26 Şubat 2015 Perşembe

20 Şubat 2015 Cuma

Aile Bağları Üzerine... (Dokuzuncu Bölüm.)



Akşam eve gelir gelmez lanetler okuyup ilk iş olarak içleri vıcık vıcık olmuş jack wolfskinlerimi kalorifer peteğinin yanına koydum kurusunlar diye, kanepeye uzanmış uyuklayan annem sorunca da ilk defa su geçirdiklerini gördüğümden sinirlendiğimi söyledim, uyutmamak için kanepenin ucuna iliştim sonra. Yanına oturduğumda paçalarımın da ıslak olduğunu fark etti annem, ben bir şey demeden şehirde toprak kalmadığını, artık hiçbir yerde toprak görmediğini, asfaltın, taşın, betonun her yeri kapladığını mırıldandı, derken birden kısık gözleri açıldı, ufuk çizgisinin ardında kalmış eski günlere, çocukluğuna gitti:

A-     Toprak bizim tek oyuncağımızdı çocukken, toprağı eşeleyip alttan killi toprak çıkartır, sonra o killi toprakla masa, sandalye gibi eşyalar yapar, evcilik oynardık. Hatta Mesude toprağı eşeleyip fırın yapardı, içine de ekmek koyar, güya ekmek pişiriyor olurduk, sonra da yerdik. Anneme yapılan muskayı bile öyle bulmuştu Mesude.

B-      Ne muskası ya?

A-     Yaaa… Nereden başlasam? Şimdi, babamın (rahmetsiz dedem diye daha evvel değindiğim zât) bir dostu vardı; çarşaflı, laz bir kadın.  

B-      Bu bir ara duyduğum, dedemin eve getirdiği kadın mı?

A-     Hayır, O değil. O başka. Zaten dedenin her zaman dost kadınları vardı. (Anlatırken sesi alışılmadık ölçüde öylesine narin ve içliydi ki, “metres desene şuna” diye takılmaya cesaret edemedim.)

B-      Sonra?

A-     Annem bir gün çok hastalandı. İyileşemedi, doktorlar çağırdık, hiç biri anlamadı hastalığını, muammaydı. Hatta birinin ismini bile hatırlıyorum, Mehmet Said’ti adı. Şu sahne gözümün önünde, annem yatakta kımıldamadan yatarken soluk bir ışık hüzmesi pencereden üzerine düşüyor, doktor annemin elini kaldırıp bileğinden nabzına bakarken başını iki yana sallıyor. Defter kapladığımı hatırlıyorum, demek okula gidiyordum o zamanlar, çok küçük değilmişim. Hayatından ümit kesilmişti anneannenin. Sonra bir gece annem bir rüya gördü, aksakallı bir dede.

B-      Bu aksakallı dede şu meşhur aksakallı dede mi anne?

A-     Evet, o işte. O aksakallı dede rüyasında anneme yataktan kalkmasını, ışığı açmamasını, aynı anda üç kibrit yakmasını, evin kapısı önündeki iki taştan büyük olanını hemen kaldırmasını, altındaki muskayı çıkarmasını söylemiş. Annem dedeni uyandırıp anlatmış rüyasını, babam zaten sigara içerdi, başucundan kibrit kutusunu alıp üç tanesini yakmış, yürümüşler kapıya, taşı kaldırıp muskayı bulmuşlar. Muska bir kumaşa sarılıymış, dedem görür görmez “Emine’nin elbisesinin kumaşı” demiş. Emine, dostunun adı. Annem daha o dakikada iyileşmeye başladı.

B-      O zamanlar fantastik bir hayat mı vardı, siz mi gizemli insanlardınız Allahaşkına?

A-     Bilmiyorum. Birkaç gün sonra, bizim bahçede toprakla oynuyorduk, komşunun kızı Mesude toprağı fırın yapmak için hafifçe eşeler, karıştırırken birden ikinci muskayı buldu. Benden büyüktü Mesude. Neden kendi bahçesi varken bizim bahçede oynadığını hatırlamıyorum. Hala yaşıyorsa… Öldüyse Allah rahmet eylesin. Muskayı bulur bulmaz anneme koşması, “Zeliha teyze bak ne buldum!” diye bağırması hala gözümün önünde. Annem tam olarak iyileşti, büyünün etkisi bitti sonra.

