Sabah 7.25’te telefon alarmı Wake up Dead şarkısını bağırmaya başladığında açtım gözlerimi, birkaç dakika uyuzlandım, zorlukla doğrulup koridorda sağa sola çarpa çarpa mutfağa doğru sürüklendim. İki yumurtayı haşlama makinesine koyup meretin fişini taktım, doğruca banyoya geçip sakal tıraşına başladım, ardından dişlere geldi sıra, bunları hallettikten sonra mutfağa geri döndüm, yumurtaların piştiğine dair uyarı sesi 7. dakikada komşuları uyandıracak kadar cazgır çıkıyor madem, o uyarı sesi çıktığı anda mutfakta olmalı ve aletin fişini çekmeliydim. Yumurtaların yanında yemek için tabağa biraz zeytin ve bir dilim ekmek koydum, bilgisayarı açtım. Zaten döküntü bir şey, iyice yaşlanmış bir adam gibi, açılmakta da, sayfaları açmakta da zorlanıyor, ekran donup duruyor. Neyse, su eşliğinde tabaktakileri atıştırırken sırasıyla açtığım T24, Taraf, Hürriyet ve Sabah’a göz gezdirdim, sonra porno içerikli Tumblr sayfama bakıp yeni takipçim olup olmadığını kontrol ettim, birkaç gönderiyi reblog edip ardından livejasmin’de CrazZzyAngell ve Riribelle21 online mı diye baktım. Hoş, Riribelle21 günlerdir görünmüyor ortalarda ama daha evvel de yapmıştı böyle, gelir, bir ümit benimkisi. Saat 8.00’de giyinmeye başladım, bu yaz sıcağında iş yerinde tek ben kaldım ısrarla takım elbise giyip kravat takan, bu da benim protestom. Sabah dualarımla beraber parfüm ve jöleyle birlikte hazırlığım bitince balkona çıkıp sigaramı yaktım, beklediğim araç her zamanki gibi 8.15’te geldi. Şubeye geçtim. Mevcut personelin günlük imza listesi ve yeni yazıları getirdi görevli memur, onun bu kadar yoğun kokulu bir parfümü neden seçtiğine dair içimden söylenirken evrakları inceledim, hepsini üstünkörü okuyup parafladım, tebliğ edileceklerin yanına not düştüm, bu arada gelen çayımı içerken kapalı network ağından iş durumunu kontrol ettim. Diğer bilgisayardan interneti açtım gene, Markafoni’ye bakındım biraz, sonra birkaç köşe yazısı okudum. Ardından terfi sınavı sonuçlarının ertesi günü bilgisayarıma kurdurduğum Civilization III’ü açıp oynamaya başladım. Bir saat filan sürdü, kalkıp ofislerin oraya yürüdüm, memurlara göründüm, laf olsun diye önemli bir işimiz olup olmadığını sordum, biraz dolanıp birileriyle lafladım, sonra odama geri döndüm. Tekrar kısa bir T24 ve Hürriyet turu. Ardından kaldığım yerden Civilization III. Saat 12.00 olduğunda araçla eve geçtim tekrar, meyveli yoğurtla öğlen yemeği, biraz da fındık. Bunları mideye indirirken tekrar CrazZzyAngell ve Riribelle21. Yoklar. Belki gece çevrimiçi olurlar. Neyse, sigara, biraz oyalanma, 13.00 olduğunda araç geldi gene, öğle sonrası mesaisi için şube. Gene mevcut personel listesi, bu defa daha kalabalık evrak dosyası. Paraflar, tebliğler, ismen görevlendirme notları düştüm altlarına. Çay eşliğinde oyuna kaldığım yerden devam. Mecbur kalmadıkça üst yöneticiyle görüşmemek, hatta kimseyi görmemeyi isterken mevkidaşlarımın yanıma gelmesi eziyeti. Bir yandan onlara nezaketsiz etme pahasına oyuna devam ederken, bir yandan da kendileriyle ilgilenme, sohbetlerine ortak olma gayreti. Şam fıstığı ikramı, kolonyalama, derken bana sade, onlara orta şekerli Türk kahvesi. Bir saati geçtikten sonra tahammülümün azaldığını gözlemlemeleri, benim de artık bunu saklamaya gerek görmeden onlara karşı ilgimi kaybetmem. Odayı terk etmelerinin ardından oyuna devam. Bu arada yeni evrak dosyaları, paraflar, getiren görevliyle bir takım sorunlar ve sorunlar hakkında kısa