Geçen hafta bugün, geç saatlerde evime gelmek için bindiğim Kadıköy-Karaköy vapurundan inip her zaman taksiye bindiğim nokta olan Tünel’e doğru yürürken Sebo Börek önünde gördüm onu, benim gibi vapurdan inmiş olmalıydı. Üç gündür üzerine kilit vurduğum algı kapılarımı zorlayıp görünmüştü gözlerime, arkasından yürürken fark ettim kendisini, 1,85cm boylarında, atletik yapılı, kısa kestirdiği saçları hafifçe dökülmüş, iyi giyimli düzgün bir tipti karşımdaki. Dikkatimi çekense bu anlattığım şeyler değildi; sağ kolunda bir koltuk değneği, topallayarak ama dimdik ve sağlam yürümeye çalışmasıydı baktığım şeyi görmemi sağlayan, giyimiyle, duruşuyla o koltuk değneğini Ferrari gibi kullanmasıydı sanırım. Hızına ayak uydurup kendisini seyrederken daldığım karanlık düşüncelerden şu cümle mırıltı şeklinde çıktı dudaklarımdan: “Allahım, Z. bari böyle, bu şekilde, sağlığına olabildiğince kavuşup öylece yaşasın, varsın araba kullanamasın, varsın merdivenleri iki iki zıplamayıversin ama bir koltuk değneğine mecbur kalsa da hayatına kavuşsun, çocuklarından esirgeme bunu” diye dua ederken o gün kimbilir kaçıncı defa gözlerim doldu gene… En fazla birkaç metre yürüdüm arkasından o adamın, sonra bu düşüncelerden canım iyice yandığından ve ince takım elbise altında üşüdüğümden hızımı artırıp yanından geçtim, adımlarımı çabuklaştırıp Tünel’e yol aldım, her zaman 4-5 taksinin durup müşteri beklediği yerde bu defa in cin top oynuyordu; titreyerek taksi beklemeye başladım. Dakikalar geçti, boş taksi geçmedi. Bekledim, bekledim. Derken az evvel arkasından yürürken kendisine bakıp Z’yi düşündüğüm genç adam ağır aksak yürüyerek yanıma geldi, az ötemde durdu, akabinde yıldırım hızıyla bir taksi belirdi ikimizin tam ortasında fren yapıp mendil kapmaca oynatırcasına bize bakmaya başladı: Salak salak bakıp bu taksi gökten mi düştü diye düşünürken 30-32 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim adam aracın kapıya doğru yöneldi, bu arada bana da dönüp “siz taksi mi bekliyordunuz?” diye sordu. Gülümsemeye çalışıp “evet ama fark etmez, siz binin” dedim, o da gülümseyip teşekkür etti acelesi olduğunu ekleyerek. Basıp gittiler, hemen arkalarından gelen taksiye de ben bindim dağılmış halde.
Bu olaydan yalnızca beş saat evvel, kardeşimin eşi Marmara Üniversitesi Nörolojik Bilimler Enstitüsünün yoğun bakımında yatarken bizleri çevresine toplayan doktor, “bir insanın hayatı boyunca geçirebileceği en ağır 2-3 ameliyattan birini geçirecek, siyah ve beyaz renkler dahil, aralarındaki tüm gri tonlara hazırlıklı olmalısınız, hastanızı ameliyatta kaybedebiliriz, ameliyat çok başarılı geçebilir ve buradan yürüyerek çıkıp evine de gidebilir, ya da bir takım sorunlarla taburcu olur, şu an için kesin hiçbir şey söylenemez” şeklinde özetlenebilecek bir konuşma yaptığında çoğumuzun Allaha şükür dediğini şimdi anımsadığımda doğrusu kendimi çok garipsiyorum. Ama, bu konuşmadan sadece bir gün önce Cerrahpaşa Beyin Cerrahisi ABD Başkanının mr ve tomografilere bakıp “yapılacak hiçbir şey yok, tümör olabilecek en kötü yerde, bütün sinirlerin toplandığı beyin sapı (tabanında) oluşmuş ve çok büyümüş. Oraya cerrahi müdahale ile ulaşılmaya çalışılırken hastanız hayatını kaybedecek, ancak hastanede bakımla altı ile oniki ay arasında yaşayabilir” dediğinde ise nasıl yıkıldığımızı göz önünde bulundurursak, “siyahla beyaz arasındaki tüm gri tonları” aslında azımsanmayacak ölçüde ümitvâr bir ifadeydi.
Geriye gitmeye devam edeyim; Cerrahpaşa’daki abd başkanının iliklerimizi titreten kehanetinden bir gece evvel, 32 yaşında iki çocuk annesi bu kızcağız evinde ansızın fenalaşmış, epilepsi krizini andıran kasılmalar, şuur kaybı, aşırı baş ağrısı ve sürekli kusma ile eve gelen ambulansla Medicana’ya kaldırılmıştı. Tabi kimse ne olduğunu anlamadı en başta, hele daha 24 saat önce arkadaşının düğününe giden, sabahleyin de neşeli bir kahvaltı yapan bu insanın beyninde senelerdir Kordoma adı verilen bir tümör olduğu, kordoma kelimesini hayatında duymamış bizlere ancak bir gün sonra zahir oldu.
Yaşananları, hissedilenleri, yıkımı, ümidi, şaşkınlığı, anlam verememezliği, korkuyu, isyanı, kısaca ailedeki her ferdin geçirdiği imtihanı ayrı ayrı yazmaya niyetlenecek olsam blogtaki en uzun postlar dahi bir paragraf hüviyetinde kalır; iki hafta bile geçmedi bu uçurumdan düşmeye başlayalı ama hepimize iki seneden uzun geldi. Kardeşim hem geceleri hastanede kalıp hem de ne olup bittiğini anlayamayan çocukların başında evde durmaya çalışıyor, her fırsatta benden üç gömlek kaliteli olduğunu söylediğim bu adam bütün yaşananlara rağmen dimdik ayakta durmaya çabalıyor. Hayranlıkla ama yüreğim kanayarak izliyorum onu.
Ameliyata gelince… Doktorlar tümörün %70’inin alındığını, geri kalanına etrafındaki damar yoğunluğundan ötürü dokunulamadığını söylediler, ancak gamma knife adı verilen bir tür ışın tedavisiyle kontrol edilip küçültülebileceğini ifade ettiler, ameliyatın kendilerince çok başarılı geçtiğini, Z. Hastaneye şuuru kapalı ve solunum cihazına bağlı geldiğinden hastanın eski sağlığına ne ölçüde, ne kadar kavuşabileceğin o süreçte beyindeki tahribatla ters orantılı olduğunu da eklediler. Şimdi yoğun bakımda yatıyor, şu ana kadar kısmî felci bir ölçüde düzelmiş gibi, 10-15 gün daha hastanede kalacak, takip edilecek…
Neşeli, keyifli şeyler yazmayı özledim… Allahım, lütfen izin ver de şu kara bulutlar dağılsın, çocuklar annelerine, annelerine sağlığına, insanlar mutlu hayatlarına kavuşsun.
(Mutlu derken, kimse mutlu olamaz ama en azından böyle gerçek mutsuzluktan uzak olsunlar... Amin.)

