Bir şeyler yazmaya niyetleniyorum kimi zaman. Blog
zımbırtısından bahsetmiyorum; edebi demeye dilim varmıyor, o cürette değilim
fakat onun gibi bir şey işte. Roman katlanılmaz olurdu benim için, ama bazen kısa
öyküler yazmayı tasarladığım oluyor. Kafamda çizdiğim öykü çatısını
beğeniyorum, anlatım dilime gelince, vasat da olsa idare eder sanırım. Ne var
ki hayali öykülerime üfleyeceğim ruhun, karakterleri ve olay örgüsünü gizemden,
meraktan, heyecandan ya da neşeden çok uzak bir yörüngeye taşıdığını çabucak fark
ediyorum – kasvetli bir ironinin çekim gücüne kendini kaptırmış halde suratsız
metinlere dönüşüyor hayalimde tasarladıklarım. Ardından kafama dank ediyor ki
anlatım şekli ağırlıkla içsel öğeler içermek zorunda; deneyimler, gözlemler,
akıl yürütmelerle sınırlanmayan, bunların yanı sıra anlatıcının kendisini, duygularını,
hayata bakışını da türlü kisveler altında ifade ettiği bir mecraya dönüşüyor
yazı. Bu noktada duraksıyorum işte. Benim karanlık dünyamı kim ne yapsın sizden
başka? Benim dahi içim şişiyor kendimden, hayatım bir tuhaf. Renkli desem
renkli değil, sade desem sade değil. Güzel desem değil, kötü, berbat desem
nankörlük olur. Yaşam bana acımasız davranmadı, her hangi bir konuda imtihan olmadım en açık ifadeyle. Sorun
yaşadığım hayatta değil, bende, leziz bir hünkârbeğendiden midesi bulanan biri,
suçu kendisinde aramalı. Suç? Suç da değil bu, eksiklik diyelim. Kendime
merhametsizlik etmeyeyim. Benim henüz yazmadığım hikâyelerim beş para etmez. Hikâyeye
de benzemez zaten karalayacağım şeyler, didaktik olduğu kadar ukala bir adamın
zırlamalarına dönüşür. İstediğimi yazarken dahi kendimi kısıtlamak zorunda
kalacağımdan, benden de olmaz, başka, sahte bir şeye dönüşür.
Dün İstanbul’daki eski iş yerime gittim. Birbirlerinin
yüzünü görmek istemeyen kanlı bıçaklı kişileri sırasıyla ziyaret ettim
konsomatris misali. Herkes menfaat ve çıkar girdabında, büyük bir hızla dibe
battıklarını idrak edemezken ellerindeki çivili sopaları diğerine sallamaktalar.
Onları yaşatan bu onulmaz hırsları, bende hiç olmayan. İhtirası olmadığını çok
rahat söyleyebilecek biriyim. Bu güne dek birini yok etmeye hiç çalışmadım.
Zaten onun odasında çay içtikten sonra ötekinin kapısını çalabilmem de bu
yüzden. İnsanları gözlemlemekten yorulduğum oluyor, bununla birlikte bu da
benim tek eğlencem. Çünkü gözlem, beraberinde irdelemeyi ve çözümlemeyi
getiriyor, kişinin kendi kendine yapabileceği en zevkli edimlerden biri bu. Binadan
çıkıp avluya indiğimde bir sigara yakmak için duraksadığım an o binada görevli birkaç
gazeteci gördüm, eskiden merhabam olan. Aylak aylak dururken beni fark
ettiklerine sevinmiş olmalılar ki, hemen yanıma geldiler, hoş geldin, nerelerdesin,
Erzurum, birer sigara, siz hala haber peşinde koşmaca muhabbeti. Yanlarında
biri yeniydi, tanıştırdılar, o müdürüm diye hitap ederken diğerlerinin benimle abi
diye konuşmasına içerledi sanki, konuşmaya dahil olmak için sanırım, “abi kitap
yazsana, sizin birimden ne hikayeler çıkar” diye atıldı. Duraksadım,
emeklilikten sonra bakarız diye yuvarladım cevabı. Yüzü benden bir bok
olmayacağına dair kanaat getirdiğini belli eder şekilde ekşidi, bizim meslek
hep emeklilikten sonra yazarız deyip emekli olduktan sonra kahvede okey
oynayanlarla doluymuş. Okey bilmiyorum demedim, uzatmadım, sigaramızı içip vedalaştık,
ayrıldık. Doktoramı bitiremiyor oluşum da bu yüzden; mesleki bir konu çünkü.
Sosyal bilimlerde ya da tarihle ilintili bir bölümde yapıyor olsaydım çoktan
halletmiştim onu. Yazmak istediklerimi yazamıyorum, istemediklerimle ilgili bir
dünya malzeme var önümde. Kitap da öyle.