konuşmalar. Kaldığı yerden Civilization. Mesai bitimine yakın odamdan çıktım, etrafa biraz bakındım, dolaştım, sonra gene odama dönüp sigara dumanı yoğunluğu biraz olsun azalsın diye pencereyi açık bırakıp kapıyı kilitledikten sonra aşağıya, aracın yanına indim. Şubeden ayrılırken evin yakınındaki markete uğradım, su, ton balığı, sigara, nutella, kabak çekirdeği alıp hemen karşısındaki fırına yürüdüm, oradan da yedi elmalı kurabiye istedim. Eve geldim. Üzerimi çıkarıp bilgisayarı açtım tekrar, youtube’da güzel bir albüm teganni ederken renklileri makineye attım. Tekrar T24, Tumblr, bu defa fazladan statcounter. Ton balığı ve yanında mısır konservesi hazırladım müzik çalarken, bir de maden suyu. Kardeşimin tavsiyesiyle sardığım House of Cards izleyerek yemeye başladım, 2. Sezonun final bölümü. Politikacı değil devlet memuru olduğumdan sanırım, Doug Stamper’in öldüğü sahneye ciddi ciddi üzüldüm, herkes Keyin Spacey’in one man show’u için izliyor o dizi, bense Doug’u canlandıran Michael Kelly için seyrediyordum. Bayılıyorum o adamın karakterine. İşkolik, mükemmel bir görev adamı, Hafız’ın dediği gibi ‘bir damla kan, bin endişe’den müteşekkil bir adam, ne var ki iç dünyasında kopan fırtınalar bir yana, işi bir yana. Benim adamım, mottosu ‘killing is my business and business is cool’ olan tiplerden. Madem öldü, üçüncü sezonda Doug olmayacaksa neden devam edeyim ki izlemeye? Hava karardığında gün boyu açık pencereyi kapatma zamanı da geldi, serin oluyor akşamları. Salona geçtim, annemleri aradım, babam gene yok, aşağıya inmiş, bahçe çimlerini sulamak için. Biraz konuştuk annemle, babamı ve diğerlerini çekiştirdik. Salonda sadece kitap okuyorum ve telefon görüşmesi yapıyorum, hayatım mutfakta geçiyor, bilgisayarım da orada, evde sigara içtiğim tek yer de orası. Mutfağa döndüm. Facebook’ta Erzurum Hayvan Barınağı sayfasını ziyaret, kedilere içimin gitmesi. Gene T24, Hürriyet, Tumblr, CrazZzyAngell ve Riribelle21. Nutella kavanozuna geldi sıra, müziği kapattım, xhamster’ı açtım, bir gün evvel merak edip Alexa’dan bakmıştım, Türkiye’de en çok tıklanan 63. siteymiş xhamster. TİB ve Telekom tarafından yıllardır yasaklı olmasına rağmen bu kadar popüler olması kayda değer. Eskiden en ilgimi çeken videolar MILF kategorisinde yer alırdı, şimdilerde old-young etiketliler daha cazip, yaşlandığımdan olsa gerek. Old man, young woman ile beraber olacak tabii, young woman da curvy hatta busty olmak zorunda ki izlemeye değsin. Her gün baktığım bu sitede yeni güncellenmiş filmleri elimde nutella ile gözden geçirdim, sağolsunlar yağmur gibi video ekliyor site yöneticileri. Nutelladan midemin bulanma hissi, filmler için de artık yeter demek, vücut tepkim böyle. Şimdi, saat 23.30’a geldiğinde artık uyusam mı, yoksa ipin ucunu kaçırıyorum düşüncesi beliriyor kafamda. Uyumak için hazırlıklar, önce duş alma, ardından kurulanıp giyinirken uykudan önce duaları. Yatağa gitmeden evvel çalan müziği kapatmak için tekrar mutfağa, derken son bir sigara eşliğinde gene T24 ve tumblr. Yatak. Saat kaçta yatarsam yatayım, ister sabaha karşı olsun fark etmez, illa ki fuatavni kontrolü, sosyal medya hesaplarına göz atma ve soda crush. Soda crush’ta beş hakkım var, sonuna kadar üst level için deneme. Gözlerimi kapatmadan evvel saate bakma, 00.30’a geliyor. Bugün ne yaptım kendim için? Koca bir hiç. Duyarsız, vurdumduymaz, hiç yaşanmasa da olacak bir gün daha bitti. Değer vermediğim hayatımın değersizce israf