Arkadaşımı aradım, berbat bir şehirde geçirdiği üç yılın
ardından bugün Batı’ya tayini açıklandığı için hayırlı olsun diyeyim istedim. Hoş,
Türkiye haritasında 70-75 şehrin yerini parmakla gösterebilecek ölçüde coğrafi
bilgiye sahibim ama gideceği yer, yani Kırşehir hakkında kocaman hafızamda,
aklımda tek bir şey yok, o kadar manasız bir şehir. Neyse, “pek hayırlı bir
tayine benzemiyor ama gene de hayırlı olsun demek için arayayım demiştim”
cümleme “Türkiye’de öyle bir şehir olduğunu bilmiyordum” geyiği ile cevap
verdi, komik bir tip zaten, sonra en
azından orada kurşun, molotov, roket yemeyeceğine dair ümidinden bahsetti. Derken
konuyu birden canlı sesiyle değiştirmeye kalktı:
“Abi ben esas sana başka bir şey soracağım. Fakat bu soruyu
cevaplamaya psikolojik olarak hazır mısın bilmiyorum.”
“Ne soracaksın, Erzurum’dan bir şey mi lazım? Beni değil Ö.’yü
ara, ben bir işe yaramam.”
“Yok bir şey istemem senden, çok başka bir sorum var.”
“Dinliyorum.”
“Sen sıkılmadın mı Erzurum’dan?”
“Sıkıntıdan kendimi sikicem yakında ama öte yandan ehven-i
şer burası. İdare ediyorum işte.”
“Sana İstanbul’a dönmeni sağlayacak bir teklifim var. Ne
zamandan beri söylemek istiyordum valla. Şimdi bu konuşma fırsat oldu.”
“Hayda… Ne var aklında?”
“Şimdi dostum, bir doktor hanım var İstanbul’da, çok uzun
zamandan beri tanıyorum, benim çocukların da doktoru.”
“Eeeeeeee öööööö?”
“Abi yapacağın şey şu: Annene söyleyeceksin, H.
Hastanesinde, Dahiliye polikliniğinde bu hanıma muayene olacak. Ben de sana whatsup’tan
birkaç fotoğrafını göndereyim. Annen beğenirse, sen de ilgilenirsen İstanbul’a
izne gittiğinde ben aracı olurum, görüşürsünüz. Eğer bu iş olursa, pozisyonu
yüksek o hanımın, eş durumundan İstanbul’a tayinin çıkar. Erzurum’dan kurtulursun.”
“Ne diyorsun sen ya?”
“Psikolojinin bu konuşmaya hazır olmadığını tahmin etmiştim,
ama bir düşün, ne güzel olur di mi?”
“Ulan ben sana moral vereyim, canın sıkkındır diye aradım,
sen neden bahsediyorsun? Hasta mısın sen ya?
“Abi siktir et benim tayini, gider kafamı dinlerim, seninle
bu konuşmayı yapmak için ne kadar uzun zamandan beri bekliyorum düşünsene. İstanbul’a
çocukların tedavisi için her gittiğimde soruyorum kıza hala evlenmedin mi diye,
kızcağız ‘yok ya, nerede öküz varsa beni buluyor’ diye iç çekiyor. Bak sen de Erzurum’dan
kurtulacaksın, benim kafama çok yattı sizi beraber düşünmek.”
“Birincisi annem neden görüyor O’nu? Annem mi evlenecek
kızla? İkincisi ben gerçekten böyle bir konuşmaya hazırlıklı değildim, ulan ne
biçim yerden girdin konuya, İstanbul’a dönmeyi kim istemez? Üçüncüsü ben de
öküzüm, tanıyorsun beni, hem evlilik filan istemiyorum, evlenecek olsam bu yaşa
kadar neden bekleyeyim sap sap?”
Bir dakika abi, şimdi ben evlilik kelimesini kullanmadım bir
kere. Ayrıca öküz olduğunu biliyorum ama sen çok değerli, nitelikli bir
öküzsün. Hatta tanıdığım en kaliteli öküzlerden birisin, bu doktor hanımın şikâyetçi
olduğu öküzler senin gibi öküzler değil. Onlar öküz gibi öküzler, sen öküze
benzemeyen öküzlerdensin.”
“İyi de eş durumundan tayin, İstanbul deyip şimdi evlilik
kelimesini kullanmadım diyorsun, ne diyorsun sen abi?”
“He he he, ben evlenmekten bahsetmedim, o kelime yasak
biliyorum.”
“Ya abi bugün senin tayinin çıktı, işin gücün yok mu
allasen?”
“Abi ben aylardan beri bunu düşünüyorum, bak vallahi
billahi.”
