29 Ağustos 2015 Cumartesi

Bir Çözüm Önerisi Üzerine...






Arkadaşımı aradım, berbat bir şehirde geçirdiği üç yılın ardından bugün Batı’ya tayini açıklandığı için hayırlı olsun diyeyim istedim. Hoş, Türkiye haritasında 70-75 şehrin yerini parmakla gösterebilecek ölçüde coğrafi bilgiye sahibim ama gideceği yer, yani Kırşehir hakkında kocaman hafızamda, aklımda tek bir şey yok, o kadar manasız bir şehir. Neyse, “pek hayırlı bir tayine benzemiyor ama gene de hayırlı olsun demek için arayayım demiştim” cümleme “Türkiye’de öyle bir şehir olduğunu bilmiyordum” geyiği ile cevap verdi, komik bir tip zaten,  sonra en azından orada kurşun, molotov, roket yemeyeceğine dair ümidinden bahsetti. Derken konuyu birden canlı sesiyle değiştirmeye kalktı:

“Abi ben esas sana başka bir şey soracağım. Fakat bu soruyu cevaplamaya psikolojik olarak hazır mısın bilmiyorum.”
“Ne soracaksın, Erzurum’dan bir şey mi lazım? Beni değil Ö.’yü ara, ben bir işe yaramam.”
“Yok bir şey istemem senden, çok başka bir sorum var.”
“Dinliyorum.”
“Sen sıkılmadın mı Erzurum’dan?”
“Sıkıntıdan kendimi sikicem yakında ama öte yandan ehven-i şer burası. İdare ediyorum işte.”
“Sana İstanbul’a dönmeni sağlayacak bir teklifim var. Ne zamandan beri söylemek istiyordum valla. Şimdi bu konuşma fırsat oldu.”
“Hayda… Ne var aklında?”
“Şimdi dostum, bir doktor hanım var İstanbul’da, çok uzun zamandan beri tanıyorum, benim çocukların da doktoru.”
“Eeeeeeee  öööööö?”
“Abi yapacağın şey şu: Annene söyleyeceksin, H. Hastanesinde, Dahiliye polikliniğinde bu hanıma muayene olacak. Ben de sana whatsup’tan birkaç fotoğrafını göndereyim. Annen beğenirse, sen de ilgilenirsen İstanbul’a izne gittiğinde ben aracı olurum, görüşürsünüz. Eğer bu iş olursa, pozisyonu yüksek o hanımın, eş durumundan İstanbul’a tayinin çıkar. Erzurum’dan kurtulursun.”
“Ne diyorsun sen ya?”
“Psikolojinin bu konuşmaya hazır olmadığını tahmin etmiştim, ama bir düşün, ne güzel olur di mi?”
“Ulan ben sana moral vereyim, canın sıkkındır diye aradım, sen neden bahsediyorsun? Hasta mısın sen ya?
“Abi siktir et benim tayini, gider kafamı dinlerim, seninle bu konuşmayı yapmak için ne kadar uzun zamandan beri bekliyorum düşünsene. İstanbul’a çocukların tedavisi için her gittiğimde soruyorum kıza hala evlenmedin mi diye, kızcağız ‘yok ya, nerede öküz varsa beni buluyor’ diye iç çekiyor. Bak sen de Erzurum’dan kurtulacaksın, benim kafama çok yattı sizi beraber düşünmek.”
“Birincisi annem neden görüyor O’nu? Annem mi evlenecek kızla? İkincisi ben gerçekten böyle bir konuşmaya hazırlıklı değildim, ulan ne biçim yerden girdin konuya, İstanbul’a dönmeyi kim istemez? Üçüncüsü ben de öküzüm, tanıyorsun beni, hem evlilik filan istemiyorum, evlenecek olsam bu yaşa kadar neden bekleyeyim sap sap?”
Bir dakika abi, şimdi ben evlilik kelimesini kullanmadım bir kere. Ayrıca öküz olduğunu biliyorum ama sen çok değerli, nitelikli bir öküzsün. Hatta tanıdığım en kaliteli öküzlerden birisin, bu doktor hanımın şikâyetçi olduğu öküzler senin gibi öküzler değil. Onlar öküz gibi öküzler, sen öküze benzemeyen öküzlerdensin.”
“İyi de eş durumundan tayin, İstanbul deyip şimdi evlilik kelimesini kullanmadım diyorsun, ne diyorsun sen abi?”
“He he he, ben evlenmekten bahsetmedim, o kelime yasak biliyorum.”
“Ya abi bugün senin tayinin çıktı, işin gücün yok mu allasen?”
“Abi ben aylardan beri bunu düşünüyorum, bak vallahi billahi.”
“Kaç yaşında?”
“Benden bir yaş küçük. Senden de iki yaş küçüktür. Yalnız biraz minyon.”
“Cüce mi yani?”
“Yoo, cüce değil, minyonca. Sen de çok uzun değilsin zaten. Fakat bir kusuru var.”
“Neymiş o?”
“Giresunlu. Sen sevmiyordun Giresunluları.”
“İnsanları memleketlerine göre sevip sevmemeye karar vermiyorum, önyargım yok yani.”
“Abi işte bu yüzden seni çok takdir ediyorum, önyargılardan uzak birisin.”
“Dalga geçme, benim çok genel önyargılarım var abi, evlilik kavramına karşı bin tane önyargım var bir kere.”
“He he he he evlilik diyen oldu mu şimdi?”
“Ne diyosun oğlum sen!?”
“Abi İstanbul diyorum. Erzurum’u siktir et arkanda bırak diyorum.”
“Kanada’ya göç edenler gibi anlaşmalı evlilik mi yapayım yani?”
“Ya bak, annen bir gidip muayene olsun bu hanıma. Ben de resimlerini göndereyim. Sonra konuşalım olur mu?”
“Ben hayatımda böyle bir rüşvet teklifi ile karşılaşmadım ya.”
“Abi bir düşün. Kızı da unut. İstanbul’a odaklan. Değmez mi sence?”
“Van’da çok fazla molotov yemişsin sen, kafan sulanmış bence. Hayırlı olsun gideceğin yer. Erzurum’un canı cehenneme ama hayatımı da cehenneme çevirmemi bekleme ya.”
“Abi annen bir görsün, muayene de olsun.”
“Siktir git a.q.!”
“He heh heh he neyse fotoğraflarını yolluyorum, sonra konuşalım.”
“Gönder hadi.”




