24 Ekim 2014 Cuma
13 Ekim 2014 Pazartesi
Kısa Kısa...
Kilo alıyorum. Bu sabah Erzurum’a geldiğimden beri
giymediğim, eskiden de üzerimde sıkı duran bir takım elbiseyi giymeye
kalkıştım; sonuç hüsran oldu. Kilo almadan popomun büyümesi mümkün değil
sanırım, öyleyse bu kıyafet denemesi gayet açık bir işaret: İstanbul’da uzun
yürüyüşlerim vardı benim, Fatih’ten başlar, Sultanahmet’e köfte yemeğe
yürüyerek gider gelirdim sözgelimi. Taksim-Eminönü, Karaköy-Fatih yolları hep
adımladığım güzergâhlardandı. Burada ise yürüyüş yapmak hemen hemen imkânsız:
Hem nereye, nerede yürüyebilirsin ki? Ev şehrin dışında, iş yeri şehrin
dışında. Havaya zerre kadar güvenim yok, sabah güneş çılgınca parlarken öğlen
kar soğuğunu hissedebiliyorsunuz yanaklarınızda. Üstelik evdeyken de sıkıntıdan
nutella, çokokrem ya da fırından almayı alışkanlık haline getirdiğim elmalı
kurabiyelere dadanıp durmaktan, dışarıda sulu yemek bulamadığımdan cağ kebabı
ya da lahmacunla karnımı doyurmaktan başka bir şey yaptığım yok. Zaten
sağlıksız beslenme harikasıydım, ama şimdilerde tam anlamıyla level atlamış
gibiyim. Bu arada, evdeki tüm eşyalar tamamlandı ama hala ocak yok. Scotch
bride’dan sonra modern çağın en büyük icadı olarak gördüğüm yumurta haşlama
makinem bile var ama ocak yok.
***
Hafta Sonu bir arkadaşımla Erzurum’daki hayvan barınağına dolaşmaya gittim.
Tahmin ettiğimden çok daha bakımlı, derli toplu bir hali vardı barınağın…
Oyuncu köpeklerle, sırnaşık kedilerle dolu, geniş bir alana yayılmış düzenli
bir kompleks çıktı karşıma. Doğrusu bu ya, müthiş canım çekti, ne zamandır
içimi titretiyor kedi özlemi, bir kedinin hayatımda yer almamasından ötürü
duyduğum boşluğu bu barınaktan sahipleneceğim güzel bir kediyle giderme
düşüncesi pek makul gelmeye başladı birden. Evde kedi beslemek insanı disipline
ediyor her şeyin başında; hem bir meşguliyet, hem sorumluluk, hem sıcaklık, hem
mutluluk getirecek bana. Ayrıca yüreğim çok katılaştı, mırlayan bir kedinin
kucağıma oturması yumuşatabilir belki. Şimdilik “ah ne güzel olur” modundayım,
harekete geçmedim ama içimde yer etti bu durum. Detaylar üzerinde kafa yormam,
hayvan barınağındaki veterinerle görüşmem gerek her şeyin öncesinde.
***
Üç gündür doktorun verdiği türlü merhemleri kullanmayı
bıraktım ve suratımdaki çıban şaşılacak bir hızla kapanmaya başladı. Ya teşhisi
ya de tedavi metodu yanlıştı, bu doktor milletine güven olmaz zaten. Ne varsa
hemşirelerde var. İyileşecek belli, lakin iz kalacak gibi görünüyor; fotomodel
olmadığım için pek umurumda değil ama façam bozulmasa keşke.
***
Ankara’da dört sene öğrencilik yaptım, bir sene Kosova’da
yaşadım; kısaca karasal iklime öyle yabancı sayılmam. Fakat burada, başka hiçbir
yerde ya görmediğim ya da fark etmediğim bir iklim özelliği var: Her şey
güneşin kendini göstermesine ya da saklamasına bağlı, söz gelimi güneşin
altındayken iliklerinize kadar ısınırken, bir ağacın arkasına/gölgesine
geçtiğiniz anda titremeye başlıyorsunuz. Nem diye bir olgu söz konusu değil. Etrafı koca
dağlarla çevrili 1900 metre yüksekliğindeki bir düzlükte kurulu bu tuhaf
şehirde hava bulutluysa titriyor, güneş kendini gösterdiğinde de yanmaya
başlıyor insan. Gölge, soğuk demek. Öğlen vakti şiddetli bir dolu yağdı,
nasıldır bilirsiniz, dolu sertçe düşer yere ve hatta zeminde zıplar, bir iki
saniye beyazlık durur ve sonra hemen erir değil mi? Burada değil işte, gökyüzü
bulutlarla kaplı olduğu için o dolu taneleri sanki kar yağmış gibi yerde
kaldılar öyle. Akşam eve gelirken hala beyazdı ortalık. Güneş yüzünü gösterse birkaç
dakikada yok olup giderdi muhtemelen.
***
Hepsi bir yana, boş asansörde burnuma gelen kadın parfümü
kokusu bile… neyse, oralara da girmeyeyim.
Bu da böyle bir hayat işte, alışmam gereken. I will survive!
