22 Ocak 2020 Çarşamba

Brueghel'den Cehenneme Varan Yol Üzerine...


1560 senesinde Brueghel, “Icarus’un Düşüşü Sırasında Manzara” isimli tabloyu yarattı. Brueghel gerçek bir sanatçı olarak devrimci bir ruha sahipti, bu tabloda Ovidius’a dil çıkarmayı, hatta orta parmağını göstermeyi düşünmüştü, eğer karşı karşı olsalardı siktir çekmesi de muhtemel. Neydi mesele? Kısacık anlatayım: Mitolojiye göre bilge Daedalus ve oğlu Icarus, balmumundan kanatlar yapıp uçmaya başlarlar, babası Icarus’u uyarır, güneşe çok yaklaşma, aksi takdirde kanatların sıcaktan erir, düşersin der. Dönemin Z kuşağına mensup gerizekalısı Icarus kulak vermez bu uyarıya, yükselir de yükselir, neticede babasının dediği olur ve Icarus dank diye yeryüzüne düşer, denize.


Ovidius, Metamorfozlar isimli eserinde bu olayı betimlerken “Dayanıksız oltalarla balık avlayanlar, değneğine dayanmış duran birçok çoban, çiftin arkasından giden birçok köylü her ikisini de şaşkınlıkla izledi ve onların tanrı olduklarını düşündü; zira ikisi de havada çok yükseklere çıkabiliyordu.” İfadelerini kullanır, bu olağan dışı görüntünün izleyenleri hayretler içerisinde bıraktığını belirtir bize. Halbuki Brueghel bu satırların yazılmasından bin beşyüz sene sonra yaptığı resimde bambaşka bir sahne çıkarır önümüze: Bir çoban hayvanlarını otlatırken değneğine yaslanmış bizim metroda yaptığımız gibi ayakta uyumaya çalışmaktadır. Çiftçi, atını koştuğu sabanının arkasında dikkatle toprağa bakmakta, hatta Icarus’un suya gömüldüğü yere çok yakın bir yerde oltasını denize bırakmış balıkçı da sudan ve balıklardan başka bir şeyle ilgilenmemektedir. Çobanın yanına kurulmuş sakince oturan köpeği bırakın, Icarus’un düştüğü noktaya çok yakın olan tombik kuş bile başını çevirip ne olduğuna bakmaya tenezzül etmez.











 
Kuş hakikaten tombikmiş



Özetle Icarus, yok uçmuşmuş, yok düşmüşmüş, hiç kimsenin sikinde bile değildir. Herkesin işi başından aşkındır. Herkes kendi meşguliyetine odaklanmıştır. Bir başkasının gösterdiği olağanüstülük ya da yaşadığı felaket, algı kapılarından geçemez, umursanmaz, önemsenmez. Bunu bize gösteren Brueghel, o yüzden tablosunun ismini “Icarus’un Düşüşü Sırasında Manzara” olarak belirlemiştir, (Landscape with the Fall of Icarus) resmin adı bile Icarus’u yok saymanın eşiğindedir, aslında manzara resmidir, sadece Icarus’lu olanından. Öyle ki Icarus’un sadece bacaklarını ve belli belirsiz parmaklarını görürüz, kim olduğu bile belli değildir, yüzü, gövdesi yok sayılmıştır, boğulmamak üzere çırpınan birini andırır o detay. Melih Cevdet Anday, İkaros’un Ölümü şiirinde yabancı bir şairden ilhamla bu sahneyi betimlerken şöyle yazar:

Herkes işinde gücündeydi
Olanı biteni unuttum.

Yaşadığıma inanılmaz benim
Masal kahramanı gibiyim
Kimse görmeden yittim gittim.

Herkesin işinde gücünde olması, yaşanan bir felakete tepkisiz, umursamaz davranması için yeter de artar bile. Peki ama görmezden gelmek bir kaçış mıdır? Korku belirtisi midir? Bilmem hangi olayın intikam hissi midir? Taşlaşmış bir kalbi mi işaret eder? Empati yoksunluğundan mı ibarettir? Olan bitene tanıklık eden kişinin hastalıklı bir kaderciliğe sarılıp sorumluluktan sıyrılması mıdır? Felaketin müsebbibi olmadığını düşünüp insanın içini serin tutması mıdır? Buram buram kıskançlık kokan haset midir kaynağı? (Düşmek için yükselmek gerekir.) Bunların hepsi bir arada olamaz mı peki? Elbette bu saydıklarımdan kimi daha ön planda kendisine yer bulabilir, kişiye ya da topluluğa göre de değişiklik gösterebilir ama sıraladıklarım haricinde başka maddeler de eklenebileceği gibi, çoğu durumda olduğu gibi hepsi birbiri içine girip kemikleşmiştir diye düşünüyorum. Bu hal mazlumda, mağdurda, mustaripte derin bir hüzün yaratacağı gibi isyanı da  tetikler. Mehmet Akif ‘Hakkın Sesleri’ şiirinde bu isyanı öfkeyle öyle güzel yansıtır ki…

