28 Eylül 2015 Pazartesi

Bir Başka İstanbul Dönüşü Üzerine...







İstanbul’da bulunmak sadece ruh halime değil, fiziksel sağlığıma da iyi geliyor… Manyak gibi zırt pırt kilosunu kontrol eden takıntılı bir tip değilim, [şu yazıyı unutun] göbeğim de buna şahit, ne var ki 24 saat İzmir+ yedi gün İstanbul ziyaretime çıkmadan evvel evdeki terazide tartıldım, 97kg çıkmıştım, Erzurum’a geri döndüğümde meraktan gene baktım, bu defa 94kg. İstanbul’da aç kaldığımı sanmayın, ama adam gibi yemeklerle, zeytinyağlı fasulyeyle, enginarla, biber dolmasıyla hemhal oldum hep. Münasip yemekler insanı hem doyuruyor hem de sağlığına yardım ediyor. Erzurum’da ise ne bulsam onu mideme indirdiğimi size daha önce söylemiştim; meyveli yoğurt, fındık fıstık, nutella, zeytin ekmek, süt-bebe bisküvisi, fırından aldığım elmalı kurabiye vs. Gayet düzensiz bir abur cubur diyetim var burada. Sadece yemek meselesi de değil, ondan daha öncelikli bir konu, sigara tüketimi. İstanbul’da bulunduğum süre zarfında bir paketi azıcık geçebildiğimi fark ettim, burada ise günde iki paketi düpedüz yiyorum. Sigara tüketimi nicelik olarak böyle belirgin bir düşüş gösterince öksürük, balgam gibi sinir bozucu kimi vücut tepkileri minimize oluyor. Ve ne yazık ki bunun ayrımına vakıf olmak bir şey değiştirmiyor bende, gene günlük iki paket sigara içmeye başladım döner dönmez. Sıkıntı beni öldürecek bu şehirde, sözünü ettiğim can sıkıntısı da değil, iç sıkıntısı. İç sıkıntısından sigara, iç sıkıntısından porno. Erken uyuma alışkanlığı kazanmanın sağlığıma iyi geleceğini biliyorum ama daralma hissi beni yatağımda da yalnız bırakmıyor. Ne işim var benim burada diye kendi kendime sormaktan da bıktım, sorgulamayı da bırakmıyorum bir türlü.


*** *** ***


İstanbul’a bazı gidişlerimde görüştüğüm bir hanımefendi vardı, beni uzun zamandır tanıyan, duygusal karmaşalarımdan ve zihinsel bunalımlarımdan haberdar biri. Ex’in varlığını - hem Ex’i ex olmuş biri olarak gördüğümü, hem de Ex’in ebedi anısının daima içimde yaşadığını- bilen, mesafeli ama samimi duygusallığına ilintilenmiş kayıtsız kalınamayacak çekiciliği ile tensel bir bağ kurmaktan geri duramadığım özel bir kadındı; pastanın üzerindeki çilek sözünü ettiğim cazibesi mi, yoksa duyarlı zekâsı mı, hala bilmiyorum, duruma göre değişiyordu işte. İstanbul’a bu gidişimde daha önce yapmadığı türden kinayeli, sinir bozucu triplere girdi, garip, rahatsız edici bir konuşma geçti aramızda. Kavga ya da tartışma değildi yaşanan, ama kesinlikle gereksiz ve saçma sapan bir huzursuzluk yarattı üzerimde, üstelik beni bu kadar iyi tanıyan birinin kesinlikle kalkışmaması gereken türden. Sonrasında düzeltici faaliyetlere teşebbüs etti etmesine, ne var ki bu çabaların boşa olduğunu kabullenmek zorunda kaldı, bu defa da (sanırım) hayal kırıklığı ve üzüntü duydu içinde. Aslına bakarsanız her birimiz birilerini yaşıyoruz ve aynı şekilde o kişiler tarafından yaşanıyoruz. Kendimi tekrar tekrar anlatmaya gerek yok; düşünce yapımın sofistike, iç dünyamın çelişkilerle dolu bir arapsaçından ibaret olduğunu da, bunlara mukabil kendimi ifade ederken dümdüz, net birine dönüştüğümü biliyorsunuz. Yersiz laf oyunları, lüzumsuz imalar, sözü dolandırmalar, bir amaca hizmet etmeyen gizemli sorun yaratımları insanları aptalca labirentlere sürüklemekten başka bir halta yaramıyor. Yaşanan etkileşimler, titreşimler, frekanslar, dalga boyları derken, her zamanki gibi en leziz pastanın üzerinde rastladığım tek bir kıl ya da böcek beni geri itebiliyor ve muhatabımı buharlaştırmakta zerre ölçüde tereddüt göstermiyorum akabinde. İsterse bana sunduğu en ihtiyacım olan şey olsun, o kimse benim (kendisine karşı) güvenimi sarsıyorsa artık ben de eski ben olamıyorum. Güven derken söylemeye çalıştığım, o kişinin ‘tanıdığım insan’ olması, güveni kaybetmekten kastım da o kişiyi ‘aslında tanımadığımı’ idrak etmek.
Son planda gene ben kötü (adam) oldum galiba… Öyle ya, I’m done diyen benim sonuçta. Geçmişte, çok eskiden bahsediyorum, sorumluluk almazdım beraberliklerimde. Sürekli karşımdakini oyalayan bir tavrım vardı. İsterdim ki o bitirsin, bitiren ben olmayayım. Bu salak tavrı geride bırakalı da çok oldu tabii, büyüdüm galiba, artık biliyorum ki eğer hak vâki olduysa ölüye makyaj yapıp canlı gibi davranmak ancak Tim Burton filmlerinde katlanılabilen bir şey. Hem, ben Ex’e bile gözünün içine dik dik bakıp ‘bitti’ demiş, üstelik bunu adice, vicdansız bir katılıkta yapmış adamım değil mi? 

