Benim kadar adi, pespaye, vasat kaç insan vardır acaba…
Eminim ki sandığımdan, sandığınızdan çoktur sayıları. Niceliğin büyüklüğü,
olumsuz niteliğimi hoş gösteremez, bunun bilincindeyim.
Bir kadınla tanıştığımda, hakkında bir şey okuduğumda, bir
sözüne, bir başarısına dikkatim yoğunlaştığında ya da herhangi bir meselede kusurunu
yanlışını ayıbını öğrendiğimde, özetle bir kadının farkında olduğumda ilk baktığım, bakmakla yetinmeyip mevzu her
neyse tarafımı ve tavrımı belirlediğim konu, o kadının fiziksel görünümü. Kadın
beyin cerrahı uluslar arası bir ödül mü kazanmış, tipine bakıp “bu suratla
ancak kendini bilime verebilirdi, başka bir şey verecek olsa kimse almazdı
zaten” yorumunu yapabiliyorum. Bir kadın sanatçı harika eserler veriyorsa,
resmine göz atıp “çaresiz kalmış, yalnızlıktan sıkılıp hırs yapmış belli, bu müthiş
heykel ancak böyle bir zavallı bir tipin elinden çıkar” diyebiliyorum, evde
kalmış denilen tiplerin hemen çirkinlikleri üzerine en edepsiz kelimeleri
kullanabiliyorum. İğrenç biri olmak böyle bir şey: Bir kadında zekâ, sevgi, duyarlılık,
anlayış beklemek gibi, ama bunların hepsini öncülleyen fiziksel güzellik
arayışı, sanki çekici olmadığında ‘ne yapsa boş’ yaklaşımı bu. Erkeklerin mallığından, sefilliğinden azade
değilim, bu yaşıma geldim, onca tecrübeye, yaşanmışlığa rağmen hala pişemedim
işte. Dedim ya, sayımız tahmininizin çok ötesinde. Hâlbuki en kayda değer özelliği
seksapeli, cazibesi olan nice kadının son planda iri göğüsleri ya da selülitsiz
bacakları haricinde içi havayla doldurulmuş ruhsuz yaratıklar olabildiklerini
de bittecrübe görmüş biriyim. Nasıl beni ben yapan cinsel organım, sağ ayağımın
küçük parmağı veya göbeğim değilse, bir kadını anlamlandıran şey de saçı, beli,
poposu olamaz. Bunu biliyorum, kalben inanarak yazıyorum, ama sıra eyleme
gelince bir kadın cinayeti haberine rastladığım zaman bilmem hangi gerizekalı
sebepten ötürü canına kıyılmış kadının fotoğrafına gözümün ucuyla bakıp içimden
“bu abuz suratlının nesine bu kadar âşık olup saplantı yaptın da katil oldu it
herif” diye fısıldadığım oldu. İç ses çok acayip bir şey.