Ey, bu toprakta birer nâ’ş-ı perîşân bırakıp,
Yükselen mevkib-i ervâh! Sakın arza bakıp;
Sanmayın: Şevk-i şehâdetle coşan bir kan var…
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdârımıza!
Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!
Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark’ın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!



Burada konuyu açmam lazım: Susan Sontag ‘şefkatin istikrarsız, gelgeç bir duygu olduğunu’ yazar. Şefkat nedir? Koşulsuz ve koruyucu bir sevgidir, bir çıkar beklemeden başkasının hakkını gözetmek, sıkıntısını gidermeye çalışmaktır, ihtiyacı olana karşı yürekte oluşan titremedir. Şefkat hissini duyan kimse, zor durumdaki kişiye/canlıya yardım etmek ister. Yukarıda mağdur/mazlum/mustarip kelimelerini kullandım, birileri tarafından suiistimal edilmiş ya da hakkı yenilmiş, eziyete uğramış olana da, içinde bulunduğu şartlardan ötürü acı ve kedere düşen kişiye de şefkat duyar insan. Kocası öldüğü için yokluğa düşen üç çocuk annesi bir kadına, iftiraya uğrayıp her şeyini yitirmiş bir adama, buz gibi bir havada selpak satmak zorunda bırakılmış çocuğa, sokakta gördüğümüz aç kedi yavrusuna, Avustralya’daki cehennemi yangınlarda perişan olan koalaya, Afrika’nın ücra köşelerinde bitmek bitmeyen iç savaşlarda ölenlere, bitmek bilmeyecek bu listenin daha yazılmayan nice satırında anılmamış onca insana, hayvana, bitkiye duyulan histir şefkat. Peki Susan Sontag ne demek istiyor? Şöyle ki, şefkat insanın içinde doğal olarak parlayan bir duygudur, ufukta doğan güneş gibi, zor durumda olanla karşılaşıldığında kalpte ışıldar, ruhu doldurur, dışarı çıkmak ve yardım etmek ister. Peki ya insan ışığı gördüğünde arkasını dönerse? Ya perdelerini, panjurlarını kapatır kendini saklarsa güneşin sıcak ışınlarından? Evet, şefkat kuru kuruya hiçbir boka yaramaz, eyleme dönüşmesi gerekir. Eyleme dönüşmeyen şefkat hissi buharlaşıp yok olur, bir şey yapmak gerekir. Ne yapılabileceği, Hz. Peygamberin bir hadisinde çok açık bir şekilde formüle edilmiş: "Sizden her kim bir kötülük görürse, eğer gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin. Yetmezse, diliyle düzeltsin. Onu da yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğz etsin. Fakat bu, imanın en zayıf mertebesidir." Bu hadiste Peygamber fenalığa rastlandığında kişiyi önce eyleme yöneltiyor, buna imkan yoksa söylemi işaret ediyor. Bunların hiç birisini yapamayan kişi için bari kalbiyle buğz etsin, yani nefret etsin diyor ve imanın en düşük derecesinin bu nokta olduğunu beyan ediyor. Herhangi bir kötülükten bahsediyoruz burada, açlıktan iklim krizine, adaletsizlikten aile içi şiddete, hayvanlara eziyetten cinsel istismara ya da yalanla, dolanla mücadeleye kadar geniş bir yelpaze söz konusu. Üstelik, konu çok enteresan bir yere bağlanıyor, imana. İman nedir diye sormayacağım yoksa manyak kayınpederimin diyalektik tartışmalarına benzeyecek bu blog yazısı.  İman, Allah’a inanmaktır. Varlığı, kudreti, ilmi, adaleti, rahmeti, kısaca Allah’a dair her şey insanda iman perspektifinde yer alır. Peygamber fenalıkların ortadan kaldırılmasını Allah’a iman ile ilintiliyor. İnsanın kötülükle karşılaştığında müdahale etmesi zorunluluğunu imanının varlığıyla irtibatlandırıyor. Şefkati, iyiliği, merhameti iman göstergesi olarak ele alıyor, o zaman karşıt olarak bunların yokluğunu da imansızlık belirtisi şeklinde değerlendirmek yanlış olmaz. Mevzu nerelere geldi değil mi?


