24 Nisan 2021 Cumartesi

Bir Sözelcinin Istırabı Üzerine...

Arazların Zaman Bakımından Süresi:


Arazların zamansal yönü de tıpkı yukarıda tartıştığımız mekânsal yönler gibi ilk dönem kelamcıları ve onların haleflerini derinden ayıran bir sorundu. Arazların geçici bir olgu oldukları konusunda hepsinin hemfikir oldukları açıkça görülmektedir. Fakat onların geçiciliklerinin gerçek süresi sorununun iki önemli zıt çözümü vardı. Bir uçta Nazzâm’a atfedilen mutlak vesileci çözüm bulunur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Nazzâm’ın sisteminde tek araz harekettir. Sonraki kelâmcılar, Nazzâm’a göre bu hareketlerin kendilerine yerleştiği cisimlerle birlikte yalnızca bir an sürdüğünü ve her anında Tanrı tarafından yeniden yaratıldığını ileri sürdüler. 79 

Vesileciliğin değişik bir versiyonu, arazların bir andan fazla olamayacağını, bununla birlikte, onları taşıyan atomların ve cisimlerin ise uzun bir süre devam edebileceğini, çünkü Tanrı’nın onlarda ‘varoluşu devam etme’ (bekâ) arazı yaratabileceğini ileri sürmektedir. Eş’arîlerin ve Bağdat Mutezilesinin görüşü budur.80


79 Nasîruddin et-Tûsî, Nazzâm’a vesilecilik ithamına karşı çıkmıştır. (Tûsî, Râzî’nin Nazzâm’ın okazyonalizmi bahsinin üzerine yazdığı şerhte şöyle söyler: “Bu görüşün Nazzâm’a ithafı temelsizdir.” (Telhîşu’l Muhaşşal, 211) Daha yakın zamanda bu isnada Nazzâm’ın değişim teorisiyle tutarsızlığı ve ilk kaynaklarda bahsedilmemesi temeline dayanarak Josef van Ess de karşı çıkmıştır.  (“Abu Eshaq al-Nazzam”, I: 275-280) Bu isnat tarihsel olarak çok şüpheli olsa da, Nazzâm’ın VI/XI. asırda ve sonrasında bir çok kelâm eserinde bu görüşü savunduğu söylenir. (Mesela Abdülcebbâr, Muğnî, IV; 248, İbn Metteveyh, Tezkire, 148, Şeyh Müfid, Evâ’il, 75-76, Cüveynî, Şâmil, 160, Râzî, Muhaşşal, 40, îci, Mevâkıf, VII: 231-232)  İbn Metteveyh’in şârihi onu şöyle tarif eder: “…Atomun yok oluşu şu sebeptendir ki, Tanrı onu her an sürekli yaratır (yeteceddedü aleyhi’l vücûde hâlen ba’de hâlin) ve bu nedenle Tanrı onu yeniden yaratmadığında yok olur. Bu, Nazzâm’ın öğretisidir.” (Şerhu’l Tezkire, 36r).

Eş’arî, Nazzâm’ın hareketin süresi konusundaki görüşü üzerine önceki bir haberi aktarır: “Bazıları, hareketlerden başka araz olmadığını ve hareketlerin uzun bir müddet var olmaya devam etmesinin imkânsız olduğunu savundular. Nazzâm bu görüştedir.” (Mâkâlât, 358) Eğer Nazzâm’ın görüşü gerçekten bu ise o zaman onun neden sonradan mutlak vesileceği savunduğunun düşünüldüğünü anlamak zor değildir. Zira o, şuna inanıyordu; (a) hareket, tek arazdır; (b) geri kalanlar bir tür harekettir; (c) cisimler her daim hareket halindedir; (d) hareket bir andan fazla sürmez. Bu sebeple cisimlerin, tıpkı kendilerine bağlı olan hareket gibi, bir andan fazla var olamayacağı sonucu, mantıken yanlış olmakla birlikte (çünkü maddedeki hareket her an yeniden yaratılsa bile, maddenin var olmaya devam etmemesi için bir sebep yoktur), cisimlerin zamanda yaratılmak zorunda olduğu, çünkü onların arazlardan hâlî olamayacağı ve arazların da zamanda yaratıldığı sonucu ile şeklen aynıdır. (Bu sav, Wolfson’ın The Philosophy of the Kalam kitabında ayrıntılı olarak tartışılmıştır, bk. 392-409).

