Deve değilim, hiç olmadım ama su katılmamış bir öküz
olduğumun hep şuuruna vakıf olduğumu daima cesur yüreklilikle itiraf edebilmişimdir.
Gel görelim bahtsızlık ortak paydasında buluşuyorum develerle, kutup ayısı beni
Erzurum’da kucağına oturttuğu gibi peşimden İstanbul’a gelip takip etmiş, bu
kış kıyamette annemle beraber eve hapsolmuş halde bekleşiyorum. Güneşli ve ılık
bir havanın beni mutlu edeceğini yanılgısına kapılacak kadar salak değilim,
buraya ne vakit ayak bassam böyle bir beklenti beni sarsa da kısa zamanda
illüzyon dağılıyor hep, sonrasında İstanbul’da ne işim olduğu, neden geldiğim sorularıyla
baş başa buluyorum kendimi. Daha önce de yazmıştım, Erzurum’a ait değilim ve olamam,
asla sevmeyi, benimsemeyi, orada yaşamayı kabullenmeyi düşünmüyorum, bununla
birlikte bir evimin olmadığı, görmediğim/birlikte olmadığım takdirde dünyanın
başıma yıkılmayacağı birkaç insanla buluşup görüşmeden de hayatımın normal
düzende süreceğini biliyorum. Dolayısıyla burada da bir işim yok. Üstelik
İstanbul’a gelince (gene daha evvel değindiğim) farklı bir huzursuzluk ezmeye
başlıyor beni; Ex ile aynı şehirde aynı atmosferde aynı havayı teneffüs ediyor
olmanın getirdiği bezdirici yük bu... Erzurum’da bulunurken, ruhum uzak, çok
uzak bir yerlerde başıboş sarsak bir halde gezinmekte, İstanbul’dayken ise
manyetik bir fırtınaya maruz kalmışlığın dayanılmaz hissi bu: Bir mıknatıs
düşünün, çekim menzilinin dışında kalan bir mesafedeki iğneye etkisi ile o iğnenin
manyetik alana girdiğinde akıma kapılmasına benzer, Erzurum’da mıknatısımı
hayal ediyor, zihnimde canlandırıyorum, İstanbul’a geldiğimde ruhumun Ex’e
doğru yöneldiğini fark edip bu defa devreye giren akıl faktörüyle bu meyli
dizginlemeye çabalıyorum. Ruhum O’na doğru çekilirken hayallerim geçmişe
gidiyor, bu noktada benim yaptığım kendime gelmek için iç dünyamı tokatlarla
sarsmaktan ibaret. Blogun takipçisi sizler için iç dünyamda bir şeylerin eksik
olduğu, (tahkim eden ben miydim yoksa başkaları mı bilmiyorum ama) kalın granit
duvarlarla çevrilen kimi menfezlerin içsel anlamda duyguları tam ve kâmil bir
şekilde hissedip yaşamamı engellediği bir sır sayılmaz. Kısaca, ambalajı
üzerinde elli bin parçalık bir puzzle yazan müthiş biri olabilirim ama bir avuç
parça eksik olunca kırk dokuz bin dokuz yüz bilmem kaç parçası anlamını
yitirmekte: Ne duvara asılabilir, ne de bir araya getirilen parçalan güzel ve
hoş bir görüntü sergileyebilir. Güzel bir kadın yüzünün ortasında neşet etmiş
devasa bir sivilceden ötürü o gül cemale sırtınızı dönmezsiniz, o bir kusurdur
sadece, ama yüzün o bölümü yoksa (photoshop’ta kesilen bir yanak mesela) o yüze
bakamazsınız.
Bende bir şeyler yok. İşin fenası, var olan parçalarım eksik
olanların acısını çok can yakıcı bir şekilde hissetmekte. Bir daha zorunluluk
hali dışında İstanbul’a gelir miyim, gerçekten bilmiyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!