B-      Bu Emine, yani dedemin dostu ne oldu peki?

A-     Çarşaflı bir laz kadınıydı o, bir gün Şerife Halam (dedemin ablası) ve annem evin önünde otururken yolun karşısında gördüler Emine’yle onun bir akrabası kadını. Allah rahmet eylesin, Şerife Halam ve annem arkadaştan öte, çok yakınlardı birbirine, zaten halam dedeni de hiç sevmezdi, anneme acırdı babamla evli olduğu için. Halam bağırdı uzaktan Emine’yi görünce, çağırdı yanında, o ikisi şaşkın, korkak bir şekilde çekinerek geldiler bizim evin önüne. Sonra halam, Allah rahmet eylesin, açtı ağzını, yumdu gözünü, neler söyledi bunlara. Emine’nin yanındaki kadın da yengesiymiş onun. Bu arada annem halama “komşular duymasın, bağırma, yeter” gibi şeyler söylüyordu ama halam öyle dolmuştu ki. Sonra annem sakin sakin “bak kadın, kocamı istiyorsan benden sana helal olsun. Al, git. Ama benim üç kızım var [‘o zaman daha ufaklar doğmamıştı’ diye ekledi benimki] bana kötülük yaparsan onlara kim bakacak? Sen mi bakacaksın? Kocamı al, ama kızlarım için bana bir şey yapma, günahtır.” dedi.

B-      Dedem de ne biçim adammış ya… Eee, ne dediler karşılık olarak Emine’ler?

A-     Tek kelime etmediler. Başlarını yerden kaldırmadan dinlediler. Zaten Emine şaşıydı.  Ama daha sonra babam, Emine’nin yengesinin kendisine “ablan cazgır bir çingene karısı ama karın elmas, vallahi elmas.” dediğini anlattı bize.

B-      Bu arada, herkes, yani sizler her şeyin, dedemin dostlarının, büyülerin, mücadelelerin farkındasınız di mi?

A-     Elbette.

Konu konuyu açmaya, annem uzandığı kanepeden konuşmaya devam etti. Paçaları ıslak pantolonumu değiştirmeye fırsat bulamadım, yanından kalksam biliyordum ki mevzu değişecek, bunları bir daha dinleyemeyeceğim. Biraz saldırmak istedim, sinirlenince çok tatlı olur şişko.

B-      Bu kadar garip şeyler yaşamışsınız, üstelik aklın da başındaymış, bunlar sende duygusuzluk, umursamazlık yarattı diye düşünüyorum anne. Zaten ben de sana çekmişim.

A-     Duygusuzluk değil de, hiçbir şeye şaşırmama bendeki. Umursamama. Bir de güvensizlik. Hiç kimseden bir şey beklemez, güvenemezdik ki.

B-      Erkek olsaydın sen evlenmezdin bence. Bekâr yaşar, bekâr ölürdün anne. Rahmetli dayım gibi olurdun.

A-     Elbette. Hepimiz öyleydik aslına bakarsan, ama kız çocuk olunca hayatını seçme şansın yoktu. Tek erkek dayındı. Dolayısı ile çaresizdik. Bence kardeşini erken evlendirmesek O da senin gibi olurdu sonunda. Ama seni bozan başka şeyler var. İnanır mısın, seni doğurana kadar her gün ‘boşanmam lazım’ diye düşünüyordum ama nasıl boşanabilirdim ki? Sonuçta babam mı vardı ki evine gideyim? Babanın ailesi gibi bir aile de hiç görmemiştim, alışamıyordum. Bizde herkes birbirinden nefret eder, kimse kimseyi sevmezdi, onlarda da tam tersi. Manyak gibi bağlılardı birbirlerine. Derken sen doğdun.