“Kaç yaşında?”
“Benden bir yaş küçük. Senden de iki yaş küçüktür. Yalnız
biraz minyon.”
“Cüce mi yani?”
“Yoo, cüce değil, minyonca. Sen de çok uzun değilsin zaten.
Fakat bir kusuru var.”
“Neymiş o?”
“Giresunlu. Sen sevmiyordun Giresunluları.”
“İnsanları memleketlerine göre sevip sevmemeye karar
vermiyorum, önyargım yok yani.”
“Abi işte bu yüzden seni çok takdir ediyorum, önyargılardan
uzak birisin.”
“Dalga geçme, benim çok genel önyargılarım var abi, evlilik
kavramına karşı bin tane önyargım var bir kere.”
“He he he he evlilik diyen oldu mu şimdi?”
“Ne diyosun oğlum sen!?”
“Abi İstanbul diyorum. Erzurum’u siktir et arkanda bırak
diyorum.”
“Kanada’ya göç edenler gibi anlaşmalı evlilik mi yapayım
yani?”
“Ya bak, annen bir gidip muayene olsun bu hanıma. Ben de
resimlerini göndereyim. Sonra konuşalım olur mu?”
“Ben hayatımda böyle bir rüşvet teklifi ile karşılaşmadım
ya.”
“Abi bir düşün. Kızı da unut. İstanbul’a odaklan. Değmez mi
sence?”
“Van’da çok fazla molotov yemişsin sen, kafan sulanmış
bence. Hayırlı olsun gideceğin yer. Erzurum’un canı cehenneme ama hayatımı da
cehenneme çevirmemi bekleme ya.”
“Abi annen bir görsün, muayene de olsun.”
“Siktir git a.q.!”
“He heh heh he neyse fotoğraflarını yolluyorum, sonra
konuşalım.”
“Gönder hadi.”
Gerçekten de rüşvetin böylesini görmedim ben. Ex duysa ne
yapardı acaba, İstanbul’a dönmek için biriyle evlendiğimi? Eline bıçağı alır,
beni değil ama doktor hanımı keserdi sanırım, ben gene bu lanet topraklara
gerisin geriye savrulayım diye.
Güfteleri değil, besteleri ele alarak kıçımdan yorumluyorum
bunları.
Slayer, kibrin müziği. Şeytanî bir büyüklenme hakim
melodilerine, Dite’de yankılanan günahkâr bir
ego patlaması yaşıyorum tınılarında. Müziklerini Tanrı’yı bile sikime
takmadığım (tövbe yarabbim) anlarda bana hitap eden mel’un bir ilahî gibi seviyorum
bu psikolojideyken.
Megadeth neşe, Rammstein pornografi, Judas Priest erotizm,
Metallica tefekkür, Iron Maiden kalbî duygulara tekabül ediyor bende.
Black Sabbath gerilimli bir hipnoz, Queen estetik zerafet,
Pink Floyd şaşkınlık, Rainbow ve Deep Purple sihir etkisi yaratıyor üzerimde.
Kimi zaman klasik müzik dinlediğim oluyor, kendimi nadiren
de olsa kâmil biri, übermensch hissettiğimde ya da bunu hissetmeye yakın
olduğumda içimden geliyor dinlemek. Hassaten Beethoven ve Mendelsohn.
Ne var ki bu aralar en sık, neredeyse sabah akşam System Of
A Down ile yatıp kalkıyorum. Sizin gibi benim de içimi şişiren karanlık
hallerim, keskin iniş çıkışlar yaşayan ruh durumumdaki dalgalanmalar, az manik çok
depresif bir adama dönüşmüşlüğümün müzikal dille ifadesinden farksız yaptıkları
ezgiler. Ne dengeliyim, ne dengesiz. Ne mutluyum, ne de mutsuz. Ne iyiyim, ne
kötü. Ne hayattayım, ne ölü.