Anlamadıkları şu: İnsanlar iyi, kibar, yapıcı olmaya çalıştığımı gördüklerinde ‘değiştiğimi’ sanıyorlar, sanki bir ev kedisi tırmalamazmış gibi yanılgıya düşmekte ısrarlılar. Bense onlara devamlı tırnaklarımı gösteriyorum, kızdırırsanız tırmalarım diye uyarıyorum kendimce.



Bu resmi vakti zamanında tumblr'dan çalmıştım. İlk bakışta aşk benimkisi, hakkında öyle çok şey söylenebilir ki...



Kim bilir, belki bu satırlarda konu edilen çekici kadın da sorumluluk almaktan kaçınmış, bana söyletmiştir bu hoşça kal sözünü. Öyleyse de iyi yapmış. Kimseye eyvallahı olmayan birine dönüştüm zaten.


*** *** ***

Önce bloğun adresi değişti, ardından okuyucular izne bağlandı, bunu müteakip bazıları engellendi ve nihayet bugünkü duruma gelindi. Şöyle bir bakıyorum da, Allahım, ne güzel bir şey bu, insanın canı istediği gibi, kısıtsız, özgürce yazabilmesi… Yok o ne der, yok şu nasıl anlar, yok filanca aleyhimde ne şekilde kullanır, falanca alınır, öteki kırılır gibi bir derdim tasam yok. Bu yüzden zihnimdeki onca politik sansüre ve kendimi baskılamama rağmen gene de 2008’den bu yana en çok gevezelik ettiğim dönem bu. Yoksa Erzurum bana iyi mi geldi ne?











15 Eylül 2015 Salı

Bir Başka Sene-i Devriye Üzerine...






Cazotte, Aşık Şeytan isimli hikayesinde 'yakınındayken gözlerimi O'ndan kaçırmak için çabalıyordum, ayrı kaldığımızda ise baktığım her yerde O'nu görüyordum' gibi bir şeyler yazmıştı. 

Kabahatim çok olduğundan cezam da bitecek gibi görünmüyor...

14 Eylül 2015 Pazartesi

Kötülük, Umutsuzluk ve Dünya Üzerine...






Sevgili Dostum;

Umutsuzluğunu tamir edemem. Bir tamirci değilim, üstelik bu konularda laf salatası yapmaktan başka hiç bir işe yaramaz söylenebilecekler. Demagoji konusunda haklı bir şöhretim olduğunu ilk gençlik yıllarımdan beri duymaktayım – lise çağımdaki lakaplarımdan biri ‘enternasyonal demagog’tu- ve lakin yüksek kalite zırva üretmek, vasat bir hakikatle şifa sunabilmenin yanına yaklaşamaz bile. Şifa dedim, bu kelimeyi kullanmak bile haddimi aşma sayılır. Laf geveliyorum o kadar.

