1560 senesinde Brueghel, “Icarus’un Düşüşü Sırasında Manzara” isimli tabloyu yarattı. Brueghel gerçek bir sanatçı olarak devrimci bir ruha
sahipti, bu tabloda Ovidius’a dil çıkarmayı, hatta orta parmağını göstermeyi
düşünmüştü, eğer karşı karşı olsalardı siktir çekmesi de muhtemel. Neydi
mesele? Kısacık anlatayım: Mitolojiye göre bilge Daedalus ve oğlu Icarus,
balmumundan kanatlar yapıp uçmaya başlarlar, babası Icarus’u uyarır, güneşe çok
yaklaşma, aksi takdirde kanatların sıcaktan erir, düşersin der. Dönemin Z kuşağına
mensup gerizekalısı Icarus kulak vermez bu uyarıya, yükselir de yükselir,
neticede babasının dediği olur ve Icarus dank diye yeryüzüne düşer, denize.
Ovidius, Metamorfozlar isimli
eserinde bu olayı betimlerken “Dayanıksız
oltalarla balık avlayanlar, değneğine dayanmış duran birçok çoban, çiftin
arkasından giden birçok köylü her ikisini de şaşkınlıkla izledi ve onların
tanrı olduklarını düşündü; zira ikisi de havada çok yükseklere çıkabiliyordu.”
İfadelerini kullanır, bu olağan dışı görüntünün izleyenleri hayretler
içerisinde bıraktığını belirtir bize. Halbuki Brueghel bu satırların
yazılmasından bin beşyüz sene sonra yaptığı resimde bambaşka bir sahne çıkarır
önümüze: Bir çoban hayvanlarını otlatırken değneğine yaslanmış bizim metroda
yaptığımız gibi ayakta uyumaya çalışmaktadır. Çiftçi, atını koştuğu sabanının
arkasında dikkatle toprağa bakmakta, hatta Icarus’un suya gömüldüğü yere çok
yakın bir yerde oltasını denize bırakmış balıkçı da sudan ve balıklardan başka
bir şeyle ilgilenmemektedir. Çobanın yanına kurulmuş sakince oturan köpeği
bırakın, Icarus’un düştüğü noktaya çok yakın olan tombik kuş bile başını
çevirip ne olduğuna bakmaya tenezzül etmez.
Özetle Icarus, yok uçmuşmuş, yok düşmüşmüş, hiç kimsenin
sikinde bile değildir. Herkesin işi başından aşkındır. Herkes kendi
meşguliyetine odaklanmıştır. Bir başkasının gösterdiği olağanüstülük ya da
yaşadığı felaket, algı kapılarından geçemez, umursanmaz, önemsenmez. Bunu bize
gösteren Brueghel, o yüzden tablosunun ismini “Icarus’un Düşüşü Sırasında
Manzara” olarak belirlemiştir, (Landscape with the Fall of Icarus) resmin adı
bile Icarus’u yok saymanın eşiğindedir, aslında manzara resmidir, sadece Icarus’lu
olanından. Öyle ki Icarus’un sadece bacaklarını ve belli belirsiz parmaklarını
görürüz, kim olduğu bile belli değildir, yüzü, gövdesi yok sayılmıştır,
boğulmamak üzere çırpınan birini andırır o detay. Melih Cevdet Anday, İkaros’un Ölümü şiirinde yabancı bir şairden ilhamla
bu sahneyi betimlerken şöyle yazar:
Herkes işinde gücündeydi
Olanı biteni unuttum.
Yaşadığıma inanılmaz benim
Masal kahramanı gibiyim
Kimse görmeden yittim gittim.