Hala rol yapabiliyorum, hala insanlara –gerek gördüğümde-
neşe saçmaktan geri durmuyorum. “Gerek
görmek” dedim, çünkü doğal değil, yapmacık çünkü bu tutumlar. Yani profesyonel
bir şerefsiz olarak yaşamaya devam ediyorum işte. Hoş, daha evvel de yazmıştım,
nutella misali enerji santrali halinde gezindiğim olmadı hiç. Muhatap olduğum
insanları sürekli ikircikli, tedirgin bir şaşkınlığa sürüklememin, hakkımda ne
düşüneceklerine karar verememeleri de böyle açıklanabilir; worst game ever olarak
nitelenmesi yanlış olmayan Hayat oyununu ben böyle icra ediyorum işte. Yengeç
yan yan yürür, serçe seker, yılan sürünür, Oğuz da sağa sola yalpalasa da dik
durduğu izlenimi yaratır. Dün birinden aşırı
derecede dürüst biri olduğumu, lakin bu dürüstlüğümü karşımdaki kişiye yönelik bir
silah gibi kullandığımı, böylece bir yalancıya kıyasla çok daha kötü, acımasız
ve tahripkâr davrandığımı işittim. İyi olanı kötüye çevirmek, kötünün
formunu değiştirip iyi bir şey kılıfında göstermek bu. Alfred Nobel de TNT’yi
insanlara hayır getirecek diye yaratmıştı, sonrasını anlatmaya gerek yok. System
of A Down metal müzikmiş gibi ama değil, pop kıvamında ama enstrümanların
kullanımı gayet sert, neşeliyken öfkeli, umutsuzken komik, sesi içten gelirken
münafıkça ve huzurluymuş gibi görünürken şiddetli bir isyana hazır.
Allah ne güzel diyor:
“Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O'ndan hoşnut, O da senden
hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!”
(Fecir Suresi, 27-30)
Sabah 7.25’te telefon alarmı Wake up Dead şarkısını bağırmaya
başladığında açtım gözlerimi, birkaç dakika uyuzlandım, zorlukla doğrulup
koridorda sağa sola çarpa çarpa mutfağa doğru sürüklendim. İki yumurtayı
haşlama makinesine koyup meretin fişini taktım, doğruca banyoya geçip sakal
tıraşına başladım, ardından dişlere geldi sıra, bunları hallettikten sonra
mutfağa geri döndüm, yumurtaların piştiğine dair uyarı sesi 7. dakikada
komşuları uyandıracak kadar cazgır çıkıyor madem, o uyarı sesi çıktığı anda
mutfakta olmalı ve aletin fişini çekmeliydim. Yumurtaların yanında yemek için
tabağa biraz zeytin ve bir dilim ekmek koydum, bilgisayarı açtım. Zaten döküntü
bir şey, iyice yaşlanmış bir adam gibi, açılmakta da, sayfaları açmakta da
zorlanıyor, ekran donup duruyor. Neyse, su eşliğinde tabaktakileri atıştırırken
sırasıyla açtığım T24, Taraf, Hürriyet ve Sabah’a göz gezdirdim, sonra porno
içerikli Tumblr sayfama bakıp yeni takipçim olup olmadığını kontrol ettim, birkaç
gönderiyi reblog edip ardından livejasmin’de CrazZzyAngell ve Riribelle21
online mı diye baktım. Hoş, Riribelle21 günlerdir görünmüyor ortalarda ama daha
evvel de yapmıştı böyle, gelir, bir ümit benimkisi. Saat 8.00’de giyinmeye
başladım, bu yaz sıcağında iş yerinde tek ben kaldım ısrarla takım elbise giyip
kravat takan, bu da benim protestom. Sabah dualarımla beraber parfüm ve jöleyle
birlikte hazırlığım bitince balkona çıkıp sigaramı yaktım, beklediğim araç her
zamanki gibi 8.15’te geldi. Şubeye geçtim. Mevcut personelin günlük imza
listesi ve yeni yazıları getirdi görevli memur, onun bu kadar yoğun kokulu bir
parfümü neden seçtiğine dair içimden söylenirken evrakları inceledim, hepsini
üstünkörü okuyup parafladım, tebliğ edileceklerin yanına not düştüm, bu arada
gelen çayımı içerken kapalı network ağından iş durumunu kontrol ettim. Diğer
bilgisayardan interneti açtım gene, Markafoni’ye bakındım biraz, sonra birkaç
köşe yazısı okudum. Ardından terfi sınavı sonuçlarının ertesi günü
bilgisayarıma kurdurduğum Civilization III’ü açıp oynamaya başladım. Bir saat
filan sürdü, kalkıp ofislerin oraya yürüdüm, memurlara göründüm, laf olsun diye
önemli bir işimiz olup olmadığını sordum, biraz dolanıp birileriyle lafladım,
sonra odama geri döndüm. Tekrar kısa bir T24 ve Hürriyet turu. Ardından
kaldığım yerden Civilization III. Saat 12.00 olduğunda araçla eve geçtim
tekrar, meyveli yoğurtla öğlen yemeği, biraz da fındık. Bunları mideye
indirirken tekrar CrazZzyAngell ve Riribelle21. Yoklar. Belki gece çevrimiçi
olurlar. Neyse, sigara, biraz oyalanma, 13.00 olduğunda araç geldi gene, öğle sonrası
mesaisi için şube. Gene mevcut personel listesi, bu defa daha kalabalık evrak
dosyası. Paraflar, tebliğler, ismen görevlendirme notları düştüm altlarına. Çay
eşliğinde oyuna kaldığım yerden devam. Mecbur kalmadıkça üst yöneticiyle
görüşmemek, hatta kimseyi görmemeyi isterken mevkidaşlarımın yanıma gelmesi
eziyeti. Bir yandan onlara nezaketsiz etme pahasına oyuna devam ederken, bir
yandan da kendileriyle ilgilenme, sohbetlerine ortak olma gayreti. Şam fıstığı
ikramı, kolonyalama, derken bana sade, onlara orta şekerli Türk kahvesi. Bir
saati geçtikten sonra tahammülümün azaldığını gözlemlemeleri, benim de artık
bunu saklamaya gerek görmeden onlara karşı ilgimi kaybetmem. Odayı terk
etmelerinin ardından oyuna devam. Bu arada yeni evrak dosyaları, paraflar,
getiren görevliyle bir takım sorunlar ve sorunlar hakkında kısa konuşmalar.