Abdulkadir el-Bağdâdi, çağdaşlarının aksine Nazzâm’a vesilecilik isnet etmez, fakat o şöyle der: “Nazzâm hareketten başka araz olmadığını ve hareketin uzun bir müddet varlığının imkansız olduğunu savundu. Renkler, tatlar, kokular, sesler ve düşüncelere (havâtır) gelince; onlar bir müddet var olmaları mümkün olan cisimlerdir. (Usûlü’d-dîn, 50).


80  Eş’arî’nin kendi görüşü, İbn Fûrek tarafından şöyle ifade edilir: “O, hiçbir arazın uzun bir müddet var olmaya devam edemeyeceğine, ama atomların ve cisimlerin uzun bir müddet var olmaya devam edebileceğine inanır… Var oluşa devam etmenin (bekâ’) de uzun bir müddet var olamayan bir araz olduğuna inanır. Bir cisim, var oluşa devam etme arazının her an yaratılmasıyla uzun bir müddet var oluşunu sürdürür” (Mücerredü’l Mâkâlât, 237). Eş’arî’nin görüşü İcî’nin Mevâkıf’ında da bulunabilir. (VII:4)

Bağdat Mu’tezilesi’nin görüşü için…



Vesaire vesaire vesaire…







53. sayfada kitabı fırlatıp attım. Yukarıda alıntıladığım pasaj ve dipnotlar, okuduğum son satırlardı. Uzun zamandır ansiklopedik veriler dışında Mutezile üzerine yazılmış daha doyurucu ve detaylı bir şey okumaya niyetliydim; Kuran’ın mahluk olup olmadığı tartışması ve mihne meselesi dışında Mutezile hakkında pek bir bilgim yok açıkçası: Çok yanlış bir şey söylüyor olabilirim ama bana hep bir tür Kalvinizm/Presbiteryanizm karışımının İslami versiyonu gibi gelmiştir Mutezile. Tamamen yanılıyorumdur belki de. Neyse, konumuz bu değil. Zaten ne olduğu, var oluşu nasıl yorumladıkları ve bunu dini çerçeveye ne şekilde oturttukları gibi konuları öğrenmek için masum bir merakla almıştım bu kitabı. Gerçekten son derece özenli bir çeviri ile yayına hazırlanmış, editi insanı hayata küstürecek kadar müşkül bir kitapmış meğer. Kitapla ilgili hiçbir sorunum yok, yanlış anlaşılmasın: Sorun, okuduğumu anlamamakta! Aşağıdaki meşum ve melun grafiğe dahil olduğumu düşünmeyin, vasatın üzerindeyimdir aslına bakarsanız. Ne var ki sözünü ettiğim kitap ve konu ettiği metinler/görüşler, beni aşıyor, üstümden geçiyor, eziyor. Arkadaşlar sorun gerçekten ben değilim ya, bunu da net bir şekilde ifade edeyim size: Batılı araştırmacılar, 9.-11. yy kelamcıların kaleme aldıkları eserleri okumaya başlamadan önce mantık bilimini öğrenmeleri ve bu kitapları mantık bilimi ışığında okumaları gerektiğini fark etmişlerdi. Mantık dediğimiz, en kuru teşbihle matematik dilini kelime ve cümlelere dönüştürmekten farksız. Diğer bir deyişle sayısalcı bir zihnin sözel düşünme rehberi. Kelamcılar, felsefecilerden farklı olarak basbayağı matematik kafasına sahip adamlar. Herkes anlamaz. Ben anlamadım yani. Sözelciyim çünkü. Fi tarihinde nerede okumuştum bilmiyorum ama bir yerlerde Einstein’a birinin falan matematikçi matematiği bıraktı, şiir yazmaya başladı dediklerini, amcanın da o kişi hakkında zaten matematik için yeterli hayal gücüne sahip olmadığını söylediğini anımsadım şimdi. Bu kelamcılar da bir tür manyak. Yukarıdaki kitap alıntısı, konunun temel kavramları üzerine açıklamaların miniminnacık bir kısmına işaret ediyor, açıklayıcı olarak da altına bir takım dipnotlar konulmuş. Bu bloğu geçmişte okumuş ve gelecekte okuması muhtemel kişiler benim cahil, vasat, nadan biri olduğumu düşünmezler herhâlde, parlak bir beyin olduğumu iddia etmiyorum ama vasatın bir tık da olsa üzerindeyimdir yani. Ama anlamıyorum. Hiçbir şey anlamadım. Basmıyor. Çarklar dönmüyor. Çünkü aynı şeyi yineleyeyim, sözelciyim ben. Ne iktibasları, ne yazarın derlemeleri beynimde bir ışık yakmıyor. Merak ediyorum, çaba sarf ediyorum ne var ki nöronlarım donuk donuk bana bakmaya devam ediyor. 