Herkesin işinde
gücünde olması, yaşanan bir felakete tepkisiz, umursamaz davranması için
yeter de artar bile. Peki ama görmezden gelmek bir kaçış mıdır? Korku belirtisi
midir? Bilmem hangi olayın intikam hissi midir? Taşlaşmış bir kalbi mi işaret
eder? Empati yoksunluğundan mı ibarettir? Olan bitene tanıklık eden kişinin hastalıklı
bir kaderciliğe sarılıp sorumluluktan sıyrılması mıdır? Felaketin müsebbibi
olmadığını düşünüp insanın içini serin tutması mıdır? Buram buram kıskançlık kokan haset midir kaynağı? (Düşmek için yükselmek gerekir.) Bunların hepsi bir arada
olamaz mı peki? Elbette bu saydıklarımdan kimi daha ön planda kendisine yer
bulabilir, kişiye ya da topluluğa göre de değişiklik gösterebilir ama
sıraladıklarım haricinde başka maddeler de eklenebileceği gibi, çoğu durumda
olduğu gibi hepsi birbiri içine girip kemikleşmiştir diye düşünüyorum. Bu hal
mazlumda, mağdurda, mustaripte derin bir hüzün yaratacağı gibi isyanı da tetikler. Mehmet Akif ‘Hakkın Sesleri’ şiirinde bu isyanı öfkeyle öyle güzel yansıtır
ki…
Ey, bu toprakta birer nâ’ş-ı perîşân bırakıp,
Yükselen mevkib-i ervâh! Sakın arza bakıp;
Sanmayın: Şevk-i şehâdetle coşan bir kan var…
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdârımıza!
Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!
Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark’ın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Burada konuyu açmam lazım: Susan Sontag ‘şefkatin istikrarsız, gelgeç bir duygu olduğunu’ yazar. Şefkat
nedir? Koşulsuz ve koruyucu bir sevgidir, bir çıkar beklemeden başkasının
hakkını gözetmek, sıkıntısını gidermeye çalışmaktır, ihtiyacı olana karşı
yürekte oluşan titremedir. Şefkat hissini duyan kimse, zor durumdaki
kişiye/canlıya yardım etmek ister. Yukarıda mağdur/mazlum/mustarip kelimelerini
kullandım, birileri tarafından suiistimal edilmiş ya da hakkı yenilmiş, eziyete
uğramış olana da, içinde bulunduğu şartlardan ötürü acı ve kedere düşen kişiye
de şefkat duyar insan. Kocası öldüğü için yokluğa düşen üç çocuk annesi bir
kadına, iftiraya uğrayıp her şeyini yitirmiş bir adama, buz gibi bir havada
selpak satmak zorunda bırakılmış çocuğa, sokakta gördüğümüz aç kedi yavrusuna, Avustralya’daki
cehennemi yangınlarda perişan olan koalaya, Afrika’nın ücra köşelerinde bitmek
bitmeyen iç savaşlarda ölenlere, bitmek bilmeyecek bu listenin daha yazılmayan
nice satırında anılmamış onca insana, hayvana, bitkiye duyulan histir şefkat. Peki
Susan Sontag ne demek istiyor? Şöyle ki, şefkat insanın içinde doğal olarak
parlayan bir duygudur, ufukta doğan güneş gibi, zor durumda olanla
karşılaşıldığında kalpte ışıldar, ruhu doldurur, dışarı çıkmak ve yardım etmek
ister. Peki ya insan ışığı gördüğünde arkasını dönerse? Ya perdelerini,
panjurlarını kapatır kendini saklarsa güneşin sıcak ışınlarından? Evet, şefkat
kuru kuruya hiçbir boka yaramaz, eyleme dönüşmesi gerekir. Eyleme dönüşmeyen
şefkat hissi buharlaşıp yok olur, bir şey yapmak gerekir. Ne yapılabileceği,
Hz. Peygamberin bir hadisinde çok açık bir şekilde formüle edilmiş: "Sizden her kim bir kötülük görürse,
eğer gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin. Yetmezse, diliyle düzeltsin. Onu da
yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğz etsin. Fakat bu, imanın en zayıf
mertebesidir." Bu hadiste Peygamber fenalığa rastlandığında kişiyi önce
eyleme yöneltiyor, buna imkan yoksa söylemi işaret ediyor. Bunların hiç
birisini yapamayan kişi için bari kalbiyle buğz etsin, yani nefret etsin diyor
ve imanın en düşük derecesinin bu nokta olduğunu beyan ediyor. Herhangi bir
kötülükten bahsediyoruz burada, açlıktan iklim krizine, adaletsizlikten aile
içi şiddete, hayvanlara eziyetten cinsel istismara ya da yalanla, dolanla mücadeleye kadar geniş
bir yelpaze söz konusu. Üstelik, konu çok enteresan bir yere bağlanıyor, imana.