edilmiş bir günü daha geride kaldı böylece. Kitap okumadım, beynimi beslemek için. Yürüyüş ya da başka türlü bir spor yapmadım, sağlığıma, bedenime katkı için. Annemin duysa sevineceği bir iyilik yapmadım, ya da Tanrı’nın memnun kalabileceği iyi bir eylemin yakınından dahi geçmedim. Yıkanmayı bekleyen bulaşıklara da, günlerdir süpürülmeyi bekleyen yerdeki toz topaklarına da dokunmadım. Hiç yaptım, hiçbir şey yapmadım bugün. Erzurum’da zamanımın nasıl geçtiğini merak eden bir arkadaşımla İstanbul’a gittiğim bir vakit konuşuyorduk, biraz sansürleyerek (Riribelle21, xhamster vb.) yukarıda okuduklarınızı anlatmıştım O’na. Angelina Jolie yatakta uyurken yatağın bir ucunda porno izleyip mastürbasyon yapan Brad Pitt’e bakar gibi iğrentiyle karışık iri şaşkın gözleriyle bakmıştı bana, sonra kendisine 24 saatin yetmediğini anlatmaya başladı, telefonunun alarmını yarım saatte, bir saatte bir çalmak üzere ayarladığını, her alarmın başka bir aktiviteyi kendisine hatırlattığından bahsetmişti, bu kız spor yapıyor, hikaye yazıyor, resimle uğraşıyor, manyak gibi kitap okuyor. Bense yanında durduğum hayat ırmağının kenarında ellerim cebimde duruyorum, ayaklarımı bile uzatmıyorum o ırmağa, hayat akıyor, ben kayıtsızca seyrediyorum. Hiçbir şey yapmadan. Kayıtsızlığım öyle bir dereceye erişti ki, karşıdan bir araba üzerime doğru gelecek olsa çekilmeyeceğim neredeyse. Bir uyarıcıya ihtiyaç duyanlardanım ben, ancak o şekilde harekete geçebiliyorum; bazen bir fikir çakıyor kıvılcımı, bazen bir diyalog ya da gözlem. Zihinsel ve bedensel olarak buna gereksinimim var. Yoksa kendi haline bırakıldığında ne bir zekâ pırıltısı gösterebiliyorum, ne heyecan duyup bunu dışarıya yansıtıyorum. Wittgenstein’in içine ruhla üflenmiş boş bir balon gibi ortalarda dolaşmaktan utanmak üzerine bir ifadesi vardır, tam öyle durumum. İşin fenası, ne kadar böyle olmaktan rezilce utanıyor olsam da, değişmek, kendimi değiştirmek için hiçbir şey yapmaya tenezzül etmeden yanımdan geçip giden ırmağa bön bön bakmaya devam ediyorum.
Yukarıda yazdığım şeylerde hiçbir abartı yok, az bile
yazmışımdır hatta. Bu durum haftanın neredeyse her iş günü için geçerli. Çok
nadir bu çemberin dışına çıkıyorum, hafta sonları ise biraz daha geç kalkmak,
yürüyüş mesafesi 30 dakika olan hoş bir cafede brunch yapmak belki de tek
eğlencem. O kadar, sonrası gene aynı sarmal. Gregor Samsa bir seferinde işimi
çok ciddiye aldığımı söyleyip ironik bir yorumda bulunmuştu. Evet, İstanbul’da
görev icabı çok ciddi ve önemli konularda çalışıyordum, bundan ötürü bir
değerim vardı ve işe yönelik Doug Stamper gibi makine tarzı yaklaşımımla tüm
yöneticiler bana bu değeri vermekten geri duramazlardı. Daima ‘iş başka, eğlence başka’ anlayışına
sadık kaldım, önce insan olmaya çabaladım; gel görelim mesleki deformasyon
denilen türden benim mesleğin insanı insanlıktan çıkaran yanları da var. Dedim
ya elimden geldiğince tuzlu ve tatlıyı anda yememeye gayret ettim hep. Ve hep
kıymetli oldum. Kimilerinin aslan burcu
olmama verdiği berbat bir kişilik özelliğim, yani ilgi arsızlığım ve sürekli bir
şeylerin göbeğinde yer alma tutkumu besleyen bir durumdu sözünü ettiğim göz
önünde bulunma hali, bu uğurda içinde bulunduğum stress ve baskıdan da
hoşlanıyordum; üstesinden gelebiliyordum çünkü. Derken (biraz da kendi
isteğimle) Erzurum’a geldim, iklimden ya da insanlarından bahsetmeyeceğim
endişelenmeyin. İş konusu üzerinden kendime dair bir şeyler geveliyorum sadece.
