20 Şubat 2015 Cuma

Aile Bağları Üzerine... (Dokuzuncu Bölüm.)



Akşam eve gelir gelmez lanetler okuyup ilk iş olarak içleri vıcık vıcık olmuş jack wolfskinlerimi kalorifer peteğinin yanına koydum kurusunlar diye, kanepeye uzanmış uyuklayan annem sorunca da ilk defa su geçirdiklerini gördüğümden sinirlendiğimi söyledim, uyutmamak için kanepenin ucuna iliştim sonra. Yanına oturduğumda paçalarımın da ıslak olduğunu fark etti annem, ben bir şey demeden şehirde toprak kalmadığını, artık hiçbir yerde toprak görmediğini, asfaltın, taşın, betonun her yeri kapladığını mırıldandı, derken birden kısık gözleri açıldı, ufuk çizgisinin ardında kalmış eski günlere, çocukluğuna gitti:

A-     Toprak bizim tek oyuncağımızdı çocukken, toprağı eşeleyip alttan killi toprak çıkartır, sonra o killi toprakla masa, sandalye gibi eşyalar yapar, evcilik oynardık. Hatta Mesude toprağı eşeleyip fırın yapardı, içine de ekmek koyar, güya ekmek pişiriyor olurduk, sonra da yerdik. Anneme yapılan muskayı bile öyle bulmuştu Mesude.

B-      Ne muskası ya?

A-     Yaaa… Nereden başlasam? Şimdi, babamın (rahmetsiz dedem diye daha evvel değindiğim zât) bir dostu vardı; çarşaflı, laz bir kadın.  

B-      Bu bir ara duyduğum, dedemin eve getirdiği kadın mı?

A-     Hayır, O değil. O başka. Zaten dedenin her zaman dost kadınları vardı. (Anlatırken sesi alışılmadık ölçüde öylesine narin ve içliydi ki, “metres desene şuna” diye takılmaya cesaret edemedim.)

B-      Sonra?

A-     Annem bir gün çok hastalandı. İyileşemedi, doktorlar çağırdık, hiç biri anlamadı hastalığını, muammaydı. Hatta birinin ismini bile hatırlıyorum, Mehmet Said’ti adı. Şu sahne gözümün önünde, annem yatakta kımıldamadan yatarken soluk bir ışık hüzmesi pencereden üzerine düşüyor, doktor annemin elini kaldırıp bileğinden nabzına bakarken başını iki yana sallıyor. Defter kapladığımı hatırlıyorum, demek okula gidiyordum o zamanlar, çok küçük değilmişim. Hayatından ümit kesilmişti anneannenin. Sonra bir gece annem bir rüya gördü, aksakallı bir dede.

B-      Bu aksakallı dede şu meşhur aksakallı dede mi anne?

A-     Evet, o işte. O aksakallı dede rüyasında anneme yataktan kalkmasını, ışığı açmamasını, aynı anda üç kibrit yakmasını, evin kapısı önündeki iki taştan büyük olanını hemen kaldırmasını, altındaki muskayı çıkarmasını söylemiş. Annem dedeni uyandırıp anlatmış rüyasını, babam zaten sigara içerdi, başucundan kibrit kutusunu alıp üç tanesini yakmış, yürümüşler kapıya, taşı kaldırıp muskayı bulmuşlar. Muska bir kumaşa sarılıymış, dedem görür görmez “Emine’nin elbisesinin kumaşı” demiş. Emine, dostunun adı. Annem daha o dakikada iyileşmeye başladı.

B-      O zamanlar fantastik bir hayat mı vardı, siz mi gizemli insanlardınız Allahaşkına?

A-     Bilmiyorum. Birkaç gün sonra, bizim bahçede toprakla oynuyorduk, komşunun kızı Mesude toprağı fırın yapmak için hafifçe eşeler, karıştırırken birden ikinci muskayı buldu. Benden büyüktü Mesude. Neden kendi bahçesi varken bizim bahçede oynadığını hatırlamıyorum. Hala yaşıyorsa… Öldüyse Allah rahmet eylesin. Muskayı bulur bulmaz anneme koşması, “Zeliha teyze bak ne buldum!” diye bağırması hala gözümün önünde. Annem tam olarak iyileşti, büyünün etkisi bitti sonra.