Gnostik bir yanım var. Vakt-i zamanında perennial felsefeye duyduğum eğilimle iyice köklenmiş olabilir bu özelliğim. İki hafta kadar önce, geç saate bıraktığımız bir hafta sonu kahvaltısında beraber oturduğumuz arkadaşım sordu; bu ülkede hiç mi mutlu olamayacağız, uzak bir hayal gibi mi kalacak mutluluk diye. Her zamanki ukalalığımla cevap verdim:

“Öncelikle şunu göz ardı etme: İnsan dünyaya mutlu olmak için gelmedi. İsyan ve itaatsizlik ettiği için ceza olarak dünyaya gönderildi. Tanım gereği ceza, negatif bir kavramdır, kapsamında güzel, keyifli, neşeli olamaz. Mutluluk diyorsun, bunun yaşanan ülkeyle de alakası yok: en mutlu ülkeler arasında yer alan İskandinav halkları, en yüksek intihar oranına sahip. En güçlü, modern ülke Amerika’nın New York’unda faili meçhul cinayetlerin oranı İstanbul’un yirmi katı. Şiddetin minimum düzeyde olduğu Japonya çocuk pornosunun neredeyse yasal sınırlarda olduğu bir yer. Arcadia diye bir yer yok, ütopya ise hayal ürünü. Dünyanın bir sürgün olduğunu sakın göz ardı etme. Güzellikler ve zevkler anlık, bencillik ve kibirden kaynaklanan fenalık ise sürekli bu gezegende. Herkes mutlu olmak ister ama bu anlık kesitlerde, kişisel tecrübeyle yaşanabilir ancak.” dedim.

Ters ters baktı, O da kafasını tasavvufla bozmuş biri, çizdiğim karanlık tablo kâinata Şems ve Mevlana penceresinden bakmaya çalışan birine uymadı haliyle. Devam ettim:
“İstersen ilahi değil insani bakalım: Materyalist bir dünya gene mutluluk mekânı olamaz. Sürekli bir mücadele, yaşam savaşı, yaşadıkça büyüme ve kazanma, kazandıkça güçlenme ve yeni meydan okumalar. Sonu gelmeyen bir kısırdöngüde maddeten yükselirken mânen girdaba sürüklenme söz konusu. Neye sahip olursan ol, bir Game of Thrones karakteri gibi, her an kaybedebilirsin, canını da, malını da, kudretini de. Game of Thrones’ta mutlu birini göster bana; yok.”

Tanrı’nın yarattığı kullarını sevdiğini, her var ettiği gibi biz kullarının da O’nun bir parçası, yansıması, üflediği ruhunun unsurları, dünyaya gönderdiği halifeleri olduğumuza parmak bastı karşılık olarak. 

Ukalalığın dozunu arttırmak zorunda hissettim kendimi: “Bu sözlerin Tanrı’nın bizim mutluluğumuzdan ve mutsuzluğumuzdan sorumlu olduğu yanılgısına götürür seni. O’nun bizi sevmesinden evvel, bizler Tanrı’yı ne kadar seviyoruz, öncelikle bunu açık açık konuşmamız lazım.” dedim. Az önce söylediğim gibi Kendisi’ne isyan ve itaatsizlikten ötürü dünyaya sürülme cezasına çarptırılmışken, isyana ve itaatsizliğe şimdi de dünyada devam ediyoruz. Her birimiz farklı ölçeklerde bu tutumu sürdürmekteyiz. ‘Yapma’ denileni yapmakta, ‘yap’ denileni de yapmamakta direniyoruz. Kierkegaard diye bir adam var bu aralar çok okuduğum, bir yerde ‘Tanrı’yı sevmenin en önemli göstergesi tövbedir.’ yorumunda bulunuyor. Tövbe bile etmiyoruz yediğimiz haltlara. Tanrı’yı sevsek, O’nun en temel hoşnutluk duyacağı itaati bile çok görmezdik, sırat-ı müstakimden uzak durmazdık. Sen değil miydik daha geçen gün “emrolunduğu gibi dosdoğru ol” ayetinin seni dehşete düşürdüğünü söyleyen? Bu, beni de dehşete düşürüyor ama kendime çeki düzen verme adına hiçbir şey yapmadığımdan, o ayeti hatırladığımda yaşadığımın sanal bir dehşet olduğunu fark ediyorum sonra. Bu sanal dehşet dediğim halin ne olduğunu tasavvur etmeyi dene lütfen: Yeterince inansam, iman etsem, bu kadar gevşek davranabilir miydim? Ya da sevsem? Veya ciddiye alsam? Hayır, sorun bende. Sende. Herkeste. Seni tenzih ederim ama ben Tanrı’nın bütün sıfatlarıyla varlığına dair zerre kadar şüphe duymazken, kendimi de sık sık neden O’nu adam yerine koymadığımı düşünürken buluyorum.”

