Her insan evladı metroya adımını attığı an poposunu
yerleştireceği bir yer için bakınır. Bu sabah talih yanımdaydı, ikili
koltuklardan birinde boş yer bulunca söz konusu kısmımı oraya yerleştirerek
sabah dualarımı ve beddualarımı içimden okumaya başladım, yanımda benden genç, tiki bir adam vardı, neyle ilgilendiğine dikkat
etmedim bile. Taksim ya da Osmanbey durağı, hangisi, neresi olduğunun farkında
değildim, oturduğum koltuğun hemen önüne birisi yanaşmış, onun da farkında
değildim, aslına bakarsanız birden küt diye bir soru cümlesi işitinceye kadar
hiçbir şeyin farkında değildim.
Ayaktaki: (Yanımdakine) “Dövmelerin çok güzelmiş.”
Bu ani soru, beni bile ürpertmeye yetti, yanımdaki adamın
halini düşünemedim bile. Soruyu soran ayaktaki delikanlıya baktım: Saçı sakalı
karışık, pejmürde giyimliydi, doğuluları andıran yüzü, Güneydoğulu ağzıyla
sorduğu soruyla hiç de çelişmiyordu. Gözlerim istem dışı şekilde -yan yan- yanımdaki
tiki boyun kollarına kayarken kendimi de onun yerine koydum, düpedüz içim
karardı. Toplu taşıma araçlarında yabancı insanların konuşmaları, hatta koyu
muhabbetlere dalmaları görülmemiş bir şey değil, ama bu gibi durumlar bir olay
ya da durumu aynı anda yaşamış/görmüş kişiler arasında olur; söz gelimi iki
yaşlı kadın sanki kırk yıllık ahbaplarmış gibi kendilerine yer vermeyen
çocukları çekiştirmeye başlar ya da gürültücü bir grup araçtan indikten sonra arkalarından
bir dünya laf edilir, böyle şeyler işte. Yukarıdaki olay ise öyle değil, adamın
biri kollarında dövmeleri olduğunu gördüğü bir başkasına ilişiyor, “dövmelerin
çok güzelmiş” diyor. Üstelik baktım, yanımda oturanın kollarındakiler dövme
gibi de değil, resim gibi, bir şey de anlaşılmıyor boyalı boyalı. Ne diyecek
diye bekledim.
“Teşekkür ederim.”
Bu kadar. Bitti. İlgisiz-alakasız kişi olarak durumun
rahatsız ediciliğini ben bile iyiden iyiye hissettim. Yanımdaki, ayaktakinin
tipine baktı, kendi tiki kıyafeti, traşı, saçları ile ayaktakinin halini,
giyimini, duruşunu çarçabuk eşleştirdi ve uyumsuz buldu, ne var ki cevap
vermemek de olmaz, sessiz kalınmaz çünkü öyle veya böyle bir iltifat söz konusu
lakin samimi bir iltifat mı yoksa “dövme yapmak haramdır!” diye yaklaşıp konuya
iltifatımtrak giriş yapan müdahaleci bir manyak mı, bilmiyor, bilmiyorum,
bilinemez.
Olay örgülerine bakış, insanlara yönelik gözlemler, sıradışı
davranışların sebepleri hakkında tahminler – yorumlar ve sonrası hakkındaki
öngörüler bana her zaman zevk verir, kendimce eğlenirim, bir şeylerle meşgul
olurum böylece. Dedim ya, yanımda süslü,
dövmeli, şık giyimli, 25-30 yaşında bir tiki boy, bir benzerinden değil, ilgi
görmek istediği bir karşı cinsten de değil, belki de ‘Allahın kekosu’ olarak niteleyeceği bir gençten böyle bir
sıcak yaklaşım görünce talihine küsmeli ya da huzursuz olmalı diye düşündüm
gayri ihtiyari. Yanılmışım, 5-10 saniyelik bir sessizliğin ardından yanımdaki
sordu bu defa:
“Senin dövmen var mı?”
