Akşam eve gelir gelmez lanetler okuyup ilk iş olarak içleri
vıcık vıcık olmuş jack wolfskinlerimi kalorifer peteğinin yanına koydum kurusunlar
diye, kanepeye uzanmış uyuklayan annem sorunca da ilk defa su geçirdiklerini
gördüğümden sinirlendiğimi söyledim, uyutmamak için kanepenin ucuna iliştim
sonra. Yanına oturduğumda paçalarımın da ıslak olduğunu fark etti annem, ben
bir şey demeden şehirde toprak kalmadığını, artık hiçbir yerde toprak
görmediğini, asfaltın, taşın, betonun her yeri kapladığını mırıldandı, derken
birden kısık gözleri açıldı, ufuk çizgisinin ardında kalmış eski günlere,
çocukluğuna gitti:
A-
Toprak bizim tek oyuncağımızdı çocukken, toprağı
eşeleyip alttan killi toprak çıkartır, sonra o killi toprakla masa, sandalye
gibi eşyalar yapar, evcilik oynardık. Hatta Mesude toprağı eşeleyip fırın
yapardı, içine de ekmek koyar, güya ekmek pişiriyor olurduk, sonra da yerdik.
Anneme yapılan muskayı bile öyle bulmuştu Mesude.
B-
Ne muskası ya?
A-
Yaaa… Nereden başlasam? Şimdi, babamın (rahmetsiz dedem diye daha evvel değindiğim zât) bir dostu vardı; çarşaflı, laz bir kadın.
B-
Bu bir ara duyduğum, dedemin eve getirdiği kadın
mı?
A-
Hayır, O değil. O başka. Zaten dedenin her zaman
dost kadınları vardı. (Anlatırken
sesi alışılmadık ölçüde öylesine narin ve içliydi ki, “metres desene şuna” diye takılmaya cesaret edemedim.)
B-
Sonra?
A-
Annem bir gün çok hastalandı. İyileşemedi, doktorlar
çağırdık, hiç biri anlamadı hastalığını, muammaydı. Hatta birinin ismini bile
hatırlıyorum, Mehmet Said’ti adı. Şu sahne gözümün önünde, annem yatakta kımıldamadan
yatarken soluk bir ışık hüzmesi pencereden üzerine düşüyor, doktor annemin
elini kaldırıp bileğinden nabzına bakarken başını iki yana sallıyor. Defter kapladığımı
hatırlıyorum, demek okula gidiyordum o zamanlar, çok küçük değilmişim.
Hayatından ümit kesilmişti anneannenin. Sonra bir gece annem bir rüya gördü,
aksakallı bir dede.
B-
Bu aksakallı dede şu meşhur aksakallı dede mi
anne?
A-
Evet, o işte. O aksakallı dede rüyasında anneme yataktan
kalkmasını, ışığı açmamasını, aynı anda üç kibrit yakmasını, evin kapısı
önündeki iki taştan büyük olanını hemen kaldırmasını, altındaki muskayı çıkarmasını
söylemiş. Annem dedeni uyandırıp anlatmış rüyasını, babam zaten sigara içerdi,
başucundan kibrit kutusunu alıp üç tanesini yakmış, yürümüşler kapıya, taşı
kaldırıp muskayı bulmuşlar. Muska bir kumaşa sarılıymış, dedem görür görmez “Emine’nin
elbisesinin kumaşı” demiş. Emine, dostunun
adı. Annem daha o dakikada iyileşmeye başladı.
B-
O zamanlar fantastik bir hayat mı vardı, siz mi
gizemli insanlardınız Allahaşkına?
A-
Bilmiyorum. Birkaç gün sonra, bizim bahçede
toprakla oynuyorduk, komşunun kızı Mesude toprağı fırın yapmak için hafifçe
eşeler, karıştırırken birden ikinci muskayı buldu. Benden büyüktü Mesude. Neden
kendi bahçesi varken bizim bahçede oynadığını hatırlamıyorum. Hala yaşıyorsa… Öldüyse
Allah rahmet eylesin. Muskayı bulur bulmaz anneme koşması, “Zeliha teyze bak ne
buldum!” diye bağırması hala gözümün önünde. Annem tam olarak iyileşti, büyünün
etkisi bitti sonra.
