Korkunç bir felakete doğru adım adım gidiyoruz. Bu blog senelerdir
okuyucuya kapalı, kişisel günlüğüm olmasının yanı sıra yaşananları –tarihi-
kaydetmek için de yazmaya başladığım ilk günden beri bir tür arşiv olarak kullanıyorum
burayı. Elli yaşıma merdiven dayadım ve böyle
bir şey görmedim, yaşamadım. Önüne geçilmesi imkânsız hale gelen bir sağlık
krizi bizi bekliyor, öylesine büyük bir kriz dalgası olacak ki bu, ardından
bütün dengeleri alt üst edici bir ekonomik kriz ortaya çıkacak, nihayetinde bu
olan bitenin sosyolojik ve siyasi sonuçları tahmin edilemez ölçüde sarsacak
insanları. Tarihi hadiseler, o hadiseler yaşandığında değerlendirilebilecek
olgular değildir. Ne olayların mahiyeti, ne sonuçları kestirilemez. Söz gelimi 8.
Yüzyılın sonlarına gidelim, Papa III. Leo, kuzey İtalya’dan akın akın gelen
Lombardları durdurmak için İstanbul’daki (Doğu – aslında tek, yegâne) Roma
İmparatoru VI. Constantine’den siyasi ve askeri yardım ister, VI. Constantine’in
ise başı başka türlü gailelerle meşguldur ve Papalığın beklentisini
karşılayamaz. Papalık kendisinin ve İtalya’nın savunmasız durumda kalmasından
ötürü başka çözüm arayışına girer, derken VI. Constantine’in öleceği tutar ve
tahta anası İrene (Eirene) geçer, hem de tam
yetkiyle. Papa, bunu fırsat bilip Roma İmparatorluğunun başında bir kadın
olamayacağını deklare eder ve zaten yardım gelmesinden ümidini kestiğini (Doğu)
Roma İmparatorluğuna sırtını döner, baş belası Lombardlara karşı Franklara
yanaşır; Papalığı ve İtalya’yı Lombardlardan korursa, Frank Kralı Charlemagne’a Roma İmparatoru tacını giydirip kutsayacağını vaad eder.
Charlemagne rolünü oynar, Lombardları ezer, devamında (bir koruyucu bulmaktan
ötürü mutlu) Papa tarafından Roma
İmparatoru olarak kendisine taç giydirilir. Kadim siyaset teorisi
darmadağın olmuştur böylece, çünkü ‘gökte
bir Tanrı varsa, yeryüzünde de bir İmparator olmalıdır’ anlayışı, Papanın
bu hilesiyle yamulmuştur. Çünkü herkes bilir ki öz hakiki Roma İmparatoru,
başkenti Constantinopolis olan doğudadır. Yeni bir Roma İmparatorluğu
yaratılamaz. Zaten orijinali –tahtta bir kadının oturuyor olması sıkıntısı
hariç- orada durmaktadır. Sorunu çözmek için Frankların Kralı (yani uyduruk
Kutsal Roma-Germen İmparatoru) Charlemagne ile (Doğu) Roma İmparatoriçesi İrene
arasında bir evlilik bağı fikri ortaya atılır! Böylece bütün taşlar yerli
yerine oturacaktır. Taraflar bu fikre sıcak bakarlar. Şimdi, bir düşünün, bu
evlilik olsaydı dünya tarihi nasıl şekillenirdi? 802 senesinden bahsediyorum
size. Hemen hemen aynı zamanlarda, Avrupa haritasının şu şekilde olduğunu göz önünde bulundurursak, ülkenin sınırları, siyasi ve
askeri gücü, geleceğine dair uçuk kaçık spekülasyonlar yapabileceğimiz tek bir
devlet meydana çıkardı, ne var ki günümüzden geriye baktığımızda çok başka bir
tarih yazımına sahibiz: Evlilik için heyetlerin yola çıkmasının eli
kulağındayken, ansızın (Doğu) Roma İmparatoriçesi İrene bir saray darbesiyle
alaşağı edilir ve Midilli adasına sürgüne gönderilir. Yerine tahta geçen Nikephoros,
Papa’ya da Charlemagne’a da orta parmağını gösterir. Tahta göz koymuş bir grup
