23 Mart 2020 Pazartesi

Corona Virüs ve Korkunç ve Dağınık Kaygılarım Üzerine...


Korkunç bir felakete doğru adım adım gidiyoruz. Bu blog senelerdir okuyucuya kapalı, kişisel günlüğüm olmasının yanı sıra yaşananları –tarihi- kaydetmek için de yazmaya başladığım ilk günden beri bir tür arşiv olarak kullanıyorum burayı. Elli yaşıma merdiven dayadım ve böyle bir şey görmedim, yaşamadım. Önüne geçilmesi imkânsız hale gelen bir sağlık krizi bizi bekliyor, öylesine büyük bir kriz dalgası olacak ki bu, ardından bütün dengeleri alt üst edici bir ekonomik kriz ortaya çıkacak, nihayetinde bu olan bitenin sosyolojik ve siyasi sonuçları tahmin edilemez ölçüde sarsacak insanları. Tarihi hadiseler, o hadiseler yaşandığında değerlendirilebilecek olgular değildir. Ne olayların mahiyeti, ne sonuçları kestirilemez. Söz gelimi 8. Yüzyılın sonlarına gidelim, Papa III. Leo, kuzey İtalya’dan akın akın gelen Lombardları durdurmak için İstanbul’daki (Doğu – aslında tek, yegâne) Roma İmparatoru VI. Constantine’den siyasi ve askeri yardım ister, VI. Constantine’in ise başı başka türlü gailelerle meşguldur ve Papalığın beklentisini karşılayamaz. Papalık kendisinin ve İtalya’nın savunmasız durumda kalmasından ötürü başka çözüm arayışına girer, derken VI. Constantine’in öleceği tutar ve tahta anası İrene (Eirene) geçer, hem de tam yetkiyle. Papa, bunu fırsat bilip Roma İmparatorluğunun başında bir kadın olamayacağını deklare eder ve zaten yardım gelmesinden ümidini kestiğini (Doğu) Roma İmparatorluğuna sırtını döner, baş belası Lombardlara karşı Franklara yanaşır; Papalığı ve İtalya’yı Lombardlardan korursa, Frank Kralı Charlemagne’a Roma İmparatoru tacını giydirip kutsayacağını vaad eder. Charlemagne rolünü oynar, Lombardları ezer, devamında (bir koruyucu bulmaktan ötürü mutlu) Papa tarafından Roma İmparatoru olarak kendisine taç giydirilir. Kadim siyaset teorisi darmadağın olmuştur böylece, çünkü ‘gökte bir Tanrı varsa, yeryüzünde de bir İmparator olmalıdır’ anlayışı, Papanın bu hilesiyle yamulmuştur. Çünkü herkes bilir ki öz hakiki Roma İmparatoru, başkenti Constantinopolis olan doğudadır. Yeni bir Roma İmparatorluğu yaratılamaz. Zaten orijinali –tahtta bir kadının oturuyor olması sıkıntısı hariç- orada durmaktadır. Sorunu çözmek için Frankların Kralı (yani uyduruk Kutsal Roma-Germen İmparatoru) Charlemagne ile (Doğu) Roma İmparatoriçesi İrene arasında bir evlilik bağı fikri ortaya atılır! Böylece bütün taşlar yerli yerine oturacaktır. Taraflar bu fikre sıcak bakarlar. Şimdi, bir düşünün, bu evlilik olsaydı dünya tarihi nasıl şekillenirdi? 802 senesinden bahsediyorum size. Hemen hemen aynı zamanlarda, Avrupa haritasının şu şekilde olduğunu göz önünde bulundurursak, ülkenin sınırları, siyasi ve askeri gücü, geleceğine dair uçuk kaçık spekülasyonlar yapabileceğimiz tek bir devlet meydana çıkardı, ne var ki günümüzden geriye baktığımızda çok başka bir tarih yazımına sahibiz: Evlilik için heyetlerin yola çıkmasının eli kulağındayken, ansızın (Doğu) Roma İmparatoriçesi İrene bir saray darbesiyle alaşağı edilir ve Midilli adasına sürgüne gönderilir. Yerine tahta geçen Nikephoros, Papa’ya da Charlemagne’a da orta parmağını gösterir. Tahta göz koymuş bir grup muhteris, bu uğurda başarılı bir darbe yapmıştır ama darbenin sonucunda dünya tarihini ne ölçüde değiştirdiklerini hayal dahi edemezler. Gerçekleşmeyen bu evlilik sonrasında (Doğu) Roma İmparatorluğu 650 yıl, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu da 1000 yıl yaşadı, birini Fatih II. Mehmet, diğeri Napoleon yıktı. Roma tarihinde zibil gibi yaşanan taht kavgalarından biri gibi mi ele alalım bu meseleyi, yoksa tarihin gidişatını değiştiren devasa bir olay olarak mı değerlendirelim? Elimden geldiğince detaylı olarak anlattığım bu olayın yanında, daha yüzeysel şekilde değineceğim türlü olaylara da bakabiliriz tarih sayfalarına: Hz. Osman’ın (82 yaşındayken) idareciliğinden memnuniyetsizlik duyan isyancılar tarafından öldürülmesi, sonrasındaki Hz. Ali – Muaviye çekişmesine ve türlü iç savaşlara, iğrenç hadiselere kapı açmıştı ve fitne, o zamandan beri -1500 yıldır- İslam âleminin bölünmüşlüğünün miladı olarak kabul edilir. Uzattım yeterince, son örnek Cengiz Han üzerine olsun, ticaret heyetini barış içinde olduğu Harezmşah ülkesine, Otrar kentine gönderir, Otrar valisi İnalcık 450 kişilik bu heyetin tamamını öldürtür ve mallarına el koyar. Cengiz Bu defa Harezm Sultanına doğrudan bir heyet yollar, İnalcık’ın cezalandırılmasını ve el konulan malların tazminini ister. Harezm Şah Alaaddin Muhammed, kendisine gelen bu heyeti de toptan idam ettirir. Birkaç adamın gösterdiği aç gözlülük, kibir, güç zehirlenmesi, Cengiz Han’ın dünyanın götünü sikmesinin kıvılcımını yakmıştır böylece, bu olaylardan sonra Cengiz Han dünyanın gördüğü en büyük imparatorluğu önüne çıkan her devletin amına koyarak kurar. Ne gözü yükseklerdeki Nikephoros, ne Hz. Osman’a isyan edenler, ne de moron İnalcık ve Alaaddin Muhammed, davranışlarının sonuçlarını bilemezlerdi. Çünkü o anda yaşıyorlardı. İleri görüşlülük, vizyon, akıl, tefekkür ve muhakeme, herkesin harcı değil.


