Kankam polente iki gün önce yavruladı.
Dün gibi hatırlıyorum; şimdilerde 6 yaşında olan ilk
çocuğunun doğumunda da hastaneye gitmiş, yolumun üzerindeki Ceviz Ağacından bir kutu çikolata yaptırıp yanıma almayı
da ihmal etmemiştim. Havva’nın evi de yakınca, hastaneye yirmi dakikalık
yürüyüş mesafesindeydi ve o günlerde aramız biraz bozuk sayılırdı. (Konuyu
dağıtmamak için böyle üstünkörü geçtim, yoksa o dönem, benim Havva’ya –yüzüne
karşı dahi değil, telefonda- beni boğduğunu, kendisinden çok sıkıldığımı, artık
dayanamadığımı söylememle başlayan 2,5 aylık birinci ayrılık süreciydi.) Neyse,
çikolata elimde, hastaneye gittim. Hafızam beni yanıltmıyorsa küçük bir odaydı,
üstelik ışıl ışıl olduğu söylenemezdi, loş bir ortam. Odada polente, dünya
harikası kocası [kocası T. Hakkında tanıdığım
ilk günden beri fikrim değişmedi: Düzgün, insan, fedakâr, beyefendi. Kız olsam
vermezdim ama evlenirdim, o derece.] ve polente’nin annesi. Anımsadığım
kadarıyla annesi henüz pembeye ya da maviye boyatmaya başlamamıştı saçlarını. Ama
tabii, zaten polente’nin rahmetli babasının yas günleri devam ediyordu, daha
kırkı çıkmamıştı. İşte altı yıl önce yeni doğan ilk bebekleri vesilesiyle
hastaneye yaptığım ziyaretin genel çerçevesi bu. Polente çok mutluydu, eşi her
daim olduğu gibi sakin, polente’nin annesi de bebekle ilgili direktifler
yağdırmakla meşguldü. Güldük, öpüştük, konuştuk, hayır dualar ettik. Hastaneden ayrılırken Havva’yı arayıp onunla konuşmak
istediğimi, beni kabul etmesini söyledim, izin verince de evine gidip yaptığım
öküzlüğü bağışlaması için yalvardım, yüz sürdüm. Polente’nin babasının
cenazesinde de görmüştüm Havva’yı. Hep şikâyet ettiğim gibi suratsızdı gene.
Sanki beni görünce yüzünde güller açacak da cenaze merasimi ortasında kollarıma
atılacak. Sanki onca öküzlüğü yapan ben değilmişim de, karşı karşıya
geldiğimizde O bana koşup gelecek. Öküzün aynı zamanda manyak olanı makbuldür,
öyle olmasa Havva özrümü hoş görmez, benimle tekrar bir araya gelmeyi istemezdi.
O günün kendi kronolojimizde böyle müstesna bir yeri de var.
Dedim ya, polente o gün çok mutluydu. Annelik çok garip bir
şey. İnsan, hayatını mahvedecek bir yaratığı neden sever? Bunu neden ister?
Kadının biyolojisi mi, yoksa kadınlığın zihinsel kimyası mı, bilmiyorum ama
tabiatın kadınlarla bir alıp veremediği olsa gerek, böyle korkunç bir olayı
deli gibi istiyor kadınlar. Ben anlamıyorum. Anlamama da gerek yok.
Kimi zaman beş sayfa yazıyorum, ne dediğim anlaşılmıyor,
kimi zaman da bir paragrafta bir dünya şeye değiniyorum, bu defa çorbaya
dönüyor söylediklerim. İdare edin, ne diyeyim.
Dün, bu kez Havva ile beraber gittik hastaneye, polente’nin
ikinci çocuğuna hayırlı olsun demeye. Bu defa çok daha geniş bir hastane odası,
saymadım ama en az 10 kişi vardı akraba-i taallukat. Lohusa şerbeti filan içirdiler
zorla, gürültü, şenlik havası. Polente’ye baktım dikkatlice, ilk anda
gülümseyen yüzü rahatlamışlık halini ifade ediyor gibiydi, üzerinden büyük bir
yük kalkmış gibi. Eh, doğum zor iş, normaldir. Fakat kalabalık grubun
sorularından ve ilgisinden sıyrılıp başımı polente’ye çevirme fırsatı bulduğum
her defasında farklı bir şey okudum yüzünde. Tamamen yanılıyor olabilirim,
kıçımdan da uyduruyor olabilirim elbette. Fakat yüzünde ‘ne bok yiycez şimdi’ gibi bir mana sezdim, o sakin ama durgun
gülümsemesinde. Bu dünyaya, bu hayata çocuk getirmek, o minicik yaratığı
büyütmek, terbiye etmek, iyiyi ve kötüyü öğretmek, sorumluluğu taşımak aslında
ne büyük bir cesaret. Çok iddialı bir çaba. Üstelik hammaddeyi de bilmiyoruz,
kinder yumurta gibi, çocuğun içinden ne çıkacağını bilmiyoruz. Şerefsiz biri,
tembel bir hayvan, kanatları olmayan bir melek, terbiyesiz bir maymun ya da
ruhsuz bir vazo olabilir. Ne yalan söyleyeyim, We need to talk about Kevin’i ilk izlediğimde aklıma polente gelmişti, özgür
ruhuyla, bağımsız yapısıyla polente’yi düşünmüş ve itirafta bulunayım ki, filmde
korkunç bir kehanete şahit olmuşum gibi endişelenmiştim. Aradan zaman geçti,
artık tam anlamıyla yanılmış olduğumu görmekten dolayı mutluyum, oğluyla öyle
güzel bir ilişkisi var ki, maşallah deyip parmağımı ısırıyorum onları gördükçe.
Gene de, yeni bebek, yeni bir mücadele demek ve belki polente’nin yüzündeki
düşünceli (gülümseme) bunun farkındalığından geliyordu, kim bilir? Tabii zaman
akıyor, dünya altı yıl önce dünya değil, Türkiye altı yıl önceki Türkiye değil,
polente altı yıl önceki polente değil, vs. Şimdi her şey daha zor geliyordur
belki kızcağıza, daha karmaşık, daha ümitsiz ya da belirsiz.
Polente’nin bir kızı oldu. Oğlan çocuğuyla beraber aile
kombini tamam artık. Dualarım onunla, onlarla.
Not1: Pembe saçlı annesinden korkuyorum. Bir tür Marilyn Manson. Dün de aynı şey
oldu, ne zaman benimle konuşmaya yeltense bir adım geri atıyorum yeminle.
Not2: Âdem ve Havva’nın cezası cennetten kovulmak değildi. Tanrı’nın
hükmettiği esas ceza onların çocuk sahibi olmalarıydı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!