Erzurum’daki iş yoğunluğum İstanbul’dakiyle kıyas edilemez; önem atfeden, ülke
gündemi ile alakalı ya da basının ilgisini çekecek hiçbir iş yapmıyorum burada.
Evet, İstanbul’dayken televizyonlara demeç vermiyordum ama tv ya da basına
demeç, bilgi verenlere o bilgiler benden gidiyordu ve çocukça bir doyum hissi
yaşıyordum o zamanlar. Erzurum’da iş az, gerilim yok, sorumlusu olduğum ıvır
zıvır kimsenin ilgisini çekmiyor ve aşağılık kompleksi mi dersiniz ne dersiniz
artık, bu psikoloji beni değersiz, basit hissettiriyor. Devalüasyonun ardından
değeri düşmüş bir banknotu düşünün, aynı para, aynı miktar ama daha hafif, daha
kıymetsiz. Öyleyim ben de. Öyle hissediyorum. Kendimle özdeşleştirdiğim kimi
şeyler artık hayatımda yok ve ben aynı ben olsam da aslında aynı ben değilim. Vasat
görünüşlü sıradan bir adamın kainat güzeli bir hatunla sevgili olduğunu hayal
edin, adam kendini olduğundan daha çekici, karizmatik, etkileyici hissedecektir
o dönemde. Ayrıldıklarında ise aynaya baktığında tipsizin teki olduğu dank eder
kafasına. Evet, içiniz şişti biliyorum ama yazmaya devam edeceğim. Hayatımın
önemi ve ışıltısı bu şekilde eksildi başlangıçta. Artık sıradan bir iş yapan
sıradan bir kişi oldum ve bu beni iyiden iyiye sarstı. Bu duruma alışmaya
çalışırken, gerçekten de egomu tamir etmeye uğraşırken rütbe sınavındaki
başarısızlık geldi gündeme. Baş yönetici pozisyonundaki devlet de
değersizliğimi yüzüme vurdu böylece. En doğal hakkım ve beklentim olan terfimi
vermeyerek beni incitti, bir devalüsyona da uğrattı beni. (Bu arada Beyazıt
Abi, doğum günümde rahmetli oldu. Benden iki sene kıdemliydi, beni her daim
hayran bırakan bir olgunluğa, zerafete ve kibarlığa sahipti kendisi. Çok
severdim O’nu. O da terfi sınavında benim gibi mülakatta dalga geçilerek elenen
kişilerdendi, rahmetli olunca cenazesine şimdiki ve önceki cumhurbaşkanının katılmış
olması hiç bir şey değiştirmiyor. Kanaatimce daha da rencide edici bir olay bu,
dirisi yok hükmünde, cesedine devlet ricali. Mekânı cennetin firdevsi olsun. Polente, bu vasiyetimi ancak sana
söyleyebilirim, olur da benim başıma gelirse öyle bir olay, aileme söyle,
kapıdan içeri almasınlar kimseyi. Neyse, devam edelim. )
Dış dünyadan gelen uyarıcılara ihtiyaç duyduğumu söylemiştim
yukarılarda bir yerde. Pusulam yok, onun yerine kutup yıldızına ya da başka
işaretlere bakınıyorum yönümü bulmak için. Zifiri karanlıktayım. İlham yok, fikir yok,
gözlem yok, arzu yok, tutku yok, değer yok. Bunca düşük kişilik profili
resmedilmesi, nezdinizdeki karizmamı sarstı mı yoksa? İnanın bana, karizma da
yok. Harcanan zaman var, takvim yaprağı kadar dolu olmayan günler var, a sociopath with empty eyes and no soul var,
geleceğine ümitsizce bakan bir adam var, geçip giden bir hayat var.
İçinizin şişeceğini de söylemiştim.
Senin cenazene hiçbir devlet büyüğünün gelmemesi için elimden geleni yaparım, tabi ölmek için çok erken o ayrı.
YanıtlaSilBu bahsettiğin durumun telafisi Diyarbakır olur belki ama orası da kendi içinde çokun boku. iki ucu feci boklu değnek.
mümkünse götü kaybetmemeyi tercih ederim, benim sana söylediğim en kötü olasılık üzerineydi.
YanıtlaSil