Günümüze, Corona’ya dönelim şimdi. Dedim ya yukarıda, bu salgın hastalığın toplum sağlığına, sosyal devlet kavramına, ekonomik sisteme, sosyolojik süreçlere dair çok büyük darbeleri olacak. Yüzbinlerce kişi hastanelere hücum ettiğinde hangi kapasite onlara yetecek? Doktor, yatak, cihaz, donanım ihtiyacı giderecek mi? Asla. İtalya’da, İspanya’da yaşanan, belki bir nebze daha iyisi ya da daha kötüsü şeklinde ülkemizde de yaşanacak. İnsanlara evde kalmaları çağrısı yapılıyor, beyaz yakalılar mesleğini büyük oranda internet üzerinden yapabilir, peki ya mavi yakalılar? Günlük geliriyle yaşayanlar? Yevmiye ile çalışanlar? İnşaat işçilerinden esnafa, KOBİ’lere, nasıl hayatlarını kazanacak, evlerini, ailelerini geçindirecek bu insanlar? İlacı ve aşısı olmayan, aniden ortaya çıkmış bir salgın hastalıktan korunmanın tek yolu, salgına sebep olan virüsün yolundan çekilmek, tamam, ama nasıl? Alınan her önlemin aslında iş işten geçtikten sonra uygulamaya geçildiği düşünülürse, bu korkunç salgının yayılması nasıl mümkün olabilir? Her konuda geç kalındı. Ve devam ediyor bu vurdumduymazlık. Ürkek, çekingen, mehter adımıyla açıklanan yasaklar salgına dair ba’de harab el basra hüviyetinde.


Şimdi şöyle bir geriye bakalım.

Çinde ilk ölüm 11 Ocakta yaşandı. On binlerce kişiye bulaştı virüs.
Fransa’da 14 şubatta, İran’da 19 şubatta, İtalya’da 22 şubatta ilk ölüm gerçekleşti. Güney Kore’de, Japonya’da, daha bir çok ülkede çığ gibi artan hasta ve ölü sayıları ve alınan sert önlemler üzerine her gün haber bombardımanına uğradık. Okulların kapandığını, uçuşların durdurulduğunu, sosyal hayata kısıtlamaların getirildiğini okuduk hep. Hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etti ülkemiz. Kimi şaşırıyordu okuduklarına, kimisi de oh olsun diyordu. Her ülkeye, her millete bela olan bu virüsün ülkemize uğramayacağına dair tuhaf bir özgüven vardı. Pompalanan hayal.