Bin sene önce insanlar nelere kafa yormuşlar… Üstelik kelam, felsefenin (burada felâsife demek daha doğru, yani Müslüman filozoflar) sorularına cevap vermek ve kendi içinde tutarlı, evrende geçerli, aynı zamanda islama uygun bir itikad geliştirmek için yola çıkılmış bir düşünce serüveni. 


Sözelciler ne yapmış peki? Böyle şeylere kafaları basar mı onların? Epistemoloji, ontoloji, atom, mekan, şu bu, geçin Allah aşkına. Şöyle demişler: “Bunların hepsini bırakın, zaten anlamak mümkün değil bu zevatı. Şimdi en baştan başlıyoruz, Vahdet-i Vücud diye bir şeye inanalım, bütün mevcudat Allah’ın ta kendisidir, anlaştık mı?” Bu telakki çerçeve alınarak tasavvufu geliştirmişler işte. Sonra başkaları çıkmış, onlar da kendi tasavvuf anlayışlarında Vahdet-i Şuhud formülünü geliştirmişler, “Baktığınız her şeyde, her yerde Allah’ı görürsünüz” demişler. Vücudçular varlıkların birliğini, Şuhudçular görünenlerin birliğini savunmuşlar, derken tarikatlar bu tasavvurları odak alarak farklı farklı kurumsallaşmış ve sözelciler kendilerine yaşam alanı açmaya muvaffak olmuşlar. 



Aşırı derece karikatürize ettiğimin farkındayım. Merak edip heyecanla okumaya başladığım bir kitapta yazılanları kavrayamamış olmanın kendime yönelmiş öfkesi ve kotaramadığım şeyin küçümsenmesi (uzanamadığım ciğere mundar deme meselesi) deyin geçin lütfen. 









P.S. Bahsettiğim grafik bu. Türk halkının yaklaşık %40’ı okuduğunu anlamıyormuş, basit matematik, basit problem çözme becerisinden mahrummuş. Bu kitabı okumaya çalıştığımı ama kafamın basmadığını söyledim diye bana geri zekalı muamelesi yapmaya hakkınız yok. Kitap ve içeriği “basit” değil bir kere. Değil. Vallahi değil. 


12 Nisan 2021 Pazartesi

Grafikli Türkiye Manzarası Üzerine...

Corona virüs, nam-ı diğer covid-19 hiçbir yere gitmiş değil. Geçen sene bu vakitler;


Okullar kapalıydı. Şimdi öğrencilerin çoğu tıpış tıpış gidiyor, geliyor okullarına; anaokulları, kreşler de öyle açık.

Camilerin kapısına kilit vurmuşlardı. Epey oldu açılalı, cemaatin dikkat ettiği söyleniyor filan ama bu mümkün değil. Elini yüzünü halıya sürmek zorunda insanlar secde ederken, camideki herkesin kendi seccadesiyle ibadet ettiğine inanmamı beklemesin kimse. 

Restoranlar, kafeler, lokantalar kapalıydı. Şimdi güya %50 kuralı filan ne haltsa, kapıları açık, müşteriler içeride sonuçta.

Berberler, kuaförler kapalıydı. Artık her şey serbest. 

Halı sahalar, spor salonları vs. kapalıydı. Şimdi hiçbir engel yok, evin önündeki halı sahada güneş batana kadar top koşturuyor gençler.

Onca düzenlemeye rağmen toplu taşıma araçlarına insanlar binmemek için çaba gösterirlerdi. Bir koltuk boş bir koltuk dolu uygulaması vardı, ayakta yolcu alınmazdı, buna rağmen boş olurdu metro, otobüs, minibüs vs. Epeydir hiçbir mâni yok, tıka basa dolu hepsi, görüyorum, mecbur kaldığımda da kullanıyorum çaresiz. 

