8 Nisan 2011 Cuma

Aile Bağları Üzerine... (Sekizinci Bölüm, Birinci Kısım)

Geçen hafta bugün, geç saatlerde evime gelmek için bindiğim Kadıköy-Karaköy vapurundan inip her zaman taksiye bindiğim nokta olan Tünel’e doğru yürürken Sebo Börek önünde gördüm onu, benim gibi vapurdan inmiş olmalıydı. Üç gündür üzerine kilit vurduğum algı kapılarımı zorlayıp görünmüştü gözlerime, arkasından yürürken fark ettim kendisini, 1,85cm boylarında, atletik yapılı, kısa kestirdiği saçları hafifçe dökülmüş, iyi giyimli düzgün bir tipti karşımdaki. Dikkatimi çekense bu anlattığım şeyler değildi; sağ kolunda bir koltuk değneği, topallayarak ama dimdik ve sağlam yürümeye çalışmasıydı baktığım şeyi görmemi sağlayan, giyimiyle, duruşuyla o koltuk değneğini Ferrari gibi kullanmasıydı sanırım. Hızına ayak uydurup kendisini seyrederken daldığım karanlık düşüncelerden şu cümle mırıltı şeklinde çıktı dudaklarımdan: “Allahım, Z. bari böyle, bu şekilde, sağlığına olabildiğince kavuşup öylece yaşasın, varsın araba kullanamasın, varsın merdivenleri iki iki zıplamayıversin ama bir koltuk değneğine mecbur kalsa da hayatına kavuşsun, çocuklarından esirgeme bunu” diye dua ederken o gün kimbilir kaçıncı defa gözlerim doldu gene… En fazla birkaç metre yürüdüm arkasından o adamın, sonra bu düşüncelerden canım iyice yandığından ve ince takım elbise altında üşüdüğümden hızımı artırıp yanından geçtim, adımlarımı çabuklaştırıp Tünel’e yol aldım, her zaman 4-5 taksinin durup müşteri beklediği yerde bu defa in cin top oynuyordu; titreyerek taksi beklemeye başladım. Dakikalar geçti, boş taksi geçmedi. Bekledim, bekledim. Derken az evvel arkasından yürürken kendisine bakıp Z’yi düşündüğüm genç adam ağır aksak yürüyerek yanıma geldi, az ötemde durdu, akabinde yıldırım hızıyla bir taksi belirdi ikimizin tam ortasında fren yapıp mendil kapmaca oynatırcasına bize bakmaya başladı: Salak salak bakıp bu taksi gökten mi düştü diye düşünürken 30-32 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim adam aracın kapıya doğru yöneldi, bu arada bana da dönüp “siz taksi mi bekliyordunuz?” diye sordu. Gülümsemeye çalışıp “evet ama fark etmez, siz binin” dedim, o da gülümseyip teşekkür etti acelesi olduğunu ekleyerek. Basıp gittiler, hemen arkalarından gelen taksiye de ben bindim dağılmış halde.


Bu olaydan yalnızca beş saat evvel, kardeşimin eşi Marmara Üniversitesi Nörolojik Bilimler Enstitüsünün yoğun bakımında yatarken bizleri çevresine toplayan doktor, “bir insanın hayatı boyunca geçirebileceği en ağır 2-3 ameliyattan birini geçirecek, siyah ve beyaz renkler dahil, aralarındaki tüm gri tonlara hazırlıklı olmalısınız, hastanızı ameliyatta kaybedebiliriz, ameliyat çok başarılı geçebilir ve buradan yürüyerek çıkıp evine de gidebilir, ya da bir takım sorunlarla taburcu olur, şu an için kesin hiçbir şey söylenemez” şeklinde özetlenebilecek bir konuşma yaptığında çoğumuzun Allaha şükür dediğini şimdi anımsadığımda doğrusu kendimi çok garipsiyorum. Ama, bu konuşmadan sadece bir gün önce Cerrahpaşa Beyin Cerrahisi ABD Başkanının mr ve tomografilere bakıp “yapılacak hiçbir şey yok, tümör olabilecek en kötü yerde, bütün sinirlerin toplandığı beyin sapı (tabanında) oluşmuş ve çok büyümüş. Oraya cerrahi müdahale ile ulaşılmaya çalışılırken hastanız hayatını kaybedecek, ancak hastanede bakımla altı ile oniki ay arasında yaşayabilir” dediğinde ise nasıl yıkıldığımızı göz önünde bulundurursak, “siyahla beyaz arasındaki tüm gri tonları” aslında azımsanmayacak ölçüde ümitvâr bir ifadeydi.


