29 Şubat 2016 Pazartesi

Björk Üzerine...





Hayatın her ne olursa olsun devam edebilmesi en büyük mucize. Güneş doğudan doğmaya devam ediyor, elektronlar atom çekirdeğinin etrafında dönmeyi, kediler miyavlamayı, hamamböcekleri üremeyi, insanlar kavga etmeyi ara vermeksizin sürdürüyor. Mucize derken, iyi bir şeye atıfta bulunuyormuşum gibi gelebilir, aslında olumlamak ya da olumsuzlamak niyetinde değilim, sadece söylüyorum, öylesine. Öylesine yaşadığım, öylesine konuştuğum, öylesine öfkelendiğim, öylesine sevdiğim gibi, mucize olduğunu ifade ettiğim bir olgu hakkında da öylesine duygular içindeyim. Bu aralar sıklıkla duyduğum Çinlilerin şu tuhaf değişlerinden birini, ‘ilginç zamanlarda yaşayasın’ kötü dileğini dibe batmış halde tecrübe ediyor herkesçikler ama ben oturduğum yerden şaşırma yetimi kaybetmiş şekilde öylesine bakıyorum olan bitene. Heyecan is no more. Merak duygusu, öğrenme isteği hep var ama onu giderene kadar sürüyor, ardından gene donuk bir hal. Bilmekle ne olacağını da soruyorum kendime… Cevap kişisel tatmin ve ukalalık için yeni bir fırsat, hepsi bu.


Endişelerim var. Kendime dair, ailem, kardeşim, sevdiklerim, daha büyük dairede insanlar hakkında kaygılarım. Sonra bakıyorum ki neredeyse tamamı sağlık-hastalık-ölüm sarmalında yer alan endişeler bunlar. Başka bir şey değil. Bunların dışında hiçbir şey beni şaşırtamıyor. Hani, Björk, şarkıda “I’ve seen it all” diyor ya, ben de o hesap yeterince şaşırdığıma, beni şaşırtacak bir şey kalmadığına iyiden iyiye inanmaya başladım. Bu bir tür inanç eksikliği veya inancın kaybolması gibi bir şey. (Meselenin Tanrı’ya ilgisi yok) Bir şeyler olacak diye heyecanım olmadığından o şeyin vuku bulmayacağına dair endişem de yok, hayal kırıklığına da uğramıyorum bu yüzden. Bu aşamaların herhangi bir basamağında bilinçli bir tutum aldığımı sanmayın, hayır, irade dışı olan bir süreçte bahsediyorum. Hiçbir beklentide değilim, hayallerim yok, isteklerim de. Dedim ya, sağlık-ölüm-hastalık dışında bir endişem yok. Söz gelimi zengin olmak gibi bir hayal kurmuyorum, yüksek makam hırsım zaten hiç olmadı, bu yüzden statü/pozisyon gibi bir şey de yok rüyalarımda. Bu yaştan sonra âşık olamam, yeni bir aşka yelken açamam. Hiçbir kadına (misigonist demeyin hemen ya) o kadar değer atfedemem. Tek tük arkadaşlarıma bile zor tahammül ederken, yeni dostluklar da kuramayacağı biliyorum. Dolayısıyla bir kadını sevemeyeceğim gibi genel yaklaşımla insanlarla arkadaşlık ilişkisine de giremem. Çok sevilen biri olmak? Hadi canım, insanlar beni sevmezler, doğaya aykırı bu, bana karşı tek duygu merak, çünkü onlara değişik geliyorum. Sevilme kaygım olsa annemin son zamanlarda çok fazla yinelediği ‘çatal dilli tombul yılan’ olmaktan da vazgeçmeliyim, panda taklidi yapmalıyım. Ben ve taklit? Hah!


Dün rütbe terfi sınavının yazılısına girdim, evet, tiyatro bu sene de devam ediyor. Haftaya mülakat var Ankara’da, oradaki eğlencenin geçen yıl yaşanandan farklı olmayacağına eminim. Yazılıya girdiğim salonda takım elbise giyen tek kişi bendim, diğerleri kot ya da kanvasla gelmişler. İşin komiği kendilerince hala bir şeylerin değişeceğini umduklarından çalışmışlar da, bense birkaç genel kültür sorusu dışında her şeyi onlardan kopya çektim, çünkü tek bir kelime dahi açıp okumadım mevzuatı. Onlar bana takıldılar kıyafetim yüzümden, bense onlarla dalga geçtim hala bir beklentileri olduğundan. Başkalarının protestosu giyim kuşamla, benimkisi umarsızlıkla gösteriyor kendini. Mülakatta umarım beni tahrik etmezler çünkü iki dirhem bir çekirdek giyinmiş bir adam çatal diliyle başını derde sokabilir orada.


Blogu neden mi boşladım? Bu yazıyı yazmak da, birinin okuması da çok sıkıcı çünkü.

Hayat devam ediyor. Her şeye rağmen, bir mucize nev’inden.

Ben de. Kişisel bir distopya misali. 


Bir şey bekliyorum sanki.


Öylesine

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!