Kaldığı yerden Civilization. Mesai bitimine yakın odamdan çıktım, etrafa biraz
bakındım, dolaştım, sonra gene odama dönüp sigara dumanı yoğunluğu biraz olsun
azalsın diye pencereyi açık bırakıp kapıyı kilitledikten sonra aşağıya, aracın
yanına indim. Şubeden ayrılırken evin yakınındaki markete uğradım, su, ton
balığı, sigara, nutella, kabak çekirdeği alıp hemen karşısındaki fırına
yürüdüm, oradan da yedi elmalı kurabiye istedim. Eve geldim. Üzerimi çıkarıp
bilgisayarı açtım tekrar, youtube’da güzel bir albüm teganni ederken renklileri
makineye attım. Tekrar T24, Tumblr, bu defa fazladan statcounter. Ton balığı ve
yanında mısır konservesi hazırladım müzik çalarken, bir de maden suyu.
Kardeşimin tavsiyesiyle sardığım House of Cards izleyerek yemeye başladım, 2.
Sezonun final bölümü. Politikacı değil devlet memuru olduğumdan sanırım, Doug
Stamper’in öldüğü sahneye ciddi ciddi üzüldüm, herkes Keyin Spacey’in one man
show’u için izliyor o dizi, bense Doug’u canlandıran Michael Kelly için
seyrediyordum. Bayılıyorum o adamın karakterine. İşkolik, mükemmel bir görev
adamı, Hafız’ın dediği gibi ‘bir damla
kan, bin endişe’den müteşekkil bir adam, ne var ki iç dünyasında kopan
fırtınalar bir yana, işi bir yana. Benim adamım, mottosu ‘killing is my business and business is cool’ olan tiplerden. Madem
öldü, üçüncü sezonda Doug olmayacaksa neden devam edeyim ki izlemeye? Hava
karardığında gün boyu açık pencereyi kapatma zamanı da geldi, serin oluyor
akşamları. Salona geçtim, annemleri aradım, babam gene yok, aşağıya inmiş,
bahçe çimlerini sulamak için. Biraz konuştuk annemle, babamı ve diğerlerini
çekiştirdik. Salonda sadece kitap okuyorum ve telefon görüşmesi yapıyorum,
hayatım mutfakta geçiyor, bilgisayarım da orada, evde sigara içtiğim tek yer de
orası. Mutfağa döndüm. Facebook’ta Erzurum Hayvan Barınağı sayfasını ziyaret,
kedilere içimin gitmesi. Gene T24, Hürriyet, Tumblr, CrazZzyAngell ve
Riribelle21. Nutella kavanozuna geldi sıra, müziği kapattım, xhamster’ı açtım,
bir gün evvel merak edip Alexa’dan bakmıştım, Türkiye’de en çok tıklanan 63.
siteymiş xhamster. TİB ve Telekom tarafından yıllardır yasaklı olmasına rağmen
bu kadar popüler olması kayda değer. Eskiden en ilgimi çeken videolar MILF
kategorisinde yer alırdı, şimdilerde old-young etiketliler daha cazip,
yaşlandığımdan olsa gerek. Old man, young woman ile beraber olacak tabii, young
woman da curvy hatta busty olmak zorunda ki izlemeye değsin. Her gün baktığım
bu sitede yeni güncellenmiş filmleri elimde nutella ile gözden geçirdim,
sağolsunlar yağmur gibi video ekliyor site yöneticileri. Nutelladan midemin
bulanma hissi, filmler için de artık yeter demek, vücut tepkim böyle. Şimdi, saat
23.30’a geldiğinde artık uyusam mı, yoksa ipin ucunu kaçırıyorum düşüncesi
beliriyor kafamda. Uyumak için hazırlıklar, önce duş alma, ardından kurulanıp
giyinirken uykudan önce duaları. Yatağa gitmeden evvel çalan müziği kapatmak
için tekrar mutfağa, derken son bir sigara eşliğinde gene T24 ve tumblr. Yatak.