Geriye gitmeye devam edeyim; Cerrahpaşa’daki abd başkanının iliklerimizi titreten kehanetinden bir gece evvel, 32 yaşında iki çocuk annesi bu kızcağız evinde ansızın fenalaşmış, epilepsi krizini andıran kasılmalar, şuur kaybı, aşırı baş ağrısı ve sürekli kusma ile eve gelen ambulansla Medicana’ya kaldırılmıştı. Tabi kimse ne olduğunu anlamadı en başta, hele daha 24 saat önce arkadaşının düğününe giden, sabahleyin de neşeli bir kahvaltı yapan bu insanın beyninde senelerdir Kordoma adı verilen bir tümör olduğu, kordoma kelimesini hayatında duymamış bizlere ancak bir gün sonra zahir oldu.


Yaşananları, hissedilenleri, yıkımı, ümidi, şaşkınlığı, anlam verememezliği, korkuyu, isyanı, kısaca ailedeki her ferdin geçirdiği imtihanı ayrı ayrı yazmaya niyetlenecek olsam blogtaki en uzun postlar dahi bir paragraf hüviyetinde kalır; iki hafta bile geçmedi bu uçurumdan düşmeye başlayalı ama hepimize iki seneden uzun geldi. Kardeşim hem geceleri hastanede kalıp hem de ne olup bittiğini anlayamayan çocukların başında evde durmaya çalışıyor, her fırsatta benden üç gömlek kaliteli olduğunu söylediğim bu adam bütün yaşananlara rağmen dimdik ayakta durmaya çabalıyor. Hayranlıkla ama yüreğim kanayarak izliyorum onu.


Ameliyata gelince… Doktorlar tümörün %70’inin alındığını, geri kalanına etrafındaki damar yoğunluğundan ötürü dokunulamadığını söylediler, ancak gamma knife adı verilen bir tür ışın tedavisiyle kontrol edilip küçültülebileceğini ifade ettiler, ameliyatın kendilerince çok başarılı geçtiğini, Z. Hastaneye şuuru kapalı ve solunum cihazına bağlı geldiğinden hastanın eski sağlığına ne ölçüde, ne kadar kavuşabileceğin o süreçte beyindeki tahribatla ters orantılı olduğunu da eklediler. Şimdi yoğun bakımda yatıyor, şu ana kadar kısmî felci bir ölçüde düzelmiş gibi, 10-15 gün daha hastanede kalacak, takip edilecek…


Neşeli, keyifli şeyler yazmayı özledim… Allahım, lütfen izin ver de şu kara bulutlar dağılsın, çocuklar annelerine, annelerine sağlığına, insanlar mutlu hayatlarına kavuşsun.

(Mutlu derken, kimse mutlu olamaz ama en azından böyle gerçek mutsuzluktan uzak olsunlar... Amin.)

31 Mart 2011 Perşembe

Aile Bağları Üzerine... (Sekizinci Bölüme Önsöz)

Buraya ne yazacağımı doğrusu ben de çok merak ediyorum... Bir kaç gün içinde netleşecek sanırım.

Allahım, bu blogun ölüm, sakatlık vb. ilan sayfası halini almasına izin verme. Hayatı bağışlayan da sensin, geri alan da, bunu biliyorum. İsyan etmiyorum. Sabır başka bir şey. Ama gönül razı gelmiyor.

Vallahi gelmiyor...

21 Mart 2011 Pazartesi

Ekşili Çorba Üzerine...