“Tövbe tövbe, ne biçim konuşuyorsun ya.”

“Gene tövbeye geldik di mi? Demeye çalıştığım, tövbe dahi edemiyoruz, hep ‘zamanı gelince’ diye öteliyoruz durumu. Bak elimdeki sigaraya, bunu içiyorum, zevk aldığım için. Bağımlısıyım zaten. Yarın KOAH olduğumu öğrendiğimi farz edelim, sigara içmeye devam edip ‘şimdilik erken, ileride akciğer kanseri olunca bırakırım.’ demekteki ahmaklığı hayal et şimdi. Allah aşkına ne farkımız var bundan?”

“Bu konuşmaya nereden başladık” diye duraksadı arkadaşım. Sonra “ülkenin boka batmış hali” diye söylendi. Bir süre ikimiz de sessizce düşündük. Birden “iyi insanlar da var, onların suçu ne bu olup bitenden?” diye sordu.

Ne suçları olduğunu bilmediği söyledim. “Bir leğen dolusu pirinçte siyah ve beyaz taşları ayıklar, geri kalanını yemekte kullanırız, sözünü ettiğimiz durumda ise az sayıda pirinç, geri kalanı beyaz ve siyah taşlarla dolu bir leğen var ve şimdi tüm leğene aynı muameleyi yapılıyor. Bu sırra kim vakıf olabilir? Ben değil. Ama unutma ki bu hayat da yaşayacağımız tek hayat değil, geçici. Sonsuza dek sürecek olan yaşam, bundan sonra başlayacak, buradaki hal ve hareketlerimiz de belirleyici nitelik taşıyacak. O vakit belki meseleye tam ters açıdan bakmaya çalışan ve İsa’yı köşeye sıkıştırmaya niyetli Büyük Engizisyoncu’nun sorusu da cevap bulacak. Şöyle demişti İsa’ya: ‘Zayıf, aciz, ezelden asaletten yoksun insanoğlu, gökteki nimeti yeryüzündekine üstün tutar mı hiç? Binlerce, onbinlerce kişi göğün ekmeği uğruna senin ardından gelse bile, ölümlü dünyanın nimetlerinden vaz geçemeyen milyonlarca, milyonlarca insan ne olacak?’ Buna ne diyeceksin bakalım? Farkındaysan şu an seninle gökteki nimeti yeryüzündekine üstün tutamayan kişilerin dünyayı çevirdiği cehennem üzerine konuşuyoruz. Kötülüğü yaratan da o kişiler değil mi?”

Bu sırada gelen kahveler ve cafenin sahibinin yanımıza ilişmesi ile konu dağıldı, başka şeylere daldık ardından.



Sevgili Dostum,
Yukarıdaki sinir bozucu ‘öğreten adam’ üslubumu bağışlamanı rica etsem yapmacık mı bulursun tavrımı? Tanıyorsun beni; iddialı, hırslı birine dönüşüyorum kendimi ifade ederken. Benim gibi (‘kadar’ demedim, diyemem de, çünkü birim değeri olmayan bir şeyden bahsediyoruz inanç kavramı ile, ancak ‘gibi’ diyebilirim, seni kendime yakın ve benzer hissettiğim için, evet, benim gibi) inançlı birisin, bu itibarla kendimi yabancılık ve çekingenlikle değil, içimden geldiği gibi ifade ediyorum; umutsuzluk sorunsalına yaklaşımım dogmatik makyajla süslense de, sonuçta Tanrı’nın varlığına ve yetkinliğine dayanıyor. Konfüçyüs’ün ‘insanın mükemmelleşmesi’ üzerine söylediklerini içselleştirebilseydik eğer, her şey ne kadar güzel olurdu değil mi? Çünkü senin bana yönelttiğin umutsuzluk meselesi, aslında insanın yarattığı bir dehşetin sonucu. Konfüçyüs imkânsızı formüle ederken aslında Büyük Engizisyoncu’nun sözünü ettiği göğün ekmeği uğruna İsa’nın peşinden gidecek binleri, on binleri işaret ediyordu bize.  Bunu bilen fakat yerdeki ekmeği göktekine tercih edenlerin milyon kere milyonlarca olduğunu idrak eden Romalılar meseleye çok daha realist yaklaştılar ve ‘Ne Humanus Crede’, yani insana/insan ait olana/insâni olana asla inanma dediler. Tek bir kişinin dediğinin dedik olduğu monarşik bir yapı ya da kalabalıkların yönetime katıldığı demokratik bir düzen olsun fark etmez, Tanrı adına konuştuğunu söyleyen ya da filantrop kılıklı hümanist olsun gene fark etmez, her birey son planda benmerkezcidir ve kendi menfaatini arar. Menfaatin yolu ise vicdansızlıktan, adaletsizken, erdemsizlikten, merhametsizlikten geçer çoğu zaman. Aristoteles’in nefis bir tespitini hatırlatayım sana müsaadenle:
“İyiler bir çeşittir, kötüler ise çeşit çeşit.”