Susan Sontag, şefkat duygusunun gelgeç olduğunu söylerken haklı. İhtiyaç sahibi birine elimizde olanak varken yardıma koşmadığımızda bu mide bulandırıcı davranışımızı kendimize meşru göstermek için çabaya girişiriz. Adamın iflasını savurganlığıyla açıklayıp geçmişini eleştirmek de bu yönde bir haklılaştırma çabasıdır, tecavüze uğrayan kadının o saatte o sokakta ne işi vardı edepsizliği ile sorgulanması da. Her şeye bir kılıf bulur insan. Kendisini pir ü pak görmekte daima başarılı, başkasının yaşadığı acılara da bir kulp ya da gerekçe yaratmakta mahirdir. Gerekirse acı yarıştırmayı ihmal etmez, ilgisiz şeyleri de yükler eza görene. Ve, şurası açık ki bütün bunları eylem – söylem – nefret sorumluluğundan kaçmak için fevkalade başarılı bir şekilde yapar. Kalbinin katılaşması takip eder bunu. Kalp katılaşırsa zaten hayvandan aşağı, esfel-i safilin derecesine iner ama bunu idrak edebilmesi bile mümkün olmaz artık.


Emerson, “insanın yalnızca yarısı kendisinindir, öteki yarısı da kendisini nasıl ifade ettiğidir’ der. Başkaları için anlamımız nedir? Yaradan bizi nasıl değerlendiriyor? Kulları hakkımızda ne düşünüyor? Kendimizi nasıl ifade ediyoruz? Biz neyiz? Neden varız, ne yapıyoruz?


Icaruslara başımızı çevirmekten boynumuz tutulacak. Kral Lear’da “pravis omnia prava” buyurulmuş, kötüler, kötülerden zevk alır, iyilerden hazzetmezler demek. Evet, iyi insanlar, iyi insanları arar, kötü insanlar da kötü insanları bulur. Bu yüzden cehenneme giden de kendi isteğiyle, kendi ayaklarıyla oraya varır, cennete giden de gene kendi eylemleriyle o menzilin kapısına ulaşır.



Kötülüğe, fenalığa, acılara maruz kalmış kişi de iyi insanların ilgi alanı olmak zorundadır. Yoksa kimse kendisini iyi görmesin. Cennetlik de sanmasın. 

16 Ocak 2020 Perşembe

Hristiyanlık Propagandası Üzerine...



Yaklaşık bir hafta on gün kadar önce Mardin’deki Mor Yakup Manastırı’nın Süryani rahibi Sefer Aho Bileçen isimli birinin terör örgütüne yardım gerekçesiyle gözaltına alınıp tutuklandığına dair haberleri okumuş, ama olayın içeriğinden haberdar olamamıştım. Bugün bir şeyler okudum meselenin ne olduğuna dair:



"Evet 2018 yılında 2 örgüt mensubu manastıra geldi ve benden yemek istedi. Tabii ki yemek verdim. Ve o dönem bu durum tespit edilmişti, konuyu soran jandarmaya da olayın tekrar yaşanmaması için siz güvenlik önlemi alın, çünkü ben inancım gereği kim kapıma gelirse yemeğimi paylaşırım, bunu hem dini hem felsefi gerekçelerle yapmak zorundayım, ihbar da edemem, demiştim. Hiçbir önlem alınmadı. 2018 yılında yaşanan bu olaydan sonra bir daha gelen giden olmadı. Rahip olduğum için yalan söyleyemem, evet yemek verdim ama bunu bir örgüte yardım etmek için değil sadece inancım doğrultusunda yaptım."

Rahip bunları söylüyor ve neden iki sene sonra gözaltına alındığına da anlam veremediğini ekliyor.

Bu beyanlara rağmen rahip tutuklanıyor.