Yemeksepeti.com’dan akşam için siparişimi verdim, ekşili çorba, iki adet içli köfte ve bir dilim kestaneli pasta. Yarım saat sonra çocuk geldi, ısmarladıklarımı getirdi, midem kazınırken çorbanın paketini açtım, yanında yolladıkları peksimet kutusunu ararken elime içinde siyah-kahve renkli bir sıvının kıpırdadığı bir başka kutucuk geldi, peksimetleri attım çorbaya, fakat bakıyorum bu sıvı ne olabilir acaba diye: En sonunda çorba için belki yağdır diye düşünüp boca ettim kâseye, bu arada elime de bulaştı. Gayri ihtiyari parmağımı yaladım ve anladım ki, çikolata sosuymuş meğer, kestaneli pastanın yanında göndermişler. Bir an ne yapacağımı bilemedim, güya adı ekşili çorba olan, içinde mercimek nohut gibi şeylerin yüzdüğü çikolata soslu garip karışıma baktım bir süre… Tattım dilimin ucuyla, mercimekli sıcak çikolata tadı geldi ağzıma. Durdum, hoşuma gitti lezzeti. Beynimin tad duyusuna hükmeden bölümünü düşündüm kase kucağımdayken, (evdeki masayı da attığım için her şeyi kucağıma alıp yiyorum, göbeğim masa görevi görerek işlevsellik kazanıyor böylece) benimle dalga geçiyor olabilirdi pekala. Kendince salaklığımı meşrulaştıran veya doğal hale getiren bir beynim vardı belki. Kim istemez ki böylesini, yapılan budalalıkları sürekli insanın gözüne sokan ve rahatsız eden bir beyni ne yapsın insan? Düşman başına öylesi… Çorbanın dumanı hala tütüyordu burnuma doğru, kokusu da çorbaya benziyordu henüz. Kierkagaard’ın Socrates’ten bahsederken “sonunda yaşama zahmetine bile katlanmadı” sözünde saklı ironi, üç aşağı beş yukarı benim için geçerliydi o sırada, kandırıkçı tad alma duyumun sahtekârlığına göz yumup içine ettiğimi bildiğim bu çorbayı içme zahmetine katlanacak mıydım, yoksa her normal insanın yapacağı gibi lavaboya boca mı edecektim kâseyi? Örneği değiştirecek olursak, sevmediğiniz ve hiçbir zaman sevmeyeceğinizi bildiğiniz bir kadınla sevişmeye benzer bu durum; karnınız açtır, önünüze ne gelse yiyecek gibisinizdir ve bırakın bamyayı, karnabaharı, şimdiki gibi çikolata soslu ekşili çorbaya dahi aç gözlerle bakabilirsiniz o durumda. Karın açlığından bahsediyorum, aç gözlülükten değil; aç gözlü adam karnabahar yemez, onun davranışı doymak bilmez bir şekilde biber dolması, yaprak sarması, hünkârbeğendi gibi leziz ürünleri yemek ya da yemeğe çalışmak şeklinde kendini gösterir. Aç insan ise yemek seçemez, kaderine hem razıdır hem de isyan eder o, kâsenin içindeki garip şeye bakıp iç geçirir, “yemem gerekir ama yememeliyim” diye söylenir ama eninde sonunda yiyecektir, yer. Açlık tuhaf bir duygudur, dehşet verici bir yoksunluk halidir o, ne kadar dehşet vericiyse o duygu, o kadar da aşırıdır kişinin kendisini doyurma, o açlığını giderme isteği.


Bunları düşünürken baktım kâsenin yarısı bitmiş, kaptırmışım çikolatalı çorbayı kaşıklamaya, ne yediğimin farkında bile değilim. Sos kâsenin diplerine oturmuş belli ki, peksimetleri bitirdikten sonra iyice pasta tadı gelmeye başladı ağzıma. İğrendim. Karnım azıcık doyunca iğrenmek geldi sanırım aklıma. O sırada polente aradı, cumartesi günü hastaneye ziyarete giderken götürdüğüm çikolataların ne kadar lezzetli olduğunu, karı-koca bir oturuşta kutuyu mideye indirdiklerini anlattı. “Benim Hatun’u da zamanında o çikolatalarla kandırmıştım, iki senedir bana yapıştı o yüzden, bırakmıyor beni canikom” diye mukabele ettim, güldük eğlendik kapattık telefonu. Tipik bir açgözlülüktü polentegiller’in yaptığı; bir kutu çikolatayı bitirmek. Nasıl bir şey olduğunu bilirim çünkü nutellanın dibine vurmadan elimden alırlarsa ağlayası gelen çocuk pozuna bürünürüm ben de, geri versinler diye. Bu arada 93 kilo olmuşum, bu bağlamda nereye koyacağız bu gerçeği doğrusu ben de bilmiyorum; aç gözlülüğe mi, yoksa bağırsaklarımda kurt filan mı var acaba?


