22 Ocak 2020 Çarşamba

Brueghel'den Cehenneme Varan Yol Üzerine...


1560 senesinde Brueghel, “Icarus’un Düşüşü Sırasında Manzara” isimli tabloyu yarattı. Brueghel gerçek bir sanatçı olarak devrimci bir ruha sahipti, bu tabloda Ovidius’a dil çıkarmayı, hatta orta parmağını göstermeyi düşünmüştü, eğer karşı karşı olsalardı siktir çekmesi de muhtemel. Neydi mesele? Kısacık anlatayım: Mitolojiye göre bilge Daedalus ve oğlu Icarus, balmumundan kanatlar yapıp uçmaya başlarlar, babası Icarus’u uyarır, güneşe çok yaklaşma, aksi takdirde kanatların sıcaktan erir, düşersin der. Dönemin Z kuşağına mensup gerizekalısı Icarus kulak vermez bu uyarıya, yükselir de yükselir, neticede babasının dediği olur ve Icarus dank diye yeryüzüne düşer, denize.


Ovidius, Metamorfozlar isimli eserinde bu olayı betimlerken “Dayanıksız oltalarla balık avlayanlar, değneğine dayanmış duran birçok çoban, çiftin arkasından giden birçok köylü her ikisini de şaşkınlıkla izledi ve onların tanrı olduklarını düşündü; zira ikisi de havada çok yükseklere çıkabiliyordu.” İfadelerini kullanır, bu olağan dışı görüntünün izleyenleri hayretler içerisinde bıraktığını belirtir bize. Halbuki Brueghel bu satırların yazılmasından bin beşyüz sene sonra yaptığı resimde bambaşka bir sahne çıkarır önümüze: Bir çoban hayvanlarını otlatırken değneğine yaslanmış bizim metroda yaptığımız gibi ayakta uyumaya çalışmaktadır. Çiftçi, atını koştuğu sabanının arkasında dikkatle toprağa bakmakta, hatta Icarus’un suya gömüldüğü yere çok yakın bir yerde oltasını denize bırakmış balıkçı da sudan ve balıklardan başka bir şeyle ilgilenmemektedir. Çobanın yanına kurulmuş sakince oturan köpeği bırakın, Icarus’un düştüğü noktaya çok yakın olan tombik kuş bile başını çevirip ne olduğuna bakmaya tenezzül etmez.











 
Kuş hakikaten tombikmiş



Özetle Icarus, yok uçmuşmuş, yok düşmüşmüş, hiç kimsenin sikinde bile değildir. Herkesin işi başından aşkındır. Herkes kendi meşguliyetine odaklanmıştır. Bir başkasının gösterdiği olağanüstülük ya da yaşadığı felaket, algı kapılarından geçemez, umursanmaz, önemsenmez. Bunu bize gösteren Brueghel, o yüzden tablosunun ismini “Icarus’un Düşüşü Sırasında Manzara” olarak belirlemiştir, (Landscape with the Fall of Icarus) resmin adı bile Icarus’u yok saymanın eşiğindedir, aslında manzara resmidir, sadece Icarus’lu olanından. Öyle ki Icarus’un sadece bacaklarını ve belli belirsiz parmaklarını görürüz, kim olduğu bile belli değildir, yüzü, gövdesi yok sayılmıştır, boğulmamak üzere çırpınan birini andırır o detay. Melih Cevdet Anday, İkaros’un Ölümü şiirinde yabancı bir şairden ilhamla bu sahneyi betimlerken şöyle yazar:

Herkes işinde gücündeydi
Olanı biteni unuttum.

Yaşadığıma inanılmaz benim
Masal kahramanı gibiyim
Kimse görmeden yittim gittim.

Herkesin işinde gücünde olması, yaşanan bir felakete tepkisiz, umursamaz davranması için yeter de artar bile. Peki ama görmezden gelmek bir kaçış mıdır? Korku belirtisi midir? Bilmem hangi olayın intikam hissi midir? Taşlaşmış bir kalbi mi işaret eder? Empati yoksunluğundan mı ibarettir? Olan bitene tanıklık eden kişinin hastalıklı bir kaderciliğe sarılıp sorumluluktan sıyrılması mıdır? Felaketin müsebbibi olmadığını düşünüp insanın içini serin tutması mıdır? Buram buram kıskançlık kokan haset midir kaynağı? (Düşmek için yükselmek gerekir.) Bunların hepsi bir arada olamaz mı peki? Elbette bu saydıklarımdan kimi daha ön planda kendisine yer bulabilir, kişiye ya da topluluğa göre de değişiklik gösterebilir ama sıraladıklarım haricinde başka maddeler de eklenebileceği gibi, çoğu durumda olduğu gibi hepsi birbiri içine girip kemikleşmiştir diye düşünüyorum. Bu hal mazlumda, mağdurda, mustaripte derin bir hüzün yaratacağı gibi isyanı da  tetikler. Mehmet Akif ‘Hakkın Sesleri’ şiirinde bu isyanı öfkeyle öyle güzel yansıtır ki…

Ey, bu toprakta birer nâ’ş-ı perîşân bırakıp,
Yükselen mevkib-i ervâh! Sakın arza bakıp;
Sanmayın: Şevk-i şehâdetle coşan bir kan var…
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdârımıza!
Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!
Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark’ın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!



