8 Şubat 2015 Pazar

Bir Cumartesi Günü Üzerine...






Cuma gecesi kalkması gereken İstanbul uçağım hava muhalefeti nedeniyle Erzurum’a inemeyince (yeri gelmişken, hava muhalefetini sikeyim, Erzurum’a fiili livata yapayım, THY’ye sıçayım) Erzurum’da kaldım, ertesi gün neremden kalktıysam artık benim için bambaşka bir güne merhaba dedim – ama o beni pek takmadı sanırsam.

-          Sabah tüm bu olumsuzluğu geride bırakıp güzel bir kahvaltı yapmak için evden çıkarken apartmandan dışarı adımımı attığım anda binanın çatısından eriyip kayan devasa bir kar kütlesinin tepeme düşmesi bir oldu. Saniyelik bile değil, yarım saniyelik bir farkla beni ıskalaması gereken yavru çığın altında kaldım böylece. Tamam, ucu sivri buz sarkıtları yüzünden her binanın üzerinde “saçakların altından geçmeyiniz” yazıyor da, apartmandan çıkmanın başka bir yolu yok anasını satayım. Buz değildi üstüme düşen, ama orta halli bir kardan adam boyutlarında kar kütlesi de fena sayılmaz yani. Kalbimin korkudan duracak gibi olması bir yana, içime giren karlar yüzünden tekrar eve çıkmak zorunda kaldım haliyle, elbiselerimi tepeden tırnağa değiştirdim ve tekrar sokağa çıkmak üzere sokak kapısını kilitlerken ‘benim şimdi İstanbul’da olmam lazımdı’ diye söylendim.

-          Kahvaltı yapmak için yaklaşık yirmi dakikalık mesafede bulunan kafeye adımlarken, buzlar üzerinde yürümeyi iyi becerdiğime dair inancım, jack wolfskin’lerimin işe yaradığına dair güvenim pekişmişken üzerine ateş topları yağası bu şehirde ilk defa patates çuvalı misali düştüm, ayağımın kaymasıyla. O kadar salak bir hava var ki burada; termometre -11 derece iken dondurucu soğuğa rağmen bir yandan da güneş gören karlar eriyebiliyor, böylece zemherir, güneş, kar, buz, çamur hepsi bir arada. Üstüm başım bok gibi oldu haliyle. Bir daha eve dönmek istemedim, kafeye gitmeyi, orada kahvaltı yaparken kurumayı tercih ettim.

-          Yürümeye devam. İçimde bir huzursuzluk. Benim şimdi İstanbul’da olmam lazımdı düşüncesi. Adımlarımı daha dikkatli atmaya çalışıp bir yandan da ayetel kürsü mırıldanmaya başladım, normalde Slayer söylerdim ama bir arkadaşımın annesi rahatsız, bu aralar boş kaldıkça okuyup annesine gönderiyorum, ben karışmam vazifemi yaparım - işe yarayıp yaramayacağına Allah karar versin. Dalmış yürüyorum, okuyorum, yanımdan deli gibi geçen bir arabanın paçama, pantolonuma filan değil, ta yüzüme kadar sıçrattığı çamurla kendime geldim, hem de ne gelmek: herif düşüp kıyafetimin bir tarafının leş gibi olmasını yeterli görmemiş olacak ki, bu defa diğer tarafı boydan boya çamura buladı. Ayetel kürsüyü kesip yana yana beddua ettim, kaza yapsın da vites kolu götüne girsin, hastanede de çıkartamasınlar, vites koluyla beraber herifi gömsünler diye tüm içtenliğimle yakardım Kahhar olana.

-          Kafeye oturdum, siparişimi verdim. Kaşarlı menemen istemiştim, önüme ne menemen, ne omlet, ne başka bir şeye benzemeyen bir şey getirdi garson biraz sonra. Tanıyorum da çocuğu, yüzüne bakıp “bunun kaşarlı menemen olduğuna emin misin?” diye sordum. Mahcup bir ifadeyle mutfak ustasının izinli olduğunu, siparişimi kendisinin hazırladığını, hayatında daha önce hiç kaşarlı menemen yapmadığını, sadece nasıl yapıldığını gördüğünü utanarak söyledi. Üzerine gitmedim, zaten her şey üzerime geliyordu. Yedim ama ne yediğimi bilmeden.

-          Her zamanki gibi bir şeyler yerken kitabımı da açtım:

“lanetlenmiş olanlara en büyük acıyı çektiren ceza, cehennem ateşidir. Burada da ateş cezası en kötü cezadır, ama bizim ateşimizle cehennem ateşi arasında o kadar fark var ki, Aziz Augustinus bizimkinin boyalı gibi durduğunu söyler.(…) Dolayısı ile zavallıların çevresi, fırına atılan odun gibi ateşle çevrili olacak. Lanetlenmiş olanların altında, üstünde, çevrelerinde hep ateşten uçurumlar olacak. Dokundukları, gördükleri ve nefes aldıkları her şey sırf ateş olacak. Balıklar nasıl suda yaşarsa onlar da ateşte yaşayacak. Ama bu ateş lanetlenmiş olanların sadece çevresini sarmayacak, bağırsaklarına kadar girip onlara eziyet çektirecek. Vücutlarını baştan başa saracak, karınlarındaki bağırsaklar, göğüslerindeki kalpleri, başlarındaki beyinleri, damarlarındaki kan, kemiklerindeki ilik bile yanacak: Lanetlenmiş herkes birer fırın haline gelecek.” Umberto Eco’nun filanca yerden alıntıladığı bu metni okurken iştahın kaçması bir başka şey, üzerime çay döküp yanmam başka bir şey. Sabahtan beri üzerime dökülmeyen bir çay eksik kalmıştı diye düşünüp güleyim mi, adam ateşten ve cehennemden bahsederken sıcak çaya bile tahammül edemediğime mi yanayım, bilemedim.


-          Eve dönerken adımların dikkatli, çamur birikintilerine karşı önlem alarak yürümeye çalıştım. İstanbul’da olmam lazımdı, kaderinin Sodom/Gomore gibi olmasını dilediğim bu melun yerde değil diye kafamdan türlü isyan cümleleri geçerken markete uğradım, iki paket meyveli yoğurt, çilekli. İstanbul’dayken boklu grev sonrasında Sütaş’ın ürünlerini almayı kesmiştim, burada çaresizim. Marketten çıktım, yürürken sigaramı cebimden çıkartma hamlesi yaparken ne nasıl oldu bilmiyorum, poşet elimden kaydı. Meyveli yoğurtlar poşetli yoğurda dönüştü.


Bu kadar yeter değil mi? Akşam olanları anlatmayayım.

Eğer İstanbul uçağım bu gece de bilmem ne gerekçeyle kalkmazsa, bu hafta nasıl geçecek Erzurum’da, vallahi bilmiyorum.


One more time: Allah’ın cezası seni bu dağın başına kuran ibnelerin üzerine olsun Erzurum! Rabbim senden kurtulanın saadetini yaşatsın bana.

Âmin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!