Saat kaçta yatarsam yatayım, ister sabaha karşı olsun fark etmez, illa ki
fuatavni kontrolü, sosyal medya hesaplarına göz atma ve soda crush. Soda
crush’ta beş hakkım var, sonuna kadar üst level için deneme. Gözlerimi kapatmadan
evvel saate bakma, 00.30’a geliyor. Bugün ne yaptım kendim için? Koca bir hiç.
Duyarsız, vurdumduymaz, hiç yaşanmasa da olacak bir gün daha bitti. Değer
vermediğim hayatımın değersizce israf edilmiş bir günü daha geride kaldı
böylece. Kitap okumadım, beynimi beslemek için. Yürüyüş ya da başka türlü bir
spor yapmadım, sağlığıma, bedenime katkı için. Annemin duysa sevineceği bir
iyilik yapmadım, ya da Tanrı’nın memnun kalabileceği iyi bir eylemin yakınından
dahi geçmedim. Yıkanmayı bekleyen bulaşıklara da, günlerdir süpürülmeyi
bekleyen yerdeki toz topaklarına da dokunmadım.
Hiç yaptım, hiçbir şey yapmadım bugün. Erzurum’da zamanımın nasıl
geçtiğini merak eden bir arkadaşımla İstanbul’a gittiğim bir vakit konuşuyorduk,
biraz sansürleyerek (Riribelle21, xhamster vb.) yukarıda okuduklarınızı
anlatmıştım O’na. Angelina Jolie yatakta uyurken yatağın bir ucunda porno
izleyip mastürbasyon yapan Brad Pitt’e bakar gibi iğrentiyle karışık iri şaşkın
gözleriyle bakmıştı bana, sonra kendisine 24 saatin yetmediğini anlatmaya
başladı, telefonunun alarmını yarım saatte, bir saatte bir çalmak üzere
ayarladığını, her alarmın başka bir aktiviteyi kendisine hatırlattığından
bahsetmişti, bu kız spor yapıyor, hikaye yazıyor, resimle uğraşıyor, manyak
gibi kitap okuyor. Bense yanında durduğum hayat ırmağının kenarında ellerim
cebimde duruyorum, ayaklarımı bile uzatmıyorum o ırmağa, hayat akıyor, ben
kayıtsızca seyrediyorum. Hiçbir şey yapmadan. Kayıtsızlığım öyle bir dereceye
erişti ki, karşıdan bir araba üzerime doğru gelecek olsa çekilmeyeceğim
neredeyse. Bir uyarıcıya ihtiyaç duyanlardanım ben, ancak o şekilde harekete
geçebiliyorum; bazen bir fikir çakıyor kıvılcımı, bazen bir diyalog ya da
gözlem. Zihinsel ve bedensel olarak buna gereksinimim var. Yoksa kendi haline
bırakıldığında ne bir zekâ pırıltısı gösterebiliyorum, ne heyecan duyup bunu
dışarıya yansıtıyorum. Wittgenstein’in içine
ruhla üflenmiş boş bir balon gibi ortalarda dolaşmaktan utanmak üzerine bir ifadesi vardır, tam öyle
durumum. İşin fenası, ne kadar böyle
olmaktan rezilce utanıyor olsam da, değişmek, kendimi değiştirmek için hiçbir
şey yapmaya tenezzül etmeden yanımdan geçip giden ırmağa bön bön bakmaya devam
ediyorum.