Kurt olması çok olası, hatta midesiz iri yarı bir kurt olsa gerek çünkü bir baktım kase bitmiş… Boş kaseye bakıp ‘öğğğk’ dedim kendime, içli köftelerle iç dengemi korumaya giriştim, neyse ki soğumuş da olsalar hala içli köfte tadını koruyordu yuvarlaklar. Ardından sosu olmayan pasta, nihayetinde soda. Derken aklıma geldi, bir arkadaşın doğum günüydü bugün, uzandım telefona, bir tebrik sms’i attım. Hemen cevap bipbipledi, tünelde rakı balıkla kutlama için gel diye. Bu akşam unumu elemişim, ipe sermişim, dağılmış gevşemişim, kibarca asosyal olduğumu, yabancılarla oturmak istemediğim cevabını verdim. Benim gibi kendisini sürekli yalnız olduğu için sorgulayan, kös kös oturup ya kitap okuyan ya porno seyreden biri için yalnızlık kabul edilmiş yoksunluk halidir, nasıl Hintli gurular kırk elli gün sudan başka bir şey geçirmiyorlarsa boğazlarından ve bundan şikâyetçi değillerse, ben de kendimi ‘dışarıdan’“mahrum bıraktığım için –kendi irademle böyle davrandığıma göre- mızmızlanmamalıyım değil mi? Değil işte, sürekli yalnızım diyen ama yalnızlığına dokunulmasına da şiddetle direnen bir adamım sonuçta. Sanki bir tür açlık bu da, lakin bu açlığı ortadan kaldırmaya hiç niyetim yok, böyle gelmiş böyle gider kabullenmesi bu. Ardından bir mesaj daha, dört kişiyiz, bir erkek var – o da kesin değil” yazıyor, yani kafadan üç hatun var. Yanlış anlaşılmasın, bir bok yiyeceğimden değil, hele onlar zaten benimle bir bok yemezler ama mesele gülmek, eğlenmek… Biliyorum ki diğer rakibim Brad Pitt olmadığı müddetçe bir sohbet ortamında odak noktası olmam çok muhtemel, azıcık neşem yerinde olursa hemen herkes ağzımın içine bakar ben konuşurken. Durdum, ikinci mesaj basbayağı ısrar yerine geçiyordu, geri çevirmek ayıp olacak… “Sen rakı içmezsin ki” dedi içimden bir ses, haklıydı, kazık kadar adam oldum içemiyorum mereti kokusundan, şarapçıyım ben. Kızlar lıkır lıkır rakı içecek, ben şarap yudumlayacağım, yok ya… Önlerinde 10. yıl Nutku gibi bir konuşma yapsam dahi karizma sikilip atılır öyle durumlarda, “evcil ama asosyal bir kediyim ben, eğlenmenize bakın” diye cevap yazdım aceleyle. Karşılık gelmedi, kesin küfür yedim diye düşündüm hafifçe gülümserken. Reddetmek insana enteresan bir zevk veriyor. Geçen gün Hatun’la ısrarlı merakı üzerine yolumuzun üzerindeki Caffe Nero’ya gittik, garsonların müşteri gibi davrandığı, müşterilerin garsonluk yaptığı yerlerden nefret ederim, Starbucks’a da gitmem o yüzden. Bu mekân da öyle bir yermiş, üstelik garsonların vıcık vıcık tavırlarına da ayrıca sinir oldum, yetmezmiş gibi yediğim pastanın bayat olması her şeyin üzerine tuz biber ekti. Kasadaki duruşumdan memnuniyetsizliğimi fark eden garson, kendince jest yaparak bir kart hazırlayıp bir daha ki gidişimizde kahvelerimizin bedava olacağını söyleyip kartı tezgâha bıraktı, ben ücreti ödedikten sonra arkamı dönüp giderken arkamdan kartı unuttuğumu seslendi, yarım dönerek hem elimle hem dilimle “kalsın, bir daha gelmeyeceğim buraya” dedim, çıktım oradan.


Çünkü rüşvetle kandırılabilecek kadar aç değildim.

22 Şubat 2011 Salı

Aile Bağları Üzerine... (Yedinci Bölüm)

Buraya "Ateşli Silahla İşlenmiş Cinayet Olaylarında Maktûlün Hastane, Morg, Gasilhane, Cenaze ve Defin İşlemleri Üzerine" başlıklı çok uzun bir post yazıp, insanlara rehberlik etmesi için bir hizmette bulunabilirdim.