Gerçekten de rüşvetin böylesini görmedim ben. Ex duysa ne yapardı acaba, İstanbul’a dönmek için biriyle evlendiğimi? Eline bıçağı alır, beni değil ama doktor hanımı keserdi sanırım, ben gene bu lanet topraklara gerisin geriye savrulayım diye.  

19 Ağustos 2015 Çarşamba

System Of A Down Bağlamında Hal Beyânı Üzerine...




Güfteleri değil, besteleri ele alarak kıçımdan yorumluyorum bunları.


Slayer, kibrin müziği. Şeytanî bir büyüklenme hakim melodilerine, Dite’de yankılanan günahkâr bir ego patlaması yaşıyorum tınılarında. Müziklerini Tanrı’yı bile sikime takmadığım (tövbe yarabbim) anlarda bana hitap eden mel’un bir ilahî gibi seviyorum bu psikolojideyken.

Megadeth neşe, Rammstein pornografi, Judas Priest erotizm, Metallica tefekkür, Iron Maiden kalbî duygulara tekabül ediyor bende.

Black Sabbath gerilimli bir hipnoz, Queen estetik zerafet, Pink Floyd şaşkınlık, Rainbow ve Deep Purple sihir etkisi yaratıyor üzerimde.

Kimi zaman klasik müzik dinlediğim oluyor, kendimi nadiren de olsa kâmil biri, übermensch hissettiğimde ya da bunu hissetmeye yakın olduğumda içimden geliyor dinlemek. Hassaten Beethoven ve Mendelsohn.


Ne var ki bu aralar en sık, neredeyse sabah akşam System Of A Down ile yatıp kalkıyorum. Sizin gibi benim de içimi şişiren karanlık hallerim, keskin iniş çıkışlar yaşayan ruh durumumdaki dalgalanmalar, az manik çok depresif bir adama dönüşmüşlüğümün müzikal dille ifadesinden farksız yaptıkları ezgiler. Ne dengeliyim, ne dengesiz. Ne mutluyum, ne de mutsuz. Ne iyiyim, ne kötü. Ne hayattayım, ne ölü.