11 Ekim 2014 Cumartesi
Uçak Bileti Üzerine...
İstanbul’a filan gidemiyorum. İç savaş başlamışken bir ay evvel aldığım biletlerle kentime uçacağım, anneciğimin zeytinyağlı fasulyesi ile hemhal olma ve Galata köprüsünün altında kahve içme hayalim tüm anlamını ve gerçekliğini yitirdi. Kaderin oyunu mu, bana sırıtıp gösterdiği haşmetli orta parmağı mı bilemem ama doğrusu bu ya, benim gibi arızanın önde gideni bir psikopatın grotesk bir yakışıksızlık içeren mesleki sorumlulukları var; hayatı boyunca her türlü sorumluluktan kaçmış biri olabilirim ama siktiğimin mesleğinde ülke gündemini ilgilendirecek tuhaf işler yapıp duruyorum. Şüphesiz öğretmen olmayı, gerizekalı öğrencilerle ve onların gerizekalı velileri ile cebelleşmeyi tercih ederdim. Başından beri hayatım yanlış zaten. Ben doğruyum, a.q.’un hayatı külliyen yanlış. Annemlere söylediğimde çok üzüldüler, ama beni göremeyeceklerinden ziyade uçak biletlerinin yanacağına: İki gündür durmaksızın ziyan olan bilet parasından bahsedince artık ben de dayanamayıp, “annecim ülke yanıyor, benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız, oğlun götünü kurtarma derdinde, sen hala biletlerin yandığını söyleyip duruyorsun” diye çıkıştım. Gene başladı ısrara, tutturdu o zaman biz gelelim diye. Bu anneler çok eğlenceli yaratıklar. Normal çizgisine getirmek için konuşmanın devamında iki defa şerefsiz, bir kere piş şişko dedim de kendine geldi, ardından babamı çekiştirmeye başladı. Babam yazlıktaki komşuları toplayıp çiğköfte partisi vermeye kalkışmış. Asosyalliğimin tevarüs ettiği annem ise nihayetinde ikamet ettiği tüm evlerde istisnasız tüm komşularından tarih boyunca nefret etmiş bir teyze; babamın canına okumuş davetliler gidince. Bu adam neden böyle diye sızlanıp durdu, yüzlerini bile görmek istemediği yabancıları evine almak zorunda kalmanın acısını tabi sonra babamdan çıkarmış haliyle. O’na “maalesef bu adam insan canlısı, idare et, öfkelenmekte haklısın, o hiç bizden olmadı zaten, o kadar uğraştım ama babamı ben bile adam edemedim, asla taviz verme duruşundan, azıcık (rahmetli) teyzem gibi bir kadın olsaydın bak seni böyle yok saymaya cüret edebilir miydi” gibi ifadelerle gazı verdikten sonra telefona babamı istedim, anneme ne kadar kötü davransam babama da aksine çok yumuşak ve sıcak davranırım, ona da annemin yaşlandıkça şirret ve geçimsiz bir ihtiyara dönüştüğünü, her güzel olaya itiraz ve uyumsuzluktan başka bir şey yapmayan meymenetsiz karısına sabretmesinin karşılığını Allahtan fazlasıyla alacağını, şimdiden tüm günahlarının tel tel döküldüğüne emin olduğumu söyleyip babacığımı iyice yağladım.
Bu arada, bu konuşmanın başından sonuna kadar telefonlarının hoparlörü açıkmış, bunu da aynı anda annem bana bağırır, babam kahkaha atarken fark ettim. İkisi de uyanık olduğundan yan yana olduklarında telefonu hoparlöre alıp konuşuyorlar uzun zamandan beri. Bunu bildiğimden ikisine de daha eğlenceli saydırıyorum haliyle.
Yarım saat geçmedi, kardeşim aradı. Gelemeyeceğime çok üzüldüğünü ve uçak biletlerinin yanmasının çok kötü olduğunu söyledi. Sorun bende mi bilmiyorum. Kimse götümü düşünmüyor. Tamam, göt benim götüm ama şayet götüme bir şey olursa uçak bileti kadar dert ederler mi, gerçekten şüpheliyim.
Şeytan diyor ki, sürekli pembe bir tablo çizdiğin, hayatın güllük gülistanlıkmış gibi anlattığın için seni anlamıyorlar, aksini beklemen saçmalık. Biraz ajite et, biraz mızmızlan, kronik bronşit öksürüğün geldiğinde annen baban duymasın diye telefonu pat diye kapatıp öksürük geçtikten sonra tekrar arayıp hat kesildi demek gibi incelikler yaparsan, dünyanın en mutlu insanı profiliyle konuşursan nereden bilsinler durumunun götlüğünü, götünün titrekliğini?
Anne babasına benim kadar kötü davranıp bir yandan da onlara bu derece şefkatli bir başka adam var mı, bilmiyorum.
Neyse, iyi oldu İstanbul’a gidememek. Zaten yüzümdeki çıban hala tüm haşmetiyle duruyor.
Neden geçmedi hakkaten o?