Burada konuyu açmam lazım: Susan Sontag ‘şefkatin istikrarsız, gelgeç bir duygu olduğunu’ yazar. Şefkat nedir? Koşulsuz ve koruyucu bir sevgidir, bir çıkar beklemeden başkasının hakkını gözetmek, sıkıntısını gidermeye çalışmaktır, ihtiyacı olana karşı yürekte oluşan titremedir. Şefkat hissini duyan kimse, zor durumdaki kişiye/canlıya yardım etmek ister. Yukarıda mağdur/mazlum/mustarip kelimelerini kullandım, birileri tarafından suiistimal edilmiş ya da hakkı yenilmiş, eziyete uğramış olana da, içinde bulunduğu şartlardan ötürü acı ve kedere düşen kişiye de şefkat duyar insan. Kocası öldüğü için yokluğa düşen üç çocuk annesi bir kadına, iftiraya uğrayıp her şeyini yitirmiş bir adama, buz gibi bir havada selpak satmak zorunda bırakılmış çocuğa, sokakta gördüğümüz aç kedi yavrusuna, Avustralya’daki cehennemi yangınlarda perişan olan koalaya, Afrika’nın ücra köşelerinde bitmek bitmeyen iç savaşlarda ölenlere, bitmek bilmeyecek bu listenin daha yazılmayan nice satırında anılmamış onca insana, hayvana, bitkiye duyulan histir şefkat. Peki Susan Sontag ne demek istiyor? Şöyle ki, şefkat insanın içinde doğal olarak parlayan bir duygudur, ufukta doğan güneş gibi, zor durumda olanla karşılaşıldığında kalpte ışıldar, ruhu doldurur, dışarı çıkmak ve yardım etmek ister. Peki ya insan ışığı gördüğünde arkasını dönerse? Ya perdelerini, panjurlarını kapatır kendini saklarsa güneşin sıcak ışınlarından? Evet, şefkat kuru kuruya hiçbir boka yaramaz, eyleme dönüşmesi gerekir. Eyleme dönüşmeyen şefkat hissi buharlaşıp yok olur, bir şey yapmak gerekir. Ne yapılabileceği, Hz. Peygamberin bir hadisinde çok açık bir şekilde formüle edilmiş: "Sizden her kim bir kötülük görürse, eğer gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin. Yetmezse, diliyle düzeltsin. Onu da yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğz etsin. Fakat bu, imanın en zayıf mertebesidir." Bu hadiste Peygamber fenalığa rastlandığında kişiyi önce eyleme yöneltiyor, buna imkan yoksa söylemi işaret ediyor. Bunların hiç birisini yapamayan kişi için bari kalbiyle buğz etsin, yani nefret etsin diyor ve imanın en düşük derecesinin bu nokta olduğunu beyan ediyor. Herhangi bir kötülükten bahsediyoruz burada, açlıktan iklim krizine, adaletsizlikten aile içi şiddete, hayvanlara eziyetten cinsel istismara ya da yalanla, dolanla mücadeleye kadar geniş bir yelpaze söz konusu. Üstelik, konu çok enteresan bir yere bağlanıyor, imana. İman nedir diye sormayacağım yoksa manyak kayınpederimin diyalektik tartışmalarına benzeyecek bu blog yazısı.  İman, Allah’a inanmaktır. Varlığı, kudreti, ilmi, adaleti, rahmeti, kısaca Allah’a dair her şey insanda iman perspektifinde yer alır. Peygamber fenalıkların ortadan kaldırılmasını Allah’a iman ile ilintiliyor. İnsanın kötülükle karşılaştığında müdahale etmesi zorunluluğunu imanının varlığıyla irtibatlandırıyor. Şefkati, iyiliği, merhameti iman göstergesi olarak ele alıyor, o zaman karşıt olarak bunların yokluğunu da imansızlık belirtisi şeklinde değerlendirmek yanlış olmaz. Mevzu nerelere geldi değil mi?


Susan Sontag, şefkat duygusunun gelgeç olduğunu söylerken haklı. İhtiyaç sahibi birine elimizde olanak varken yardıma koşmadığımızda bu mide bulandırıcı davranışımızı kendimize meşru göstermek için çabaya girişiriz. Adamın iflasını savurganlığıyla açıklayıp geçmişini eleştirmek de bu yönde bir haklılaştırma çabasıdır, tecavüze uğrayan kadının o saatte o sokakta ne işi vardı edepsizliği ile sorgulanması da. Her şeye bir kılıf bulur insan. Kendisini pir ü pak görmekte daima başarılı, başkasının yaşadığı acılara da bir kulp ya da gerekçe yaratmakta mahirdir. Gerekirse acı yarıştırmayı ihmal etmez, ilgisiz şeyleri de yükler eza görene. Ve, şurası açık ki bütün bunları eylem – söylem – nefret sorumluluğundan kaçmak için fevkalade başarılı bir şekilde yapar. Kalbinin katılaşması takip eder bunu. Kalp katılaşırsa zaten hayvandan aşağı, esfel-i safilin derecesine iner ama bunu idrak edebilmesi bile mümkün olmaz artık.


Emerson, “insanın yalnızca yarısı kendisinindir, öteki yarısı da kendisini nasıl ifade ettiğidir’ der. Başkaları için anlamımız nedir? Yaradan bizi nasıl değerlendiriyor? Kulları hakkımızda ne düşünüyor? Kendimizi nasıl ifade ediyoruz? Biz neyiz? Neden varız, ne yapıyoruz?


Icaruslara başımızı çevirmekten boynumuz tutulacak. Kral Lear’da “pravis omnia prava” buyurulmuş, kötüler, kötülerden zevk alır, iyilerden hazzetmezler demek. Evet, iyi insanlar, iyi insanları arar, kötü insanlar da kötü insanları bulur. Bu yüzden cehenneme giden de kendi isteğiyle, kendi ayaklarıyla oraya varır, cennete giden de gene kendi eylemleriyle o menzilin kapısına ulaşır.



Kötülüğe, fenalığa, acılara maruz kalmış kişi de iyi insanların ilgi alanı olmak zorundadır. Yoksa kimse kendisini iyi görmesin. Cennetlik de sanmasın. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!