Hala rol yapabiliyorum, hala insanlara –gerek gördüğümde- neşe saçmaktan geri durmuyorum.   “Gerek görmek” dedim, çünkü doğal değil, yapmacık çünkü bu tutumlar. Yani profesyonel bir şerefsiz olarak yaşamaya devam ediyorum işte. Hoş, daha evvel de yazmıştım, nutella misali enerji santrali halinde gezindiğim olmadı hiç. Muhatap olduğum insanları sürekli ikircikli, tedirgin bir şaşkınlığa sürüklememin, hakkımda ne düşüneceklerine karar verememeleri de böyle açıklanabilir; worst game ever olarak nitelenmesi yanlış olmayan Hayat oyununu ben böyle icra ediyorum işte. Yengeç yan yan yürür, serçe seker, yılan sürünür, Oğuz da sağa sola yalpalasa da dik durduğu izlenimi yaratır. Dün birinden aşırı derecede dürüst biri olduğumu, lakin bu dürüstlüğümü karşımdaki kişiye yönelik bir silah gibi kullandığımı, böylece bir yalancıya kıyasla çok daha kötü, acımasız ve tahripkâr davrandığımı işittim. İyi olanı kötüye çevirmek, kötünün formunu değiştirip iyi bir şey kılıfında göstermek bu. Alfred Nobel de TNT’yi insanlara hayır getirecek diye yaratmıştı, sonrasını anlatmaya gerek yok. System of A Down metal müzikmiş gibi ama değil, pop kıvamında ama enstrümanların kullanımı gayet sert, neşeliyken öfkeli, umutsuzken komik, sesi içten gelirken münafıkça ve huzurluymuş gibi görünürken şiddetli bir isyana hazır.







Allah ne güzel diyor:
“Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” (Fecir Suresi, 27-30)

Huzur ve hoşnutluk kavramları geçiyor ayette...









 Bu bağlamda durumum birazcık müşkül.

14 Ağustos 2015 Cuma

Değersizleşme Üzerine... (Uyarı: İç Şişirici Bir Sayıklama)