Kendimi dünyanın en zeki insanı olarak görmüyorum. Yok öyle bir şey. Ne var ki, uçuşlar, turistler, göçmenler, umreciler, kalabalıklar, okullar, camiler, barlar, düğünler, toplu taşıma araçları, semt pazarları ve bu paragrafa eklenebilecek sayısız unsur göz önüne alındığında, ilk anda alınacak sert tedbirlerle önüne geçilebilecek, en azından kontrol altına alınabilecek bu tehlike, risk grubundakilere uygulanılacak testlerle sağlamlaştırılabilecekken, hiçbir şey yokmuş gibi davranılmaya devam etti.


10 martta Türkiye’deki ilk coronavirüs vakası açıklandı. Şüphesiz bu, ilk hasta değildi. Tek hasta değildi. Tespit edilen ilk vakaydı. Bunların arasında çok fark var. Bir salgına sebep olan virüsün kendisinde de olduğu öğrenilen ilk kişi.


O günlerde kalabalıklardan uzak durmaya başlamıştık. Havva benden daha titizdi, sonuçta işe gitmek için metro+Marmaray+metro kullandığı için işsiz güçsüz eşine kıyasla daha büyük bir risk altında. O günlerden çok önce Sirkeciye gitmiş, yaklaşan felaket için bir kutu maske almıştım. (24 şubatta) Ertesi hafta el dezenfektanı da alıp cebinde taşımasını söyledim. Yani ilk vaka10 martta deklare edildiğine göre, o tarihten çok önce bunları edinmiştik, ne var ki kuluçka süresini göz önüne alırsak maske – dezenfektan aldığım günlerde hastalık/hastalar zaten aramızdaydı.


11 Martta Havva’nın patronunun rol aldığı bir tiyatro oyununa izleyici olarak katıldık, Moda’ya gittik. Giderken de endişeliydik, o kalabalığa girmeyi ikimiz de istemiyorduk ama çok önceden belirlenmiş bir organizasyondu, kimseye dokunmadan, sarılmadan, öpmeden geçirdik, elimizi dezenfektan jelle sık sık temizlemeye gayret ederek. Hatta bana tokalaşmak üzere uzanan bir eli havada bırakma saygısızlığı yapıp taçlandırdım bu önlemler yumağını.


Ertesi gün, 12 martta annemlere akşam yemeğine gittim tek başıma. Onların gözünü korkutmak, “paça içene bir şey olmuyormuş” safsatası gibi götlüklere kulak vermemeleri için açık seçik konuştum kendileriyle. Babama “vakit namazlarına gitmemesini, cumaya da gitmesinin doğru olmadığını ama ben gitme desem de cumaya gideceğini bildiğimi, en azından vakit namazlarında cemaate girmemesini” söyledim. Yarım ağızla güldü, “hiç olur mu öyle şey, bakalım” diye mukabele etti.


Bir gün sonra cumaydı, 13 mart. Heyecanla bekledim diyanet ya da birisi açıklama yapsın, Cuma namazını iptal etsin diye. Gel beni de hasta et demekten başka bir şey değildi çünkü mevcut durum. Hayır, olmadı öyle bir şey. Aksine, şöyle bir haber geldi:
(…)
“Cuma namazı kılınmayacak” iddialarına yönelik Diyanet İşleri Başkanlığı Özel Kalem Müdürü Hasan Güçlü konu ile ilgili şu açıklamada bulundu:
*Koronavirüs nedeniyle 13 Mart Cuma günü, Cuma namazının kılınmayacağına dair, Sayın Diyanet İşleri Başkanımızın sosyal medya hesabından yapılmış gibi gösterilen ve gerçekle ilgisi olmayan bir ekran görüntüsünün, çok sayıda sosyal medya gruplarında paylaşıldığı öğrenilmiştir. Söz konusu paylaşım gerçek dışıdır.
*Cuma namazının kılınmaması gibi bir durum söz konusu değildir. İtibar edilmemesi istirham olunur.
DİYANET İŞLERİ BAKANLIĞI’NDAN CUMA NAMAZI AÇIKLAMASI
Diyanet İşleri Başkanlığı Basın Müşavirliği sosyal medya hesaplarından yapılan duyuruda Başkan Erbaş’ın yarın (13 Mart) Ankara Ahmet Hamdi Akseki Camii’nde “Tedbir Mümin’den Takdir Allah’tandır” konulu hutbe irad edip Cuma namazı kıldıracağı bilgisi paylaşıldı.
(…)

Babam ve on binlerce Müslüman, camileri doldurdu bunun üzerine. Yarım ağızla karantina altındaysanız gitmeyin evde namazını kılın dendi ardından. Laf olsun torba dolsun.


