Kilo alıyorum. Bu sabah Erzurum’a geldiğimden beri
giymediğim, eskiden de üzerimde sıkı duran bir takım elbiseyi giymeye
kalkıştım; sonuç hüsran oldu. Kilo almadan popomun büyümesi mümkün değil
sanırım, öyleyse bu kıyafet denemesi gayet açık bir işaret: İstanbul’da uzun
yürüyüşlerim vardı benim, Fatih’ten başlar, Sultanahmet’e köfte yemeğe
yürüyerek gider gelirdim sözgelimi. Taksim-Eminönü, Karaköy-Fatih yolları hep
adımladığım güzergâhlardandı. Burada ise yürüyüş yapmak hemen hemen imkânsız:
Hem nereye, nerede yürüyebilirsin ki? Ev şehrin dışında, iş yeri şehrin
dışında. Havaya zerre kadar güvenim yok, sabah güneş çılgınca parlarken öğlen
kar soğuğunu hissedebiliyorsunuz yanaklarınızda. Üstelik evdeyken de sıkıntıdan
nutella, çokokrem ya da fırından almayı alışkanlık haline getirdiğim elmalı
kurabiyelere dadanıp durmaktan, dışarıda sulu yemek bulamadığımdan cağ kebabı
ya da lahmacunla karnımı doyurmaktan başka bir şey yaptığım yok. Zaten
sağlıksız beslenme harikasıydım, ama şimdilerde tam anlamıyla level atlamış
gibiyim. Bu arada, evdeki tüm eşyalar tamamlandı ama hala ocak yok. Scotch
bride’dan sonra modern çağın en büyük icadı olarak gördüğüm yumurta haşlama
makinem bile var ama ocak yok.
***
Hafta Sonu bir arkadaşımla Erzurum’daki hayvan barınağına dolaşmaya gittim.
Tahmin ettiğimden çok daha bakımlı, derli toplu bir hali vardı barınağın…
Oyuncu köpeklerle, sırnaşık kedilerle dolu, geniş bir alana yayılmış düzenli
bir kompleks çıktı karşıma. Doğrusu bu ya, müthiş canım çekti, ne zamandır
içimi titretiyor kedi özlemi, bir kedinin hayatımda yer almamasından ötürü
duyduğum boşluğu bu barınaktan sahipleneceğim güzel bir kediyle giderme
düşüncesi pek makul gelmeye başladı birden. Evde kedi beslemek insanı disipline
ediyor her şeyin başında; hem bir meşguliyet, hem sorumluluk, hem sıcaklık, hem
mutluluk getirecek bana. Ayrıca yüreğim çok katılaştı, mırlayan bir kedinin
kucağıma oturması yumuşatabilir belki. Şimdilik “ah ne güzel olur” modundayım,
harekete geçmedim ama içimde yer etti bu durum. Detaylar üzerinde kafa yormam,
hayvan barınağındaki veterinerle görüşmem gerek her şeyin öncesinde.
***
Üç gündür doktorun verdiği türlü merhemleri kullanmayı
bıraktım ve suratımdaki çıban şaşılacak bir hızla kapanmaya başladı. Ya teşhisi
ya de tedavi metodu yanlıştı, bu doktor milletine güven olmaz zaten. Ne varsa
hemşirelerde var. İyileşecek belli, lakin iz kalacak gibi görünüyor; fotomodel
olmadığım için pek umurumda değil ama façam bozulmasa keşke.
***
Ankara’da dört sene öğrencilik yaptım, bir sene Kosova’da
yaşadım; kısaca karasal iklime öyle yabancı sayılmam. Fakat burada, başka hiçbir
yerde ya görmediğim ya da fark etmediğim bir iklim özelliği var: Her şey
güneşin kendini göstermesine ya da saklamasına bağlı, söz gelimi güneşin
altındayken iliklerinize kadar ısınırken, bir ağacın arkasına/gölgesine
geçtiğiniz anda titremeye başlıyorsunuz. Nem diye bir olgu söz konusu değil. Etrafı koca
dağlarla çevrili 1900 metre yüksekliğindeki bir düzlükte kurulu bu tuhaf
şehirde hava bulutluysa titriyor, güneş kendini gösterdiğinde de yanmaya
başlıyor insan. Gölge, soğuk demek. Öğlen vakti şiddetli bir dolu yağdı,
nasıldır bilirsiniz, dolu sertçe düşer yere ve hatta zeminde zıplar, bir iki
saniye beyazlık durur ve sonra hemen erir değil mi? Burada değil işte, gökyüzü
bulutlarla kaplı olduğu için o dolu taneleri sanki kar yağmış gibi yerde
kaldılar öyle. Akşam eve gelirken hala beyazdı ortalık. Güneş yüzünü gösterse birkaç
dakikada yok olup giderdi muhtemelen.
***
Hepsi bir yana, boş asansörde burnuma gelen kadın parfümü
kokusu bile… neyse, oralara da girmeyeyim.
Bu da böyle bir hayat işte, alışmam gereken. I will survive!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!