Bu defa kendisini görmeye giden avukatlara "Sorun yok" diyor, "Ben zaten inzivada, manastırdan çıkmadan yaşayan biriyim. Bedenen cezaevinde olmanın önemi yok. Tek endişem manastırın cemaatidir."

Evvelki gün avukatlarının yaptığı itiraz sonucu tahliye edildi bu rahip ve bir gece vakti sessiz sedasız manastırına döndü.


Bu yaşa geldim, bunca şey okudum, izledim, görgü bilgi sahibiyim. Gönül rahatlığıyla ifade etmekte beis görmüyorum ki hayatımda böyle bir Hristiyanlık propagandası görmedim ben. Rahip, kapısına gelen açı ‘terörist dahi olsa’ inancı gereği geri çeviremeyeceğini, onu doyurmadan gönderemeyeceğini söylüyor. Gayet rahat. Gayet açık. Takiyyeye, yalana, bulandırmaya, kandırmaya çalışmıyor. Olaydan sonra jandarma da gelip sormuş belli sen ne yaptın hoca diye, rahip aynı samimiyetle anlatmış onlara, önlem alın aksi takdirde inancım gereği yardım etmek zorundayım diye yine eklemiş.


İnancı gereği. Politik kutuplaşmadan, ideolojiden, sosyolojik oluşumdan filan kaynaklanmayan, salt inancı gereği açı doyurmak. Terörist dahi olsa.


Noel Baba kovalamak, kiliseli filmleri protesto etmek, yılbaşına alternatif Mekke’nin fethi tarihi uydurmak filan işe yaramaz. Dinsel propaganda böyle olur. Dini inanç ancak böyle cazip hale getirebilir.








13 Ocak 2020 Pazartesi

Ortaköy'de Bir Ev ve Görev Tanımımda Yer Almayan Meseleler Üzerine...


Ağzına tükürülesi Z Kuşağının mümtaz bir üyesi olan Mustang, beni hayatın karanlık tarafına sürüklemeye devam ediyor. Detaylara gitmeyeceğim, buradan ayrılıp ayrı bir eve tek başına geçme hayali ne zamandır dilindeydi. Havva buna onay vermeyeceğini söylemişti en baştan, ama kesin bir tavır koymaya gerek görmemiş, ‘ayrıldığın takdirde benden aldığın haftalıktan başka hiçbir katkı göremezsin’ gibi laflar etmişti, maddi olarak oğlunun bu arzusunun imkânsız olduğu kanaatindeydi o nedenle fazla da kafasına takmamıştı bu durumu. Gel zaman git zaman, Mustang bir cafede çalışmaya başladı, daha önce bu konuda yazmıştım düşüncelerimi. Annesinden haftalık, babasından haftalık, babaanneden harçlık, evini birlikte müzik yaptığı grup üyeleriyle kullanacağı stüdyoya çevirmek için o arkadaşlarından alacağını umduğu garanti para filan derken, ansızın evden ayrılabileceğine dair bir özgüven patlaması yaşadı, dün gidip bir ev bakmış Ortaköy’de, çok beğenmiş, bir de biz bakar mıymışız. İstediği görüş, teklif, öneri değil, onay. Bu arada konuyu baba tarafıyla önceden paylaşmışmış, onlar destek olacaklarını temin etmişler, eşya vs. anlamında. Havva krizlere girdi tabi, öncelikle bir taneciği (o taneciğe sıçayım) gözünün nuru (o nuru… anladınız) henüz 18,5 yaşına gelmeden ayrı eve çıkacak diye bir duygu patlaması yaşadı, ikinci olarak da olan biteni en son öğrenen zurnanın nihai deliği olduğunu idrak edip hem oğluna hem de baba tarafına karşı şiddetli bir öfke fırtınasına tutuldu. Çok kırgın.