Güzel Dostum,

Mutsuzluğunun kötü insanların varlığı ve işledikleri kötü fillerden kaynaklandığını düşünmekte yanılıyor muyum? O insanlardan kimi bilinçli bir şekilde bu fiilleri hayata geçiriyorlar, çünkü menfaatleri bunu gerektirmekte. Kimileri ise herhangi bir menfaatleri olmadan yalnızca mutluluklarını (sana çirkin ne kabul edilemez gelen) bu eylemlerde görüyorlar. Acınası olan şu ki, her bir kişi yaptığı kötülüğe hakkı olduğunu düşünmekte. Bu haklılık kanaati, o kişilerin eylemlerinin duygusal kalkanı oluveriyor ve böylece sağduyu dediğimiz şahs-ı manevi, yerini her biri farklı kişilerde başkalaşan bireysel sebeplerle donanıyor. Meşrulaştırılan fenalık kadar tehlikeli çok az şey var bu hayatta ve kula kulluğun, nefse kulluğun, güce kulluğun, kısaca şeytanî olana kulluğun bireyler tarafından türlü yaldızlarla süslenmiş birer savunma mekanizmasını görebilirsin üzerlerine azıcık kazısan. Az evvel insanın doğasında kötüye temayül olduğundan bahsetmiştim sana, şimdi de bu durumu nasıl kılıfına uydurduğuna değiniyorum işte. Ukalalık yapmak için değil, hatırlatmak için yazıyorum sadece:

Stanford Hapishane Deneyi, Milgram Deneyi gibi insanın dehşetengiz doğasını bize tüm çıplaklığı ile sunan bazı örnekler, tarihteki din, milliyet ve benzeri temalı kanlı savaşlar, katliamlar, edebiyatta Sofokles’ten George Orwell’a, Dante’den Dostoyevski’ye, Shakespeare’den Inarritu’ya varan geniş yelpaze, insanın kötülükle, kötülüğün de insanla mücadelesi üzerine kuruludur ve insan bu hayat denilen oyunda kötülük karşısındaki edilgenliğine daima isyan halinde resmedilir, ne var ki etken olan evil, yani Şeytandır hep. Çünkü bu dünyanın temel prensibi şeytanın kazanması üzerinedir. Haklı olduğundan değil.  Güçlü olduğundan. Gene Aristoteles der ki, ‘hazza karşı koymak, öfkeye karşı koymaktan daha güçtür’; çünkü haz arzusu, yani çoğu insanın mutluluktan anladığı şey sahip olunması gereken bir ateşten farksız, yakıyor o kişileri. Haz derken yalnızca bedensel zevklerden söz ettiğimi sanma lütfen, güç, iktidar, malik olma, hükmetme hep bu şeytani hazzın türevlerinden ibaret.

Sıkılmış, şişmişsindir bu kadar zırvayı okuduğunda. Sanki bilmediğin ya da düşünmediğin şeyleri mi anlatıyorum sana? Hayır, hiç sanmıyorum.  Ne olursun katlanmaya devam et, biraz daha devam edip toparlayayım, bitireyim ıstırabını olur mu?

