18 Şubat 2015 Çarşamba

İstanbul Kışında Manyetik Üzerine...





Deve değilim, hiç olmadım ama su katılmamış bir öküz olduğumun hep şuuruna vakıf olduğumu daima cesur yüreklilikle itiraf edebilmişimdir. Gel görelim bahtsızlık ortak paydasında buluşuyorum develerle, kutup ayısı beni Erzurum’da kucağına oturttuğu gibi peşimden İstanbul’a gelip takip etmiş, bu kış kıyamette annemle beraber eve hapsolmuş halde bekleşiyorum. Güneşli ve ılık bir havanın beni mutlu edeceğini yanılgısına kapılacak kadar salak değilim, buraya ne vakit ayak bassam böyle bir beklenti beni sarsa da kısa zamanda illüzyon dağılıyor hep, sonrasında İstanbul’da ne işim olduğu, neden geldiğim sorularıyla baş başa buluyorum kendimi. Daha önce de yazmıştım, Erzurum’a ait değilim ve olamam, asla sevmeyi, benimsemeyi, orada yaşamayı kabullenmeyi düşünmüyorum, bununla birlikte bir evimin olmadığı, görmediğim/birlikte olmadığım takdirde dünyanın başıma yıkılmayacağı birkaç insanla buluşup görüşmeden de hayatımın normal düzende süreceğini biliyorum. Dolayısıyla burada da bir işim yok. Üstelik İstanbul’a gelince (gene daha evvel değindiğim) farklı bir huzursuzluk ezmeye başlıyor beni; Ex ile aynı şehirde aynı atmosferde aynı havayı teneffüs ediyor olmanın getirdiği bezdirici yük bu... Erzurum’da bulunurken, ruhum uzak, çok uzak bir yerlerde başıboş sarsak bir halde gezinmekte, İstanbul’dayken ise manyetik bir fırtınaya maruz kalmışlığın dayanılmaz hissi bu: Bir mıknatıs düşünün, çekim menzilinin dışında kalan bir mesafedeki iğneye etkisi ile o iğnenin manyetik alana girdiğinde akıma kapılmasına benzer, Erzurum’da mıknatısımı hayal ediyor, zihnimde canlandırıyorum, İstanbul’a geldiğimde ruhumun Ex’e doğru yöneldiğini fark edip bu defa devreye giren akıl faktörüyle bu meyli dizginlemeye çabalıyorum. Ruhum O’na doğru çekilirken hayallerim geçmişe gidiyor, bu noktada benim yaptığım kendime gelmek için iç dünyamı tokatlarla sarsmaktan ibaret. Blogun takipçisi sizler için iç dünyamda bir şeylerin eksik olduğu, (tahkim eden ben miydim yoksa başkaları mı bilmiyorum ama) kalın granit duvarlarla çevrilen kimi menfezlerin içsel anlamda duyguları tam ve kâmil bir şekilde hissedip yaşamamı engellediği bir sır sayılmaz. Kısaca, ambalajı üzerinde elli bin parçalık bir puzzle yazan müthiş biri olabilirim ama bir avuç parça eksik olunca kırk dokuz bin dokuz yüz bilmem kaç parçası anlamını yitirmekte: Ne duvara asılabilir, ne de bir araya getirilen parçalan güzel ve hoş bir görüntü sergileyebilir. Güzel bir kadın yüzünün ortasında neşet etmiş devasa bir sivilceden ötürü o gül cemale sırtınızı dönmezsiniz, o bir kusurdur sadece, ama yüzün o bölümü yoksa (photoshop’ta kesilen bir yanak mesela) o yüze bakamazsınız. 






Bende bir şeyler yok. İşin fenası, var olan parçalarım eksik olanların acısını çok can yakıcı bir şekilde hissetmekte. Bir daha zorunluluk hali dışında İstanbul’a gelir miyim, gerçekten bilmiyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!