Şehirler arası yolculuk kısıtlanmıştı. Özel izinle, ancak gerekliliği ispat edildiğinde kent dışına çıkılabiliyordu. Uzun zamandır herhangi bir engel yok buna, herkes istediği yere gidebiliyor. 


Çalakalem yazarken hatırladıklarım bunlar. Biraz daha anımsamaya çabalasam başka şeyler de gelir hatırıma. Özetle, geçen sene bu vakitler virüsün bulaşıcı etkisinden korunmak için devletin kamusal alana dayattığı önlemler söz konusuydu. Bugün ise yukarıda saydıklarımın hiç birisi uygulanmıyor. Okullar, camiler, toplu taşıma, spor salonları, lokantalar, kafeler, -mış gibi yaparak normalleşmenin, zincirlerinden boşalmanın tadını çıkarıyorlar. İnsanlar zaten hazırdılar bu özgürlüğe, kısıtlanmış olmanın getirdiği sıkıntı hemen herkesi bunaltmıştı iyiden iyiye. 


Şimdi, bu satırlardan ve çizdiğim tablodan hareketle salgının etkisinin azaldığı, yok olmaya yüz tuttuğu ve yaşamın zaferini kutlayan insanların bu mutluluğun tadını çıkardıkları sonucuna varabilir miyiz? 


Aşağıda bugün, yani 12 nisan 2021 itibarıyla ülkemizin durumu gösteren bir kaç grafik ve tablo var. Şimdi onlara bakalım. 

 



Geçen sene,  28 martta yazdığım postu anımsatayım size. O yazıya baktığınızda hem alınan tedbirleri, hem de yukarıdaki tablonun o zamanki halini göreceksinizdir. Artan sayıların dehşetini, dünya genelinde üst basamaklara bir sene içinde kararlı adımlarla yükselen ülkemizin durumunu daha iyi kavrayabilirsiniz. 

Şimdi bir başka grafik: 


Türkiyedeki günlük vaka sayılarının izlediği seyir bu tabloda gayet net görülüyor. Yukarıda size geri dönüp bir göz atmanızı istediğim eski post, birinci dalga sırasında yazılmıştı. Üzerine  kayda değer bir dalga daha yaşandı sonbaharda, ama şimdilerde yaşadığımızın öncekilerin hepsinden daha korkunç olduğunu bize gösteriyor grafiğin sağ kısmı. Mart ayından bu yana gerçek bir tsunami söz konusu. 


Vaka sayıları yanıltabilir diye düşünecektir bazıları, o zaman aktif hasta sayısına bakalım bir de:




Yanıltmıyormuş. Üç dalgayı da, tsunamiyi de burada net bir şekilde görebiliyoruz. 



Peki, vefat sayıları hakkında ne söyleyebiliriz? Güney Afrika, İngiltere ve Brezilya mutasyonlarından bahsediyor bilim adamları, hepsinin ortak özelliği virüsün daha bulaşıcı ve daha ölümcül hale gelmesi. Tehlikenin büyümesi. Bu mutasyonları da göz önünde bulundurarak ülkemizde covid-19'dan kaynaklı ölüm sayılara dair grafiğe bakalım şimdi: 




İkinci dalganın vaka sayılarına dair grafiği yukarıdaki ölüm sayılarıyla birlikte değerlendirmek gerek, sonra da bugünlerde yaşadığımız üçüncü dalganın vaka sayılarının ikinci dalgaya kıyasla ne kadar yüksek olduğuna bakarak üçüncü dalganın yakın gelecekte yani bir kaç hafta içinde yaşanacak ölüm sayılarına dair tahminde bulunmak zor olmaz. Özetle, günde bin kişinin covid-19 salgınından dolayı öldüğünü günleri göreceğiz diye ürperiyorum.


Peki, şu anda, bu aralar günde 250+ kişi hayatını kaybediyor da, insanların gündeminde ne kadar yer alıyor bu durum? Normalde dehşet verici bu durum kimsenin sikinde değil. Yüz tane emekli amiral içeriği doğru, üslubu gerizekalılara yaraşır bir bildiri yayınladı, millet darbe psikolojisine büründü. Futbol, hakemler, TV dizileri, survivor yarışmaları, kısır siyasi çekişmeler, boş bomboş muhabbetler, günde 250+ kişinin önlenebilir, önüne geçilebilir, tedbir alınabilir bir salgından ötürü hayatını kaybetmesinin önüne geçiyor. 