Yukarıda yazdığım şeylerde hiçbir abartı yok, az bile
yazmışımdır hatta. Bu durum haftanın neredeyse her iş günü için geçerli. Çok
nadir bu çemberin dışına çıkıyorum, hafta sonları ise biraz daha geç kalkmak,
yürüyüş mesafesi 30 dakika olan hoş bir cafede brunch yapmak belki de tek
eğlencem. O kadar, sonrası gene aynı sarmal. Gregor Samsa bir seferinde işimi
çok ciddiye aldığımı söyleyip ironik bir yorumda bulunmuştu. Evet, İstanbul’da
görev icabı çok ciddi ve önemli konularda çalışıyordum, bundan ötürü bir
değerim vardı ve işe yönelik Doug Stamper gibi makine tarzı yaklaşımımla tüm
yöneticiler bana bu değeri vermekten geri duramazlardı. Daima ‘iş başka, eğlence başka’ anlayışına
sadık kaldım, önce insan olmaya çabaladım; gel görelim mesleki deformasyon
denilen türden benim mesleğin insanı insanlıktan çıkaran yanları da var. Dedim
ya elimden geldiğince tuzlu ve tatlıyı anda yememeye gayret ettim hep. Ve hep
kıymetli oldum. Kimilerinin aslan burcu
olmama verdiği berbat bir kişilik özelliğim, yani ilgi arsızlığım ve sürekli bir
şeylerin göbeğinde yer alma tutkumu besleyen bir durumdu sözünü ettiğim göz
önünde bulunma hali, bu uğurda içinde bulunduğum stress ve baskıdan da
hoşlanıyordum; üstesinden gelebiliyordum çünkü. Derken (biraz da kendi
isteğimle) Erzurum’a geldim, iklimden ya da insanlarından bahsetmeyeceğim
endişelenmeyin. İş konusu üzerinden kendime dair bir şeyler geveliyorum sadece.
Erzurum’daki iş yoğunluğum İstanbul’dakiyle kıyas edilemez; önem atfeden, ülke
gündemi ile alakalı ya da basının ilgisini çekecek hiçbir iş yapmıyorum burada.
Evet, İstanbul’dayken televizyonlara demeç vermiyordum ama tv ya da basına
demeç, bilgi verenlere o bilgiler benden gidiyordu ve çocukça bir doyum hissi
yaşıyordum o zamanlar. Erzurum’da iş az, gerilim yok, sorumlusu olduğum ıvır
zıvır kimsenin ilgisini çekmiyor ve aşağılık kompleksi mi dersiniz ne dersiniz
artık, bu psikoloji beni değersiz, basit hissettiriyor. Devalüasyonun ardından
değeri düşmüş bir banknotu düşünün, aynı para, aynı miktar ama daha hafif, daha
kıymetsiz. Öyleyim ben de. Öyle hissediyorum. Kendimle özdeşleştirdiğim kimi
şeyler artık hayatımda yok ve ben aynı ben olsam da aslında aynı ben değilim. Vasat
görünüşlü sıradan bir adamın kainat güzeli bir hatunla sevgili olduğunu hayal
edin, adam kendini olduğundan daha çekici, karizmatik, etkileyici hissedecektir
o dönemde. Ayrıldıklarında ise aynaya baktığında tipsizin teki olduğu dank eder
kafasına. Evet, içiniz şişti biliyorum ama yazmaya devam edeceğim. Hayatımın
önemi ve ışıltısı bu şekilde eksildi başlangıçta. Artık sıradan bir iş yapan
sıradan bir kişi oldum ve bu beni iyiden iyiye sarstı. Bu duruma alışmaya
çalışırken, gerçekten de egomu tamir etmeye uğraşırken rütbe sınavındaki
başarısızlık geldi gündeme. Baş yönetici pozisyonundaki devlet de
değersizliğimi yüzüme vurdu böylece. En doğal hakkım ve beklentim olan terfimi
vermeyerek beni incitti, bir devalüsyona da uğrattı beni. (Bu arada Beyazıt
Abi, doğum günümde rahmetli oldu. Benden iki sene kıdemliydi, beni her daim
hayran bırakan bir olgunluğa, zerafete ve kibarlığa sahipti kendisi. Çok
severdim O’nu. O da terfi sınavında benim gibi mülakatta dalga geçilerek elenen
kişilerdendi, rahmetli olunca cenazesine şimdiki ve önceki cumhurbaşkanının katılmış
olması hiç bir şey değiştirmiyor. Kanaatimce daha da rencide edici bir olay bu,
dirisi yok hükmünde, cesedine devlet ricali. Mekânı cennetin firdevsi olsun. Polente, bu vasiyetimi ancak sana
söyleyebilirim, olur da benim başıma gelirse öyle bir olay, aileme söyle,
kapıdan içeri almasınlar kimseyi. Neyse, devam edelim. )
Dış dünyadan gelen uyarıcılara ihtiyaç duyduğumu söylemiştim
yukarılarda bir yerde. Pusulam yok, onun yerine kutup yıldızına ya da başka
işaretlere bakınıyorum yönümü bulmak için. Zifiri karanlıktayım. İlham yok, fikir yok,
gözlem yok, arzu yok, tutku yok, değer yok. Bunca düşük kişilik profili
resmedilmesi, nezdinizdeki karizmamı sarstı mı yoksa? İnanın bana, karizma da
yok. Harcanan zaman var, takvim yaprağı kadar dolu olmayan günler var, a sociopath with empty eyes and no soul var,
geleceğine ümitsizce bakan bir adam var, geçip giden bir hayat var.
