2 Mart 2016 Çarşamba

Ziyaretçi Üzerine...





Bir şeyler yazmaya niyetleniyorum kimi zaman. Blog zımbırtısından bahsetmiyorum; edebi demeye dilim varmıyor, o cürette değilim fakat onun gibi bir şey işte. Roman katlanılmaz olurdu benim için, ama bazen kısa öyküler yazmayı tasarladığım oluyor. Kafamda çizdiğim öykü çatısını beğeniyorum, anlatım dilime gelince, vasat da olsa idare eder sanırım. Ne var ki hayali öykülerime üfleyeceğim ruhun, karakterleri ve olay örgüsünü gizemden, meraktan, heyecandan ya da neşeden çok uzak bir yörüngeye taşıdığını çabucak fark ediyorum – kasvetli bir ironinin çekim gücüne kendini kaptırmış halde suratsız metinlere dönüşüyor hayalimde tasarladıklarım. Ardından kafama dank ediyor ki anlatım şekli ağırlıkla içsel öğeler içermek zorunda; deneyimler, gözlemler, akıl yürütmelerle sınırlanmayan, bunların yanı sıra anlatıcının kendisini, duygularını, hayata bakışını da türlü kisveler altında ifade ettiği bir mecraya dönüşüyor yazı. Bu noktada duraksıyorum işte. Benim karanlık dünyamı kim ne yapsın sizden başka? Benim dahi içim şişiyor kendimden, hayatım bir tuhaf. Renkli desem renkli değil, sade desem sade değil. Güzel desem değil, kötü, berbat desem nankörlük olur. Yaşam bana acımasız davranmadı, her hangi bir konuda imtihan olmadım en açık ifadeyle. Sorun yaşadığım hayatta değil, bende, leziz bir hünkârbeğendiden midesi bulanan biri, suçu kendisinde aramalı. Suç? Suç da değil bu, eksiklik diyelim. Kendime merhametsizlik etmeyeyim. Benim henüz yazmadığım hikâyelerim beş para etmez. Hikâyeye de benzemez zaten karalayacağım şeyler, didaktik olduğu kadar ukala bir adamın zırlamalarına dönüşür. İstediğimi yazarken dahi kendimi kısıtlamak zorunda kalacağımdan, benden de olmaz, başka, sahte bir şeye dönüşür.



Dün İstanbul’daki eski iş yerime gittim. Birbirlerinin yüzünü görmek istemeyen kanlı bıçaklı kişileri sırasıyla ziyaret ettim konsomatris misali. Herkes menfaat ve çıkar girdabında, büyük bir hızla dibe battıklarını idrak edemezken ellerindeki çivili sopaları diğerine sallamaktalar. Onları yaşatan bu onulmaz hırsları, bende hiç olmayan. İhtirası olmadığını çok rahat söyleyebilecek biriyim. Bu güne dek birini yok etmeye hiç çalışmadım. Zaten onun odasında çay içtikten sonra ötekinin kapısını çalabilmem de bu yüzden. İnsanları gözlemlemekten yorulduğum oluyor, bununla birlikte bu da benim tek eğlencem. Çünkü gözlem, beraberinde irdelemeyi ve çözümlemeyi getiriyor, kişinin kendi kendine yapabileceği en zevkli edimlerden biri bu. Binadan çıkıp avluya indiğimde bir sigara yakmak için duraksadığım an o binada görevli birkaç gazeteci gördüm, eskiden merhabam olan. Aylak aylak dururken beni fark ettiklerine sevinmiş olmalılar ki, hemen yanıma geldiler, hoş geldin, nerelerdesin, Erzurum, birer sigara, siz hala haber peşinde koşmaca muhabbeti. Yanlarında biri yeniydi, tanıştırdılar, o müdürüm diye hitap ederken diğerlerinin benimle abi diye konuşmasına içerledi sanki, konuşmaya dahil olmak için sanırım, “abi kitap yazsana, sizin birimden ne hikayeler çıkar” diye atıldı. Duraksadım, emeklilikten sonra bakarız diye yuvarladım cevabı. Yüzü benden bir bok olmayacağına dair kanaat getirdiğini belli eder şekilde ekşidi, bizim meslek hep emeklilikten sonra yazarız deyip emekli olduktan sonra kahvede okey oynayanlarla doluymuş. Okey bilmiyorum demedim, uzatmadım, sigaramızı içip vedalaştık, ayrıldık. Doktoramı bitiremiyor oluşum da bu yüzden; mesleki bir konu çünkü. Sosyal bilimlerde ya da tarihle ilintili bir bölümde yapıyor olsaydım çoktan halletmiştim onu. Yazmak istediklerimi yazamıyorum, istemediklerimle ilgili bir dünya malzeme var önümde. Kitap da öyle.



