Arazların Zaman Bakımından Süresi:
Arazların zamansal yönü de tıpkı yukarıda tartıştığımız mekânsal yönler gibi ilk dönem kelamcıları ve onların haleflerini derinden ayıran bir sorundu. Arazların geçici bir olgu oldukları konusunda hepsinin hemfikir oldukları açıkça görülmektedir. Fakat onların geçiciliklerinin gerçek süresi sorununun iki önemli zıt çözümü vardı. Bir uçta Nazzâm’a atfedilen mutlak vesileci çözüm bulunur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Nazzâm’ın sisteminde tek araz harekettir. Sonraki kelâmcılar, Nazzâm’a göre bu hareketlerin kendilerine yerleştiği cisimlerle birlikte yalnızca bir an sürdüğünü ve her anında Tanrı tarafından yeniden yaratıldığını ileri sürdüler. 79
Vesileciliğin değişik bir versiyonu, arazların bir andan fazla olamayacağını, bununla birlikte, onları taşıyan atomların ve cisimlerin ise uzun bir süre devam edebileceğini, çünkü Tanrı’nın onlarda ‘varoluşu devam etme’ (bekâ) arazı yaratabileceğini ileri sürmektedir. Eş’arîlerin ve Bağdat Mutezilesinin görüşü budur.80
79 Nasîruddin et-Tûsî, Nazzâm’a vesilecilik ithamına karşı çıkmıştır. (Tûsî, Râzî’nin Nazzâm’ın okazyonalizmi bahsinin üzerine yazdığı şerhte şöyle söyler: “Bu görüşün Nazzâm’a ithafı temelsizdir.” (Telhîşu’l Muhaşşal, 211) Daha yakın zamanda bu isnada Nazzâm’ın değişim teorisiyle tutarsızlığı ve ilk kaynaklarda bahsedilmemesi temeline dayanarak Josef van Ess de karşı çıkmıştır. (“Abu Eshaq al-Nazzam”, I: 275-280) Bu isnat tarihsel olarak çok şüpheli olsa da, Nazzâm’ın VI/XI. asırda ve sonrasında bir çok kelâm eserinde bu görüşü savunduğu söylenir. (Mesela Abdülcebbâr, Muğnî, IV; 248, İbn Metteveyh, Tezkire, 148, Şeyh Müfid, Evâ’il, 75-76, Cüveynî, Şâmil, 160, Râzî, Muhaşşal, 40, îci, Mevâkıf, VII: 231-232) İbn Metteveyh’in şârihi onu şöyle tarif eder: “…Atomun yok oluşu şu sebeptendir ki, Tanrı onu her an sürekli yaratır (yeteceddedü aleyhi’l vücûde hâlen ba’de hâlin) ve bu nedenle Tanrı onu yeniden yaratmadığında yok olur. Bu, Nazzâm’ın öğretisidir.” (Şerhu’l Tezkire, 36r).
Eş’arî, Nazzâm’ın hareketin süresi konusundaki görüşü üzerine önceki bir haberi aktarır: “Bazıları, hareketlerden başka araz olmadığını ve hareketlerin uzun bir müddet var olmaya devam etmesinin imkânsız olduğunu savundular. Nazzâm bu görüştedir.” (Mâkâlât, 358) Eğer Nazzâm’ın görüşü gerçekten bu ise o zaman onun neden sonradan mutlak vesileceği savunduğunun düşünüldüğünü anlamak zor değildir. Zira o, şuna inanıyordu; (a) hareket, tek arazdır; (b) geri kalanlar bir tür harekettir; (c) cisimler her daim hareket halindedir; (d) hareket bir andan fazla sürmez. Bu sebeple cisimlerin, tıpkı kendilerine bağlı olan hareket gibi, bir andan fazla var olamayacağı sonucu, mantıken yanlış olmakla birlikte (çünkü maddedeki hareket her an yeniden yaratılsa bile, maddenin var olmaya devam etmemesi için bir sebep yoktur), cisimlerin zamanda yaratılmak zorunda olduğu, çünkü onların arazlardan hâlî olamayacağı ve arazların da zamanda yaratıldığı sonucu ile şeklen aynıdır. (Bu sav, Wolfson’ın The Philosophy of the Kalam kitabında ayrıntılı olarak tartışılmıştır, bk. 392-409).
Abdulkadir el-Bağdâdi, çağdaşlarının aksine Nazzâm’a vesilecilik isnet etmez, fakat o şöyle der: “Nazzâm hareketten başka araz olmadığını ve hareketin uzun bir müddet varlığının imkansız olduğunu savundu. Renkler, tatlar, kokular, sesler ve düşüncelere (havâtır) gelince; onlar bir müddet var olmaları mümkün olan cisimlerdir. (Usûlü’d-dîn, 50).