Sabah 7.25’te telefon alarmı Wake up Dead şarkısını bağırmaya başladığında açtım gözlerimi, birkaç dakika uyuzlandım, zorlukla doğrulup koridorda sağa sola çarpa çarpa mutfağa doğru sürüklendim. İki yumurtayı haşlama makinesine koyup meretin fişini taktım, doğruca banyoya geçip sakal tıraşına başladım, ardından dişlere geldi sıra, bunları hallettikten sonra mutfağa geri döndüm, yumurtaların piştiğine dair uyarı sesi 7. dakikada komşuları uyandıracak kadar cazgır çıkıyor madem, o uyarı sesi çıktığı anda mutfakta olmalı ve aletin fişini çekmeliydim. Yumurtaların yanında yemek için tabağa biraz zeytin ve bir dilim ekmek koydum, bilgisayarı açtım. Zaten döküntü bir şey, iyice yaşlanmış bir adam gibi, açılmakta da, sayfaları açmakta da zorlanıyor, ekran donup duruyor. Neyse, su eşliğinde tabaktakileri atıştırırken sırasıyla açtığım T24, Taraf, Hürriyet ve Sabah’a göz gezdirdim, sonra porno içerikli Tumblr sayfama bakıp yeni takipçim olup olmadığını kontrol ettim, birkaç gönderiyi reblog edip ardından livejasmin’de CrazZzyAngell ve Riribelle21 online mı diye baktım. Hoş, Riribelle21 günlerdir görünmüyor ortalarda ama daha evvel de yapmıştı böyle, gelir, bir ümit benimkisi. Saat 8.00’de giyinmeye başladım, bu yaz sıcağında iş yerinde tek ben kaldım ısrarla takım elbise giyip kravat takan, bu da benim protestom. Sabah dualarımla beraber parfüm ve jöleyle birlikte hazırlığım bitince balkona çıkıp sigaramı yaktım, beklediğim araç her zamanki gibi 8.15’te geldi. Şubeye geçtim. Mevcut personelin günlük imza listesi ve yeni yazıları getirdi görevli memur, onun bu kadar yoğun kokulu bir parfümü neden seçtiğine dair içimden söylenirken evrakları inceledim, hepsini üstünkörü okuyup parafladım, tebliğ edileceklerin yanına not düştüm, bu arada gelen çayımı içerken kapalı network ağından iş durumunu kontrol ettim. Diğer bilgisayardan interneti açtım gene, Markafoni’ye bakındım biraz, sonra birkaç köşe yazısı okudum. Ardından terfi sınavı sonuçlarının ertesi günü bilgisayarıma kurdurduğum Civilization III’ü açıp oynamaya başladım. Bir saat filan sürdü, kalkıp ofislerin oraya yürüdüm, memurlara göründüm, laf olsun diye önemli bir işimiz olup olmadığını sordum, biraz dolanıp birileriyle lafladım, sonra odama geri döndüm. Tekrar kısa bir T24 ve Hürriyet turu. Ardından kaldığım yerden Civilization III. Saat 12.00 olduğunda araçla eve geçtim tekrar, meyveli yoğurtla öğlen yemeği, biraz da fındık. Bunları mideye indirirken tekrar CrazZzyAngell ve Riribelle21. Yoklar. Belki gece çevrimiçi olurlar. Neyse, sigara, biraz oyalanma, 13.00 olduğunda araç geldi gene, öğle sonrası mesaisi için şube. Gene mevcut personel listesi, bu defa daha kalabalık evrak dosyası. Paraflar, tebliğler, ismen görevlendirme notları düştüm altlarına. Çay eşliğinde oyuna kaldığım yerden devam. Mecbur kalmadıkça üst yöneticiyle görüşmemek, hatta kimseyi görmemeyi isterken mevkidaşlarımın yanıma gelmesi eziyeti. Bir yandan onlara nezaketsiz etme pahasına oyuna devam ederken, bir yandan da kendileriyle ilgilenme, sohbetlerine ortak olma gayreti. Şam fıstığı ikramı, kolonyalama, derken bana sade, onlara orta şekerli Türk kahvesi. Bir saati geçtikten sonra tahammülümün azaldığını gözlemlemeleri, benim de artık bunu saklamaya gerek görmeden onlara karşı ilgimi kaybetmem. Odayı terk etmelerinin ardından oyuna devam. Bu arada yeni evrak dosyaları, paraflar, getiren görevliyle bir takım sorunlar ve sorunlar hakkında kısa konuşmalar. Kaldığı yerden Civilization. Mesai bitimine yakın odamdan çıktım, etrafa biraz bakındım, dolaştım, sonra gene odama dönüp sigara dumanı yoğunluğu biraz olsun azalsın diye pencereyi açık bırakıp kapıyı kilitledikten sonra aşağıya, aracın yanına indim. Şubeden ayrılırken evin yakınındaki markete uğradım, su, ton balığı, sigara, nutella, kabak çekirdeği alıp hemen karşısındaki fırına yürüdüm, oradan da yedi elmalı kurabiye istedim. Eve geldim. Üzerimi çıkarıp bilgisayarı açtım tekrar, youtube’da güzel bir albüm teganni ederken renklileri makineye attım. Tekrar T24, Tumblr, bu defa fazladan statcounter. Ton balığı ve yanında mısır konservesi hazırladım müzik çalarken, bir de maden suyu. Kardeşimin tavsiyesiyle sardığım House of Cards izleyerek yemeye başladım, 2. Sezonun final bölümü. Politikacı değil devlet memuru olduğumdan sanırım, Doug Stamper’in öldüğü sahneye ciddi ciddi üzüldüm, herkes Keyin Spacey’in one man show’u için izliyor o dizi, bense Doug’u canlandıran Michael Kelly için