5 Ocak 2020 Pazar

Bir İntiharın Büyüteç Tuttuğu İçimdeki Tümör Üzerine.


Benim kadar adi, pespaye, vasat kaç insan vardır acaba… Eminim ki sandığımdan, sandığınızdan çoktur sayıları. Niceliğin büyüklüğü, olumsuz niteliğimi hoş gösteremez, bunun bilincindeyim.


Bir kadınla tanıştığımda, hakkında bir şey okuduğumda, bir sözüne, bir başarısına dikkatim yoğunlaştığında ya da herhangi bir meselede kusurunu yanlışını ayıbını öğrendiğimde, özetle bir kadının farkında olduğumda ilk baktığım, bakmakla yetinmeyip mevzu her neyse tarafımı ve tavrımı belirlediğim konu, o kadının fiziksel görünümü. Kadın beyin cerrahı uluslar arası bir ödül mü kazanmış, tipine bakıp “bu suratla ancak kendini bilime verebilirdi, başka bir şey verecek olsa kimse almazdı zaten” yorumunu yapabiliyorum. Bir kadın sanatçı harika eserler veriyorsa, resmine göz atıp “çaresiz kalmış, yalnızlıktan sıkılıp hırs yapmış belli, bu müthiş heykel ancak böyle bir zavallı bir tipin elinden çıkar” diyebiliyorum, evde kalmış denilen tiplerin hemen çirkinlikleri üzerine en edepsiz kelimeleri kullanabiliyorum. İğrenç biri olmak böyle bir şey: Bir kadında zekâ, sevgi, duyarlılık, anlayış beklemek gibi, ama bunların hepsini öncülleyen fiziksel güzellik arayışı, sanki çekici olmadığında ‘ne yapsa boş’ yaklaşımı bu.  Erkeklerin mallığından, sefilliğinden azade değilim, bu yaşıma geldim, onca tecrübeye, yaşanmışlığa rağmen hala pişemedim işte. Dedim ya, sayımız tahmininizin çok ötesinde. Hâlbuki en kayda değer özelliği seksapeli, cazibesi olan nice kadının son planda iri göğüsleri ya da selülitsiz bacakları haricinde içi havayla doldurulmuş ruhsuz yaratıklar olabildiklerini de bittecrübe görmüş biriyim. Nasıl beni ben yapan cinsel organım, sağ ayağımın küçük parmağı veya göbeğim değilse, bir kadını anlamlandıran şey de saçı, beli, poposu olamaz. Bunu biliyorum, kalben inanarak yazıyorum, ama sıra eyleme gelince bir kadın cinayeti haberine rastladığım zaman bilmem hangi gerizekalı sebepten ötürü canına kıyılmış kadının fotoğrafına gözümün ucuyla bakıp içimden “bu abuz suratlının nesine bu kadar âşık olup saplantı yaptın da katil oldu it herif” diye fısıldadığım oldu. İç ses çok acayip bir şey.