Oradan çıktıktan sonra da Emirganüstü’nde yer alan amcamın
evine ziyarete çevirdim yönümü, seksenini çoktan geride bırakmış bu yaşlı devin iyice elden ayaktan düştüğünü
söylemişti annem, ölüm psikolojisine girdiğini ekleyerek. Bir saatten fazla
oturdum yanlarında, yaşlılar hemen otuz kırk sene öncesine giderler, benim
amcam 10 yaşından başlar anlatmaya. O konuştu, ben de dinledim. Bir ara konu hastalıklara
ve yakın zamandaki böbrek sorunuma geldi, yengem yanımızdan kalkıp birkaç dakika
sonra süslü bir metal kutuyla döndü odaya. Kutuyu açtığında içinden ceviz
büyüklüğünde üç tane, mercimek tanesi büyüklüğünde de bir avucu dolduracak
kadar taş çıktı. Büyükler amcamın 1990 senesinde geçirdiği safra kesesi
ameliyatından, küçükler de yengemin safra kesesinden çıkarılmış taşlarmış.
Kutuda bir tek fiyonk yapılmış kırmızı kurdele eksikti. Belli ki sayısız
gayrimenkullerinin ve yüklü banka hesaplarının yanında bu taşları da
bırakacaklar mirasçılarına. Sonra şık bir biçimde çerçevelenmiş iki büyük
fotoğrafı işaret etti amcam, zigon sehpanın üzerinde. Kendisinin ve yengemin 30’lu
yaşlarda çektirdikleri birer vesikalık fotoğrafı geçen hafta büyütmüşler,
çerçeveletip bu hale getirmişler. Amcam Hollywood yıldızlarına benziyormuş
gençliğinde, yengem de gerçekten çok alımlı bir kadınmış o yaşlarda.
Fotoğraflarla pek ilgilenmedim, buna biraz bozuldu amcam. Birigitte Bardot’nun
evine gittiğinizde büfe üzerine dizilmiş fotoğraflarına değil, kadının yüzüne
bakarsınız. Aklınıza kalbi henüz atmaya devam eden ama eti canı kurumuş bir Yorik gelir hemen. Yaşlıların
sürekli geçmişten bahsetmelerinden, kırk sene geriye gidip gülmelerinden ya da
gözleri dolu dolu mırıldanmaktan başka çareleri yok, çünkü bugüne sahip
değiller. Pek azı dışında hepsi geçmişte yaşar. Birigitte Bardot’nun içli içli
gençlik filmlerini izlemesi gibi. BB’yi tanımıyorum, kadının günahını
almayayım. Amcamı tanıyorum. Çerçevelettiği elli yıl önce çekilmiş o
fotoğraflar, bana, bizlere, torunlarına kendisinin nasıl hatırlanmak istediğine
dair bir talimat gibi. ‘Güçlüydüm,
enerjiktim, güzeldim, etkileyiciydim, taşı sıksam suyunu çıkarırdım’
mesajı. Zaten anlatıp durduğu geçmişte hep bu şekilde betimliyor kendini, şimdi
bir görselle destekleme gereği görmüş demek. Yirmi yıldır her gün sabah evden
çıkıp kiracılarını dolaşıyor zaten, ama şunu da içten içe biliyor ki o öldükten
ve mirası çocuklarına dağıtıldıktan sonra, pek kimse onu ve gençliğinde yaptığı
atılımı pek umursamayacak, paraları yiyecekler o kadar. Atılım kelimesini boşuna
kullanmadım, çok sık yineledi dün akşam bu kelimeyi. Falancadan bahsederken
atılım yapamadığını, bir maaşa bağlı olarak yaşadığını ve emekli olduğunu
söyledi, başka bir yaşanmış hikâyesinde de filanca kişinin yaptığı atılımı
hasetle tıslayarak anlattı mesela. Gözü hep zigon sehpa üzerindeki fotoğrafına
kayıyordu konuşurken, “ben atılım yaptım, o yaşlarda, o halde.” Atılım yapmaya
özel bir saygı duymadığımı tahmin edersiniz, hırsım yok ki.
Akşam eve geldim. Anneme bu adam ölmez, ölse de öldüğüne
inanmaz, öldüğüne inansa da başkalarını mezarında yatarken ölmediğine iknaya
çalışır diye fısıldadım.
Babama da, amcamı çok iyi gördüğümü söyledim maşallah
kelimesini ekleyerek.
Birkaç sene evvel, atılımını nasıl yaptığını öğrenmiştim
amcamın. Hayatı boyunca hiç kahvehaneye gitmediğini söyleyip aileye bağlılık
üzerine söylevler veren yaşlı kurt, bildiğiniz tefeciymiş gençliğinde.
Mezarda nereye atılacaksın kurt?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!