B-      Boşanamadığın için hayatını mahvettiğimi söyleme ya.

A-     Hayır ama artık ayrılmak mümkün değildi. Zaten sen doğduğunda babanın tarafı delirdi resmen. Akılları uçtu gitti. Sen zaten benim çocuğum olmadın ki, herkesin çocuğuydun. O güne dek hiç böyle bir şey görmemiştim, sanki hayatları boyunca çocuk görmemiş gibi davranıyordu seninkiler. Parmağın kapıya sıkışınca tüm sülale günlerce matem havasına girerdi. Herkesin tek derdi sendin. Kuzen B. senin hasta olduğunda günlerce ağlardı Oğuz hastaymış diye. Hiç unutmam, sen ufacıktın, amcan seni sevmek için yere diz çöktüğünde yengen sana doğru “bak, amcan hayatı boyunca kimsenin önünde diz çökmedi. Bunun değerini bil” demişti. O vakitler yeni doğmuş istenmeyen çocuklar şimdiki gibi çöp tenekesine atılmaz, cami kapısına konulurdu. İnsanlık başkaydı, özellikle de sabah namazı vaktinde cami kapısına konulurdu ayrıca, çünkü sabah namazına camiye gidenle öğlen namazına giden bir olmaz. Hem çocuk bırakacaklar için sabah yakalanma şansı da daha azdı. Halan, “Oğuz olmasa demek biz cami kapılarından çocuk arayacakmışız, ne kadar ihtiyacımız varmış.” diye söylenirdi sık sık. Hiç kimsenin çocuğu senin kadar sevilmemiş, şımartılmamış, ilgi görmemiştir. Bence seni bu mahvetti. Mesela kardeşin doğduğunda ben çocuğum olduğunu hissettim, kimse öyle delirmemişti ama sen benim değil herkesin çocuğuydun.

B-      Anne abarttığını düşünüyorum. Bunların hepsinin çocuğu, torunu vardı o zaman.

A-     Kimse kendi çocuğunu senin gibi sevmiyordu. Tabii bunda benim de payım var, beni de çok kabullenmişlerdi, hatta küçük amcanın senden on ay sonra çocuğu M. doğdu ama yüzüne bile bakılmadı, karısı N. de “sevilmeyen kadının çocuğu da sevilmez” diye sitem etmişti. Sana gösterilen ilgiyi anlatamam. Kelimeler yetmez. Hemen her gün tüm aile dünyanın yolunu teper, seni görmek için bize gelirdi, daha ne olsun. Senin sürekli ilgiye aç olmanla, asla sevgiye doymamanla, bir yandan da ilgiden nefret edip hemen bunalmanla bunlar çok bağlantılı. Bilinçaltına yerleşmiş olsa gerek. 42 yaşına geldin, hala çocuk gibisin, üzerine düşülsün istiyorsun ama yanaklarından makas alınınca sinirleniyorsun.

B-      Üzerime düşülmesin anne! Ayrıca ben hep senin tarafından gelen berbat genetik miras yüzünden böyle berbat bir adam olduğumu düşünüyordum, şimdi anlıyorum ki hep babamınkiler yüzünden olmuş her şey. Melek kalpli lanet olası Arnavutlar.

A-     Bize daha fazla benziyorsun ama onların da etkisi çok üzerinde. İki tarafın da en kötü yanlarını almışsın işte. Neyse, şu pantolonunu değiştir artık, ıslak ıslak oturma kanepeye.


Geçmişi ve çocukluğu hakkında çok ketum davranıyor annem. Sanırım iyice açılması, anlatması için biraz daha büyümem gerekecek. Daha doğrusu büyüdüğüme inanması.

P.S. / Bu akşamdan Bonus Diyalog:

B- Şerefsiz tombik, çayım bitti! Çay istiyorum!
A-     Kaldırma beni şu koltuktan, istediğin gibi koy kendine çayını.
B-      Lütfen de o zaman.
A-     Nasıl yani?
B-      Lütfen dersen, çayımı doldururum.
A-     Bana tarihe geçecek bir şey söyletmeye mi çalışıyorsun?
B-      Anne uzatma, hadi bardağım boş.
A-     Öfff. Lütfen kendine çay koyar mısın?
B-      Seni kırabilir miyim hiç? Elbette annecim.