muhteris, bu uğurda başarılı bir darbe yapmıştır ama darbenin sonucunda dünya
tarihini ne ölçüde değiştirdiklerini hayal dahi edemezler. Gerçekleşmeyen bu
evlilik sonrasında (Doğu) Roma İmparatorluğu 650 yıl, Kutsal Roma Cermen
İmparatorluğu da 1000 yıl yaşadı, birini Fatih II. Mehmet, diğeri Napoleon
yıktı. Roma tarihinde zibil gibi yaşanan taht kavgalarından biri gibi mi ele
alalım bu meseleyi, yoksa tarihin gidişatını değiştiren devasa bir olay olarak
mı değerlendirelim? Elimden geldiğince detaylı olarak anlattığım bu olayın
yanında, daha yüzeysel şekilde değineceğim türlü olaylara da bakabiliriz tarih
sayfalarına: Hz. Osman’ın (82 yaşındayken) idareciliğinden memnuniyetsizlik
duyan isyancılar tarafından öldürülmesi, sonrasındaki Hz. Ali – Muaviye çekişmesine
ve türlü iç savaşlara, iğrenç hadiselere kapı açmıştı ve fitne, o zamandan beri
-1500 yıldır- İslam âleminin bölünmüşlüğünün miladı olarak kabul edilir.
Uzattım yeterince, son örnek Cengiz Han üzerine olsun, ticaret heyetini barış
içinde olduğu Harezmşah ülkesine, Otrar kentine gönderir, Otrar valisi İnalcık
450 kişilik bu heyetin tamamını öldürtür ve mallarına el koyar. Cengiz Bu defa
Harezm Sultanına doğrudan bir heyet yollar, İnalcık’ın cezalandırılmasını ve el
konulan malların tazminini ister. Harezm Şah Alaaddin Muhammed, kendisine gelen
bu heyeti de toptan idam ettirir. Birkaç adamın gösterdiği aç gözlülük, kibir,
güç zehirlenmesi, Cengiz Han’ın dünyanın götünü sikmesinin kıvılcımını
yakmıştır böylece, bu olaylardan sonra Cengiz Han dünyanın gördüğü en büyük
imparatorluğu önüne çıkan her devletin amına koyarak kurar. Ne gözü
yükseklerdeki Nikephoros, ne Hz. Osman’a isyan edenler, ne de moron İnalcık ve
Alaaddin Muhammed, davranışlarının sonuçlarını bilemezlerdi. Çünkü o anda yaşıyorlardı. İleri görüşlülük,
vizyon, akıl, tefekkür ve muhakeme, herkesin harcı değil.
Günümüze, Corona’ya dönelim şimdi. Dedim ya yukarıda, bu
salgın hastalığın toplum sağlığına, sosyal devlet kavramına, ekonomik sisteme,
sosyolojik süreçlere dair çok büyük darbeleri olacak. Yüzbinlerce kişi
hastanelere hücum ettiğinde hangi kapasite onlara yetecek? Doktor, yatak, cihaz,
donanım ihtiyacı giderecek mi? Asla. İtalya’da, İspanya’da yaşanan, belki bir nebze
daha iyisi ya da daha kötüsü şeklinde ülkemizde de yaşanacak. İnsanlara evde
kalmaları çağrısı yapılıyor, beyaz yakalılar mesleğini büyük oranda internet
üzerinden yapabilir, peki ya mavi yakalılar? Günlük geliriyle yaşayanlar? Yevmiye
ile çalışanlar? İnşaat işçilerinden esnafa, KOBİ’lere, nasıl hayatlarını kazanacak,
evlerini, ailelerini geçindirecek bu insanlar? İlacı ve aşısı olmayan, aniden
ortaya çıkmış bir salgın hastalıktan korunmanın tek yolu, salgına sebep olan
virüsün yolundan çekilmek, tamam, ama nasıl? Alınan her önlemin aslında iş
işten geçtikten sonra uygulamaya geçildiği düşünülürse, bu korkunç salgının
yayılması nasıl mümkün olabilir? Her konuda geç kalındı. Ve devam ediyor bu
vurdumduymazlık. Ürkek, çekingen, mehter adımıyla açıklanan yasaklar salgına
dair ba’de harab el basra hüviyetinde.