İşte yanımdaki çocuğun bu sorusu beni ilk sorudan çok daha
fazla aptallaştırdı. Sözünü ettiğim sürece dair kafamdaki tüm kodlar bir anda alt
üst oldu. Nezaketen mi yaptı bunu, yoksa gerçekten merak mı etti, bilmiyorum.
Nezaketen sorduysa, tipinden beklenmeyecek bir davranış, meraktan sorduysa çok
başka bir durum söz konusu demektir. Ayaktakinin üzerinde sweatshirt, onun da
üstünde jean ceket. Suratında da dövme filan yok yani.
Kendi iç sesimi yanımda oturan dövmeli tiki boy'a
yansıttığımı mı düşünüyorsunuz? Bana haksızlık etmeyin. Nesli yüzyıllar önce
tükenmiş sevgi pıtırcığı tipli insanlar 'hariç hiç kimse yardım ('isterseniz çantanızı taşımanıza yardım
edebilirim hanımefendi') ya da iyilik ('beyefendi
cüzdanınızı düşürdünüz') gayesi hariç yedi yabancı biriyle konuşmaz. Böyle
durumlar daha ziyade kınama ('kardeşim,
yavaş, ayağıma basıp durma') terbiyesizlik ('gençler, edepli olun burası müslüman memleket') veya ahlaksızlık ('ne tatlı şeysin sen, ellesem
yetmez, dillesem doyulmaz sana yavrum') şeklinde örneklendirilebilir.
Her zamanki gibi katı genellemelerle konuyu
değerlendirdiğimi mi söyleyeceksiniz şimdi de? Reddediyorum ve arttırıyorum:
Metroda şahit olduğum olay düpedüz bir tacizdi. Peki taciz edilen (ya da bunun
taciz olduğunu idrak etmeyen) kişi tam olarak neyi düşündü, içinden neler geçti
ve 'teşekkür ederim' diye mırıldandıktan sonra susup kayıtsız kalmak yerine
karşısındakine dönüp "peki senin dövmen var mı?" diye sorma gereği
duydu? Tekrar ediyorum, bu ilgiyi karşılıksız bırakmamak için kibarlık mı
yapmaya yeltendi, yoksa no match bir
erkekten gelse dahi, iltifat ve beğenilme duygusu hoşuna gitti ve konuşmayı
devam ettirmeye mi karar verdi? Nezaket olduğunu sanmıyorum. Daha kuvveti
ihtimal, benim tüm yargılarımı alt üst edecek şekilde ikinci şık geçerli.
Burada Helvetius'a atıf yapmakta fayda olabilir:
Mesele zekâ değil ama bu vecizenin uyarlanabilir olduğunu düşündüğüm bir şeyden bahsediyorum.
Ve ardından sohbete başladılar, ayaktaki gencin omzunda bir
dövme varmış, Diyarbakır’da yaptırmış. Yanımda oturan ilk dövmesini
yaptırdığında 23 yaşındaymış. Ayaktaki de şimdi 23’müş. Sonra yanımda oturanın
dövmelerine yoğunlaştılar, ayaktaki uzanıp kolunu tuttu yanımda oturanın,
anlamadı ne olduğunu, yan gözle baktığımda ben de karmaşık buldum, anlamadım
zaten, yanımdaki “zincire vurulmuş kimlik” diye açıkladı, diğer kolunu gösterdi
filan. Metro Gayrettepe durağına vardığında inmek için kalktım, ayaktaki çocuk
hemen oturdu boşalttığım koltuğa. Benim gibi poposunu bir köşeye yerleştirme
derdinde değil, dövme kardeşiyle daha rahat konuşmaktı niyeti.
Akşam düşündüm de, ne diye boşu boşuna o kadar çözümleme
yaptım, kafamı böyle bir saçmalıkla meşgul ettim diye. Baksanıza, bir dakika
bile sürmeyen berbat bir diyalog için yazdığım blog yazısına.
Belki de sadece iki ibneydi onlar, kaderin tecellisi ile
birbirlerini Yenikapı-Hacıosman metrosunda bulan.
Evet. Bu daha basit ve gerçekçi bir açıklama. İbnelerdi. Nasıl
da buluyorlar birbirlerini!