18 Şubat 2015 Çarşamba

İstanbul Kışında Manyetik Üzerine...





Deve değilim, hiç olmadım ama su katılmamış bir öküz olduğumun hep şuuruna vakıf olduğumu daima cesur yüreklilikle itiraf edebilmişimdir. Gel görelim bahtsızlık ortak paydasında buluşuyorum develerle, kutup ayısı beni Erzurum’da kucağına oturttuğu gibi peşimden İstanbul’a gelip takip etmiş, bu kış kıyamette annemle beraber eve hapsolmuş halde bekleşiyorum. Güneşli ve ılık bir havanın beni mutlu edeceğini yanılgısına kapılacak kadar salak değilim, buraya ne vakit ayak bassam böyle bir beklenti beni sarsa da kısa zamanda illüzyon dağılıyor hep, sonrasında İstanbul’da ne işim olduğu, neden geldiğim sorularıyla baş başa buluyorum kendimi. Daha önce de yazmıştım, Erzurum’a ait değilim ve olamam, asla sevmeyi, benimsemeyi, orada yaşamayı kabullenmeyi düşünmüyorum, bununla birlikte bir evimin olmadığı, görmediğim/birlikte olmadığım takdirde dünyanın başıma yıkılmayacağı birkaç insanla buluşup görüşmeden de hayatımın normal düzende süreceğini biliyorum. Dolayısıyla burada da bir işim yok. Üstelik İstanbul’a gelince (gene daha evvel değindiğim) farklı bir huzursuzluk ezmeye başlıyor beni; Ex ile aynı şehirde aynı atmosferde aynı havayı teneffüs ediyor olmanın getirdiği bezdirici yük bu... Erzurum’da bulunurken, ruhum uzak, çok uzak bir yerlerde başıboş sarsak bir halde gezinmekte, İstanbul’dayken ise manyetik bir fırtınaya maruz kalmışlığın dayanılmaz hissi bu: Bir mıknatıs düşünün, çekim menzilinin dışında kalan bir mesafedeki iğneye etkisi ile o iğnenin manyetik alana girdiğinde akıma kapılmasına benzer, Erzurum’da mıknatısımı hayal ediyor, zihnimde canlandırıyorum, İstanbul’a geldiğimde ruhumun Ex’e doğru yöneldiğini fark edip bu defa devreye giren akıl faktörüyle bu meyli dizginlemeye çabalıyorum. Ruhum O’na doğru çekilirken hayallerim geçmişe gidiyor, bu noktada benim yaptığım kendime gelmek için iç dünyamı tokatlarla sarsmaktan ibaret. Blogun takipçisi sizler için iç dünyamda bir şeylerin eksik olduğu, (tahkim eden ben miydim yoksa başkaları mı bilmiyorum ama) kalın granit duvarlarla çevrilen kimi menfezlerin içsel anlamda duyguları tam ve kâmil bir şekilde hissedip yaşamamı engellediği bir sır sayılmaz. Kısaca, ambalajı üzerinde elli bin parçalık bir puzzle yazan müthiş biri olabilirim ama bir avuç parça eksik olunca kırk dokuz bin dokuz yüz bilmem kaç parçası anlamını yitirmekte: Ne duvara asılabilir, ne de bir araya getirilen parçalan güzel ve hoş bir görüntü sergileyebilir. Güzel bir kadın yüzünün ortasında neşet etmiş devasa bir sivilceden ötürü o gül cemale sırtınızı dönmezsiniz, o bir kusurdur sadece, ama yüzün o bölümü yoksa (photoshop’ta kesilen bir yanak mesela) o yüze bakamazsınız. 






