Corona, tüm dünyayı alt üst etmiş durumda. Bugün itibarıyla tespit
edilen 144000 vakada hayatını kaybedenlerin sayısı 5396. ‘Şuyu’u, vukuundan beter’ dermiş eskiler, aynen öyle, panik, korku,
endişe insanları esir almış halde. Pek çok ülkede hayat hükümetlerin talimatıyla
durdu, başka ülkeler de hayatı durduracak ölçüde sert tedbirlere başvuruyor. İnsanlar
evlerine kapanmak zorunda, sosyal yaşam diye bir şeye müsaade etmiyor bu virüs;
aslına bakılırsa hiçbir önlem kesin bir çözüm olamaz, ancak erteleyebilir bu
hastalığa yakalanmayı. Gribin bir türünden bahsediyoruz neticede, her sene
hepimizin birkaç kez yakalandığı grip. Solunumla, burun, ağız ya da göz yoluyla
bulaşan, kaçınılmaz bir son. Ölüm oranı yaş gruplarına göre değişiyormuş, 70-79
yaş aralığında %8, 80 yaş üzeri %12 olarak yapılan değerlendirmeler, 30 yaş
altında %0,02’ye düşüyor. İki hafta kadar kuluçka süresi olduğundan
bahsedilmekte ki virüse yakalanan ama ayakta hafif olarak geçiren nüfusun %70’lik
oranı hiçbir belirti göstermeyebilir, ama taşıyıcı
- bulaştırıcı olmalarının önüne de
kimse geçemez çünkü virüsü taşıdıklarına dair hiçbir emare yok. Yani özetle
herkes bu virüse öyle veya böyle yakalanacak. Bu kadar basit. Türkiye nispeten
iyi durumda, anlamsız panik havası yüzünden millet evinde stok yapmaya başladı
ama tespit edilen hasta sayısı nispeten az. Şimdilik. Umarım böyle devam eder.
Dünyada ülkeler sınırlarını kapatırken, NBA’den şampiyonlar ligine tüm spor
faaliyetleri süresiz iptal olurken, tiyatrolara, müzelere, derken okullara
kilit vurulan ülkemizde halk gene de Cuma namazlarına koşarak gitmeye devam
edecek ölçüde kafa karışıklığına haiz. Hutbede ‘kalabalıktan uzak durun’ mesajı verilmesi ise nefis bir ironi.
![]() |
| Böyle bir site var, dünyada Corona virüsü vakalarının ülkelere göre dağılımı, hasta sayısı, ölüm sayısı, kritik durumdakiler... 13 mart güncellemesi. |
Çok başka bir konuya geçme niyetindeyim. Yukarıdakileri
sadece bugünleri kayıt altına alayım diye yazdım.
Konuyla ilgili bunca haber bombardımanı arasında dün çok acayip bir şeye rastladım. Bir Alman doktor,
hali hazır duruma dair tüm bilgileri toparlayıp istatistiklerini çıkararak
türlü yorumlar yapmış. Benim için karamsar, gamlı baykuş der insanlar, bir de
bu yazıyı okusunlar bakalım. Neyse, yazı içeriğinde çok ama çok dikkat çeken
bir nokta var. Amerikan Hastaneler Birliğinin öngörüsüne göre, ABD’de
hastalığın bulaşacağı düşünülen insan sayısı 96 milyon. İyimser (gerçekten polyanna
ölçüsünde iyimser) bir tahminle, solunum desteği alacak hasta sayısının bir
milyon olacağını değerlendiriyorlar, aşağı yukarı %1 demek bu. Böylece gene
aşırı iyimser bir tahminle 500 bin kişinin öleceği öngörülüyor. Yani hastalığın
bulaştığı insanların %0,5’ine karşılık geliyor. (Genel olarak vakaların %3-4’ünün
hayatını kaybettiği düşünülürse, Amerikalılar kendilerini superman zannediyor
olabilirler.) Mesele olan biteni pembe gözlüklerle yorumlamaları değil.
Dikkatimi çeken bir başka şey var. Yazıdan alıntılayayım:
“Şimdiye kadar
gördüğümüze göre vakaların aşağı yukarı %20’si hastaneye kaldırılıyor, %5’i
yoğun bakım ünitesinde yatıyor ve %1’inin çok yoğun bakıma ihtiyacı oluyor,
yani sunî solunum cihazına veya oksijen cihazına (ECMO) bağlanmaları gerekiyor.
Sorun şu ki
sunî solunum cihazları ve ECMO’lar kolayca alınan ya da üretilen şeyler
değiller. Birkaç yıl önce ABD’de 250 tane ECMO cihazı vardı.
Yani bir anda
100 bin kişi enfekte olursa, bunların epey bir kısmı test yaptırmak
isteyecektir. Yaklaşık 20 bini hastaneye yatacaktır. 5000’i yoğun bakıma
alınacaktır. Yaklaşık 1000 kadarı ise bu cihazlara ihtiyaç duyacaktır. Bu da şu
anda sahip olduğumuz cihaz sayısının çok üstünde bir ihtiyaç demek bu. Ve
sadece 100 bin vakadan bahsettiğimizi hatırlatırım.”
(…)
En zor durumlar
ise yoğun bakım ünitelerinde, hastalar solunum cihazına ya da ECMO’ya (oksiyen
cihazı) ihtiyaç duyduğunda yaşanıyor. Bu cihazları paylaştırmak mümkün değil.
Dolayısıyla sağlık çalışanları kimi makinaya bağlayacaklarına karar vermek
zorundalar. Bu da kimin öleceğine ve kimin hayatta kalacağına karar vermek
anlamına geliyor.