Mutsuz olman çok doğal, bizi mutlu edecek tek bir şey bile göremiyoruz. Biz kimiz bu arada? Kötü olduğunu düşünmeyenleriz. Bu da çok sübjektif bir yorum tabii, samimiyetle ifadeye edeyim ki ben kötü biri olduğumu düşünmüyorum, bilerek bir kötülük yapmıyorum ama dışarıdan gözlemleyen biri hakkımda son derece boktan biri şeklinde düşünebilir. Çünkü beni gözlemlerken kendi kişisel merceğinden bakacak ve o mercek yargılarla, önyargılarla, tecrübelerle ve inançla oluşan bir bütün. Söz gelimi, İsmet Özel’in problem çözücü nitelikteki örneklemesine bakalım, şöyle der: “Radikal bir müslüman kaldırımda yatan alkol komasındaki bir adamı hastaneye götürmeyebilir. Çünkü radikal bir müslümanın bütün derdi meyhaneleri kapatmaktır. Yerde yatan adamın günah işlemekle bu sona vardığı [hak ettiği] fikrindedir. O yüzden teori acımasızlığı öğretir ama din yardım eder, diyoruz. O müslüman eğer teoriye değil de, dine itibar etseydi orada yatan bir sarhoş değil, ölmekte olan bir adam görürdü.'' Kötü bir insan olduğumu düşünmüyorum, ama bir başkası benim çok kötü biri olduğum kanısına varabilir ve kendi merceğiyle gördüğünü kesin, kati bir sonuç olarak kabul edebilir. Zina suçu işlediğimi, alkol almak suretiyle Tanrı’ya isyankâr olduğumu düşünen bir dindar beni tahkir edebilir ya da Gezi olaylarını ikiyüzlü bir Fransız ihtilali denemesi şeklinde yorumladığımı duyan, özgürlük kavramını suiistimal ederek üzerlerindeki baskıyı kaldırma yalanı ile kendi yaratmak istedikleri tahakküm ortamını bina etmeye çalışan riyakâr güruh olarak nitelediğim kimselerce bir faşist olarak değerlendirilebilirim söz gelimi. Ama bu yargılar beni iyi ya da kötü kılar mı?

“Ölçekler fenomenleri yaratır” vecizesini yaratan Mircea Eliade’ye selam olsun. Allah rahmetinden esirgemesin. Benim ölçeğim ‘aklım’, ‘vicdanım’ ve özsaygım’ söz gelimi. Seninkisi sağduyun ve kalbindir belki, bir başkasının ölçeği menfaati, diğerininki dini (teorik) yorumları olabilir, böyle gider bu. Bir de yukarıda değindiğim benmerkezcilik var, görünür ya da görünmez türden, ama somut ve sabit bir ölçek; böylece olayların doğasını irdelerken bir değil birden fazla ölçeğimiz oluşuyor; aynı gözlükte hem astigmat hem de hipermetrop için mercek olabilmesi gibi.

Sevgili Dostum,

Kötüye kızma demiyorum. Ondan nefret etmemeni söylüyor değilim. Kötünün seni umutsuzluğa düşüren alçaklığını da hoş göstermeye ya da sana kabul ettirmeye çalışmıyorum. Sadece Aristoteles’in dediğini tekrar hatırlatmak istiyorum sana, kötüler çeşit çeşit.

Öte yandan, umutsuzluğa gelince…

Gözlerin yoruldu, bu kasvetli konuda onca gevezelik ederek canını sıktığımı bildiğimden fazla uzatmayacağım artık. Umutsuzluğa kapılma. Buna hakkın yok. Daha doğrusu kendine bu zulmü yaşatmaya hakkın yok. Mutsuz olman ne kadar doğalsa, umutsuz olman da o kadar mel’un bir hal.  Deus Ex Machina kavramına dudak büker, masalımsı bir durummuş gibi hafife alma yanlışına düşeriz çoğu zaman. Halbuki Hesiod’un altın, gümüş, bronz, demir çağlarını hatırla, ve ya Hinduizmdeki yugalar doktrinini. Toplumlar yozlaşmanın, bayağılaşmanın, sefahatin, kısaca şeytanîliğin dibine vurunca, daha aşağısı olmayan bir noktaya gırtlaklarına değin battıklarında dünyada beliren peygamberleri ya da rishi’leri ve benzerlerini nasıl göz ardı edebilirsin? Bunların hepsi birer deus ex machina değil mi? Ne yani, Tanrı öldü mü? İnsan Tanrı mı oldu? Buna itibar etmediğine şüphem yok. İnsandan ancak Şeytan olur. Tanrı ise var, yaşıyor ve bizlere düşen inancımızı, umudumuzu kaybetmemek. Tanrı’dan umudunu yitirmek, O’na artık inanmamakla eşdeğer.

Sevgili Dostum, 

En çok laf geveleyebileceğim yerde kesiyorum bu mektubu. Sana yazdıklarımın hepsini sen de biliyorsun zaten. Ne yeni bir şey fısıldadım kulağına, ne de şüphelerinden arındırabildim seni. Demiştim ya en başta, ancak demagojik kekelemeler yapılabilir senin içindeki şüphe tohumuyla ilgili olarak. Ben de kekeledim böylece.