seyrediyordum. Bayılıyorum o adamın karakterine. İşkolik, mükemmel bir görev adamı, Hafız’ın dediği gibi ‘bir damla kan, bin endişe’den müteşekkil bir adam, ne var ki iç dünyasında kopan fırtınalar bir yana, işi bir yana. Benim adamım, mottosu ‘killing is my business and business is cool’ olan tiplerden. Madem öldü, üçüncü sezonda Doug olmayacaksa neden devam edeyim ki izlemeye? Hava karardığında gün boyu açık pencereyi kapatma zamanı da geldi, serin oluyor akşamları. Salona geçtim, annemleri aradım, babam gene yok, aşağıya inmiş, bahçe çimlerini sulamak için. Biraz konuştuk annemle, babamı ve diğerlerini çekiştirdik. Salonda sadece kitap okuyorum ve telefon görüşmesi yapıyorum, hayatım mutfakta geçiyor, bilgisayarım da orada, evde sigara içtiğim tek yer de orası. Mutfağa döndüm. Facebook’ta Erzurum Hayvan Barınağı sayfasını ziyaret, kedilere içimin gitmesi. Gene T24, Hürriyet, Tumblr, CrazZzyAngell ve Riribelle21. Nutella kavanozuna geldi sıra, müziği kapattım, xhamster’ı açtım, bir gün evvel merak edip Alexa’dan bakmıştım, Türkiye’de en çok tıklanan 63. siteymiş xhamster. TİB ve Telekom tarafından yıllardır yasaklı olmasına rağmen bu kadar popüler olması kayda değer. Eskiden en ilgimi çeken videolar MILF kategorisinde yer alırdı, şimdilerde old-young etiketliler daha cazip, yaşlandığımdan olsa gerek. Old man, young woman ile beraber olacak tabii, young woman da curvy hatta busty olmak zorunda ki izlemeye değsin. Her gün baktığım bu sitede yeni güncellenmiş filmleri elimde nutella ile gözden geçirdim, sağolsunlar yağmur gibi video ekliyor site yöneticileri. Nutelladan midemin bulanma hissi, filmler için de artık yeter demek, vücut tepkim böyle. Şimdi, saat 23.30’a geldiğinde artık uyusam mı, yoksa ipin ucunu kaçırıyorum düşüncesi beliriyor kafamda. Uyumak için hazırlıklar, önce duş alma, ardından kurulanıp giyinirken uykudan önce duaları. Yatağa gitmeden evvel çalan müziği kapatmak için tekrar mutfağa, derken son bir sigara eşliğinde gene T24 ve tumblr. Yatak. Saat kaçta yatarsam yatayım, ister sabaha karşı olsun fark etmez, illa ki fuatavni kontrolü, sosyal medya hesaplarına göz atma ve soda crush. Soda crush’ta beş hakkım var, sonuna kadar üst level için deneme. Gözlerimi kapatmadan evvel saate bakma, 00.30’a geliyor. Bugün ne yaptım kendim için? Koca bir hiç. Duyarsız, vurdumduymaz, hiç yaşanmasa da olacak bir gün daha bitti. Değer vermediğim hayatımın değersizce israf edilmiş bir günü daha geride kaldı böylece. Kitap okumadım, beynimi beslemek için. Yürüyüş ya da başka türlü bir spor yapmadım, sağlığıma, bedenime katkı için. Annemin duysa sevineceği bir iyilik yapmadım, ya da Tanrı’nın memnun kalabileceği iyi bir eylemin yakınından dahi geçmedim. Yıkanmayı bekleyen bulaşıklara da, günlerdir süpürülmeyi bekleyen yerdeki toz topaklarına da dokunmadım.  Hiç yaptım, hiçbir şey yapmadım bugün. Erzurum’da zamanımın nasıl geçtiğini merak eden bir arkadaşımla İstanbul’a gittiğim bir vakit konuşuyorduk, biraz sansürleyerek (Riribelle21, xhamster vb.) yukarıda okuduklarınızı anlatmıştım O’na. Angelina Jolie yatakta uyurken yatağın bir ucunda porno izleyip mastürbasyon yapan Brad Pitt’e bakar gibi iğrentiyle karışık iri şaşkın gözleriyle bakmıştı bana, sonra kendisine 24 saatin yetmediğini anlatmaya başladı, telefonunun alarmını yarım saatte, bir saatte bir çalmak üzere ayarladığını, her alarmın başka bir aktiviteyi kendisine hatırlattığından bahsetmişti, bu kız spor yapıyor, hikaye yazıyor, resimle uğraşıyor, manyak gibi kitap okuyor. Bense yanında durduğum hayat ırmağının kenarında ellerim cebimde duruyorum, ayaklarımı bile uzatmıyorum o ırmağa, hayat akıyor, ben kayıtsızca seyrediyorum. Hiçbir şey yapmadan. Kayıtsızlığım öyle bir dereceye erişti ki, karşıdan bir araba üzerime doğru gelecek olsa çekilmeyeceğim neredeyse. Bir uyarıcıya ihtiyaç duyanlardanım ben, ancak o şekilde harekete geçebiliyorum; bazen bir fikir çakıyor kıvılcımı, bazen bir diyalog ya da gözlem. Zihinsel ve bedensel olarak buna gereksinimim var. Yoksa kendi haline bırakıldığında ne bir zekâ pırıltısı gösterebiliyorum, ne heyecan duyup bunu dışarıya yansıtıyorum. Wittgenstein’in içine ruhla üflenmiş boş bir balon gibi ortalarda dolaşmaktan utanmak üzerine bir ifadesi vardır, tam öyle durumum. İşin fenası, ne kadar böyle olmaktan rezilce utanıyor olsam da, değişmek, kendimi değiştirmek için hiçbir şey yapmaya tenezzül etmeden yanımdan geçip giden ırmağa bön bön bakmaya devam ediyorum. 