Kimsenin sikinde değil ya... 




Bu ölümün zaferidir. 





Vallahi bu yaşadığımız yer cehennem, ve Allah bizi onun içine kapattı.





6 Nisan 2021 Salı

Ne Olacak Bu İşin Sonu Üzerine...

Bugün annemle babamı kardiyoloğa kontrole götürdüm. Babamın yıllık muayene vakti geçen sene temmuz ayında gelmişti ama kırk dereden su getirip yaramaz çocuklar gibi istemem diye mızıldadı aylar boyu. Annem deseniz abartmadan söylüyorum, on metre yürüyünce nefesi tıkanan, dehşet verici bir şişko teyze haline döndü son yıllarda ve ne yaptıysam onu da ikna edememiştim görünmeye. Bu ‘aman ağzımızın tadı bozulmasın’ tavırları, ansızın değişti yakın zamanda, çünkü bir ay sonra ABD’ye torunlarını görmeye gidecekler, orada birkaç hafta kalmaya niyetliler ve yabancı yerde çocuklarının başına bir  sorun çıkarmak istemiyorlar belli ki. Tabi ki işime geldi bu durum, onların da benim de itimat ettiğim bir prof’a gittik bugün. Adam kardiyolog ama annemlerin aile hekimi gibi davranıyorlar ona, her iki manada da: Babamın on yılı aşkın süredir doktoru, geçirdiği kalp krizinde ilk müdahaleyi ve anjiyosunu o yapmıştı, o vakitler yrd. doç.’tu, şimdi prof.  Hala ona görünüyorlar. Ama bu arada dediğim gibi, idrar yolları sorunlarına da, ayaklardaki uyuşmaya da ondan medet umuyor benimkiler: Adamcağızı hezarfen sanıyorlar, ne yapayım, birine görünsünler, bir doktora itibar etsinler yeter ki. Gene de en komiği doktora gidip, ellerinden geldiğince ne kadar iyi olduklarını, sağlıklarının yerinde olduğunu söylemeleri, yinelemeleri; hasta olmayı ayıp ve kusur telakki eden bir nesil bu 70’likler, hekimle sohbet ortamı yaratıp geyik çevirmeyi ve sıkıntılarından konuşmamayı maharet sanıyorlar. Ne diyebilirim? Durumları çok iyi değil aslına bakılırsa, babam için sarı annem içinse turuncu alarm söz konusu. Ne var ki yaşlarına göre maşallah denilse yeridir, çok şükür buna. 


Hastane. Özel hastane, üstelik covid birimi de değil, buna rağmen o kadar kalabalıktı ki aylardan beri böylesine tıkış tıkış bir ortama girmediğimden olsa gerek tedirginlikle irkildim durdum orada geçirdiğim saatlerde. Eve gelmeden Havva’yı aradım, çift maske de takmış olsam halimden endişe ettiğimi ve mümkünse birkaç gün uzak duralım, ayrı yatalım dedim. Hiç ikiletmedi aşağıdaki fotoğrafı görünce. Bu işin şakası yok:


Muayenehanelerin, efor ve ekg odalarının olduğu koridorun görüntüsü. Eğer ileride biri bu fotoğrafta yer aldığını ve rahatsızlığı beyan ederse derhal silerim. 



İki gün önce 41,998 yeni vaka ve 185 ölüm,

Dün           42,551 yeni vaka ve 193 ölüm,

Bugün           49,584 yeni vaka ve 211 ölüm açıklandı.



Genel vaka sayısında dünyada sekizinciyiz, son üç günde yeni vaka sayılarına bakıldığında da ilk dörtten inmiyoruz.



…ve bugün benden iki yaş küçük kardeşimin ABD’de aşılandığını öğrendim. Hem onun adına mutluluk, hem imrenme, bir yandan da vaktinin çoğunu evde oturarak geçiren beni bile bu sahipsizlik ve değersizlik duygusuna boğan öfke bir arada içimde. 