Selam ve muhabbetle…












Bu şarkı da sana gelsin:)

8 Eylül 2015 Salı

Bir Veda Üzerine...






Daha evvel blogta bir vesileyle yazmıştım Leartes ile yapacağı gösteri düellosu öncesinde Hamlet’in Horatio ile arasında geçen kısa konuşmayı… Hamlet huzursuzdur, “yüreğimde bir sıkıntı, bir didişme var dostum” diye fısıldar Horatio’ya, bunu duyan Horatio hemen atılır, “isterseniz gidip Laertes ile yapacağınız müsabakaya rahatsızlığınız nedeniyle katılamayacağınızı söyleyeyim” teklifinde bulunur. Melankolik mi dersiniz, depresif mi dersiniz, ben kös kös diyeceğim, kös kös oturup somurtan Hamlet bir anda kendine gelir:

“Katiyen olmaz; biz kehaneti reddederiz, bir serçenin düşüşü bile ilahi takdire göredir. Takdir bugüne ise, yarına değildir; yarına değilse, bugünedir; bugüne değilse bile yarın gerçekleşecektir; hazır olmaktır tüm gereken. İnsan hiçbir şeyi yanında götüremediğine göre, zamansız gitse ne çıkar? Bırak olsun, ne olacaksa.”

Kendimi Hamlet’le özdeşleştireceğimi düşünüp tiye almayın beni, adamın verdiği karşılık ‘Tanrı’ya iman kavramı’na en veciz tanımları dahi gölgede bırakacak türden sonuçta. Ne var ki çoktan beri benim de ruhumu egemenliği altına almış kasvetli bir huzursuzluk var, keyifsizlik var, daralma hissi ve biriken bir öfke var. Manzara-ı umumiye koca bir lağım çukurundan farksız, benim gibi tüm bireylerin hikâyesi de bu berbat büyük resmin bir parçası hüviyetinde. Biz hepimiz, yaşanmaz bir ülkenin nasıl hala o ülkede yaşayabildiği şaşılası insanlarıyız. Etrafımdaki herkese fırsatı ve imkânı varsa en kısa sürede bu ülke sınırları dışına çıkmaları tavsiyesinde bulunuyorum ne zamandır. İçine kapatıldığımız iron maiden’dan sıyrılıp kaçabilen kim varsa gitsin, kendini kurtarsın diyorum. Bu söylemleri çevremdekilerle paylaştıkça onları nasıl, ne yönde, ne kadar etkileyebildiğimi bilemem, ama kardeşim bu hafta ABD’ye yerleşmek üzere gidiyor ve O’nun adına içimde hem derin bir coşku ve mutluluk duyarken, hem de kardeşimi yitirecek olmanın verdiği burukluk peydahlanmasına mani olamıyorum.

İnsanlar bir başka ülkeye yerleşme niyetlerini genelde 20’li yaşlarında gerçekleştirirler, elbette istisnalar da mevcut ve benim kardeşim de bu istisnalardan biri. Kırk yaşında, iki çocuk babası bir adamın kısa süreli değil, temelli olarak ülkeyi terk etmeye karar vermesi imrendirici bir cesaret örneği. Yeni bir hayata başlamak için bunca kurulu düzenini tekmeleyip bir kenara atmasına ancak hayranlık duyabilirim. Büyük çocuğunu zaten bir yıl önce göndermişti orada bir okula, bu defa sıra kendilerinde. Tek kelime yabancı dil bilmeyen eşi Z. bir dil kursuna yazılacak, bir türlü sevemediğim küçük kıza da bir okul ayarlamışlar bile.

Bizim izinler haftalardır kapalı, açılacağı da yoktu, Perşembe günü gideceklerini öğrendiğimden son kez göreyim istedim, Cuma akşamı uçağa binip Pazartesi sabah erkenden dönecek şekilde iki günlüğüne de olsa aldım İstanbul biletlerimi, vedalaşmak üzere onları görmeye gittim.

