Rahmetli Dayım, Bunca Seneden Beri Hala Neden Blog Yazdığım ve Danimarkalı Bir Şerefsiz Üzerine...
(…) “Buna karşın oldukça sık olarak, nefes almak ya da başka zamanlar uyumak kadar hayatî olan bir yalnızlık gereksinimi onu [Kapalı-Umutsuz-Kişi’yi] sarar. İnsanların genelinden daha fazla olarak bu hayatî ihtiyacı hissetmesi onda daha derin bir yapının var olduğunun başka bir göstergesidir. Yalnızlık ihtiyacı her zaman içimizde tinsel bir yan olduğunu kanıtlar ve bu tinselliği ölçmemizi sağlar. ‘Kuşbeyinli insanlar sürüsü, birbirinden ayrılamayanların kalabalığı’ bu gereksinimi öyle az duyumsar ki, onlar muhabbet kuşları gibi yalnız kaldıkları an ölürler; kendilerine şarkı mırıldanılmadıkça uyuyamayan küçük çocuklara benzerler; onlara yemek, içmek, uyumak, dua etmek ve âşık olmak, vs. için gerekli toplumsallığı sağlayan şarkı nakaratlarına gereksinimleri vardır. Ne Antik Çağ, ne Orta Çağ bu yalnızlık gereksinimini göz ardı ediyordu, [aksine] ifade ettiği şeye saygı gösteriyordu. Çağımız, sonu gelmeyen toplumsallığı ile yalnızca suçlulara uygulamayı bildiği yalnızlık karşısında titremektedir. Günümüzde kendini ruhuna terk etmek bir suçtur ve o halde yalnızlığın aşığı insanlarımızın suçlularla birlikte aynı kategoride sayılmasından daha normal bir şey yoktur.
Kapalı Umutsuz Kişi, ben’inin kendisiyle ilişkisiyle meşgul olarak saatleri, sonsuzluk için yaşanmamış olsa da sonsuzlukla bir parça ilişkisi olan ardışık saatleri boşuna yaşar, aslında ilerlemez. Ama bu saatleri geçirdikten ve yalnızlık gereksinimi yatıştıktan sonra sanki dışarı çıkıyor gibidir; karısını ve çocuklarını bulmak için eve geldiği zaman bile. Onu nazik bir koca, özenli bir baba yapan şey, babacan özünün ve görev duygusunun dışında, kendi içinde bulunduğu güçsüzlüğün oluşturduğu itiraftır.”
(…)
“Ama sessizliği içinde debelenmekten başka bir şey yapmayan bu Sessiz’e son bir bakış atalım. Eğer sessizliğini el değmeden, her bakımdan mükemmel olarak korursa, intihar önde gelen bir risktir. Genelde insanların doğal olarak böyle kapalı bir insanın maruz kalabileceği şey hakkında en ufak bir fikirleri bile yoktur; bunu öğrenselerdi şaşkına dönerlerdi. Her şeyden evvel intihar tehlikesi taşıdıkları doğrudur. Aksine, biri ile konuşsun, birine açılsın, öyle bir yatışma olur ki intihar kapalılığın sonucu olmaktan çıkar. Bir sırdaş, bir teki bile, mutlak kapalılığı bir ton azaltmak için yeterlidir. Bu durumda intiharı bertaraf etme şansı doğar. Ama sırdaşlığın kendisi de umutsuzluğa yol açabilir, bu durumda kapalı insan bir sırdaş bulmaktansa susma acısına katlanmayı yeğler. Tam da bir sırdaşa sahip olduğu için umutsuzluğa sürüklenen kapalı insan örneği çoktur. Bir şair, şiirin sonunu sırdaşın kahraman tarafından öldürülmesi biçiminde düzenleyebilir. Sıkıntılarını birine açma gereksinimi duyan ve sırayla bir sürü sırdaşı kullanan iblis bir despotu hayal edebiliriz. Sırdaşlıkta sırası gelenin ölümü kesindir: Sır iletilen kişiler öldürülür. Bir yazar için, aynı zamanda hem sırdaştan vaz geçemeyen hem de ona katlanamayan şeytanî bir karakterin acılı çelişkisini bu biçimde betimlemek iyi bir konudur.” (...)