B-
Bu Emine, yani dedemin dostu ne oldu peki?
A-
Çarşaflı bir laz kadınıydı o, bir gün Şerife
Halam (dedemin ablası) ve annem evin önünde otururken yolun karşısında gördüler
Emine’yle onun bir akrabası kadını. Allah rahmet eylesin, Şerife Halam ve annem
arkadaştan öte, çok yakınlardı birbirine, zaten halam dedeni de hiç sevmezdi,
anneme acırdı babamla evli olduğu için. Halam bağırdı uzaktan Emine’yi görünce,
çağırdı yanında, o ikisi şaşkın, korkak bir şekilde çekinerek geldiler bizim
evin önüne. Sonra halam, Allah rahmet eylesin, açtı ağzını, yumdu gözünü, neler
söyledi bunlara. Emine’nin yanındaki kadın da yengesiymiş onun. Bu arada annem
halama “komşular duymasın, bağırma, yeter” gibi şeyler söylüyordu ama halam
öyle dolmuştu ki. Sonra annem sakin sakin “bak kadın, kocamı istiyorsan benden
sana helal olsun. Al, git. Ama benim üç kızım var [‘o zaman daha ufaklar
doğmamıştı’ diye ekledi benimki] bana kötülük yaparsan onlara kim bakacak? Sen
mi bakacaksın? Kocamı al, ama kızlarım için bana bir şey yapma, günahtır.”
dedi.
B-
Dedem de ne biçim adammış ya… Eee, ne dediler
karşılık olarak Emine’ler?
A-
Tek kelime etmediler. Başlarını yerden
kaldırmadan dinlediler. Zaten Emine şaşıydı. Ama daha sonra babam, Emine’nin yengesinin
kendisine “ablan cazgır bir çingene karısı ama karın elmas, vallahi elmas.”
dediğini anlattı bize.
B-
Bu arada, herkes, yani sizler her şeyin, dedemin
dostlarının, büyülerin, mücadelelerin farkındasınız di mi?
A-
Elbette.
Konu konuyu açmaya, annem uzandığı kanepeden konuşmaya devam
etti. Paçaları ıslak pantolonumu değiştirmeye fırsat bulamadım, yanından
kalksam biliyordum ki mevzu değişecek, bunları bir daha dinleyemeyeceğim. Biraz
saldırmak istedim, sinirlenince çok tatlı olur şişko.
B-
Bu kadar garip şeyler yaşamışsınız, üstelik aklın
da başındaymış, bunlar sende duygusuzluk, umursamazlık yarattı diye düşünüyorum
anne. Zaten ben de sana çekmişim.
A-
Duygusuzluk değil de, hiçbir şeye şaşırmama bendeki.
Umursamama. Bir de güvensizlik. Hiç kimseden bir şey beklemez, güvenemezdik ki.
B-
Erkek olsaydın sen evlenmezdin bence. Bekâr
yaşar, bekâr ölürdün anne. Rahmetli dayım gibi olurdun.
A-
Elbette. Hepimiz öyleydik aslına bakarsan, ama
kız çocuk olunca hayatını seçme şansın yoktu. Tek erkek dayındı. Dolayısı ile
çaresizdik. Bence kardeşini erken evlendirmesek O da senin gibi olurdu sonunda.
Ama seni bozan başka şeyler var. İnanır mısın, seni doğurana kadar her gün ‘boşanmam
lazım’ diye düşünüyordum ama nasıl boşanabilirdim ki? Sonuçta babam mı vardı ki
evine gideyim? Babanın ailesi gibi bir aile de hiç görmemiştim, alışamıyordum.
Bizde herkes birbirinden nefret eder, kimse kimseyi sevmezdi, onlarda da tam
tersi. Manyak gibi bağlılardı birbirlerine. Derken sen doğdun.
B-
Boşanamadığın için hayatını mahvettiğimi söyleme
ya.