Yukarıda yazdığım şeylerde hiçbir abartı yok, az bile yazmışımdır hatta. Bu durum haftanın neredeyse her iş günü için geçerli. Çok nadir bu çemberin dışına çıkıyorum, hafta sonları ise biraz daha geç kalkmak, yürüyüş mesafesi 30 dakika olan hoş bir cafede brunch yapmak belki de tek eğlencem. O kadar, sonrası gene aynı sarmal. Gregor Samsa bir seferinde işimi çok ciddiye aldığımı söyleyip ironik bir yorumda bulunmuştu. Evet, İstanbul’da görev icabı çok ciddi ve önemli konularda çalışıyordum, bundan ötürü bir değerim vardı ve işe yönelik Doug Stamper gibi makine tarzı yaklaşımımla tüm yöneticiler bana bu değeri vermekten geri duramazlardı. Daima ‘iş başka, eğlence başka’ anlayışına sadık kaldım, önce insan olmaya çabaladım; gel görelim mesleki deformasyon denilen türden benim mesleğin insanı insanlıktan çıkaran yanları da var. Dedim ya elimden geldiğince tuzlu ve tatlıyı anda yememeye gayret ettim hep. Ve hep kıymetli oldum.  Kimilerinin aslan burcu olmama verdiği berbat bir kişilik özelliğim, yani ilgi arsızlığım ve sürekli bir şeylerin göbeğinde yer alma tutkumu besleyen bir durumdu sözünü ettiğim göz önünde bulunma hali, bu uğurda içinde bulunduğum stress ve baskıdan da hoşlanıyordum; üstesinden gelebiliyordum çünkü. Derken (biraz da kendi isteğimle) Erzurum’a geldim, iklimden ya da insanlarından bahsetmeyeceğim endişelenmeyin. İş konusu üzerinden kendime dair bir şeyler geveliyorum sadece. Erzurum’daki iş yoğunluğum İstanbul’dakiyle kıyas edilemez; önem atfeden, ülke gündemi ile alakalı ya da basının ilgisini çekecek hiçbir iş yapmıyorum burada. Evet, İstanbul’dayken televizyonlara demeç vermiyordum ama tv ya da basına demeç, bilgi verenlere o bilgiler benden gidiyordu ve çocukça bir doyum hissi yaşıyordum o zamanlar. Erzurum’da iş az, gerilim yok, sorumlusu olduğum ıvır zıvır kimsenin ilgisini çekmiyor ve aşağılık kompleksi mi dersiniz ne dersiniz artık, bu psikoloji beni değersiz, basit hissettiriyor. Devalüasyonun ardından değeri düşmüş bir banknotu düşünün, aynı para, aynı miktar ama daha hafif, daha kıymetsiz. Öyleyim ben de. Öyle hissediyorum. Kendimle özdeşleştirdiğim kimi şeyler artık hayatımda yok ve ben aynı ben olsam da aslında aynı ben değilim. Vasat görünüşlü sıradan bir adamın kainat güzeli bir hatunla sevgili olduğunu hayal edin, adam kendini olduğundan daha çekici, karizmatik, etkileyici hissedecektir o dönemde. Ayrıldıklarında ise aynaya baktığında tipsizin teki olduğu dank eder kafasına. Evet, içiniz şişti biliyorum ama yazmaya devam edeceğim. Hayatımın önemi ve ışıltısı bu şekilde eksildi başlangıçta. Artık sıradan bir iş yapan sıradan bir kişi oldum ve bu beni iyiden iyiye sarstı. Bu duruma alışmaya çalışırken, gerçekten de egomu tamir etmeye uğraşırken rütbe sınavındaki başarısızlık geldi gündeme. Baş yönetici pozisyonundaki devlet de değersizliğimi yüzüme vurdu böylece. En doğal hakkım ve beklentim olan terfimi vermeyerek beni incitti, bir devalüsyona da uğrattı beni. (Bu arada Beyazıt Abi, doğum günümde rahmetli oldu. Benden iki sene kıdemliydi, beni her daim hayran bırakan bir olgunluğa, zerafete ve kibarlığa sahipti kendisi. Çok severdim O’nu. O da terfi sınavında benim gibi mülakatta dalga geçilerek elenen kişilerdendi, rahmetli olunca cenazesine şimdiki ve önceki cumhurbaşkanının katılmış olması hiç bir şey değiştirmiyor. Kanaatimce daha da rencide edici bir olay bu, dirisi yok hükmünde, cesedine devlet ricali. Mekânı cennetin firdevsi olsun. Polente, bu vasiyetimi ancak sana söyleyebilirim, olur da benim başıma gelirse öyle bir olay, aileme söyle, kapıdan içeri almasınlar kimseyi. Neyse, devam edelim. )