Şimdi şöyle bir geriye bakalım.
Çinde ilk ölüm 11 Ocakta yaşandı. On binlerce kişiye bulaştı
virüs.
Fransa’da 14 şubatta, İran’da 19 şubatta, İtalya’da 22
şubatta ilk ölüm gerçekleşti. Güney Kore’de, Japonya’da, daha bir çok ülkede çığ
gibi artan hasta ve ölü sayıları ve alınan sert önlemler üzerine her gün haber
bombardımanına uğradık. Okulların kapandığını, uçuşların durdurulduğunu, sosyal
hayata kısıtlamaların getirildiğini okuduk hep. Hiçbir şey olmamış gibi
yaşamaya devam etti ülkemiz. Kimi şaşırıyordu okuduklarına, kimisi de oh olsun diyordu. Her ülkeye, her
millete bela olan bu virüsün ülkemize uğramayacağına dair tuhaf bir özgüven
vardı. Pompalanan hayal.
Kendimi dünyanın en zeki insanı olarak görmüyorum. Yok öyle
bir şey. Ne var ki, uçuşlar, turistler, göçmenler, umreciler, kalabalıklar,
okullar, camiler, barlar, düğünler, toplu taşıma araçları, semt pazarları ve bu
paragrafa eklenebilecek sayısız unsur göz önüne alındığında, ilk anda alınacak
sert tedbirlerle önüne geçilebilecek, en azından kontrol altına alınabilecek bu
tehlike, risk grubundakilere uygulanılacak testlerle sağlamlaştırılabilecekken,
hiçbir şey yokmuş gibi davranılmaya devam etti.
10 martta Türkiye’deki ilk coronavirüs vakası açıklandı. Şüphesiz
bu, ilk hasta değildi. Tek hasta değildi. Tespit
edilen ilk vakaydı. Bunların arasında çok fark var. Bir salgına sebep olan
virüsün kendisinde de olduğu öğrenilen ilk kişi.
O günlerde kalabalıklardan uzak durmaya başlamıştık. Havva
benden daha titizdi, sonuçta işe gitmek için metro+Marmaray+metro kullandığı
için işsiz güçsüz eşine kıyasla daha büyük bir risk altında. O günlerden çok
önce Sirkeciye gitmiş, yaklaşan felaket için bir kutu maske almıştım. (24
şubatta) Ertesi hafta el dezenfektanı da alıp cebinde taşımasını söyledim. Yani
ilk vaka10 martta deklare edildiğine göre, o tarihten çok önce bunları edinmiştik, ne
var ki kuluçka süresini göz önüne alırsak maske – dezenfektan aldığım günlerde
hastalık/hastalar zaten aramızdaydı.
11 Martta Havva’nın patronunun rol aldığı bir tiyatro
oyununa izleyici olarak katıldık, Moda’ya gittik. Giderken de endişeliydik, o
kalabalığa girmeyi ikimiz de istemiyorduk ama çok önceden belirlenmiş bir
organizasyondu, kimseye dokunmadan, sarılmadan, öpmeden geçirdik, elimizi
dezenfektan jelle sık sık temizlemeye gayret ederek. Hatta bana tokalaşmak
üzere uzanan bir eli havada bırakma saygısızlığı yapıp taçlandırdım bu önlemler
yumağını.