Cinsellik de çok acayip bir şey. Geçmişte, (sanıyorum çoğu
insan için böyledir) ilişkilerini hep cinsellik zemini üzerinde yürüten,
beraber olmak istediği kişiyi bu filtrelemeden sonra seçen biriydim, çok zeki
bir kadını göğüsleri küçük diye, çok duyarlı bir başkasını çarpı bacakları ya
da sivilcelerle kaplı poposu yüzünden görmezden geldiğim, muhatabımda ışık fark
etmeme rağmen arkamı dönmüşlüğüm çoktur. Hakeza gene cinsellik odaklı yaklaşıp
diğer ahlaki değerleri de geri plana itmişliğim; ne çok evli kadın geçti
hayatımdan bu şekilde yaklaşınca. Elbette her insan kendi savaşını yaşar, o
evli kadınlara şimdi –üç yıllık evliliğimi mutlu mesut yürütürken- geriye dönüp
küfürle anacak değilim, sonuçta onlar da kendi meşrulaştırma mekanizmalarını
kurmuşlardı. Kendimden bahsediyorum, onlardan değil. Nasıl yapabildim? Hiç mi
utanmadım? Konuyu dağıtmayayım ama şunu itiraf etmek yanlış olmayacak:
Şimdilerde evine, eşine sadakatinden şüphe edilecek biri değilim, ama hala
olgunlaşamadığımın göstergesi yukarıda sözünü ettiğim konu, ilk bakış, ilk
değerlendirme, ilk yaklaşım meselesi. Okulda şiddete uğradığını okuduğum bir
kadın öğretmen, tanıştığım bir kadın muhasebeci, TV’de ekrana çıkan karşıma spiker,
nerede olursa olsun ilk anda sanki sevgilim olacakmış, sevişecekmişiz de süzgecimden geçebilecek mi acaba diye
benimle yarışıyorlar sanki. Bu anormal ve hastalıklı durumun sadece bende
olmadığını da temin ederim. Erkekler böyle salak yaratıklar evet. Mesele yedi
saniyede bir seks düşünüyor olma saçmalığının ötesinde, bildiğiniz marazi bir
durum.
Yeni paragraf açayım şimdi: Dün, İstanbul’da genç bir kız
intihar etti. Edebiyat fakültesinde üçüncü sınıf öğrencisi bir kız, Samatya
sahilinde kendisini Marmara’nın ocak soğuğundaki sularına bıraktı. 20
yaşındaydı. Çok eskide tanıdığım bir iş arkadaşım, mesleğinden ötürü gerekli incelemeleri
yapması için kendisine gönderilen intihar mektuplarının fotokopisini çeker
saklardı, pek de samimi değildik, belki ilerde kitap haline getirmeyi
düşünüyordu, bilmiyorum. Hayata bilinçli olarak veda etmiş birinin kendisine,
yaşamına, duygularına, ilişkilerine dair yazdıklarını okumak insanın içini
üşütür. Okuyan, sadece sözün değil o sözü yaratan ruhun da artık uçtuğunu
bilir, ama yazı kalmıştır geriye. Üstelik hiç tanımadığımız bir insansa, yemek
için leş arayan akbaba misali deşersiniz bıraktıklarını. Huzursuzluk verse de,
neden intihar ettiğini anlamlandırmaya çalışırsınız. (Bu satırları iki kez
intihara teşebbüs etmiş birinin yazması da garip ama boşverin şimdi onu) Ben de
öyle yaptım, silinmeden önce rahmetli kızcağızın twitter hesabına girdim, hem
orada yazdıklarına, hem de o vesile ile curiouscat.me isimli sitedeki sorulara
verdiği cevapları epeyce bir kurcaladım. Politik görüşünü anarko-komünizm
olarak ifade eden ama örgütlü olmayan, maddi sıkıntılar yaşayan, tabiatı neşeli
ama dünyadaki haksızlıklara boğazına dek öfkeli, genç bir insanda bulunmaması
tuhaflık olacak yakıcı libidosuyla başa çıkmaya çalışan, kedileri ve oyuncak
ayıları seven, çok kitap okuyan, cesur, majör depresyondan ötürü yakın zamanda
hastanede müşahede altında kalmış, her normal kadın gibi kadınlara yönelik
şiddete – hatta şiddetin her türlüsüne karşı, isyankâr tabiatlı, biraya düşkün
genç bir kürt kadınıydı gördüklerim. Yazık ki artık yok. Zavallıcık. Canına
kıymadan bir hafta önce aldığı kazağı giyip mutluluk pozu veren biriydi
halbuki. Ah, arkasından kimisi devletin vatandaşına karşı sosyal görevlerini
yerine getirmediğini (çünkü devlet siyasi bir taraftır) kimisi de belediyenin
görevlerini yerine getirmediğini (çünkü belediye karşı siyasi taraftır) söyleyip çemkirmekte, bu ölümden politik
nema yaratmak peşinde, çünkü bu ülkede ölüm nemalandırır. Ölen ise ölmüştür,
tıpkı bu kızcağız gibi. Konumuz politika değil.