İtalyan bir
doktorun anlattıkları aşağıdaki
bağlantıda [İngilizce]:
‘Bir süre sonra
seçim yapmak zorunda kalıyoruz. Herkesi solunum cihazına bağlamamız mümkün
değil. Hastanın yaşına ve sağlık durumuna göre karar veriyoruz.’
Okuduğum bu satırlar, beni yaklaşık yirmi sene önceye
götürdü. Yüksek lisans derslerinden birindeydim, öğrencisi olmakla gurur
duyduğum Sevil Hocayı, tam konuyu hatırlayamıyorum şimdi, ne daha önce, ne de
sonraki yıllarda hiçbir durumda öylesine soğukkanlılığını yitirmiş, öfkeden
deliye dönmüş halde görmedim, her daim cool, hem feminen hem dominant olan
Sevil Hoca, o gün elinde sopa olsa bir öğrenciyi adamakıllı dövecek kadar
sinirlenmişti. Mesele şuydu: Sınıftaki öğrencilerden bir yüksek hemşire (yüksek
hemşireler 4 yıllık lisans mezunu olurdu) adını hatırlamadığım bir devlet
hastanesinin acil servisinde görevliydi ve konu nasıl oraya geldi hiç
bilmiyorum ama bir ara söz isteyip acil servisteki kimi hastaların –fazla yaşam
şansı kalmayan ve yatak işgal ettiği takdirde başka hastalara mani olacağı değerlendirildiği
için- acil servistekiler tarafından ölmelerine göz yumulduğuna dair şeyler
söylemişti. Sevil Hoca, hiç unutmuyorum, hınçla şişmiş, ağzından çıkan
alevlerle beraber “bunu burada söylemeye
hakkın yok!” diye haykırmıştı kıza. (Kız çirkindi, benden de bir iki yaş
büyüktü ama göğüsleri füze gibiydi. Bu hemşire milletini vallahi çözemedim ben.
Neyse.)
O öğrenciyi daha sonra görmedim ben. Sadece kulağıma gelen
dedikoduyu yazabilirim, gerçekten dedikodu, başka hiçbir bilgiye sahip değilim:
Enstitüyle ilişiğinin kesildiğini duymuştum.
Tıp çalışanlarının gizli Hipokrat yeminini çiğnediği
apaçıktı. İşittiklerimizden ötürü nasıl dehşete kapıldığımızı anlatamam.
Şimdi yukarıda alıntıladığım metne dönebiliriz. Corona
virüsünün en ağır seyrettiği %1’lik oran, doğal olarak vaka sayısına göre
değişiklik gösterecek. 100 kişi hastalanırsa 1 kişinin ECMO
denilen cihaza ya da solunum cihazına bağlanması gerek. Bu durum 1 milyon kişi
için 10 bin cihaza ihtiyaç duyulacağı sonucuna götürüyor bizi. Bir milyon
hastanın dokuz yüz doksan bini ayakta ya da istirahat etmek suretiyle hastalığı
atlatabilecek, ama % 1 gibi ilk anda düşük gelen bir oran, sayının büyüklüğü
göz önüne alındığı takdirde on bine tekabül ediyor. Ve en başta dediğim gibi,
bu virüsten kaçış yok. Ertelemek alınacak önlemlerle mümkün, engellemek
bulaşmayı engellemek ise olanaksız. Ya aynı anda 2 milyon kişi hastalanırsa? Ya
da fazlası? Bu cihazdan kaç tane var? Kaç hastanede var?
Şuradaki haber çok acı: “savaş durumu gibi, kimi tedavi
edeceğimize yaşına ve sağlık duruma göre karar vermek zorundayız” diyor doktor.
Yaşlı ve genç arasında, genci alıyorlar solunum cihazına, yaşlıyı ölüme terk
ediyorlar. Acil durumdaki hastaları, hastane koşulları, malzemeler, cihazlar,
yatak sayısı vs. derken elemek zorunda kalıyorlar.
Yaşlı ve genç arasındaki ayrımdan başka ne gibi kriterler
var olabilir peki? Bir ECMO boşa çıkıyor söz gelimi iki aday var, biri zengin,
diğeri gariban iki hasta, aynı şartları taşıyan: Doktor hangisini bağlayacak
sizce cihaza? Ya da filanca büyük yerden telefon gelse, ‘falanca yakınım
geliyor, derhal ilgilenin’ dese, 70 yaşındaki o yakınını mı, yoksa 30 yaşındaki
sıradan ama tedavisi daha olası hastayı mı bağlayacaklar? Peki, makbul
vatandaşlarla, makbul olmayanlar arasında nasıl bir değerlendirme yapılacak?
Türkiye’den bahsetmiyorum. Bizde –şu ana kadar- sürecin güzel
yönetildiğini düşünüyorum, genel olarak ele alıyorum bu felaketi. Yukarıdaki
doktor İtalyanmış; mutlaka bunun İranlı, Çinli, İspanyol, Japon versiyonları
vardır. Bizde de ileride olabilir eğer virüsün bulaştığı insan sayısında ani
bir patlama yaşanırsa. Bu ihtimal göz ardı edilemez zaten. O yüzden tedbir,
önlem almak gerek.
Çok tuhaf günler bizi bekliyor. Şimdi bile o kadar anormal
ki yaşananlar, o hemşire kızın uğradığı gazabın nedeni, bir gazetede bir başka
doktor tarafından azıcık yumuşatılmış bir dille ifade edilmesine karşın kıyamet
kopmuyor işte.
Belki de kıyamet, kıyametin kopmamasıdır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!