Dış dünyadan gelen uyarıcılara ihtiyaç duyduğumu söylemiştim yukarılarda bir yerde. Pusulam yok, onun yerine kutup yıldızına ya da başka işaretlere bakınıyorum yönümü bulmak için.  Zifiri karanlıktayım. İlham yok, fikir yok, gözlem yok, arzu yok, tutku yok, değer yok. Bunca düşük kişilik profili resmedilmesi, nezdinizdeki karizmamı sarstı mı yoksa? İnanın bana, karizma da yok. Harcanan zaman var, takvim yaprağı kadar dolu olmayan günler var, a sociopath with empty eyes and no soul var, geleceğine ümitsizce bakan bir adam var, geçip giden bir hayat var.







İçinizin şişeceğini de söylemiştim.

10 Ağustos 2015 Pazartesi

10 Ağustos Üzerine...

Aman aman bir beklentim yoktu ama keşke bu kadar da kötü olmasaydı doğum günüm.

Sıçtılar içine.

2 Ağustos 2015 Pazar

'Rage Against The Machine' Eşliğinde Bıkkınlık Veren Bazı Klişeler Üzerine...





İki haftadır ülke gene kan gölüne döndü, Kobani eylemleri’ne benzer bir iç savaş kapıda ve benim geveleyecek çok fazla şeyim varken, lanet olası mesleki kimliğim yüzünden hiç bir şey söyleyemiyorum. Zamanında emekli etselerdi keşke, o takdirde bu blog çok daha renkli ve politik bir içerik kazanabilirdi. Bir şeyler yazmaya teşebbüs ediyorum, sonra hemen siliyorum onları. Hiçbir şey yazmamak da mümkün değil, içim şişiyor yoksa.  

Bu yaşıma kadar en tutarlı davrandığım konulardan biri demokrasiye karşı tutumum. Demokrasi denilen olgu üzerine hiçbir vakit güzelleme yapmadım çünkü hayallerin değil gerçeklerin insanıyım ben. Zaten aklı başında bir kafanın demokrasiyi desteklediğini gösteremezsiniz, ideal olandır ama ümitsizce romantik bir inançtır demokrasi; malzemesi insan olandan iyi bir şey çıkmaz. Hele temsili demokrasi denilen şey, seçilmiş birilerinin kendilerini seçenleri temsilen karar vermesi saçmalığından ibaret ve zurna zırt diyor bu noktada, tek bir insan evladı yoktur ki kendi menfaatini bir kenara koyup kendisini seçenlerin menfaati için çabalasın. Doğaya aykırı bu, eşyanın tabiatına aykırı. Kral Lear’de ne güzel geçer; “Zamanın laneti bu: Deliler, körlere gösteriyor yolu.” Güç verdikleri kişilerin delirmesine razı insanlar gözlerini kapatıyor günümüzde. Hep böyle oldu, bugün de aynı. Üstelik otoriterizme kayan bu deliliğin önünde sonunda bir monark yaratmaması mümkün değil. Muaviye din ve devlet sarmalında ırzına geçmeden evvel, yani politik islamın tohumları atılmadan önce islam toplumu ve islamî yönetim anlayışına dair iki örnek yazmak istiyorum buraya. Her ikisinde de Peygamberimiz, yani ‘Âlemlere rahmet olarak gönderilen’ yüceler yücesi insan başrolde. İlki, İslam dinindeki ilk ve en önemli savaş, varlık yokluk mücadelesi olan Bedir Savaşı öncesi yaşanan bir diyalogla ilgili:
“Peygamber Efendimiz, Bedir savaşında, kendilerine en yakın kuyunun başında durdu ve orayı karargâh yapmak istedi. Bu sırada Ashap'tan Hubâb el-Cümuh, Peygamberimize "Yâ Resulullah! Burayı, bir vahiy ile mi seçtin? Yoksa bu bir görüş, bir harp taktiği midir?" diye sordu. Resulullah (sav.); "Bu bir görüş ve harp taktiğidir" buyurması üzere sahâbe "O halde Yâ Resulullah! Burası harp için uygun bir yer değil, orduyu buradan kaldırıp düşmana en yakın kuyuya gidelim. Orada bir havuz yapıp içine su dolduralım, geride kalan kuyuları tahrip edelim, düşman istifade edemesin." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) "Sen güzel bir fikre işaret ettin" buyurdu ve o sahabenin dediği şekilde hareket etti.”