Oradan çıktıktan sonra da Emirganüstü’nde yer alan amcamın evine ziyarete çevirdim yönümü, seksenini çoktan geride bırakmış bu yaşlı devin iyice elden ayaktan düştüğünü söylemişti annem, ölüm psikolojisine girdiğini ekleyerek. Bir saatten fazla oturdum yanlarında, yaşlılar hemen otuz kırk sene öncesine giderler, benim amcam 10 yaşından başlar anlatmaya. O konuştu, ben de dinledim. Bir ara konu hastalıklara ve yakın zamandaki böbrek sorunuma geldi, yengem yanımızdan kalkıp birkaç dakika sonra süslü bir metal kutuyla döndü odaya. Kutuyu açtığında içinden ceviz büyüklüğünde üç tane, mercimek tanesi büyüklüğünde de bir avucu dolduracak kadar taş çıktı. Büyükler amcamın 1990 senesinde geçirdiği safra kesesi ameliyatından, küçükler de yengemin safra kesesinden çıkarılmış taşlarmış. Kutuda bir tek fiyonk yapılmış kırmızı kurdele eksikti. Belli ki sayısız gayrimenkullerinin ve yüklü banka hesaplarının yanında bu taşları da bırakacaklar mirasçılarına. Sonra şık bir biçimde çerçevelenmiş iki büyük fotoğrafı işaret etti amcam, zigon sehpanın üzerinde. Kendisinin ve yengemin 30’lu yaşlarda çektirdikleri birer vesikalık fotoğrafı geçen hafta büyütmüşler, çerçeveletip bu hale getirmişler. Amcam Hollywood yıldızlarına benziyormuş gençliğinde, yengem de gerçekten çok alımlı bir kadınmış o yaşlarda. Fotoğraflarla pek ilgilenmedim, buna biraz bozuldu amcam. Birigitte Bardot’nun evine gittiğinizde büfe üzerine dizilmiş fotoğraflarına değil, kadının yüzüne bakarsınız. Aklınıza kalbi henüz atmaya devam eden ama eti canı kurumuş bir Yorik gelir hemen. Yaşlıların sürekli geçmişten bahsetmelerinden, kırk sene geriye gidip gülmelerinden ya da gözleri dolu dolu mırıldanmaktan başka çareleri yok, çünkü bugüne sahip değiller. Pek azı dışında hepsi geçmişte yaşar. Birigitte Bardot’nun içli içli gençlik filmlerini izlemesi gibi. BB’yi tanımıyorum, kadının günahını almayayım. Amcamı tanıyorum. Çerçevelettiği elli yıl önce çekilmiş o fotoğraflar, bana, bizlere, torunlarına kendisinin nasıl hatırlanmak istediğine dair bir talimat gibi. ‘Güçlüydüm, enerjiktim, güzeldim, etkileyiciydim, taşı sıksam suyunu çıkarırdım’ mesajı. Zaten anlatıp durduğu geçmişte hep bu şekilde betimliyor kendini, şimdi bir görselle destekleme gereği görmüş demek. Yirmi yıldır her gün sabah evden çıkıp kiracılarını dolaşıyor zaten, ama şunu da içten içe biliyor ki o öldükten ve mirası çocuklarına dağıtıldıktan sonra, pek kimse onu ve gençliğinde yaptığı atılımı pek umursamayacak, paraları yiyecekler o kadar. Atılım kelimesini boşuna kullanmadım, çok sık yineledi dün akşam bu kelimeyi. Falancadan bahsederken atılım yapamadığını, bir maaşa bağlı olarak yaşadığını ve emekli olduğunu söyledi, başka bir yaşanmış hikâyesinde de filanca kişinin yaptığı atılımı hasetle tıslayarak anlattı mesela. Gözü hep zigon sehpa üzerindeki fotoğrafına kayıyordu konuşurken, “ben atılım yaptım, o yaşlarda, o halde.” Atılım yapmaya özel bir saygı duymadığımı tahmin edersiniz, hırsım yok ki. 




http://img.allw.mn/content/fashion/2012/10/27.jpg




Akşam eve geldim. Anneme bu adam ölmez, ölse de öldüğüne inanmaz, öldüğüne inansa da başkalarını mezarında yatarken ölmediğine iknaya çalışır diye fısıldadım.


Babama da, amcamı çok iyi gördüğümü söyledim maşallah kelimesini ekleyerek.


Birkaç sene evvel, atılımını nasıl yaptığını öğrenmiştim amcamın. Hayatı boyunca hiç kahvehaneye gitmediğini söyleyip aileye bağlılık üzerine söylevler veren yaşlı kurt, bildiğiniz tefeciymiş gençliğinde. 


Mezarda nereye atılacaksın kurt?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!