İntiharına dair haberi okurken karşıma çıkan fotoğrafını gördüğümde
ilk tepkim ‘ıyyy çok çirkinmiş’ oldu. Sanki çirkinliği, bu genç kadının
intiharını hoş gösterirmiş gibi. Yukarıda değindiğim marazi durumu hatırlayın
şimdi. İnsanlıktan çıkmış biri olan blog yazarınız, eğer fotoğrafta daha
albenili, ışıltılı, hoş bir kadın görseydi, inanın bana, daha fazla üzülecekti
bu ölüme. Beş para etmez aşağılık bir adamın bilinçaltı böyle çalışır. Kızcağız
buz gibi sularda son nefesini verirken, Virgilius çürümüş ruhunda
boğulmaktadır. Big Bang gibi, saniyenin bilmem kaçta birinde meydana gelen
kozmik patlama gibi, saniyenin bilmem kaçta birinde bilinçaltımda yaşanan
iğrençliği anlatıyorum size, yoksa bu sürekli bir durum değil, bir saniye bile
sürmüyor. Sonrasında derhal ‘Alas, poor Yorick’ halet-i rûhiyesine geçiyorum, mevtanın
ailesini, dostlarını, geride bıraktıklarını, ilerde karşısına çıkacakları,
ahiretini düşünüyorum ve gönülden rahmet diliyorum ona. Gene öyle oldu. Öylece
oldu. Fatihamı okudum. Elimden başka bir şey gelmiyor. Belki ahirette bundan
ötürü beni hoş görür, çünkü yüzüne karşı kendisini fiziksel görünümü nedeniyle
hor görmüş, incitmiş erkeklerden değildim. Tanımazdım ki onu. 20 yaşında bir
kız, bir başkasına çirkinliğinin tescillendiğini söylüyorsa, incitilmenin,
itilip kakılmanın sınırı aşılmıştır. Kırık dökük özgüveni, kimsenin ona sevgi,
arzu, istek duymayacağının şuuruna varmıştır artık. Bunların varlığına en çok
ihtiyaç duyduğu yaşlarda hem de. En güzel ve arzulanır olduğu varsayılan yaşlarda hem de.
Bu kızcağızın intiharı benim içime oturdu. Her gün insanlar
ölüyor evet, kimi işsizlikten, borçlarını ödeyemediğinden, ailesine bakamamanın
çaresizliğinden. Kimi aşk acısından, sevgiye susamışlıktan. Kimi utançtan. Kimi
Zweig gibi önünde yaşayacak bir hayat kalmadığını görmekten. Kimi Kirilov gibi,
kimi Goebbels’in karısı gibi, türlü türlü sebeplerden. Bu zavallı kız ise,
yukarıda saydıklarımın hepsinden birer tutam alıp, ümitsizlik ateşinin üstünde
duran sevgi ve ilgi yoksunluğu tenceresine koymuş, karıştırmış. Beni ve sizi,
herkesi terk etti. Bir öfke, parlama, ani bir karar değildi onu eyleme geçiren,
bu hayata katlanamamaktı. Böyle bir hayatı reddetmekti. Yalnız yaşamanın,
yalnız hissetmenin, kimsesizliğin çığlığıydı. Marmara’nın sularına bir ocak
ayında atladı.
Allah rahmet eylesin.
Aşağıya karşıma çıkan kimi tweet’leri ve curiouscat.me soru
cevaplarını koyuyorum. Benim gibi, sizin gibi bir insandı bu kızcağız. Uzaydan
gelmediği, cehennemden çıkmadığı, melunlardan olmadığı görülebilir. Bana
gelince, ayrımına vardığım ve uzun uzun anlattığım yozlaşmış yanımı tamire çok
daha fazla uğraşacağım bundan sonra, kendimden tiksinmemek için.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!