Durum hiç iyi değil. İnsanlar bıktı, virus mutasyon geçirerek daha tehlikeli bir hale geldi ve savunmasızca başına gelecekleri bekliyor benim gibiler. 

  


1 Nisan 2021 Perşembe

Buzkıran Üzerine...

Havva ile konuştuk. Aramızdaki buzlar eridi demek isterdim, hayır erimedi ama kırıldı. Bir buzkıran geminin açtığı yol misali… Yoksa benim yaşadığım huzursuzluk, bu konuşmanın hemen ardından taksitle ödenebilecek ve ötelenebilecek çok yüklü bir meblağı cüzi bir indirim makyajına kanıp peşin olarak çocuğunun okuluna göndermesi ve bu konuda hiç fikrimi sormaması ile tekrar depreşti. Kendisi de biliyor para işlerinden hiç anlamadığını, ne var ki parayı kazanan o. Buradaki sorun, yani benim psikolojik olarak olumsuz etkilendiğim mesele, artık ailenin karar merciinin dışında yer alıyor olmamdan kaynaklanıyor sanırım. Yani işten ayrılırken de, yüklü bir parayı bir yere öderken de bana sormuyor oluşu. ‘Şöyle yaptım’ diye sonuçtan haber veriyor bana. Tebliğ ediyor, kanaatimi merak etmiyor. Bu, dışarıda bırakılmak demek en kibarcası. 


Şimdi konu evdeki iktidar mücadelesine geliyor değil mi? Böyle bir kaygım yok desem inanmazsınız ama gerçekten yok. Hemen her şey son planda Havva’nın istediği şekilde oluyor zaten. Bu taşındığımız evi bile ilk gören, gezen bendim; çok da ısınmamıştım açıkçası ama Havva’nın hayalindeki yuva olduğunu tahmin ettiğimden onun da görmesini istedim, ayılıp bayıldı gördüğünde. Dere kenarıymış (koku), kuzey ve batı cepheymiş (güneş, ışık), toplu taşımaya uzakmış gibi hususlardaki itirazlarıma rağmen Havva’nın beğenmesi ve istemesi benim için yeterdi. Başka örneğe gerek yok, bu ve benzeri konularda daima Havva’nın istediği oluyor ve bundan rahatsız değil, aksine mutluyum; çünkü herhangi bir şeyin onun dileği gibi olması beni de hoşnut kılıyor. Ne var ki Havva artık bana danışmıyor, işte derdim bu. Bunu asla itiraf ya da ima etmiyor ama parayı kazanan, harcar demeye geliyor konu. Ne diyebilirim? Soğumaktan ve somurtmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.


Konuştuktan sonra bana haksızlık ettiğini anladı, işi bırakması mevzuunda neden kaygılarımı daha net bir tarzda ifade etmediğimi sordu. Bana bir karar tebliğ ettiğini, ilişiğinde de kendisine yardım etmezsem bana olan saygısının aşınacağını söylediğini hatırlattım. İtiraz edecek oldu, yok o anlamda dememiş de falan filan. İşi bırakma kararı ayrıymış da bana olan saygısı ve ona yardım etmem meselesi ayrı bir konuymuş. Aynı cümlede, arada virgülle devam eden bu iki ifade nasıl birbirinden ayrı olabilir? Ben susmuşum, bir şey söylememişim. Ne söyleyebilirim? 


Bundan sonra hayatına freelancer olarak devam etmeye kararlı, ben de elimden geldiğince yardım edeceğim ona. Bunu yapabilirim. Beş ay boyunca suyu çıkarılana dek gece gündüz çalıştı, vücudu, psikolojisi isyan etti bu tempoya ama banka hesabına yatan yüklü maaş sanırım gerçeklik algısının bozulmasına yol açtı ki freelancer olarak da bu paraların kazanılabileceğini hayal ediyor. Ufukta belirsizlik, bilinmezlik ve istikrarsızlık var. Yarısını dahi kazanamayacağından endişe ediyorum. Daha insancıl şartları olan başka bir işe girmeliydi, daha az ama en azından gene düzenli bir geliri olurdu. Kötü, bozuk, berbat bir yolda yürümekten bıkmış ve başka bir yönde karanlığa adım atmaya karar vermiş halde. Bana yapılan tebligat bu yöndeydi. 

Ben de tebellüğ ettim.