İki haftadır ülke gene kan gölüne döndü, Kobani
eylemleri’ne benzer bir iç savaş kapıda ve benim geveleyecek çok fazla şeyim
varken, lanet olası mesleki kimliğim yüzünden hiç bir şey söyleyemiyorum.
Zamanında emekli etselerdi keşke, o takdirde bu blog çok daha renkli ve politik
bir içerik kazanabilirdi. Bir şeyler yazmaya teşebbüs ediyorum, sonra hemen
siliyorum onları. Hiçbir şey yazmamak da mümkün değil, içim şişiyor yoksa.
Bu yaşıma kadar en tutarlı davrandığım konulardan biri
demokrasiye karşı tutumum. Demokrasi denilen olgu üzerine hiçbir vakit güzelleme
yapmadım çünkü hayallerin değil gerçeklerin insanıyım ben. Zaten aklı başında bir
kafanın demokrasiyi desteklediğini gösteremezsiniz, ideal olandır ama ümitsizce
romantik bir inançtır demokrasi; malzemesi insan olandan iyi bir şey çıkmaz.
Hele temsili demokrasi denilen şey, seçilmiş birilerinin kendilerini seçenleri
temsilen karar vermesi saçmalığından ibaret ve zurna zırt diyor bu noktada, tek
bir insan evladı yoktur ki kendi menfaatini bir kenara koyup kendisini
seçenlerin menfaati için çabalasın. Doğaya aykırı bu, eşyanın tabiatına aykırı.
Kral Lear’de ne güzel geçer; “Zamanın
laneti bu: Deliler, körlere gösteriyor yolu.” Güç verdikleri kişilerin
delirmesine razı insanlar gözlerini kapatıyor günümüzde. Hep böyle oldu, bugün
de aynı. Üstelik otoriterizme kayan bu deliliğin önünde sonunda bir monark
yaratmaması mümkün değil. Muaviye din ve devlet sarmalında
ırzına geçmeden evvel, yani politik islamın tohumları atılmadan önce islam toplumu
ve islamî yönetim anlayışına dair iki örnek yazmak istiyorum buraya. Her ikisinde
de Peygamberimiz, yani ‘Âlemlere rahmet olarak gönderilen’ yüceler yücesi insan
başrolde. İlki, İslam dinindeki ilk ve en önemli savaş, varlık yokluk
mücadelesi olan Bedir Savaşı öncesi yaşanan bir diyalogla ilgili:
“Peygamber Efendimiz, Bedir savaşında, kendilerine en
yakın kuyunun başında durdu ve orayı karargâh yapmak istedi. Bu sırada
Ashap'tan Hubâb el-Cümuh, Peygamberimize "Yâ
Resulullah! Burayı, bir vahiy ile mi seçtin? Yoksa bu bir görüş, bir harp
taktiği midir?" diye sordu. Resulullah (sav.); "Bu bir görüş ve harp taktiğidir" buyurması üzere sahâbe "O halde Yâ Resulullah! Burası harp
için uygun bir yer değil, orduyu buradan kaldırıp düşmana en yakın kuyuya
gidelim. Orada bir havuz yapıp içine su dolduralım, geride kalan kuyuları
tahrip edelim, düşman istifade edemesin." dedi. Bunun üzerine Hz.
Peygamber (s.a.s) "Sen güzel bir
fikre işaret ettin" buyurdu ve o sahabenin dediği şekilde hareket
etti.”