(Kierkegaard, ‘Ölümcül Hastalık Umutsuzluk’tan.)
*** *** *** *** *** *** ***
Önce biraz pohpohlar gibi yapmış, ardından elinin tersiyle beş para etmez biri hakkında bahsediyor gibi değersizleştirmiş beni. Sonrasındaki paragrafta kritik tespitlerini taçlandırmış şerefsiz Danimarkalı. İlk paragraf hakkında genetik kodlarıma ve sürekli benzetildiğim rahmetli dayıma atıfta bulunabilirim. Ne var ki ikinci paragraf üzerine hak vermemin yanında başka bir şey yazmaya çekiniyorum. Bununla beraber son paragraf, açıklanmaya değer: Evet, bu blog ve blogu okuyanlar yıllar boyu birer sırdaş oldu benim için… Sol omuzumda oturan meleğin yediğim haltlara ve içimdeki tiksinti verici bok kokusuna dair yazmaktan bitap düştüğü, kalemindeki mürekkebin yaza yaza tükendiği pek çok şeyi yıllar boyu buraya kayıt düşmekten çekinmek-utanmak bir yana, tarif edilmez bir huzur ve sedatif etki bulduğumu itiraf etmem şaşırtıcı olmasa gerek. Kimseye anlatamadığım ve zaten anlatacak kimsem de olmadığı, öyle birini de aramadığım ve katiyen istemediğim için bu blog benim nazarımda çok değerli. Kendi dedikodumu yapmak için değil, ne berbat biri olduğumu anlatmak için okuyucuya ihtiyacım var. Okuyucu benim için sırdaş demek. Olur da üçünüz birden artık bu bloğa bakmayı bırakırsınız, haftalarca açıp sayfaya bakmazsınız, hemen arayışa geçer, birini bulurum okumak isteyecek. Size saygısızlık yapmak haddime değil, bunları yazarken niyetimin bu olmadığını biliyorsunuzdur diye ümit ediyorum; her biriniz benim için ayrı ayrı değerlisiniz zaten. Öte yandan kimsesi olmayan ve kimseyi istemeyen birinin de bir kimseye, sırdaşa, içindekini tüm şiddetiyle kusarken işitilmeye ihtiyacı var ve bu blogu açmam yönünde zamanında bana şiddetli öneri ve ısrarda bulunan kişiye ne kadar müteşekkir olsam az diye düşünüyorum. Kötü şeyler söylemişim gibi görünüyor ama aslında okuyucu kimliğinizle ne kadar vaz geçilmez olduğunuzdan bahsetmeye çabalıyorum burada.
Peki ya sırdaştan ölümü? Hiç birinizi kesmeyeceğim, endişe etmeyin. Zamanında bu blogu hıfzetmiş nice insan var ki şimdi okumalarına müsaade etmiyorum; gün gelecek sizin de başınıza gelecek aynısı. Bu itibarla sizlere son derece nesnel yaklaştığımı söyleyebilirim, merak etmeyin bozuk bir dimağın devasız sayıklamalarından başka kaybedeceğiniz bir şey yok.
Her şey tamam da, adam alıntıladığım metnin sonunda ‘roman kahramanı’ demiş ya, işte orada kahkaha attım acı acı. 12’den vurulur da, bu kadar da ortadan mı vurulur be hayvan herif?
hahahha, bu "roman kahramanı" yaftasını kaç yıl önce ben zaten atfetmemiş miydim sana.
YanıtlaSilEvet, senden de gelmişti bu yorum. O sıralar çok hoşuma gittiğini itiraf edeyim.
YanıtlaSil