Hep geç kalınmasından bahsetmiştim az evvel. Sadece 10 gün önceden bahsediyorum burada, bugün 23 mart! Yukarıdaki Cuma namazı bahsinin geçtiği tarih 13 marttı, ilk ve ortaokullar 16 martta kapandı. 20 martta Cuma  namazları ve vakit namazlarının cemaatle kılınmasının önüne geçildi. Derken restorantlar, cafeler, pavyonlar, diskolar, pazarlar, vs. İki gün önce 65 yaş üzeri vatandaşların sokağa çıkmaları yasaklandı.


Yarım yamalak tedbirler. Dostlar alışverişte görsün. Bu gün itibarıyla ülkemizde toplam vaka sayısının (1236) ve hayatını kaybedenlerin sayısının (30) çok olmadığı konusu işleniyor, çok basit bir şey gözden kaçırılırken: O kadar az kişiye virüs testi yapılıyor ki, gerçek sayının bilinmesi 14 günlük kuluçka süresi yüzünden zaten mümkün değil, ama belirtileri gösterenleri bile test edip belirleyemiyoruz. Diğer bir değişle onbinlerce hasta olabilir dışarıda. Neden olmasın? Olmaması mümkün mü?


Test yapılmıyor, önlemler hep geç alınıyor. Home Office lüksünden uzak, dışarıda çalışmaya mecbur kalıp ayaklarını sürüye sürüye her gün sokağa çıkan yüzbinler maske ya da eldivenin yarattığı suni güvence ile toplu taşıma kullanır, başkalarıyla aynı ortama girme riskini yaşarken, bir yandan da ciddiyetten uzak,  çekingence alınan resmi tedbirler gerizekalı kalabalıkların üzerinde hiçbir kısıtlama yaratamıyor; millet gene pikniğe, sahillere, düğünlere, mangal yakmaya, gezip tozmaya, asker uğurlamaya devam ediyor.  Devlet, panik ortamı yaratmamak için tam ve kesin sokağa çıkma yasağı uygulamaktan kaçınıyor, bu bariz bir şekilde meydanda, o nedenle hep ‘bir şey olduktan sonra’ yasak geliyor. Asker uğurlama mallığının yüzlerce kişiyi dip dibe otobüs terminallerine doluşturduğu görülünce asker uğurlama yasaklandı. Ardından insanların piknik sevdası, piknik bayramından sonra yasaklandı. Sporcular yüksek sesle isyan etmese müsabakalar seyircisiz de olsa oynanmaya devam edecekti. Yaşlıların parklarda pineklediği, dolandığı dikkat çekince bu defa da 65 yaş üzeri yaşlılara evden çıkma yasağı getirildi. Özetle, palyatif çözümlerle önlem aldık demenin kırk çeşit yolunu bulmuş gibi davranıyor yetkililer.

Zurnanın zırt dediği yere geliyoruz.

Sosyal bilimler uzmanı değilim. Kafam çalışır ama fütüristik çıkarımlarda bulunmaya kalkacak kadar haddini bilmez biri sayılmam. Ne var ki, önünde sonunda toplu/kesin bir sokağa çıkma yasağı hayata geçecek Türkiye’de, tıpkı Çin’de ya da salgınla mücadele ederken çaresiz kalmış başka ülkelerde olduğu gibi.  İşte o zaman –bir gamlı baykuşa, su katılmamış karamsara yakışır şekilde çok tuhaf bir dönem başlayacak endişesindeyim, birbirini tetikleyecek.

Öncelikle sağlık sistemi sokağa çıkma yasağını mecbur kılacak şekilde yayılan salgının korkunç yükünü kaldıramayacak. Nasıl İspanya’da, İtalya’da hastalar için hastaneler yetersiz geldikten sonra okullardaki sınıflara, spor salonlarına yatak, döşek ya da sadece çarşaf sererek hastalara bakmaya başladılarsa burada da benzer sahneleri göreceğiz. İtalya’da olduğu gibi solunum cihazlarına kimin bağlanacağını doktorlar seçecek, kimi hasta bu karar sonucu ölüme gidecek, kimi tedavi edilecek. Ekipman yetmeyecek. Hastalık doktorlara, hemşirelere bulaşacak yoğunluk yüzünden, sağlık personeli hem salgının saçıcı unsuruna dönüşecek, hem de tükenecek. Ekonomi durmasın, hayat devam etsin diye alınmayan önlemler, çok uzak olmayan bu dehşet günlerinde misliyle kayba yol açacak. Dün diyanetin açıkladığı gibi artık kefenle değil ceset torbaları ya da tabutla definler yapıldıkça, gasil işleminin uzaktan hortumla su püskürterek uygulandığı biraz daha işitilince, dehşet artacak. Açıklanan rakamların buzdağının görünen ucu olduğu gerçeği, iş işten geçtikten sonra dank edecek kafalara.