Daha önce ismini bilmediğinize emin olduğum, adı sanı duyulmamış Hubâb el-Cümuh isimli şu sahabenin gösterdiği cürete bakın hele. Kendisi için canından vaz geçmeye hazır olduğu Peygamber’e nasıl hesap sorabildiğini görüyorsunuz. “Bir dakika, bu konuda sana vahiy mi geldi, yoksa bu senin kendi fikrin mi?” diye ortaya atılıyor. Peygamber cevaben kendi görüşü olduğunu söyleyince de karşı geliyor, “o zaman hayır, karargâhı senin dediğin gibi oraya değil şuraya kuracağız” diye farklı bir öneri getiriyor. Koskoca Peygamber bundan bozulmuyor, alınmıyor ya da öfkelenmiyor, bütün bunlar bu yana getirilen teklifin güzel olduğunu belirtip uyguluyor. Danışma, fikir alışverişinde bulunma hem Kuran’ın emri, hem de yönetici ile yönetilen arasındaki en sağlıklı iletişim şekli. Sorgusuz bir monark, dediğim dedikçi diktatör biri değil Peygamber; karşısındakine kulak veriyor, kendisine söyleneni değerlendirerek en doğruyu bulma çabası içinde. Bu tutum aynı zamanda Peygamber’in kalpleri nasıl kazandığına dair bir işaret. Mesafe koymuyor, kendisini ayırmıyor ötekilerden. Kalpleri kazanmak derken, Martin Lings’ten şu metni aşağıya yazmamak olmazdı sanırım:
(…)
Yesrib’e komşu olan kabilelerden gelip de islama ihtida edenleri saymazsak, Mekke’ye Peygamberle yürüyen ana ordunun gövdesini, Medine yerlileri ve sırf Paygamberle olabilmek için yurtlarını, ailelerini terk eden ve hicretin hemen akabinde Müslüman olan Mekkeliler oluşturuyordu. Bu yüzden islam tarihinde Mekkelilere ‘muhacir’, onlara ev sahipliği yapan çöl halkına ise ‘ensar’ denir. Muhacirler, ‘müellefe-i Kulûb’ zümresine dâhil olduklarından, savaş ganimetlerinden büyük paylar alıyordu. Rasulullah’ın cömertliğinden yararlanıp yüksek fidyeler alan diğer bir grup da Muhacirlerin akrabaları olan Kureyşliler idi. Ensar’dan olanlar ise Mekkeli değil ve üstelik had safhada yoksul idiler. Ganimet paylaşımı esnasında, Hevazin Kabilesine karşı savaşan herkesin dört deve veya dört devenin koyun ve keçi cinsinden muadiline hak kazandığı yönünde bir karar çıktı. Fakat bu miktar müellefe-i Kulûb’e verilenlerin yanında hiçbir şeydi. Daha da kötüsü, Ensar arasında, kendisi de bir Mekkeli olan Peygamber’in Medine’ye dönme niyetinin olmadığı dedikodusuydu. Nitekim Hz. Peygamber doğup büyüdüğü şehirde artık sevilen ve varlığı istenen biriydi. Ortada bir adaletsizliğin olduğuna dair söylenceler Ensar arasında iyice yayılınca, grubun önde gelenlerin biri durumu Peygamber’e iletmek istedi. Hz. Peygamber kendisinden Ensar’ı toplamasını rica etti. Allah’a hamd ve senalar ederek, kendisini dinlemek için toplanan gruba şöyle seslendi:
Ey Ensar! Gönüllerinizin bana karşı soğuduğunu duydum. Ben sizi sapıklıkta bulmuşken Allah sizi hidayete eriştirmedi mi? Ben sizi fakir bulmuşken Allah sizi zenginleştirmedi mi? Ben sizi ihtilafta bulmuşken Allah sizi uzlaştırmadı mı?” Ensar, “evet, öyle” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber “peki bu sözlerime mukabele etmeyecek misiniz?” diye sordu. Kafası karışan ensar, “nasıl mukabele edelim ki?” dedi. “Dilerseniz deyin ki, ‘sen bize itibardan düşmüş halde geldiğinde biz sana iade-i itibar ettik. Sen mahzun olmuşken sana yardım edip, kabilen seni dışladığında seni bağrımıza bastık.’ Doğrudur, haklısınız. Ey Ensar! Ben size islamı emanet etmişken, siz kalpleri dine ısındırmak için kullandığım dünya malına tenezzül ediyorsunuz. O insanların evine götürdüğü koyun ve deve iken, siz evinize Allah Resulu’nü götürüyorsunuz. Tüm dünya bir tarafa, ensar başka bir tarafa gitse ben ensarın yolunu tutarım. Allah ensara, ensarın çocuklarına ve torunlarına rahmet etsin.”(İbn İshak, 886)
(…)

Şu konuşmanın muhatabı olan ensarın ne hale geldiğini, kalplerinin nasıl yumuşadığını gözlerinizin önüne getirebilir misiniz? Peygamber’in en önde gelen vasfı, emir vermek değil, ikna etmek. Elias Canetti ne güzel yazmış; emir bir sızı yaratır insanın içinde, bu sızı emri alan kişinin içine oturur ve değişmeden kalır, nefretin nüvesini atar. Peygamber ise gönüllere nasıl hitap ediyor, kendi pozisyonunu hiç yükseklere çıkarmadan, tepeden bakmadan ikna ediyor insanları. 








Genelde sayfaya şarkı koyacaksam sözlerinin olduğu videoları tercih ederim ama bu kayda aşık oldum.