Ertesi gün, 12 martta annemlere akşam yemeğine gittim tek
başıma. Onların gözünü korkutmak, “paça
içene bir şey olmuyormuş” safsatası gibi götlüklere kulak vermemeleri için
açık seçik konuştum kendileriyle. Babama “vakit namazlarına gitmemesini, cumaya
da gitmesinin doğru olmadığını ama ben gitme desem de cumaya gideceğini
bildiğimi, en azından vakit namazlarında cemaate girmemesini” söyledim. Yarım
ağızla güldü, “hiç olur mu öyle şey, bakalım” diye mukabele etti.
Bir gün sonra cumaydı, 13 mart. Heyecanla bekledim diyanet
ya da birisi açıklama yapsın, Cuma namazını iptal etsin diye. Gel beni de hasta
et demekten başka bir şey değildi çünkü mevcut durum. Hayır, olmadı öyle bir
şey. Aksine, şöyle bir haber geldi:
(…)
“Cuma namazı kılınmayacak” iddialarına yönelik Diyanet
İşleri Başkanlığı Özel Kalem Müdürü Hasan Güçlü konu ile ilgili şu açıklamada
bulundu:
*Koronavirüs nedeniyle 13 Mart Cuma günü, Cuma namazının
kılınmayacağına dair, Sayın Diyanet İşleri Başkanımızın sosyal medya hesabından
yapılmış gibi gösterilen ve gerçekle ilgisi olmayan bir ekran görüntüsünün, çok
sayıda sosyal medya gruplarında paylaşıldığı öğrenilmiştir. Söz konusu paylaşım
gerçek dışıdır.
*Cuma namazının kılınmaması gibi bir durum söz konusu
değildir. İtibar edilmemesi istirham olunur.
DİYANET İŞLERİ BAKANLIĞI’NDAN CUMA NAMAZI AÇIKLAMASI
Diyanet İşleri Başkanlığı Basın Müşavirliği sosyal medya
hesaplarından yapılan duyuruda Başkan Erbaş’ın yarın (13 Mart) Ankara Ahmet
Hamdi Akseki Camii’nde “Tedbir Mümin’den Takdir Allah’tandır” konulu hutbe irad
edip Cuma namazı kıldıracağı bilgisi paylaşıldı.
(…)
Babam ve on binlerce Müslüman, camileri doldurdu bunun
üzerine. Yarım ağızla karantina altındaysanız gitmeyin evde namazını kılın
dendi ardından. Laf olsun torba dolsun.
Hep geç kalınmasından bahsetmiştim az evvel. Sadece 10 gün
önceden bahsediyorum burada, bugün 23 mart! Yukarıdaki Cuma namazı bahsinin
geçtiği tarih 13 marttı, ilk ve ortaokullar 16 martta kapandı. 20 martta Cuma namazları ve vakit namazlarının cemaatle
kılınmasının önüne geçildi. Derken restorantlar, cafeler, pavyonlar, diskolar,
pazarlar, vs. İki gün önce 65 yaş üzeri vatandaşların sokağa çıkmaları
yasaklandı.
Yarım yamalak tedbirler. Dostlar alışverişte görsün. Bu gün
itibarıyla ülkemizde toplam vaka sayısının (1236) ve hayatını kaybedenlerin
sayısının (30) çok olmadığı konusu işleniyor, çok basit bir şey gözden
kaçırılırken: O kadar az kişiye virüs testi yapılıyor ki, gerçek sayının
bilinmesi 14 günlük kuluçka süresi yüzünden zaten mümkün değil, ama belirtileri
gösterenleri bile test edip belirleyemiyoruz. Diğer bir değişle onbinlerce
hasta olabilir dışarıda. Neden olmasın? Olmaması mümkün mü?