Bende bir şeyler yok. İşin fenası, var olan parçalarım eksik olanların acısını çok can yakıcı bir şekilde hissetmekte. Bir daha zorunluluk hali dışında İstanbul’a gelir miyim, gerçekten bilmiyorum.

9 Şubat 2015 Pazartesi

Erzurum'da Neden Ağzı Bozuk Bir Herife Dönüştüğüm Üzerine...


Gece vakti havaalanından kös kös döndüm evime, uçuş gene iptal edilmiş... Cuma günü sis yüzündendi, pazar gecesi de kar fırtınasından ötürü pist güvenliği sağlanamadığından uçuşlar kaput... Havaalanının kapısından gerisin geriye eve yollanıp valizi tekrar boşaltmak kadar sinir bozucu pek az şey vardır herhalde.



Sabahtan akşama kadar en şedit Slayer şarkıları dinlenilecek bir gün... 






Günahım çok demek, bu soğuk cehennemde mahpusum.

8 Şubat 2015 Pazar

Bir Cumartesi Günü Üzerine...






Cuma gecesi kalkması gereken İstanbul uçağım hava muhalefeti nedeniyle Erzurum’a inemeyince (yeri gelmişken, hava muhalefetini sikeyim, Erzurum’a fiili livata yapayım, THY’ye sıçayım) Erzurum’da kaldım, ertesi gün neremden kalktıysam artık benim için bambaşka bir güne merhaba dedim – ama o beni pek takmadı sanırsam.

-          Sabah tüm bu olumsuzluğu geride bırakıp güzel bir kahvaltı yapmak için evden çıkarken apartmandan dışarı adımımı attığım anda binanın çatısından eriyip kayan devasa bir kar kütlesinin tepeme düşmesi bir oldu. Saniyelik bile değil, yarım saniyelik bir farkla beni ıskalaması gereken yavru çığın altında kaldım böylece. Tamam, ucu sivri buz sarkıtları yüzünden her binanın üzerinde “saçakların altından geçmeyiniz” yazıyor da, apartmandan çıkmanın başka bir yolu yok anasını satayım. Buz değildi üstüme düşen, ama orta halli bir kardan adam boyutlarında kar kütlesi de fena sayılmaz yani. Kalbimin korkudan duracak gibi olması bir yana, içime giren karlar yüzünden tekrar eve çıkmak zorunda kaldım haliyle, elbiselerimi tepeden tırnağa değiştirdim ve tekrar sokağa çıkmak üzere sokak kapısını kilitlerken ‘benim şimdi İstanbul’da olmam lazımdı’ diye söylendim.

-          Kahvaltı yapmak için yaklaşık yirmi dakikalık mesafede bulunan kafeye adımlarken, buzlar üzerinde yürümeyi iyi becerdiğime dair inancım, jack wolfskin’lerimin işe yaradığına dair güvenim pekişmişken üzerine ateş topları yağası bu şehirde ilk defa patates çuvalı misali düştüm, ayağımın kaymasıyla. O kadar salak bir hava var ki burada; termometre -11 derece iken dondurucu soğuğa rağmen bir yandan da güneş gören karlar eriyebiliyor, böylece zemherir, güneş, kar, buz, çamur hepsi bir arada. Üstüm başım bok gibi oldu haliyle. Bir daha eve dönmek istemedim, kafeye gitmeyi, orada kahvaltı yaparken kurumayı tercih ettim.

-          Yürümeye devam. İçimde bir huzursuzluk. Benim şimdi İstanbul’da olmam lazımdı düşüncesi. Adımlarımı daha dikkatli atmaya çalışıp bir yandan da ayetel kürsü mırıldanmaya başladım, normalde Slayer söylerdim ama bir arkadaşımın annesi rahatsız, bu aralar boş kaldıkça okuyup annesine gönderiyorum, ben karışmam vazifemi yaparım - işe yarayıp yaramayacağına Allah karar versin. Dalmış yürüyorum, okuyorum, yanımdan deli gibi geçen bir arabanın paçama, pantolonuma filan değil, ta yüzüme kadar sıçrattığı çamurla kendime geldim, hem de ne gelmek: herif düşüp kıyafetimin bir tarafının leş gibi olmasını yeterli görmemiş olacak ki, bu defa diğer tarafı boydan boya çamura buladı. Ayetel kürsüyü kesip yana yana beddua ettim, kaza yapsın da vites kolu götüne girsin, hastanede de çıkartamasınlar, vites koluyla beraber herifi gömsünler diye tüm içtenliğimle yakardım Kahhar olana.