Yalnızlığı, akrabalarından ve genel olarak tüm insanlardan uzakta ve saklı kalmayı her şeyin üzerinde tutan karakterimi eleştireceği zamanlar annemin 'dayına ne kadar çok benziyorsun' diyerek acı acı iç geçirdiğine değinebilirdim.

Adli Tıp Morgundan cenazeyi teslim alan yakını olarak, en son 18 sene evvel, o vakit de sadece bir kaç dakikalığına gördüğüm dayımın yatırıldığı sedyede yüzünü açıp bana gösteren görevlinin "teyid edelim, sizin yakınınız değil mi?" şeklindeki soru karşısında cesedin yüzüne uzun uzun baktıktan sonra 'evet' cevabını verebilene dek geçen her saniyeyi aslında bir kaç yüzyıl gibi hissettiğimi anlatabilirdim.

Annesi ve babası gibi İstanbulun göbeğinde doğmuş, edebiyat fakültesi son sınıfta okulu bırakıp bir süre balıkçılık yaptıktan sonra Arnavutköy Tayakadın'a yerleşen ve küçük bir çiftlik kuran, orada koyun besleyerek hayatını geçiren, hiç bir aile ferdine ne bir adres, ne bir telefon numarası vermeyip tümüyle gaipte, herkesten uzak yaşayan bu adam hakkında "ölse haberimiz olmayacak, cenazesi koyunlar arasında çürüyecek, dağ başında köpekler yiyecek onu" diyerek göz yaşı döken teyzemin, bütün bu süreçte dayımın dostlarına nasıl da vefalı bir insan olduğunu ve ne kadar çok (hepsi kendisi gibi 45-50 yaş aralığında) vefakar arkadaşının bulunduğunu cenaze ve defindeki kalabalığa bakıp şaşkınlık içinde anladığını ve mezarlıkta "sevmediği bizmişiz, şu arkadaşlarına bak, sanki cenazenin sahibi onlar" diye mırıldandığından bahsedebilirdim.

Cenaze namazının ardından, hocanın klasik konuşması ve hakkınızı helal ediniz sözleri ile söyleyecekleri bittikten sonra, o vefakar arkadaşlarından birinin mikrofonu hocanın elinden alıp önce kısaca dayımınhakkında konuşup onun ne kadar sıradışı, farklı ve değerli bir insan olduğunu dile getirip akabinde o koca kalabalığın arasına serpilmiş az sayıdaki akrabaya hitaben, yani iki abla, bir ikiz kız kardeş, ben ve kardeşime yönelik olarak "aramızda kendisinin ablaları var, yeğenleri var, enişteleri var... Lütfen sizler de hakkınızı helal ediniz!" derken, aslında olayın ne kadar tuhaf ve kabul edilemez olduğunun, dayımın bizleri kendi hayatından nasıl çıkardığının onlarca da malum olduğunu, bizlerin ne ağır birer kırgınlık hissi duyduğumuzu bildiklerini ima eden yaklaşımlarına atıfta bulunup, seçilmiş kardeşlik ve dostluk kavramı üzerine uzun uzun laf geveleyebilirdim.

Bundan 18 sene evvel balık sattığı yeri öğrenip kardeşimle gittiğimizde bizi tanıyan, sarılan, koklayan, güzel güzel konuşan, çay ikram eden dayımın biz ayrılırken "bir daha sakın gelmeyin" diyerek dükkanı kapatması ve Tayakadın'a gitmesinin ardından geçen onca zaman sonra, bugün gasilhanede cesedini onümde yıkarlarken dudaklarımdan dökülen "kaçsana dayı... hadi, bak buradayım, kaç kaçabiliyorsan" sözlerimi duyan yanımdaki arkadaşlarından birinin gözlerini bana çevirip acı acı ekşittiği yüzüyle başını sallamasını ve "öyleydi o" diye karşılık vermesini tasvir edebilirdim.

Adli Tıp Kurumunun bekleme odasında otururken, babamın (tüm tanıyanlarının tek keliemeyle onu özetleyebileceği şekilde) söylediği "O'nun kadar gururlu ve kimseden tek bir zerre parçası istemeden hayatını geçirmiş, asla mihnet etmeyen bir insanın isteyebileceği tek ölüm buydu, ani, çabucak" sözüne ne kadar hak verdiğimi, aksi takdirde birilerine muhtaç kalıp zaten kahrından can vereceğini düşündüğümü -belki züğürt tesellisi nevinden- itiraf edebilirdim.