A-
Hayır ama artık ayrılmak mümkün değildi. Zaten
sen doğduğunda babanın tarafı delirdi resmen. Akılları uçtu gitti. Sen zaten
benim çocuğum olmadın ki, herkesin çocuğuydun. O güne dek hiç böyle bir şey
görmemiştim, sanki hayatları boyunca çocuk görmemiş gibi davranıyordu
seninkiler. Parmağın kapıya sıkışınca tüm sülale günlerce matem havasına
girerdi. Herkesin tek derdi sendin. Kuzen B. senin hasta olduğunda günlerce
ağlardı Oğuz hastaymış diye. Hiç unutmam, sen ufacıktın, amcan seni sevmek için
yere diz çöktüğünde yengen sana doğru “bak, amcan hayatı boyunca kimsenin
önünde diz çökmedi. Bunun değerini bil” demişti. O vakitler yeni doğmuş
istenmeyen çocuklar şimdiki gibi çöp tenekesine atılmaz, cami kapısına
konulurdu. İnsanlık başkaydı, özellikle de sabah namazı vaktinde cami kapısına
konulurdu ayrıca, çünkü sabah namazına camiye gidenle öğlen namazına giden bir olmaz.
Hem çocuk bırakacaklar için sabah yakalanma şansı da daha azdı. Halan, “Oğuz olmasa
demek biz cami kapılarından çocuk arayacakmışız, ne kadar ihtiyacımız varmış.” diye
söylenirdi sık sık. Hiç kimsenin çocuğu senin kadar sevilmemiş, şımartılmamış,
ilgi görmemiştir. Bence seni bu mahvetti. Mesela kardeşin doğduğunda ben
çocuğum olduğunu hissettim, kimse öyle delirmemişti ama sen benim değil
herkesin çocuğuydun.
B-
Anne abarttığını düşünüyorum. Bunların hepsinin
çocuğu, torunu vardı o zaman.
A-
Kimse kendi çocuğunu senin gibi sevmiyordu.
Tabii bunda benim de payım var, beni de çok kabullenmişlerdi, hatta küçük
amcanın senden on ay sonra çocuğu M. doğdu ama yüzüne bile bakılmadı, karısı N.
de “sevilmeyen kadının çocuğu da sevilmez” diye sitem etmişti. Sana gösterilen
ilgiyi anlatamam. Kelimeler yetmez. Hemen her gün tüm aile dünyanın yolunu
teper, seni görmek için bize gelirdi, daha ne olsun. Senin sürekli ilgiye aç
olmanla, asla sevgiye doymamanla, bir yandan da ilgiden nefret edip hemen
bunalmanla bunlar çok bağlantılı. Bilinçaltına yerleşmiş olsa gerek. 42 yaşına
geldin, hala çocuk gibisin, üzerine düşülsün istiyorsun ama yanaklarından makas
alınınca sinirleniyorsun.
B-
Üzerime düşülmesin anne! Ayrıca ben hep senin
tarafından gelen berbat genetik miras yüzünden böyle berbat bir adam olduğumu
düşünüyordum, şimdi anlıyorum ki hep babamınkiler yüzünden olmuş her şey. Melek
kalpli lanet olası Arnavutlar.
A-
Bize daha fazla benziyorsun ama onların da
etkisi çok üzerinde. İki tarafın da en kötü yanlarını almışsın işte. Neyse, şu
pantolonunu değiştir artık, ıslak ıslak oturma kanepeye.
Geçmişi ve çocukluğu hakkında çok ketum davranıyor annem.
Sanırım iyice açılması, anlatması için biraz daha büyümem gerekecek. Daha
doğrusu büyüdüğüme inanması.
P.S. / Bu akşamdan Bonus Diyalog:
B- Şerefsiz tombik, çayım bitti!
Çay istiyorum!
A-
Kaldırma beni şu koltuktan, istediğin gibi koy
kendine çayını.
B-
Lütfen de o zaman.
A-
Nasıl yani?
B-
Lütfen dersen, çayımı doldururum.
A-
Bana tarihe geçecek bir şey söyletmeye mi
çalışıyorsun?
B-
Anne uzatma, hadi bardağım boş.
A-
Öfff. Lütfen kendine çay koyar mısın?
B-
Seni kırabilir miyim hiç? Elbette annecim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!