13 Ekim 2014 Pazartesi

Kısa Kısa...




Kilo alıyorum. Bu sabah Erzurum’a geldiğimden beri giymediğim, eskiden de üzerimde sıkı duran bir takım elbiseyi giymeye kalkıştım; sonuç hüsran oldu. Kilo almadan popomun büyümesi mümkün değil sanırım, öyleyse bu kıyafet denemesi gayet açık bir işaret: İstanbul’da uzun yürüyüşlerim vardı benim, Fatih’ten başlar, Sultanahmet’e köfte yemeğe yürüyerek gider gelirdim sözgelimi. Taksim-Eminönü, Karaköy-Fatih yolları hep adımladığım güzergâhlardandı. Burada ise yürüyüş yapmak hemen hemen imkânsız: Hem nereye, nerede yürüyebilirsin ki? Ev şehrin dışında, iş yeri şehrin dışında. Havaya zerre kadar güvenim yok, sabah güneş çılgınca parlarken öğlen kar soğuğunu hissedebiliyorsunuz yanaklarınızda. Üstelik evdeyken de sıkıntıdan nutella, çokokrem ya da fırından almayı alışkanlık haline getirdiğim elmalı kurabiyelere dadanıp durmaktan, dışarıda sulu yemek bulamadığımdan cağ kebabı ya da lahmacunla karnımı doyurmaktan başka bir şey yaptığım yok. Zaten sağlıksız beslenme harikasıydım, ama şimdilerde tam anlamıyla level atlamış gibiyim. Bu arada, evdeki tüm eşyalar tamamlandı ama hala ocak yok. Scotch bride’dan sonra modern çağın en büyük icadı olarak gördüğüm yumurta haşlama makinem bile var ama ocak yok. 
 ***

Hafta Sonu bir arkadaşımla Erzurum’daki hayvan barınağına dolaşmaya gittim. Tahmin ettiğimden çok daha bakımlı, derli toplu bir hali vardı barınağın… Oyuncu köpeklerle, sırnaşık kedilerle dolu, geniş bir alana yayılmış düzenli bir kompleks çıktı karşıma. Doğrusu bu ya, müthiş canım çekti, ne zamandır içimi titretiyor kedi özlemi, bir kedinin hayatımda yer almamasından ötürü duyduğum boşluğu bu barınaktan sahipleneceğim güzel bir kediyle giderme düşüncesi pek makul gelmeye başladı birden. Evde kedi beslemek insanı disipline ediyor her şeyin başında; hem bir meşguliyet, hem sorumluluk, hem sıcaklık, hem mutluluk getirecek bana. Ayrıca yüreğim çok katılaştı, mırlayan bir kedinin kucağıma oturması yumuşatabilir belki. Şimdilik “ah ne güzel olur” modundayım, harekete geçmedim ama içimde yer etti bu durum. Detaylar üzerinde kafa yormam, hayvan barınağındaki veterinerle görüşmem gerek her şeyin öncesinde. 
 ***

Üç gündür doktorun verdiği türlü merhemleri kullanmayı bıraktım ve suratımdaki çıban şaşılacak bir hızla kapanmaya başladı. Ya teşhisi ya de tedavi metodu yanlıştı, bu doktor milletine güven olmaz zaten. Ne varsa hemşirelerde var. İyileşecek belli, lakin iz kalacak gibi görünüyor; fotomodel olmadığım için pek umurumda değil ama façam bozulmasa keşke. 
***

Ankara’da dört sene öğrencilik yaptım, bir sene Kosova’da yaşadım; kısaca karasal iklime öyle yabancı sayılmam. Fakat burada, başka hiçbir yerde ya görmediğim ya da fark etmediğim bir iklim özelliği var: Her şey güneşin kendini göstermesine ya da saklamasına bağlı, söz gelimi güneşin altındayken iliklerinize kadar ısınırken, bir ağacın arkasına/gölgesine geçtiğiniz anda titremeye başlıyorsunuz. Nem diye bir olgu söz konusu değil. Etrafı koca dağlarla çevrili 1900 metre yüksekliğindeki bir düzlükte kurulu bu tuhaf şehirde hava bulutluysa titriyor, güneş kendini gösterdiğinde de yanmaya başlıyor insan. Gölge, soğuk demek. Öğlen vakti şiddetli bir dolu yağdı, nasıldır bilirsiniz, dolu sertçe düşer yere ve hatta zeminde zıplar, bir iki saniye beyazlık durur ve sonra hemen erir değil mi? Burada değil işte, gökyüzü bulutlarla kaplı olduğu için o dolu taneleri sanki kar yağmış gibi yerde kaldılar öyle. Akşam eve gelirken hala beyazdı ortalık. Güneş yüzünü gösterse birkaç dakikada yok olup giderdi muhtemelen.  
***


Hepsi bir yana, boş asansörde burnuma gelen kadın parfümü kokusu bile… neyse, oralara da girmeyeyim.

Bu da böyle bir hayat işte, alışmam gereken. I will survive!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!