. Üstelik evdeyken de sıkıntıdan nutella, çokokrem ya da fırından almayı alışkanlık haline getirdiğim elmalı kurabiyelere dadanıp durmaktan, dışarıda sulu yemek bulamadığımdan cağ kebabı ya da lahmacunla karnımı doyurmaktan başka bir şey yaptığım yok. Zaten sağlıksız beslenme harikasıydım, ama şimdilerde tam anlamıyla level atlamış gibiyim. Bu arada, evdeki tüm eşyalar tamamlandı ama hala ocak yok. Scotch bride’dan sonra modern çağın en büyük icadı olarak gördüğüm yumurta haşlama makinem bile var ama ocak yok. 
 ***

Hafta Sonu bir arkadaşımla Erzurum’daki hayvan barınağına dolaşmaya gittim. Tahmin ettiğimden çok daha bakımlı, derli toplu bir hali vardı barınağın… Oyuncu köpeklerle, sırnaşık kedilerle dolu, geniş bir alana yayılmış düzenli bir kompleks çıktı karşıma. Doğrusu bu ya, müthiş canım çekti, ne zamandır içimi titretiyor kedi özlemi, bir kedinin hayatımda yer almamasından ötürü duyduğum boşluğu bu barınaktan sahipleneceğim güzel bir kediyle giderme düşüncesi pek makul gelmeye başladı birden. Evde kedi beslemek insanı disipline ediyor her şeyin başında; hem bir meşguliyet, hem sorumluluk, hem sıcaklık, hem mutluluk getirecek bana. Ayrıca yüreğim çok katılaştı, mırlayan bir kedinin kucağıma oturması yumuşatabilir belki. Şimdilik “ah ne güzel olur” modundayım, harekete geçmedim ama içimde yer etti bu durum. Detaylar üzerinde kafa yormam, hayvan barınağındaki veterinerle görüşmem gerek her şeyin öncesinde. 
 ***

Üç gündür doktorun verdiği türlü merhemleri kullanmayı bıraktım ve suratımdaki çıban şaşılacak bir hızla kapanmaya başladı. Ya teşhisi ya de tedavi metodu yanlıştı, bu doktor milletine güven olmaz zaten. Ne varsa hemşirelerde var. İyileşecek belli, lakin iz kalacak gibi görünüyor; fotomodel olmadığım için pek umurumda değil ama façam bozulmasa keşke. 
***

Ankara’da dört sene öğrencilik yaptım, bir sene Kosova’da yaşadım; kısaca karasal iklime öyle yabancı sayılmam. Fakat burada, başka hiçbir yerde ya görmediğim ya da fark etmediğim bir iklim özelliği var: Her şey güneşin kendini göstermesine ya da saklamasına bağlı, söz gelimi güneşin altındayken iliklerinize kadar ısınırken, bir ağacın arkasına/gölgesine geçtiğiniz anda titremeye başlıyorsunuz. Nem diye bir olgu söz konusu değil. Etrafı koca dağlarla çevrili 1900 metre yüksekliğindeki bir düzlükte kurulu bu tuhaf şehirde hava bulutluysa titriyor, güneş kendini gösterdiğinde de yanmaya başlıyor insan. Gölge, soğuk demek. Öğlen vakti şiddetli bir dolu yağdı, nasıldır bilirsiniz, dolu sertçe düşer yere ve hatta zeminde zıplar, bir iki saniye beyazlık durur ve sonra hemen erir değil mi? Burada değil işte, gökyüzü bulutlarla kaplı olduğu için o dolu taneleri sanki kar yağmış gibi yerde kaldılar öyle. Akşam eve gelirken hala beyazdı ortalık. Güneş yüzünü gösterse birkaç dakikada yok olup giderdi muhtemelen.  
***


Hepsi bir yana, boş asansörde burnuma gelen kadın parfümü kokusu bile… neyse, oralara da girmeyeyim.

Bu da böyle bir hayat işte, alışmam gereken. I will survive!

11 Ekim 2014 Cumartesi

Uçak Bileti Üzerine...