Bugün Havva işe gitmek zorunda olduğu için, bu emrivakinin süjesi ben tayin edildim. İki sene evvel veli toplantısına gittiğimde dehşetle tecrübe ettiğim grotesk duyguları, kavram karmaşasını bugün aynı çatı altında yaşamak dışında ortak hiçbir yönümün bulunmadığı bu kuyruksuz hayvanın beğendiği daire hakkında kendisine onay vermek üzere gittiğim evde yaşadım.  Çünkü itiraz istemiyor, kabullenmiyor, beklentisi onay. Onay almazsa da gidecekti zaten. Neyse, eve gittik, kümes gibi değildi, çöplük de sayılmazdı, zemin kat, 2+1 80 metrekare, güzel bir muhit. (Fatih’ten güzel olduğu kesin.) Ama gerizekalı olduğu için depozito ve kira ile bu işin olacağını sanmış, emlakçı olgusu hakkında dün akşam sorduğumuz sorulara hiç kulak asmamıştı, eh, bir de emlakçı parası var tabi. Sonuçta ne kadar birikmişi olsa da daha kapının kilidini açmadan 1800+1800+1800=5400TL para yok cebinde. Dün sorup öğrenebileceği ama hayal âleminde yaşadığından önem vermediği bir konu götüne girdi ansızın. Boşu boşuna gittik. Kös kös geri döndü(k). Emlakçıdan değil, sahibinden ev bakmasını tavsiye ettim, bir de biraz daha para biriktirmesini.


Mutsuzluk sırası Mustang’te. Çünkü (başa dönüyoruz) boklu Z Kuşağı bir şey istediğinde o şeyin mutlaka olmak, hem de hemen olmak zorunda olduğunu sanıyor. “Annenle ben, şu an evimizden taşınsak, daha güzel bir muhitte kiraya geçmek istesek, 300-400TL’lik farklar bizim için belirleyici olur, kira konusunda birinci kriter ekonomik parametredir” gibi laflar ettim, kendisine Guarani Kabilesinin öteki dünya inancından bahsediyormuşum gibi ilgisiz ve anlam veremeden baktı gözlerime.



Üçlemeyi tamamlamak için Z Kuşağının ağzına sıçayım diyerek bu yazıyı sonlandırayım.

5 Ocak 2020 Pazar

Bir İntiharın Büyüteç Tuttuğu İçimdeki Tümör Üzerine.


Benim kadar adi, pespaye, vasat kaç insan vardır acaba… Eminim ki sandığımdan, sandığınızdan çoktur sayıları. Niceliğin büyüklüğü, olumsuz niteliğimi hoş gösteremez, bunun bilincindeyim.


Bir kadınla tanıştığımda, hakkında bir şey okuduğumda, bir sözüne, bir başarısına dikkatim yoğunlaştığında ya da herhangi bir meselede kusurunu yanlışını ayıbını öğrendiğimde, özetle bir kadının farkında olduğumda ilk baktığım, bakmakla yetinmeyip mevzu her neyse tarafımı ve tavrımı belirlediğim konu, o kadının fiziksel görünümü. Kadın beyin cerrahı uluslar arası bir ödül mü kazanmış, tipine bakıp “bu suratla ancak kendini bilime verebilirdi, başka bir şey verecek olsa kimse almazdı zaten” yorumunu yapabiliyorum. Bir kadın sanatçı harika eserler veriyorsa, resmine göz atıp “çaresiz kalmış, yalnızlıktan sıkılıp hırs yapmış belli, bu müthiş heykel ancak böyle bir zavallı bir tipin elinden çıkar” diyebiliyorum, evde kalmış denilen tiplerin hemen çirkinlikleri üzerine en edepsiz kelimeleri kullanabiliyorum. İğrenç biri olmak böyle bir şey: Bir kadında zekâ, sevgi, duyarlılık, anlayış beklemek gibi, ama bunların hepsini öncülleyen fiziksel güzellik arayışı, sanki çekici olmadığında ‘ne yapsa boş’ yaklaşımı bu.  Erkeklerin mallığından, sefilliğinden azade değilim, bu yaşıma geldim, onca tecrübeye, yaşanmışlığa rağmen hala pişemedim işte. Dedim ya, sayımız tahmininizin çok ötesinde. Hâlbuki en kayda değer özelliği seksapeli, cazibesi olan nice kadının son planda iri göğüsleri ya da selülitsiz bacakları haricinde içi havayla doldurulmuş ruhsuz yaratıklar olabildiklerini de bittecrübe görmüş biriyim. Nasıl beni ben yapan cinsel organım, sağ ayağımın küçük parmağı veya göbeğim değilse, bir kadını anlamlandıran şey de saçı, beli, poposu olamaz. Bunu biliyorum, kalben inanarak yazıyorum, ama sıra eyleme gelince bir kadın cinayeti haberine rastladığım zaman bilmem hangi gerizekalı sebepten ötürü canına kıyılmış kadının fotoğrafına gözümün ucuyla bakıp içimden “bu abuz suratlının nesine bu kadar âşık olup saplantı yaptın da katil oldu it herif” diye fısıldadığım oldu. İç ses çok acayip bir şey.