İman nedir diye sormayacağım yoksa manyak kayınpederimin diyalektik tartışmalarına
benzeyecek bu blog yazısı. İman, Allah’a
inanmaktır. Varlığı, kudreti, ilmi, adaleti, rahmeti, kısaca Allah’a dair
her şey insanda iman perspektifinde yer alır. Peygamber fenalıkların ortadan
kaldırılmasını Allah’a iman ile ilintiliyor. İnsanın kötülükle karşılaştığında
müdahale etmesi zorunluluğunu imanının varlığıyla irtibatlandırıyor. Şefkati,
iyiliği, merhameti iman göstergesi olarak ele alıyor, o zaman karşıt olarak bunların
yokluğunu da imansızlık belirtisi şeklinde değerlendirmek yanlış olmaz. Mevzu nerelere
geldi değil mi?
Susan Sontag, şefkat duygusunun gelgeç olduğunu söylerken
haklı. İhtiyaç sahibi birine elimizde olanak varken yardıma koşmadığımızda bu
mide bulandırıcı davranışımızı kendimize meşru göstermek için çabaya girişiriz.
Adamın iflasını savurganlığıyla açıklayıp geçmişini eleştirmek de bu yönde bir haklılaştırma
çabasıdır, tecavüze uğrayan kadının o
saatte o sokakta ne işi vardı edepsizliği ile sorgulanması da. Her şeye bir
kılıf bulur insan. Kendisini pir ü pak görmekte daima başarılı, başkasının
yaşadığı acılara da bir kulp ya da gerekçe yaratmakta mahirdir. Gerekirse acı
yarıştırmayı ihmal etmez, ilgisiz şeyleri de yükler eza görene. Ve, şurası açık
ki bütün bunları eylem – söylem – nefret sorumluluğundan kaçmak için fevkalade
başarılı bir şekilde yapar. Kalbinin katılaşması takip eder bunu. Kalp
katılaşırsa zaten hayvandan aşağı, esfel-i safilin derecesine iner ama bunu idrak
edebilmesi bile mümkün olmaz artık.
Emerson, “insanın yalnızca
yarısı kendisinindir, öteki yarısı da kendisini nasıl ifade ettiğidir’ der. Başkaları
için anlamımız nedir? Yaradan bizi nasıl değerlendiriyor? Kulları hakkımızda ne
düşünüyor? Kendimizi nasıl ifade ediyoruz? Biz neyiz? Neden varız, ne
yapıyoruz?
Icaruslara başımızı çevirmekten boynumuz tutulacak. Kral
Lear’da “pravis omnia prava” buyurulmuş, kötüler, kötülerden zevk alır,
iyilerden hazzetmezler demek. Evet, iyi insanlar, iyi insanları arar, kötü
insanlar da kötü insanları bulur. Bu yüzden cehenneme giden de kendi isteğiyle,
kendi ayaklarıyla oraya varır, cennete giden de gene kendi eylemleriyle o menzilin kapısına ulaşır.
Kötülüğe, fenalığa, acılara maruz kalmış kişi de iyi
insanların ilgi alanı olmak zorundadır. Yoksa kimse kendisini iyi görmesin. Cennetlik de sanmasın.