Cinsellik de çok acayip bir şey. Geçmişte, (sanıyorum çoğu insan için böyledir) ilişkilerini hep cinsellik zemini üzerinde yürüten, beraber olmak istediği kişiyi bu filtrelemeden sonra seçen biriydim, çok zeki bir kadını göğüsleri küçük diye, çok duyarlı bir başkasını çarpı bacakları ya da sivilcelerle kaplı poposu yüzünden görmezden geldiğim, muhatabımda ışık fark etmeme rağmen arkamı dönmüşlüğüm çoktur. Hakeza gene cinsellik odaklı yaklaşıp diğer ahlaki değerleri de geri plana itmişliğim; ne çok evli kadın geçti hayatımdan bu şekilde yaklaşınca. Elbette her insan kendi savaşını yaşar, o evli kadınlara şimdi –üç yıllık evliliğimi mutlu mesut yürütürken- geriye dönüp küfürle anacak değilim, sonuçta onlar da kendi meşrulaştırma mekanizmalarını kurmuşlardı. Kendimden bahsediyorum, onlardan değil. Nasıl yapabildim? Hiç mi utanmadım? Konuyu dağıtmayayım ama şunu itiraf etmek yanlış olmayacak: Şimdilerde evine, eşine sadakatinden şüphe edilecek biri değilim, ama hala olgunlaşamadığımın göstergesi yukarıda sözünü ettiğim konu, ilk bakış, ilk değerlendirme, ilk yaklaşım meselesi. Okulda şiddete uğradığını okuduğum bir kadın öğretmen, tanıştığım bir kadın muhasebeci, TV’de ekrana çıkan karşıma spiker, nerede olursa olsun ilk anda sanki sevgilim olacakmış, sevişecekmişiz de süzgecimden geçebilecek mi acaba diye benimle yarışıyorlar sanki. Bu anormal ve hastalıklı durumun sadece bende olmadığını da temin ederim. Erkekler böyle salak yaratıklar evet. Mesele yedi saniyede bir seks düşünüyor olma saçmalığının ötesinde, bildiğiniz marazi bir durum.


Yeni paragraf açayım şimdi: Dün, İstanbul’da genç bir kız intihar etti. Edebiyat fakültesinde üçüncü sınıf öğrencisi bir kız, Samatya sahilinde kendisini Marmara’nın ocak soğuğundaki sularına bıraktı. 20 yaşındaydı. Çok eskide tanıdığım bir iş arkadaşım, mesleğinden ötürü gerekli incelemeleri yapması için kendisine gönderilen intihar mektuplarının fotokopisini çeker saklardı, pek de samimi değildik, belki ilerde kitap haline getirmeyi düşünüyordu, bilmiyorum. Hayata bilinçli olarak veda etmiş birinin kendisine, yaşamına, duygularına, ilişkilerine dair yazdıklarını okumak insanın içini üşütür. Okuyan, sadece sözün değil o sözü yaratan ruhun da artık uçtuğunu bilir, ama yazı kalmıştır geriye. Üstelik hiç tanımadığımız bir insansa, yemek için leş arayan akbaba misali deşersiniz bıraktıklarını. Huzursuzluk verse de, neden intihar ettiğini anlamlandırmaya çalışırsınız. (Bu satırları iki kez intihara teşebbüs etmiş birinin yazması da garip ama boşverin şimdi onu) Ben de öyle yaptım, silinmeden önce rahmetli kızcağızın twitter hesabına girdim, hem orada yazdıklarına, hem de o vesile ile curiouscat.me isimli sitedeki sorulara verdiği cevapları epeyce bir kurcaladım. Politik görüşünü anarko-komünizm olarak ifade eden ama örgütlü olmayan, maddi sıkıntılar yaşayan, tabiatı neşeli ama dünyadaki haksızlıklara boğazına dek öfkeli, genç bir insanda bulunmaması tuhaflık olacak yakıcı libidosuyla başa çıkmaya çalışan, kedileri ve oyuncak ayıları seven, çok kitap okuyan, cesur, majör depresyondan ötürü yakın zamanda hastanede müşahede altında kalmış, her normal kadın gibi kadınlara yönelik şiddete – hatta şiddetin her türlüsüne karşı, isyankâr tabiatlı, biraya düşkün genç bir kürt kadınıydı gördüklerim. Yazık ki artık yok. Zavallıcık. Canına kıymadan bir hafta önce aldığı kazağı giyip mutluluk pozu veren biriydi halbuki. Ah, arkasından kimisi devletin vatandaşına karşı sosyal görevlerini yerine getirmediğini (çünkü devlet siyasi bir taraftır) kimisi de belediyenin görevlerini yerine getirmediğini (çünkü belediye karşı siyasi taraftır) söyleyip çemkirmekte, bu ölümden politik nema yaratmak peşinde, çünkü bu ülkede ölüm nemalandırır. Ölen ise ölmüştür, tıpkı bu kızcağız gibi. Konumuz politika değil.


