Cuma gecesi kalkması gereken İstanbul uçağım hava muhalefeti
nedeniyle Erzurum’a inemeyince (yeri gelmişken, hava muhalefetini sikeyim,
Erzurum’a fiili livata yapayım, THY’ye sıçayım) Erzurum’da kaldım, ertesi gün
neremden kalktıysam artık benim için bambaşka bir güne merhaba dedim – ama o
beni pek takmadı sanırsam.
-
Sabah tüm bu olumsuzluğu geride bırakıp güzel
bir kahvaltı yapmak için evden çıkarken apartmandan dışarı adımımı attığım anda
binanın çatısından eriyip kayan devasa bir kar kütlesinin tepeme düşmesi bir
oldu. Saniyelik bile değil, yarım saniyelik bir farkla beni ıskalaması gereken
yavru çığın altında kaldım böylece. Tamam, ucu sivri buz sarkıtları yüzünden
her binanın üzerinde “saçakların altından geçmeyiniz” yazıyor da, apartmandan
çıkmanın başka bir yolu yok anasını satayım. Buz değildi üstüme düşen, ama orta
halli bir kardan adam boyutlarında kar kütlesi de fena sayılmaz yani. Kalbimin
korkudan duracak gibi olması bir yana, içime giren karlar yüzünden tekrar eve
çıkmak zorunda kaldım haliyle, elbiselerimi tepeden tırnağa değiştirdim ve tekrar
sokağa çıkmak üzere sokak kapısını kilitlerken ‘benim şimdi İstanbul’da olmam
lazımdı’ diye söylendim.
-
Kahvaltı yapmak için yaklaşık yirmi dakikalık
mesafede bulunan kafeye adımlarken, buzlar üzerinde yürümeyi iyi becerdiğime
dair inancım, jack wolfskin’lerimin işe yaradığına dair güvenim pekişmişken
üzerine ateş topları yağası bu şehirde ilk defa patates çuvalı misali düştüm,
ayağımın kaymasıyla. O kadar salak bir hava var ki burada; termometre -11
derece iken dondurucu soğuğa rağmen bir yandan da güneş gören karlar
eriyebiliyor, böylece zemherir, güneş, kar, buz, çamur hepsi bir arada. Üstüm
başım bok gibi oldu haliyle. Bir daha eve dönmek istemedim, kafeye gitmeyi,
orada kahvaltı yaparken kurumayı tercih ettim.
-
Yürümeye devam. İçimde bir huzursuzluk. Benim
şimdi İstanbul’da olmam lazımdı düşüncesi. Adımlarımı daha dikkatli atmaya
çalışıp bir yandan da ayetel kürsü mırıldanmaya başladım, normalde Slayer söylerdim
ama bir arkadaşımın annesi rahatsız, bu aralar boş kaldıkça okuyup annesine
gönderiyorum, ben karışmam vazifemi yaparım - işe yarayıp yaramayacağına Allah
karar versin. Dalmış yürüyorum, okuyorum, yanımdan deli gibi geçen bir arabanın
paçama, pantolonuma filan değil, ta yüzüme kadar sıçrattığı çamurla kendime geldim,
hem de ne gelmek: herif düşüp kıyafetimin bir tarafının leş gibi olmasını
yeterli görmemiş olacak ki, bu defa diğer tarafı boydan boya çamura buladı.
Ayetel kürsüyü kesip yana yana beddua ettim, kaza yapsın da vites kolu götüne
girsin, hastanede de çıkartamasınlar, vites koluyla beraber herifi gömsünler
diye tüm içtenliğimle yakardım Kahhar olana.
-
Kafeye oturdum, siparişimi verdim. Kaşarlı
menemen istemiştim, önüme ne menemen, ne omlet, ne başka bir şeye benzemeyen
bir şey getirdi garson biraz sonra. Tanıyorum da çocuğu, yüzüne bakıp “bunun
kaşarlı menemen olduğuna emin misin?” diye sordum. Mahcup bir ifadeyle mutfak ustasının
izinli olduğunu, siparişimi kendisinin hazırladığını, hayatında daha önce hiç
kaşarlı menemen yapmadığını, sadece nasıl yapıldığını gördüğünü utanarak
söyledi. Üzerine gitmedim, zaten her şey üzerime geliyordu. Yedim ama ne
yediğimi bilmeden.
-
Her zamanki gibi bir şeyler yerken kitabımı da
açtım:
“lanetlenmiş olanlara en büyük
acıyı çektiren ceza, cehennem ateşidir. Burada da ateş cezası en kötü cezadır,
ama bizim ateşimizle cehennem ateşi arasında o kadar fark var ki, Aziz
Augustinus bizimkinin boyalı gibi durduğunu söyler.(…) Dolayısı ile
zavallıların çevresi, fırına atılan odun gibi ateşle çevrili olacak.
Lanetlenmiş olanların altında, üstünde, çevrelerinde hep ateşten uçurumlar
olacak. Dokundukları, gördükleri ve nefes aldıkları her şey sırf ateş olacak.
Balıklar nasıl suda yaşarsa onlar da ateşte yaşayacak. Ama bu ateş lanetlenmiş
olanların sadece çevresini sarmayacak, bağırsaklarına kadar girip onlara eziyet
çektirecek. Vücutlarını baştan başa saracak, karınlarındaki bağırsaklar,
göğüslerindeki kalpleri, başlarındaki beyinleri, damarlarındaki kan,
kemiklerindeki ilik bile yanacak: Lanetlenmiş herkes birer fırın haline
gelecek.” Umberto Eco’nun filanca yerden alıntıladığı bu metni okurken
iştahın kaçması bir başka şey, üzerime çay döküp yanmam başka bir şey. Sabahtan
beri üzerime dökülmeyen bir çay eksik kalmıştı diye düşünüp güleyim mi, adam
ateşten ve cehennemden bahsederken sıcak çaya bile tahammül edemediğime mi yanayım,
bilemedim.
-
Eve dönerken adımların dikkatli, çamur
birikintilerine karşı önlem alarak yürümeye çalıştım. İstanbul’da olmam
lazımdı, kaderinin Sodom/Gomore gibi olmasını dilediğim bu melun yerde değil
diye kafamdan türlü isyan cümleleri geçerken markete uğradım, iki paket meyveli
yoğurt, çilekli. İstanbul’dayken boklu grev sonrasında Sütaş’ın ürünlerini
almayı kesmiştim, burada çaresizim. Marketten çıktım, yürürken sigaramı
cebimden çıkartma hamlesi yaparken ne nasıl oldu bilmiyorum, poşet elimden
kaydı. Meyveli yoğurtlar poşetli yoğurda dönüştü.
Bu kadar yeter değil mi? Akşam olanları anlatmayayım.
Eğer İstanbul uçağım bu gece de bilmem ne gerekçeyle
kalkmazsa, bu hafta nasıl geçecek Erzurum’da, vallahi bilmiyorum.
One more time: Allah’ın cezası seni bu dağın başına kuran
ibnelerin üzerine olsun Erzurum! Rabbim senden kurtulanın saadetini yaşatsın
bana.
Âmin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!