80 Eş’arî’nin kendi görüşü, İbn Fûrek tarafından şöyle ifade edilir: “O, hiçbir arazın uzun bir müddet var olmaya devam edemeyeceğine, ama atomların ve cisimlerin uzun bir müddet var olmaya devam edebileceğine inanır… Var oluşa devam etmenin (bekâ’) de uzun bir müddet var olamayan bir araz olduğuna inanır. Bir cisim, var oluşa devam etme arazının her an yaratılmasıyla uzun bir müddet var oluşunu sürdürür” (Mücerredü’l Mâkâlât, 237). Eş’arî’nin görüşü İcî’nin Mevâkıf’ında da bulunabilir. (VII:4)
Bağdat Mu’tezilesi’nin görüşü için…
Vesaire vesaire vesaire…
53. sayfada kitabı fırlatıp attım. Yukarıda alıntıladığım pasaj ve dipnotlar, okuduğum son satırlardı. Uzun zamandır ansiklopedik veriler dışında Mutezile üzerine yazılmış daha doyurucu ve detaylı bir şey okumaya niyetliydim; Kuran’ın mahluk olup olmadığı tartışması ve mihne meselesi dışında Mutezile hakkında pek bir bilgim yok açıkçası: Çok yanlış bir şey söylüyor olabilirim ama bana hep bir tür Kalvinizm/Presbiteryanizm karışımının İslami versiyonu gibi gelmiştir Mutezile. Tamamen yanılıyorumdur belki de. Neyse, konumuz bu değil. Zaten ne olduğu, var oluşu nasıl yorumladıkları ve bunu dini çerçeveye ne şekilde oturttukları gibi konuları öğrenmek için masum bir merakla almıştım bu kitabı. Gerçekten son derece özenli bir çeviri ile yayına hazırlanmış, editi insanı hayata küstürecek kadar müşkül bir kitapmış meğer. Kitapla ilgili hiçbir sorunum yok, yanlış anlaşılmasın: Sorun, okuduğumu anlamamakta! Aşağıdaki meşum ve melun grafiğe dahil olduğumu düşünmeyin, vasatın üzerindeyimdir aslına bakarsanız. Ne var ki sözünü ettiğim kitap ve konu ettiği metinler/görüşler, beni aşıyor, üstümden geçiyor, eziyor. Arkadaşlar sorun gerçekten ben değilim ya, bunu da net bir şekilde ifade edeyim size: Batılı araştırmacılar, 9.-11. yy kelamcıların kaleme aldıkları eserleri okumaya başlamadan önce mantık bilimini öğrenmeleri ve bu kitapları mantık bilimi ışığında okumaları gerektiğini fark etmişlerdi. Mantık dediğimiz, en kuru teşbihle matematik dilini kelime ve cümlelere dönüştürmekten farksız. Diğer bir deyişle sayısalcı bir zihnin sözel düşünme rehberi. Kelamcılar, felsefecilerden farklı olarak basbayağı matematik kafasına sahip adamlar. Herkes anlamaz. Ben anlamadım yani. Sözelciyim çünkü. Fi tarihinde nerede okumuştum bilmiyorum ama bir yerlerde Einstein’a birinin falan matematikçi matematiği bıraktı, şiir yazmaya başladı dediklerini, amcanın da o kişi hakkında zaten matematik için yeterli hayal gücüne sahip olmadığını söylediğini anımsadım şimdi. Bu kelamcılar da bir tür manyak. Yukarıdaki kitap alıntısı, konunun temel kavramları üzerine açıklamaların miniminnacık bir kısmına işaret ediyor, açıklayıcı olarak da altına bir takım dipnotlar konulmuş. Bu bloğu geçmişte okumuş ve gelecekte okuması muhtemel kişiler benim cahil, vasat, nadan biri olduğumu düşünmezler herhâlde, parlak bir beyin olduğumu iddia etmiyorum ama vasatın bir tık da olsa üzerindeyimdir yani. Ama anlamıyorum. Hiçbir şey anlamadım. Basmıyor. Çarklar dönmüyor. Çünkü aynı şeyi yineleyeyim, sözelciyim ben. Ne iktibasları, ne yazarın derlemeleri beynimde bir ışık yakmıyor. Merak ediyorum, çaba sarf ediyorum ne var ki nöronlarım donuk donuk bana bakmaya devam ediyor.
Bin sene önce insanlar nelere kafa yormuşlar… Üstelik kelam, felsefenin (burada felâsife demek daha doğru, yani Müslüman filozoflar) sorularına cevap vermek ve kendi içinde tutarlı, evrende geçerli, aynı zamanda islama uygun bir itikad geliştirmek için yola çıkılmış bir düşünce serüveni.
Sözelciler ne yapmış peki? Böyle şeylere kafaları basar mı onların? Epistemoloji, ontoloji, atom, mekan, şu bu, geçin Allah aşkına. Şöyle demişler: “Bunların hepsini bırakın, zaten anlamak mümkün değil bu zevatı. Şimdi en baştan başlıyoruz, Vahdet-i Vücud diye bir şeye inanalım, bütün mevcudat Allah’ın ta kendisidir, anlaştık mı?” Bu telakki çerçeve alınarak tasavvufu geliştirmişler işte. Sonra başkaları çıkmış, onlar da kendi tasavvuf anlayışlarında Vahdet-i Şuhud formülünü geliştirmişler, “Baktığınız her şeyde, her yerde Allah’ı görürsünüz” demişler. Vücudçular varlıkların birliğini, Şuhudçular görünenlerin birliğini savunmuşlar, derken tarikatlar bu tasavvurları odak alarak farklı farklı kurumsallaşmış ve sözelciler kendilerine yaşam alanı açmaya muvaffak olmuşlar.
Aşırı derece karikatürize ettiğimin farkındayım. Merak edip heyecanla okumaya başladığım bir kitapta yazılanları kavrayamamış olmanın kendime yönelmiş öfkesi ve kotaramadığım şeyin küçümsenmesi (uzanamadığım ciğere mundar deme meselesi) deyin geçin lütfen.
P.S. Bahsettiğim grafik bu. Türk halkının yaklaşık %40’ı okuduğunu anlamıyormuş, basit matematik, basit problem çözme becerisinden mahrummuş. Bu kitabı okumaya çalıştığımı ama kafamın basmadığını söyledim diye bana geri zekalı muamelesi yapmaya hakkınız yok. Kitap ve içeriği “basit” değil bir kere. Değil. Vallahi değil.