Bu arada, bu konuşmanın başından sonuna kadar telefonlarının hoparlörü açıkmış, bunu da aynı anda annem bana bağırır, babam kahkaha atarken fark ettim. İkisi de uyanık olduğundan yan yana olduklarında telefonu hoparlöre alıp konuşuyorlar uzun zamandan beri. Bunu bildiğimden ikisine de daha eğlenceli saydırıyorum haliyle.
Yarım saat geçmedi, kardeşim aradı. Gelemeyeceğime çok üzüldüğünü ve uçak biletlerinin yanmasının çok kötü olduğunu söyledi. Sorun bende mi bilmiyorum. Kimse götümü düşünmüyor. Tamam, göt benim götüm ama şayet götüme bir şey olursa uçak bileti kadar dert ederler mi, gerçekten şüpheliyim.
Şeytan diyor ki, sürekli pembe bir tablo çizdiğin, hayatın güllük gülistanlıkmış gibi anlattığın için seni anlamıyorlar, aksini beklemen saçmalık. Biraz ajite et, biraz mızmızlan, kronik bronşit öksürüğün geldiğinde annen baban duymasın diye telefonu pat diye kapatıp öksürük geçtikten sonra tekrar arayıp hat kesildi demek gibi incelikler yaparsan, dünyanın en mutlu insanı profiliyle konuşursan nereden bilsinler durumunun götlüğünü, götünün titrekliğini?
Anne babasına benim kadar kötü davranıp bir yandan da onlara bu derece şefkatli bir başka adam var mı, bilmiyorum.
Neyse, iyi oldu İstanbul’a gidememek. Zaten yüzümdeki çıban hala tüm haşmetiyle duruyor.
Neden geçmedi hakkaten o?
7 Ekim 2014 Salı
"When The Wild Wind Blows" Şarkısı Üzerine...
Haftaya İstanbul’a gideceğim: Üzülüp akılları kalmasın diye kendimle ilgili sürekli mutluluk tablosu tasvir ettiğim ailemin yüzümdeki çıbanımsıyı görünce ne diyecekleri endişesi, her kış başlangıcı beni hasretle sımsıkı kucaklayan bronşitim ve beraberindeki eşek öksürüşümle tanıştıklarında gene onlardan gelecek “kendine bakamamışsın” eleştirisi, bunlar bir yana evimi kiraya verdiğimden ötürü nerede kalacağım sorunsalı üzerine içimi hafakanlar basarken, ansızın dün geceden beri ülke sathında genel bir iç savaşın yaşandığını fark ettim.
Rahatladım. Benimki de sorun mu allahaşkına?
İç savaş yaşanırken “bu bir iç savaştır” demenin zerre kadar anlamı yok, hiçbir devletlünün bunu dile getirmesini beklemeyelim.
İç savaş bir takım sebeplerin sonucudur. Bir şeyler ters gider, iç savaş çıkar.
Hastalığın semptomları gibi: “Karnım ağrıyor” dersiniz doktora, doktor bunun sebebini araştırır, bulur. Problemin kaynağına inip tedavi eder. Yoksa hekimin “Evet, karnınız ağrıyor” demesi kadar saçma bir şey olamaz.
Milletin karnı ağrıyor. ‘İç’eride bir savaş var. Sebeplerini biliyoruz, herkes biliyor. O sebeplerin neden ve ne uğruna göz ardı edildiğini, bunca zaman yok sayıldığını da biliyoruz.
Küçük semptomları görmezden gelirse insan, onlar büyür, kocaman hale gelir.
Mesele şu ki, semptomlar hastalığın ilerlemesi ile daha belirginleşir. Hastalık karmaşıklaşınca tedavi metotları da zorlaşır, yeri gelir şifaya kavuşturma çabası imkânsız bir misyon hale gelir.
Şu olan bitene şaşıran var mı ki?
Rahatladım. Benimki de sorun mu allahaşkına?
İç savaş yaşanırken “bu bir iç savaştır” demenin zerre kadar anlamı yok, hiçbir devletlünün bunu dile getirmesini beklemeyelim.
İç savaş bir takım sebeplerin sonucudur. Bir şeyler ters gider, iç savaş çıkar.
Hastalığın semptomları gibi: “Karnım ağrıyor” dersiniz doktora, doktor bunun sebebini araştırır, bulur. Problemin kaynağına inip tedavi eder. Yoksa hekimin “Evet, karnınız ağrıyor” demesi kadar saçma bir şey olamaz.
Milletin karnı ağrıyor. ‘İç’eride bir savaş var. Sebeplerini biliyoruz, herkes biliyor. O sebeplerin neden ve ne uğruna göz ardı edildiğini, bunca zaman yok sayıldığını da biliyoruz.
Küçük semptomları görmezden gelirse insan, onlar büyür, kocaman hale gelir.
Mesele şu ki, semptomlar hastalığın ilerlemesi ile daha belirginleşir. Hastalık karmaşıklaşınca tedavi metotları da zorlaşır, yeri gelir şifaya kavuşturma çabası imkânsız bir misyon hale gelir.
Şu olan bitene şaşıran var mı ki?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)