Test yapılmıyor, önlemler hep geç alınıyor. Home Office lüksünden
uzak, dışarıda çalışmaya mecbur kalıp ayaklarını sürüye sürüye her gün sokağa
çıkan yüzbinler maske ya da eldivenin yarattığı suni güvence ile toplu taşıma
kullanır, başkalarıyla aynı ortama girme riskini yaşarken, bir yandan da ciddiyetten
uzak, çekingence alınan resmi tedbirler
gerizekalı kalabalıkların üzerinde hiçbir kısıtlama yaratamıyor; millet gene
pikniğe, sahillere, düğünlere, mangal yakmaya, gezip tozmaya, asker uğurlamaya devam ediyor.
Devlet, panik ortamı yaratmamak için tam
ve kesin sokağa çıkma yasağı uygulamaktan kaçınıyor, bu bariz bir şekilde
meydanda, o nedenle hep ‘bir şey olduktan
sonra’ yasak geliyor. Asker uğurlama mallığının yüzlerce kişiyi dip dibe
otobüs terminallerine doluşturduğu görülünce asker uğurlama yasaklandı.
Ardından insanların piknik sevdası, piknik bayramından sonra yasaklandı.
Sporcular yüksek sesle isyan etmese müsabakalar seyircisiz de olsa oynanmaya
devam edecekti. Yaşlıların parklarda pineklediği, dolandığı dikkat çekince bu
defa da 65 yaş üzeri yaşlılara evden çıkma yasağı getirildi. Özetle, palyatif
çözümlerle önlem aldık demenin kırk çeşit yolunu bulmuş gibi davranıyor
yetkililer.
Zurnanın zırt dediği yere geliyoruz.
Sosyal bilimler uzmanı değilim. Kafam çalışır ama fütüristik
çıkarımlarda bulunmaya kalkacak kadar haddini bilmez biri sayılmam. Ne var ki,
önünde sonunda toplu/kesin bir sokağa çıkma yasağı hayata geçecek Türkiye’de,
tıpkı Çin’de ya da salgınla mücadele ederken çaresiz kalmış başka ülkelerde
olduğu gibi. İşte o zaman –bir gamlı
baykuşa, su katılmamış karamsara yakışır şekilde çok tuhaf bir dönem başlayacak
endişesindeyim, birbirini tetikleyecek.
Öncelikle sağlık sistemi sokağa çıkma yasağını mecbur
kılacak şekilde yayılan salgının korkunç yükünü kaldıramayacak. Nasıl İspanya’da,
İtalya’da hastalar için hastaneler yetersiz geldikten sonra okullardaki
sınıflara, spor salonlarına yatak, döşek ya da sadece çarşaf sererek hastalara
bakmaya başladılarsa burada da benzer sahneleri göreceğiz. İtalya’da olduğu gibi solunum cihazlarına kimin
bağlanacağını doktorlar seçecek, kimi hasta bu karar sonucu ölüme gidecek, kimi tedavi
edilecek. Ekipman yetmeyecek. Hastalık doktorlara, hemşirelere bulaşacak
yoğunluk yüzünden, sağlık personeli hem salgının saçıcı unsuruna dönüşecek, hem
de tükenecek. Ekonomi durmasın, hayat devam etsin diye alınmayan önlemler, çok
uzak olmayan bu dehşet günlerinde misliyle kayba yol açacak. Dün diyanetin
açıkladığı gibi artık kefenle değil ceset torbaları ya da tabutla definler
yapıldıkça, gasil işleminin uzaktan hortumla su püskürterek uygulandığı biraz
daha işitilince, dehşet artacak. Açıklanan rakamların buzdağının görünen ucu
olduğu gerçeği, iş işten geçtikten sonra dank edecek kafalara.