İstanbul’a filan gidemiyorum. İç savaş başlamışken bir ay evvel aldığım biletlerle kentime uçacağım, anneciğimin zeytinyağlı fasulyesi ile hemhal olma ve Galata köprüsünün altında kahve içme hayalim tüm anlamını ve gerçekliğini yitirdi. Kaderin oyunu mu, bana sırıtıp gösterdiği haşmetli orta parmağı mı bilemem ama doğrusu bu ya, benim gibi arızanın önde gideni bir psikopatın grotesk bir yakışıksızlık içeren mesleki sorumlulukları var; hayatı boyunca her türlü sorumluluktan kaçmış biri olabilirim ama siktiğimin mesleğinde ülke gündemini ilgilendirecek tuhaf işler yapıp duruyorum. Şüphesiz öğretmen olmayı, gerizekalı öğrencilerle ve onların gerizekalı velileri ile cebelleşmeyi tercih ederdim. Başından beri hayatım yanlış zaten. Ben doğruyum, a.q.’un hayatı külliyen yanlış. Annemlere söylediğimde çok üzüldüler, ama beni göremeyeceklerinden ziyade uçak biletlerinin yanacağına: İki gündür durmaksızın ziyan olan bilet parasından bahsedince artık ben de dayanamayıp, “annecim ülke yanıyor, benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız, oğlun götünü kurtarma derdinde, sen hala biletlerin yandığını söyleyip duruyorsun” diye çıkıştım. Gene başladı ısrara, tutturdu o zaman biz gelelim diye. Bu anneler çok eğlenceli yaratıklar. Normal çizgisine getirmek için konuşmanın devamında iki defa şerefsiz, bir kere piş şişko dedim de kendine geldi, ardından babamı çekiştirmeye başladı. Babam yazlıktaki komşuları toplayıp çiğköfte partisi vermeye kalkışmış. Asosyalliğimin tevarüs ettiği annem ise nihayetinde ikamet ettiği tüm evlerde istisnasız tüm komşularından tarih boyunca nefret etmiş bir teyze; babamın canına okumuş davetliler gidince. Bu adam neden böyle diye sızlanıp durdu, yüzlerini bile görmek istemediği yabancıları evine almak zorunda kalmanın acısını tabi sonra babamdan çıkarmış haliyle. O’na “maalesef bu adam insan canlısı, idare et, öfkelenmekte haklısın, o hiç bizden olmadı zaten, o kadar uğraştım ama babamı ben bile adam edemedim, asla taviz verme duruşundan, azıcık (rahmetli) teyzem gibi bir kadın olsaydın bak seni böyle yok saymaya cüret edebilir miydi” gibi ifadelerle gazı verdikten sonra telefona babamı istedim, anneme ne kadar kötü davransam babama da aksine çok yumuşak ve sıcak davranırım, ona da annemin yaşlandıkça şirret ve geçimsiz bir ihtiyara dönüştüğünü, her güzel olaya itiraz ve uyumsuzluktan başka bir şey yapmayan meymenetsiz karısına sabretmesinin karşılığını Allahtan fazlasıyla alacağını, şimdiden tüm günahlarının tel tel döküldüğüne emin olduğumu söyleyip babacığımı iyice yağladım. 

Bu arada, bu konuşmanın başından sonuna kadar telefonlarının hoparlörü açıkmış, bunu da aynı anda annem bana bağırır, babam kahkaha atarken fark ettim. İkisi de uyanık olduğundan yan yana olduklarında telefonu hoparlöre alıp konuşuyorlar uzun zamandan beri. Bunu bildiğimden ikisine de daha eğlenceli saydırıyorum haliyle. 

Yarım saat geçmedi, kardeşim aradı. Gelemeyeceğime çok üzüldüğünü ve uçak biletlerinin yanmasının çok kötü olduğunu söyledi. Sorun bende mi bilmiyorum. Kimse götümü düşünmüyor. Tamam, göt benim götüm ama şayet götüme bir şey olursa uçak bileti kadar dert ederler mi, gerçekten şüpheliyim. 

Şeytan diyor ki, sürekli pembe bir tablo çizdiğin, hayatın güllük gülistanlıkmış gibi anlattığın için seni anlamıyorlar, aksini beklemen saçmalık. Biraz ajite et, biraz mızmızlan, kronik bronşit öksürüğün geldiğinde annen baban duymasın diye telefonu pat diye kapatıp öksürük geçtikten sonra tekrar arayıp hat kesildi demek gibi incelikler yaparsan, dünyanın en mutlu insanı profiliyle konuşursan nereden bilsinler durumunun götlüğünü, götünün titrekliğini? 

Anne babasına benim kadar kötü davranıp bir yandan da onlara bu derece şefkatli bir başka adam var mı, bilmiyorum.

 Neyse, iyi oldu İstanbul’a gidememek. Zaten yüzümdeki çıban hala tüm haşmetiyle duruyor. 


Neden geçmedi hakkaten o?

7 Ekim 2014 Salı

"When The Wild Wind Blows" Şarkısı Üzerine...

Haftaya İstanbul’a gideceğim: Üzülüp akılları kalmasın diye kendimle ilgili sürekli mutluluk tablosu tasvir ettiğim ailemin yüzümdeki çıbanımsıyı görünce ne diyecekleri endişesi, her kış başlangıcı beni hasretle sımsıkı kucaklayan bronşitim ve beraberindeki eşek öksürüşümle tanıştıklarında gene onlardan gelecek “kendine bakamamışsın” eleştirisi, bunlar bir yana evimi kiraya verdiğimden ötürü nerede kalacağım sorunsalı üzerine içimi hafakanlar basarken, ansızın dün geceden beri ülke sathında genel bir iç savaşın yaşandığını fark ettim.

 Rahatladım. Benimki de sorun mu allahaşkına? 

İç savaş yaşanırken “bu bir iç savaştır” demenin zerre kadar anlamı yok, hiçbir devletlünün bunu dile getirmesini beklemeyelim.

 İç savaş bir takım sebeplerin sonucudur. Bir şeyler ters gider, iç savaş çıkar.

 Hastalığın semptomları gibi: “Karnım ağrıyor” dersiniz doktora, doktor bunun sebebini araştırır, bulur. Problemin kaynağına inip tedavi eder. Yoksa hekimin “Evet, karnınız ağrıyor” demesi kadar saçma bir şey olamaz.

 Milletin karnı ağrıyor. ‘İç’eride bir savaş var. Sebeplerini biliyoruz, herkes biliyor. O sebeplerin neden ve ne uğruna göz ardı edildiğini, bunca zaman yok sayıldığını da biliyoruz. 

Küçük semptomları görmezden gelirse insan, onlar büyür, kocaman hale gelir. 

Mesele şu ki, semptomlar hastalığın ilerlemesi ile daha belirginleşir. Hastalık karmaşıklaşınca tedavi metotları da zorlaşır, yeri gelir şifaya kavuşturma çabası imkânsız bir misyon hale gelir. 

Şu olan bitene şaşıran var mı ki?