-          Kafeye oturdum, siparişimi verdim. Kaşarlı menemen istemiştim, önüme ne menemen, ne omlet, ne başka bir şeye benzemeyen bir şey getirdi garson biraz sonra. Tanıyorum da çocuğu, yüzüne bakıp “bunun kaşarlı menemen olduğuna emin misin?” diye sordum. Mahcup bir ifadeyle mutfak ustasının izinli olduğunu, siparişimi kendisinin hazırladığını, hayatında daha önce hiç kaşarlı menemen yapmadığını, sadece nasıl yapıldığını gördüğünü utanarak söyledi. Üzerine gitmedim, zaten her şey üzerime geliyordu. Yedim ama ne yediğimi bilmeden.

-          Her zamanki gibi bir şeyler yerken kitabımı da açtım:

“lanetlenmiş olanlara en büyük acıyı çektiren ceza, cehennem ateşidir. Burada da ateş cezası en kötü cezadır, ama bizim ateşimizle cehennem ateşi arasında o kadar fark var ki, Aziz Augustinus bizimkinin boyalı gibi durduğunu söyler.(…) Dolayısı ile zavallıların çevresi, fırına atılan odun gibi ateşle çevrili olacak. Lanetlenmiş olanların altında, üstünde, çevrelerinde hep ateşten uçurumlar olacak. Dokundukları, gördükleri ve nefes aldıkları her şey sırf ateş olacak. Balıklar nasıl suda yaşarsa onlar da ateşte yaşayacak. Ama bu ateş lanetlenmiş olanların sadece çevresini sarmayacak, bağırsaklarına kadar girip onlara eziyet çektirecek. Vücutlarını baştan başa saracak, karınlarındaki bağırsaklar, göğüslerindeki kalpleri, başlarındaki beyinleri, damarlarındaki kan, kemiklerindeki ilik bile yanacak: Lanetlenmiş herkes birer fırın haline gelecek.” Umberto Eco’nun filanca yerden alıntıladığı bu metni okurken iştahın kaçması bir başka şey, üzerime çay döküp yanmam başka bir şey. Sabahtan beri üzerime dökülmeyen bir çay eksik kalmıştı diye düşünüp güleyim mi, adam ateşten ve cehennemden bahsederken sıcak çaya bile tahammül edemediğime mi yanayım, bilemedim.


-          Eve dönerken adımların dikkatli, çamur birikintilerine karşı önlem alarak yürümeye çalıştım. İstanbul’da olmam lazımdı, kaderinin Sodom/Gomore gibi olmasını dilediğim bu melun yerde değil diye kafamdan türlü isyan cümleleri geçerken markete uğradım, iki paket meyveli yoğurt, çilekli. İstanbul’dayken boklu grev sonrasında Sütaş’ın ürünlerini almayı kesmiştim, burada çaresizim. Marketten çıktım, yürürken sigaramı cebimden çıkartma hamlesi yaparken ne nasıl oldu bilmiyorum, poşet elimden kaydı. Meyveli yoğurtlar poşetli yoğurda dönüştü.


Bu kadar yeter değil mi? Akşam olanları anlatmayayım.

Eğer İstanbul uçağım bu gece de bilmem ne gerekçeyle kalkmazsa, bu hafta nasıl geçecek Erzurum’da, vallahi bilmiyorum.


One more time: Allah’ın cezası seni bu dağın başına kuran ibnelerin üzerine olsun Erzurum! Rabbim senden kurtulanın saadetini yaşatsın bana.

Âmin.