Daha önce ismini bilmediğinize emin olduğum, adı sanı
duyulmamış Hubâb el-Cümuh isimli şu sahabenin gösterdiği cürete bakın hele. Kendisi
için canından vaz geçmeye hazır olduğu Peygamber’e nasıl hesap sorabildiğini
görüyorsunuz. “Bir dakika, bu konuda sana vahiy mi geldi, yoksa bu senin kendi fikrin
mi?” diye ortaya atılıyor. Peygamber cevaben kendi görüşü olduğunu söyleyince de
karşı geliyor, “o zaman hayır, karargâhı senin dediğin gibi oraya değil şuraya
kuracağız” diye farklı bir öneri getiriyor. Koskoca Peygamber bundan
bozulmuyor, alınmıyor ya da öfkelenmiyor, bütün bunlar bu yana getirilen
teklifin güzel olduğunu belirtip uyguluyor. Danışma, fikir alışverişinde
bulunma hem Kuran’ın emri, hem de yönetici ile
yönetilen arasındaki en sağlıklı iletişim şekli. Sorgusuz bir monark, dediğim
dedikçi diktatör biri değil Peygamber; karşısındakine kulak veriyor, kendisine
söyleneni değerlendirerek en doğruyu bulma çabası içinde. Bu tutum aynı zamanda
Peygamber’in kalpleri nasıl kazandığına dair bir işaret. Mesafe koymuyor,
kendisini ayırmıyor ötekilerden. Kalpleri kazanmak derken, Martin Lings’ten şu metni aşağıya yazmamak olmazdı sanırım:
(…)
Yesrib’e komşu olan kabilelerden gelip de islama ihtida
edenleri saymazsak, Mekke’ye Peygamberle yürüyen ana ordunun gövdesini, Medine
yerlileri ve sırf Paygamberle olabilmek için yurtlarını, ailelerini terk eden
ve hicretin hemen akabinde Müslüman olan Mekkeliler oluşturuyordu. Bu yüzden
islam tarihinde Mekkelilere ‘muhacir’, onlara ev sahipliği yapan çöl halkına
ise ‘ensar’ denir. Muhacirler, ‘müellefe-i Kulûb’ zümresine
dâhil olduklarından, savaş ganimetlerinden büyük paylar alıyordu. Rasulullah’ın
cömertliğinden yararlanıp yüksek fidyeler alan diğer bir grup da Muhacirlerin
akrabaları olan Kureyşliler idi. Ensar’dan olanlar ise Mekkeli değil ve üstelik
had safhada yoksul idiler. Ganimet paylaşımı esnasında, Hevazin Kabilesine
karşı savaşan herkesin dört deve veya dört devenin koyun ve keçi cinsinden
muadiline hak kazandığı yönünde bir karar çıktı. Fakat bu miktar müellefe-i
Kulûb’e verilenlerin yanında hiçbir şeydi. Daha da kötüsü, Ensar arasında,
kendisi de bir Mekkeli olan Peygamber’in Medine’ye dönme niyetinin olmadığı
dedikodusuydu. Nitekim Hz. Peygamber doğup büyüdüğü şehirde artık sevilen ve
varlığı istenen biriydi. Ortada bir adaletsizliğin olduğuna dair söylenceler
Ensar arasında iyice yayılınca, grubun önde gelenlerin biri durumu Peygamber’e
iletmek istedi. Hz. Peygamber kendisinden Ensar’ı toplamasını rica etti.
Allah’a hamd ve senalar ederek, kendisini dinlemek için toplanan gruba şöyle
seslendi:
“Ey Ensar!
Gönüllerinizin bana karşı soğuduğunu duydum. Ben sizi sapıklıkta bulmuşken
Allah sizi hidayete eriştirmedi mi? Ben sizi fakir bulmuşken Allah sizi
zenginleştirmedi mi? Ben sizi ihtilafta bulmuşken Allah sizi uzlaştırmadı mı?”
Ensar, “evet, öyle” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber “peki bu
sözlerime mukabele etmeyecek misiniz?” diye sordu. Kafası karışan ensar, “nasıl mukabele edelim ki?” dedi. “Dilerseniz deyin ki, ‘sen bize itibardan
düşmüş halde geldiğinde biz sana iade-i itibar ettik. Sen mahzun olmuşken sana
yardım edip, kabilen seni dışladığında seni bağrımıza bastık.’ Doğrudur,
haklısınız. Ey Ensar! Ben size islamı emanet etmişken, siz kalpleri dine
ısındırmak için kullandığım dünya malına tenezzül ediyorsunuz. O insanların
evine götürdüğü koyun ve deve iken, siz evinize Allah Resulu’nü götürüyorsunuz.
Tüm dünya bir tarafa, ensar başka bir tarafa gitse ben ensarın yolunu tutarım.
Allah ensara, ensarın çocuklarına ve torunlarına rahmet etsin.”(İbn İshak,
886)
(…)
Şu konuşmanın muhatabı olan ensarın ne hale geldiğini,
kalplerinin nasıl yumuşadığını gözlerinizin önüne getirebilir misiniz? Peygamber’in
en önde gelen vasfı, emir vermek değil, ikna etmek. Elias Canetti ne güzel yazmış; emir
bir sızı yaratır insanın içinde, bu sızı emri alan kişinin içine oturur ve
değişmeden kalır, nefretin nüvesini atar. Peygamber ise gönüllere nasıl hitap
ediyor, kendi pozisyonunu hiç yükseklere çıkarmadan, tepeden bakmadan ikna
ediyor insanları.
Genelde sayfaya şarkı koyacaksam sözlerinin olduğu videoları tercih ederim ama bu kayda aşık oldum.