B-      Bu Emine, yani dedemin dostu ne oldu peki?

A-     Çarşaflı bir laz kadınıydı o, bir gün Şerife Halam (dedemin ablası) ve annem evin önünde otururken yolun karşısında gördüler Emine’yle onun bir akrabası kadını. Allah rahmet eylesin, Şerife Halam ve annem arkadaştan öte, çok yakınlardı birbirine, zaten halam dedeni de hiç sevmezdi, anneme acırdı babamla evli olduğu için. Halam bağırdı uzaktan Emine’yi görünce, çağırdı yanında, o ikisi şaşkın, korkak bir şekilde çekinerek geldiler bizim evin önüne. Sonra halam, Allah rahmet eylesin, açtı ağzını, yumdu gözünü, neler söyledi bunlara. Emine’nin yanındaki kadın da yengesiymiş onun. Bu arada annem halama “komşular duymasın, bağırma, yeter” gibi şeyler söylüyordu ama halam öyle dolmuştu ki. Sonra annem sakin sakin “bak kadın, kocamı istiyorsan benden sana helal olsun. Al, git. Ama benim üç kızım var [‘o zaman daha ufaklar doğmamıştı’ diye ekledi benimki] bana kötülük yaparsan onlara kim bakacak? Sen mi bakacaksın? Kocamı al, ama kızlarım için bana bir şey yapma, günahtır.” dedi.

B-      Dedem de ne biçim adammış ya… Eee, ne dediler karşılık olarak Emine’ler?

A-     Tek kelime etmediler. Başlarını yerden kaldırmadan dinlediler. Zaten Emine şaşıydı.  Ama daha sonra babam, Emine’nin yengesinin kendisine “ablan cazgır bir çingene karısı ama karın elmas, vallahi elmas.” dediğini anlattı bize.

B-      Bu arada, herkes, yani sizler her şeyin, dedemin dostlarının, büyülerin, mücadelelerin farkındasınız di mi?

A-     Elbette.

Konu konuyu açmaya, annem uzandığı kanepeden konuşmaya devam etti. Paçaları ıslak pantolonumu değiştirmeye fırsat bulamadım, yanından kalksam biliyordum ki mevzu değişecek, bunları bir daha dinleyemeyeceğim. Biraz saldırmak istedim, sinirlenince çok tatlı olur şişko.

B-      Bu kadar garip şeyler yaşamışsınız, üstelik aklın da başındaymış, bunlar sende duygusuzluk, umursamazlık yarattı diye düşünüyorum anne. Zaten ben de sana çekmişim.

A-     Duygusuzluk değil de, hiçbir şeye şaşırmama bendeki. Umursamama. Bir de güvensizlik. Hiç kimseden bir şey beklemez, güvenemezdik ki.

B-      Erkek olsaydın sen evlenmezdin bence. Bekâr yaşar, bekâr ölürdün anne. Rahmetli dayım gibi olurdun.

A-     Elbette. Hepimiz öyleydik aslına bakarsan, ama kız çocuk olunca hayatını seçme şansın yoktu. Tek erkek dayındı. Dolayısı ile çaresizdik. Bence kardeşini erken evlendirmesek O da senin gibi olurdu sonunda. Ama seni bozan başka şeyler var. İnanır mısın, seni doğurana kadar her gün ‘boşanmam lazım’ diye düşünüyordum ama nasıl boşanabilirdim ki? Sonuçta babam mı vardı ki evine gideyim? Babanın ailesi gibi bir aile de hiç görmemiştim, alışamıyordum. Bizde herkes birbirinden nefret eder, kimse kimseyi sevmezdi, onlarda da tam tersi. Manyak gibi bağlılardı birbirlerine. Derken sen doğdun.

B-      Boşanamadığın için hayatını mahvettiğimi söyleme ya.