Cinsellik de çok acayip bir şey. Geçmişte, (sanıyorum çoğu insan için böyledir) ilişkilerini hep cinsellik zemini üzerinde yürüten, beraber olmak istediği kişiyi bu filtrelemeden sonra seçen biriydim, çok zeki bir kadını göğüsleri küçük diye, çok duyarlı bir başkasını çarpı bacakları ya da sivilcelerle kaplı poposu yüzünden görmezden geldiğim, muhatabımda ışık fark etmeme rağmen arkamı dönmüşlüğüm çoktur. Hakeza gene cinsellik odaklı yaklaşıp diğer ahlaki değerleri de geri plana itmişliğim; ne çok evli kadın geçti hayatımdan bu şekilde yaklaşınca. Elbette her insan kendi savaşını yaşar, o evli kadınlara şimdi –üç yıllık evliliğimi mutlu mesut yürütürken- geriye dönüp küfürle anacak değilim, sonuçta onlar da kendi meşrulaştırma mekanizmalarını kurmuşlardı. Kendimden bahsediyorum, onlardan değil. Nasıl yapabildim? Hiç mi utanmadım? Konuyu dağıtmayayım ama şunu itiraf etmek yanlış olmayacak: Şimdilerde evine, eşine sadakatinden şüphe edilecek biri değilim, ama hala olgunlaşamadığımın göstergesi yukarıda sözünü ettiğim konu, ilk bakış, ilk değerlendirme, ilk yaklaşım meselesi. Okulda şiddete uğradığını okuduğum bir kadın öğretmen, tanıştığım bir kadın muhasebeci, TV’de ekrana çıkan karşıma spiker, nerede olursa olsun ilk anda sanki sevgilim olacakmış, sevişecekmişiz de süzgecimden geçebilecek mi acaba diye benimle yarışıyorlar sanki. Bu anormal ve hastalıklı durumun sadece bende olmadığını da temin ederim. Erkekler böyle salak yaratıklar evet. Mesele yedi saniyede bir seks düşünüyor olma saçmalığının ötesinde, bildiğiniz marazi bir durum.


Yeni paragraf açayım şimdi: Dün, İstanbul’da genç bir kız intihar etti. Edebiyat fakültesinde üçüncü sınıf öğrencisi bir kız, Samatya sahilinde kendisini Marmara’nın ocak soğuğundaki sularına bıraktı. 20 yaşındaydı. Çok eskide tanıdığım bir iş arkadaşım, mesleğinden ötürü gerekli incelemeleri yapması için kendisine gönderilen intihar mektuplarının fotokopisini çeker saklardı, pek de samimi değildik, belki ilerde kitap haline getirmeyi düşünüyordu, bilmiyorum. Hayata bilinçli olarak veda etmiş birinin kendisine, yaşamına, duygularına, ilişkilerine dair yazdıklarını okumak insanın içini üşütür. Okuyan, sadece sözün değil o sözü yaratan ruhun da artık uçtuğunu bilir, ama yazı kalmıştır geriye. Üstelik hiç tanımadığımız bir insansa, yemek için leş arayan akbaba misali deşersiniz bıraktıklarını. Huzursuzluk verse de, neden intihar ettiğini anlamlandırmaya çalışırsınız. (Bu satırları iki kez intihara teşebbüs etmiş birinin yazması da garip ama boşverin şimdi onu) Ben de öyle yaptım, silinmeden önce rahmetli kızcağızın twitter hesabına girdim, hem orada yazdıklarına, hem de o vesile ile curiouscat.me isimli sitedeki sorulara verdiği cevapları epeyce bir kurcaladım. Politik görüşünü anarko-komünizm olarak ifade eden ama örgütlü olmayan, maddi sıkıntılar yaşayan, tabiatı neşeli ama dünyadaki haksızlıklara boğazına dek öfkeli, genç bir insanda bulunmaması tuhaflık olacak yakıcı libidosuyla başa çıkmaya çalışan, kedileri ve oyuncak ayıları seven, çok kitap okuyan, cesur, majör depresyondan ötürü yakın zamanda hastanede müşahede altında kalmış, her normal kadın gibi kadınlara yönelik şiddete – hatta şiddetin her türlüsüne karşı, isyankâr tabiatlı, biraya düşkün genç bir kürt kadınıydı gördüklerim. Yazık ki artık yok. Zavallıcık. Canına kıymadan bir hafta önce aldığı kazağı giyip mutluluk pozu veren biriydi halbuki. Ah, arkasından kimisi devletin vatandaşına karşı sosyal görevlerini yerine getirmediğini (çünkü devlet siyasi bir taraftır) kimisi de belediyenin görevlerini yerine getirmediğini (çünkü belediye karşı siyasi taraftır) söyleyip çemkirmekte, bu ölümden politik nema yaratmak peşinde, çünkü bu ülkede ölüm nemalandırır. Ölen ise ölmüştür, tıpkı bu kızcağız gibi. Konumuz politika değil.