İntiharına dair haberi okurken karşıma çıkan fotoğrafını gördüğümde ilk tepkim ‘ıyyy çok çirkinmiş’ oldu. Sanki çirkinliği, bu genç kadının intiharını hoş gösterirmiş gibi. Yukarıda değindiğim marazi durumu hatırlayın şimdi. İnsanlıktan çıkmış biri olan blog yazarınız, eğer fotoğrafta daha albenili, ışıltılı, hoş bir kadın görseydi, inanın bana, daha fazla üzülecekti bu ölüme. Beş para etmez aşağılık bir adamın bilinçaltı böyle çalışır. Kızcağız buz gibi sularda son nefesini verirken, Virgilius çürümüş ruhunda boğulmaktadır. Big Bang gibi, saniyenin bilmem kaçta birinde meydana gelen kozmik patlama gibi, saniyenin bilmem kaçta birinde bilinçaltımda yaşanan iğrençliği anlatıyorum size, yoksa bu sürekli bir durum değil, bir saniye bile sürmüyor. Sonrasında derhal ‘Alas, poor Yorick’ halet-i rûhiyesine geçiyorum, mevtanın ailesini, dostlarını, geride bıraktıklarını, ilerde karşısına çıkacakları, ahiretini düşünüyorum ve gönülden rahmet diliyorum ona. Gene öyle oldu. Öylece oldu. Fatihamı okudum. Elimden başka bir şey gelmiyor. Belki ahirette bundan ötürü beni hoş görür, çünkü yüzüne karşı kendisini fiziksel görünümü nedeniyle hor görmüş, incitmiş erkeklerden değildim. Tanımazdım ki onu. 20 yaşında bir kız, bir başkasına çirkinliğinin tescillendiğini söylüyorsa, incitilmenin, itilip kakılmanın sınırı aşılmıştır. Kırık dökük özgüveni, kimsenin ona sevgi, arzu, istek duymayacağının şuuruna varmıştır artık. Bunların varlığına en çok ihtiyaç duyduğu yaşlarda hem de. En güzel ve arzulanır olduğu varsayılan yaşlarda hem de.


Bu kızcağızın intiharı benim içime oturdu. Her gün insanlar ölüyor evet, kimi işsizlikten, borçlarını ödeyemediğinden, ailesine bakamamanın çaresizliğinden. Kimi aşk acısından, sevgiye susamışlıktan. Kimi utançtan. Kimi Zweig gibi önünde yaşayacak bir hayat kalmadığını görmekten. Kimi Kirilov gibi, kimi Goebbels’in karısı gibi, türlü türlü sebeplerden. Bu zavallı kız ise, yukarıda saydıklarımın hepsinden birer tutam alıp, ümitsizlik ateşinin üstünde duran sevgi ve ilgi yoksunluğu tenceresine koymuş, karıştırmış. Beni ve sizi, herkesi terk etti. Bir öfke, parlama, ani bir karar değildi onu eyleme geçiren, bu hayata katlanamamaktı. Böyle bir hayatı reddetmekti. Yalnız yaşamanın, yalnız hissetmenin, kimsesizliğin çığlığıydı. Marmara’nın sularına bir ocak ayında atladı.


Allah rahmet eylesin.


Aşağıya karşıma çıkan kimi tweet’leri ve curiouscat.me soru cevaplarını koyuyorum. Benim gibi, sizin gibi bir insandı bu kızcağız. Uzaydan gelmediği, cehennemden çıkmadığı, melunlardan olmadığı görülebilir. Bana gelince, ayrımına vardığım ve uzun uzun anlattığım yozlaşmış yanımı tamire çok daha fazla uğraşacağım bundan sonra, kendimden tiksinmemek için.










































Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!