A-     Hayır ama artık ayrılmak mümkün değildi. Zaten sen doğduğunda babanın tarafı delirdi resmen. Akılları uçtu gitti. Sen zaten benim çocuğum olmadın ki, herkesin çocuğuydun. O güne dek hiç böyle bir şey görmemiştim, sanki hayatları boyunca çocuk görmemiş gibi davranıyordu seninkiler. Parmağın kapıya sıkışınca tüm sülale günlerce matem havasına girerdi. Herkesin tek derdi sendin. Kuzen B. senin hasta olduğunda günlerce ağlardı Oğuz hastaymış diye. Hiç unutmam, sen ufacıktın, amcan seni sevmek için yere diz çöktüğünde yengen sana doğru “bak, amcan hayatı boyunca kimsenin önünde diz çökmedi. Bunun değerini bil” demişti. O vakitler yeni doğmuş istenmeyen çocuklar şimdiki gibi çöp tenekesine atılmaz, cami kapısına konulurdu. İnsanlık başkaydı, özellikle de sabah namazı vaktinde cami kapısına konulurdu ayrıca, çünkü sabah namazına camiye gidenle öğlen namazına giden bir olmaz. Hem çocuk bırakacaklar için sabah yakalanma şansı da daha azdı. Halan, “Oğuz olmasa demek biz cami kapılarından çocuk arayacakmışız, ne kadar ihtiyacımız varmış.” diye söylenirdi sık sık. Hiç kimsenin çocuğu senin kadar sevilmemiş, şımartılmamış, ilgi görmemiştir. Bence seni bu mahvetti. Mesela kardeşin doğduğunda ben çocuğum olduğunu hissettim, kimse öyle delirmemişti ama sen benim değil herkesin çocuğuydun.

B-      Anne abarttığını düşünüyorum. Bunların hepsinin çocuğu, torunu vardı o zaman.

A-     Kimse kendi çocuğunu senin gibi sevmiyordu. Tabii bunda benim de payım var, beni de çok kabullenmişlerdi, hatta küçük amcanın senden on ay sonra çocuğu M. doğdu ama yüzüne bile bakılmadı, karısı N. de “sevilmeyen kadının çocuğu da sevilmez” diye sitem etmişti. Sana gösterilen ilgiyi anlatamam. Kelimeler yetmez. Hemen her gün tüm aile dünyanın yolunu teper, seni görmek için bize gelirdi, daha ne olsun. Senin sürekli ilgiye aç olmanla, asla sevgiye doymamanla, bir yandan da ilgiden nefret edip hemen bunalmanla bunlar çok bağlantılı. Bilinçaltına yerleşmiş olsa gerek. 42 yaşına geldin, hala çocuk gibisin, üzerine düşülsün istiyorsun ama yanaklarından makas alınınca sinirleniyorsun.

B-      Üzerime düşülmesin anne! Ayrıca ben hep senin tarafından gelen berbat genetik miras yüzünden böyle berbat bir adam olduğumu düşünüyordum, şimdi anlıyorum ki hep babamınkiler yüzünden olmuş her şey. Melek kalpli lanet olası Arnavutlar.

A-     Bize daha fazla benziyorsun ama onların da etkisi çok üzerinde. İki tarafın da en kötü yanlarını almışsın işte. Neyse, şu pantolonunu değiştir artık, ıslak ıslak oturma kanepeye.


Geçmişi ve çocukluğu hakkında çok ketum davranıyor annem. Sanırım iyice açılması, anlatması için biraz daha büyümem gerekecek. Daha doğrusu büyüdüğüme inanması.

P.S. / Bu akşamdan Bonus Diyalog:

B- Şerefsiz tombik, çayım bitti! Çay istiyorum!
A-     Kaldırma beni şu koltuktan, istediğin gibi koy kendine çayını.
B-      Lütfen de o zaman.
A-     Nasıl yani?
B-      Lütfen dersen, çayımı doldururum.
A-     Bana tarihe geçecek bir şey söyletmeye mi çalışıyorsun?
B-      Anne uzatma, hadi bardağım boş.
A-     Öfff. Lütfen kendine çay koyar mısın?
B-      Seni kırabilir miyim hiç? Elbette annecim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!