Cumartesi yazlıkta tüm aile bir araya geldik. Yalnız kalmayı başardığımız bir ara kardeşime sordum, neden gittiğini. Ailevi, mesleki, sosyal ve politik nedenleri anlattı. Her biri başlı başına yeterli gerekçelerdi söylediklerinin. Ne iş yapacaksın diye sordum, PH.D. ünvanlı akademisyenlerin aç kalmayacağını anladım söylediklerinden. Ne zaman geleceğini merak ettim, normal şartlar altında 2017’den evvel dönmesinin uygun olmadığını, aksi takdirde aldıkları vizenin pürüzlü hale geleceğini uzun uzun izah etti, bu açıklamaya dinlerken dikkatimi verdiğim söylenemez, kaç çeşit vize türünden bahsettiğini de hatırlamıyorum şimdi. Green card başvurusunun kabulü için dua istedi gene de. O tamam, yapabilirim. Para işlerimiz vardı, onları açıklığa kavuşturduk, vedalaştık Pazar sabahı, ayrıldık sonra.

Evlerini kiraya verdiler, arabalarını sattılar. Perşembeden itibaren yoklar. Annem şerefsiz ve rasyonel bir şişko olduğundan O’na çok dokunmayacaktır yavrucağından, gelininden, torunundan ayrı düşmek. Fakat babam öyle değil. Tahammül edilemez bir sevgi böceği karakterine sahip babamın canı çok yanacak onların yokluğunda. Adam benim gibi bir nemruta dahi düşkün, hayırlı evlat kontenjanını hakkıyla ifa eden kardeşimin eksikliği ise epey üzecek O’nu.

Bana gelince, kardeşimi sevmeye 25’imden sonra başladığımı daha evvel gevelemiştim burada. Çocukluğumuz ve gençliğimiz boyunca hiç de yakın değildik, basbayağı sinir olurduk birbirimize. Mesela Beşiktaş’taki evimizden çıkıp Fatih’teki anneannemize mi gitmemiz gerekiyor; ayrı otobüsleri, ayrı güzergâhları kullanır, bir arada olmayı asla benimsemez, hoş karşılamazdık. Her bakımdan uzaktık birbirimize. Sonra evlendi, çocuğu oldu. Bendeki değişim bundan sonra ortaya çıktı, artık O’nu hem kahraman, hem çilekeş, hem savaşçı, hem gariban gibi düşünmeye başladım. Yıllar geçtikçe O’na karşı hissettiğim sevgi, merhamet, korumacılık, düşkünlük de arttı mütemadiyen. Metazori bir kardeşlik yerini candan bir arkadaşlığa bıraktı. Hiçbir koşul altında kendisini yargılamadığımı gördü, O da bundan hep uzak durup beni olduğum gibi kabul etti. Ve şimdi, ciğerimin köşesi, canımın içi gidiyor dünyanın bir ucuna. Blood of my blood.

Eksilmek böyle bir şey. Kararını açıkladığında annemler beni arayıp sızlanmışlar, çocuğun fikrini değiştirmesi için kendilerince benden destek ister mahiyette laflar gevelemişlerdi; tabi ben oralı bile olmadım. Aksine hayatındaki en doğru şeyi yapacağını, eğer aksilik olur da başarısızlıkla, uyumsuzlukla karşılaşırsa neticede geri dönebileceğini, ama ABD’ye yerleşmeye kararını hayata geçirmekten caydırılırsa bu defa ömrünün sonuna dek bunun sızını içinde duyacağına parmak basmıştım onlara cevaben. İtiraz edemediler. Gitmesine itiraz etme düşüncesi sadece bencillikten kaynaklanıyor aslına bakılırsa, annemler de bunun farkındalar, o yüzden boyun eğip fazla uzatmadılar yarattıkları küçük çaplı krizi.

Bir tane kardeşim var, eskiden birbirimize yedi yabancıdan farksız iken uzun zamandır kardeşten bile öte olduğunu düşündüğüm kişi o. O da gidiyor a.q.








Gitsin, kendini kurtarsın.

Bizler, geride kalanlar… Kardeşimin içinden çıkmaya kararlı olduğu bu pis akvaryuma mahkûm sefil sürüsü. İçine kapatıldığımız bu dar ve karanlık dünya; aç gözlülükle, küstahlıkla, yalanla, aptallıkla, akıl tutulmasıyla, riyakârlıkla, vicdansızlıkla, kana susamışlıkla, bencillikle, haysiyetsizlikle tıka basa zehirlenmiş halde ve evet, mezbahaya terkedilmiş bebekler gibi başımıza gelecekleri bekliyoruz çaresizlik içinde.

İçimdeki sıkıntı kardeşimin yokluğunda daha da ezecek beni.



Olsun. Kardeşim kurtulsun.







Not: Hamlet gibi olmak kim, ben kim...