Sokağa çıkma yasağı, beyaz yakalı orta-üst kesim haricinde
büyük bir kriz yaratacak. İnsanlar aç kalacaklar. Faturalar, kira ödemeleri,
krediler derken, perişanlık başlayacak. her şey devletten beklenecek bu zor
durumda. Devlet ne kadarını karşılayabilecek? Doğalgaz, elektrik, su
faturalarından başkasına gücü yetmeyeceğinden pansuman gibi bunları erteleyecek,
ama erteleme de çözüm olmayacak çünkü erteleneceği zamana kadar zaten vatandaş
para kazanamayıp evinde oturacağı için zamanı geldiğinde ödeme yapamayacak.
Kira ile geçinen insanlar olduğundan kiraları da öteleyemeyecek devlet. Tüm
masraflar, harcalamalar ne olacak peki? Yüz binlerce kişiye nakdi yardım
yapılması mümkün değil. Ekonominin durması devleti kendi (vergi) gelirlerinden
de vaz geçmek zorunda bırakacağından, vatandaşın da devletin de yıkımı olacak
bu durum. Devlete güven, sevgi azalacak. Devlet baba olarak değil, almaya gelince alan, vermeye gelince
vermeyen bir kabadayı gibi düşünülmeye başlanacak. Tepkinin, öfkenin
sınırlarını bilemeyiz. Yokluğun, aczin artması öngörülemeyecek olayları peşinden
getirebilir. Söz gelimi göçmenler hedef alınabilir ya da büyük çaplı yağma
olaylarıyla karşı karşıya kalabiliriz. Açlık, gözü dönmüşlükle bir araya
gelince nelerle karşılaşılacağını kimse bilemez. Korkutucu şeylerden
bahsediyorum farkındayım. Rabbim muhafaza buyursun diyebilirim ancak.
Daha önce de yazmıştım, aklından
vazgeçmiş çok fazla insan var bu toplumda. Hala dua ederiz, Allah bize bu
virüsün bulaşmasına izin vermez, ibadetim beni korur, virüsten korkmam Allah’tan
korkarım diye ortalarda gezinen insanımsılar. O virüsü, Covid 19’u yaratan
Allah değilmiş gibi konuşan beyinsizler, sanki tarih boyunca dua edenlere,
ibadet ehline hastalık dokunmamış gibi konuşan, yaşayan cahiller sürüsü.
Ümreden gelip de alındığı karantina ortamında öfkesini polise tükürüp gösteren,
‘ben hastaysam sen de hasta ol’ diyen sefil kalabalık. İşte onlar da bu süreçte
yamulacaklar, kendileri âbid, mümin, mübarek gören bu kesim, felaketleri,
hastalıkları, deprem gibi, sel gibi doğa olaylarını hep ilahi ceza gibi ele
aldıklarından kendi kutsallıklarına yakıştırmadıkları bu hastalıkla
yüzleşecekler. “Biz ibadet ediyoruz,
Allah da bizi koruyacaktır” şeklinde yarattıkları zırva ve imansızlık ölçüsünde
Allahın kendilerine bunu borçlu olduğuna dair illüzyon, yüzlerine yumruk gibi indiğinde yüzleşecekleri
şokla ne yapacaklarını bilemeyecekler. Yaradanı suçlamaya kadar gidecek bu
durum.
Aslında daha yazacak çok şey var. Bunca zırvaladığım şeyler
sadece Türkiye için de değil, dünyanın geneli açısından büyük değişimlerin
habercisi. Alınmayan önlemler, terk edilmeyen keyif unsurları, dev aynasındaki
görüntülere tapını, yaşanacak öfke, kaos… Çok tuhaf, tarihi günlerden geçiyoruz
ve henüz bu dönemi anlamlandırmaktan uzağız, ancak distopyalara yaraşır türden
korkunç öngörülerde bulunabiliyoruz.
Bu hengâmede sigarasız 3 gün 17 saat geçirdim. Bence iyi
dayanıyorum.
Bu salgından yırtabilirsem ciğerlerime iyi davranmaya
kararlıyım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!