Dua için akşam teyzemlere toplandığımızda, annemi bir odaya çekip "jandarmanın anlattıkları, savcının tavrı ve faillerin ifadeleri bende şüphe uyandırıyor, dayımın arkadaşları da huzursuz, bu olay bir kamu davası ama arzu ederseniz müdahil olabiliriz, birinci dereceden akrabaları olan sen ve diğer iki teyzem aranızda bir konuşun, çünkü ancak sizlerin istemenizle ve vekaletinizle olur bu iş, ama hayır olan oldu kardeşimizi geriye mi getirecek diye düşünebilirsiniz, sonuçta otuz senedir görmemişsin onu ve yaşarken yanınızda değildi, şimdi öldükten sonra nasıl davranacağınıza siz karar verin, ben asla yönlendirmem sizi" şeklinde yaptığım kısa konuşmadan sonra bir kaç saniye susup bana bakan annemin, "ben şu an ne düşünüyorum biliyor musun? Acaba o ne isterdi, avukat tutmamızı ve olayı didikleyip araştırmamızı mı dilerdi, yoksa beni rahat bırakın, hayattayken sizden hiç bir şey istemedim, şimdi de istemiyorum mu derdi?" cevabını verir vermez tekrar gözyaşlarına boğulmasının içimi nasıl acıttığını, "bence yasin okusanız bile mezarında suratını asacaktır sizden yasin isteyen mi oldu diye gene de bir düşünün, aranızda konuşun" diye yanıtlarken aslında meselenin ne derece absürd olduğunu bir kez daha anladığımı söyleyebilirdim.

Karmakarışık duygular içerisinde, karmakarışık bir haldeyim. Var olmayan bir dayım vardı bugüne dek, ve ben o kişi için bu kadar çok göz yaşı dökmüş olduğuma inanamıyorum.

8 Şubat 2011 Salı

Sivrisinekler Üzerine...


Önceleri pencereleri neredeyse hiç açmazken bu kadar sivrisinek eve nereden giriyor diye düşünürdüm. Detan sıktım, Raid püskürttüm tükenmedi evdeki nesilleri. Gazete okumadığımdan kirli gömleklerim ve fanilalarımla kafalarını bizzat kırmaya koyuldum, haftalarca devam eden sürek avlarıyla günde 3-4 sivrisineğin kanına girdim acımadan. Heyhat, ertesi gün tekrar çıktılar ortaya. Şaşırdım, şüphelendim, evin her yerini kontrol ettim ama nafile; gizli yollarını, nerde nasıl yaşayıp çoğaldıklarını bulamadım. Sinirlerim bozulduğuyla kaldı, ümitsizce devam ettim yakaladığım yerde öldürmeye.


Bu sabah yatağımda gözlerimi açtığım an, tavana serpilmiş yarasalar gibi üç sivrisineği uyku mahmurluğumda görünce, o yarı uykulu halimde kafama dank etti:

Aylar oldu belki, beni sivrisinek ısırmadı. Sürekli başucumda dolaşan, insanın cinlerini tepesine çıkartan sesleri ile inadına karanlık gecelerde fink atan bu sivrisinekler beni ısırmıyordu. Bir kere bile…


Sivrisineklerin ısırmak istemediği bir insan olmanın ne anlama geldiğini düşündüm. Evimdeki sivrisineklerin filantrop tabiatlı, efendi uslu ve kan içmeye tövbe etmiş emekli vampirler olmaları ihtimali çok düşük. Beni ısırıp kanımı hortumlamaya değer görmediklerini ya da kanımı beğenmediklerini düşünmek daha makul geliyor.


Leon Bloy, karanlık hikayelerinden birinde, öykünün ana karakteri Pleur’u okuyucuya şöyle tasvir eder: “O sokaklarda yürürken, en iğrenç lağım suları bile onun görüntüsünü yansıtmaktan çekinerek kaynaklarına geri dönmek ister gibiydiler.”



Sabahtan beri beynimde dönüp duruyor; sivrisineklerin beni de diğer tüm insanlar gibi ısırmaları için neler vermezdim…


Artık öldürmeye gerek yok onları, varsın ses çıkarsınlar.