Sokağa çıkma yasağı, beyaz yakalı orta-üst kesim haricinde büyük bir kriz yaratacak. İnsanlar aç kalacaklar. Faturalar, kira ödemeleri, krediler derken, perişanlık başlayacak. her şey devletten beklenecek bu zor durumda. Devlet ne kadarını karşılayabilecek? Doğalgaz, elektrik, su faturalarından başkasına gücü yetmeyeceğinden pansuman gibi bunları erteleyecek, ama erteleme de çözüm olmayacak çünkü erteleneceği zamana kadar zaten vatandaş para kazanamayıp evinde oturacağı için zamanı geldiğinde ödeme yapamayacak. Kira ile geçinen insanlar olduğundan kiraları da öteleyemeyecek devlet. Tüm masraflar, harcalamalar ne olacak peki? Yüz binlerce kişiye nakdi yardım yapılması mümkün değil. Ekonominin durması devleti kendi (vergi) gelirlerinden de vaz geçmek zorunda bırakacağından, vatandaşın da devletin de yıkımı olacak bu durum. Devlete güven, sevgi azalacak. Devlet baba olarak değil, almaya gelince alan, vermeye gelince vermeyen bir kabadayı gibi düşünülmeye başlanacak. Tepkinin, öfkenin sınırlarını bilemeyiz. Yokluğun, aczin artması öngörülemeyecek olayları peşinden getirebilir. Söz gelimi göçmenler hedef alınabilir ya da büyük çaplı yağma olaylarıyla karşı karşıya kalabiliriz. Açlık, gözü dönmüşlükle bir araya gelince nelerle karşılaşılacağını kimse bilemez. Korkutucu şeylerden bahsediyorum farkındayım. Rabbim muhafaza buyursun diyebilirim ancak.


Daha önce de yazmıştım, aklından vazgeçmiş çok fazla insan var bu toplumda. Hala dua ederiz, Allah bize bu virüsün bulaşmasına izin vermez, ibadetim beni korur, virüsten korkmam Allah’tan korkarım diye ortalarda gezinen insanımsılar. O virüsü, Covid 19’u yaratan Allah değilmiş gibi konuşan beyinsizler, sanki tarih boyunca dua edenlere, ibadet ehline hastalık dokunmamış gibi konuşan, yaşayan cahiller sürüsü. Ümreden gelip de alındığı karantina ortamında öfkesini polise tükürüp gösteren, ‘ben hastaysam sen de hasta ol’ diyen sefil kalabalık. İşte onlar da bu süreçte yamulacaklar, kendileri âbid, mümin, mübarek gören bu kesim, felaketleri, hastalıkları, deprem gibi, sel gibi doğa olaylarını hep ilahi ceza gibi ele aldıklarından kendi kutsallıklarına yakıştırmadıkları bu hastalıkla yüzleşecekler. “Biz ibadet ediyoruz, Allah da bizi koruyacaktır” şeklinde yarattıkları zırva ve imansızlık ölçüsünde Allahın kendilerine bunu borçlu olduğuna dair illüzyon,  yüzlerine yumruk gibi indiğinde yüzleşecekleri şokla ne yapacaklarını bilemeyecekler. Yaradanı suçlamaya kadar gidecek bu durum.

Aslında daha yazacak çok şey var. Bunca zırvaladığım şeyler sadece Türkiye için de değil, dünyanın geneli açısından büyük değişimlerin habercisi. Alınmayan önlemler, terk edilmeyen keyif unsurları, dev aynasındaki görüntülere tapını, yaşanacak öfke, kaos… Çok tuhaf, tarihi günlerden geçiyoruz ve henüz bu dönemi anlamlandırmaktan uzağız, ancak distopyalara yaraşır türden korkunç öngörülerde bulunabiliyoruz.



Bu hengâmede sigarasız 3 gün 17 saat geçirdim. Bence iyi dayanıyorum.

Bu salgından yırtabilirsem ciğerlerime iyi davranmaya kararlıyım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!