İntiharına dair haberi okurken karşıma çıkan fotoğrafını gördüğümde ilk tepkim ‘ıyyy çok çirkinmiş’ oldu. Sanki çirkinliği, bu genç kadının intiharını hoş gösterirmiş gibi. Yukarıda değindiğim marazi durumu hatırlayın şimdi. İnsanlıktan çıkmış biri olan blog yazarınız, eğer fotoğrafta daha albenili, ışıltılı, hoş bir kadın görseydi, inanın bana, daha fazla üzülecekti bu ölüme. Beş para etmez aşağılık bir adamın bilinçaltı böyle çalışır. Kızcağız buz gibi sularda son nefesini verirken, Virgilius çürümüş ruhunda boğulmaktadır. Big Bang gibi, saniyenin bilmem kaçta birinde meydana gelen kozmik patlama gibi, saniyenin bilmem kaçta birinde bilinçaltımda yaşanan iğrençliği anlatıyorum size, yoksa bu sürekli bir durum değil, bir saniye bile sürmüyor. Sonrasında derhal ‘Alas, poor Yorick’ halet-i rûhiyesine geçiyorum, mevtanın ailesini, dostlarını, geride bıraktıklarını, ilerde karşısına çıkacakları, ahiretini düşünüyorum ve gönülden rahmet diliyorum ona. Gene öyle oldu. Öylece oldu. Fatihamı okudum. Elimden başka bir şey gelmiyor. Belki ahirette bundan ötürü beni hoş görür, çünkü yüzüne karşı kendisini fiziksel görünümü nedeniyle hor görmüş, incitmiş erkeklerden değildim. Tanımazdım ki onu. 20 yaşında bir kız, bir başkasına çirkinliğinin tescillendiğini söylüyorsa, incitilmenin, itilip kakılmanın sınırı aşılmıştır. Kırık dökük özgüveni, kimsenin ona sevgi, arzu, istek duymayacağının şuuruna varmıştır artık. Bunların varlığına en çok ihtiyaç duyduğu yaşlarda hem de. En güzel ve arzulanır olduğu varsayılan yaşlarda hem de.


Bu kızcağızın intiharı benim içime oturdu. Her gün insanlar ölüyor evet, kimi işsizlikten, borçlarını ödeyemediğinden, ailesine bakamamanın çaresizliğinden. Kimi aşk acısından, sevgiye susamışlıktan. Kimi utançtan. Kimi Zweig gibi önünde yaşayacak bir hayat kalmadığını görmekten. Kimi Kirilov gibi, kimi Goebbels’in karısı gibi, türlü türlü sebeplerden. Bu zavallı kız ise, yukarıda saydıklarımın hepsinden birer tutam alıp, ümitsizlik ateşinin üstünde duran sevgi ve ilgi yoksunluğu tenceresine koymuş, karıştırmış. Beni ve sizi, herkesi terk etti. Bir öfke, parlama, ani bir karar değildi onu eyleme geçiren, bu hayata katlanamamaktı. Böyle bir hayatı reddetmekti. Yalnız yaşamanın, yalnız hissetmenin, kimsesizliğin çığlığıydı. Marmara’nın sularına bir ocak ayında atladı.


Allah rahmet eylesin.


Aşağıya karşıma çıkan kimi tweet’leri ve curiouscat.me soru cevaplarını koyuyorum. Benim gibi, sizin gibi bir insandı bu kızcağız. Uzaydan gelmediği, cehennemden çıkmadığı, melunlardan olmadığı görülebilir. Bana gelince, ayrımına vardığım ve uzun uzun anlattığım yozlaşmış yanımı tamire çok daha fazla uğraşacağım bundan sonra, kendimden tiksinmemek için.