Senelerdir dizi izlemediğimi
söylemiştim. TV kullanmadığımı da bilmeyen kalmamıştır sanırım. Sinemaya
merakımı kaybedeli çok oldu, polente ve gregor samsa ile bir ara başladığımız konulufilm.net projesi için düzenli film izlemeye
başladıysam da (biri para, ötekisi şöhret kazanamayacağını anladığı için) arkadaşların
hevesleri geçince siteyle beraber benim film iştahım da sona ermişti.
Erzurum’a
geldikten sonra ne zamandan beri aklımda olan Game of Thrones’u bomboş geçen
zamanımı doldurmak için izlemeye başladığıma değinmiştim birkaç yazı aşağıda. On günde her sezonu on bölüm süren diziyi
tükettim, epeyce idareli kullandığımı düşünsem de günde ortalama dört bölüm,
yaklaşık dört saat. Fena değil. Bu dizide insanı kendisine bağlayan değişik bir
şey olduğunu fark edip, bunu çözümlemek için kafa yordum sonra. İnsanın vakti
bol olunca en saçma sapan şeyleri dahi uzun uzun düşünmesi mümkün oluyor, eh, GoT
hakkında düşünmenin IŞİD üzerine uydur kaydır hikmetler yumurtlamaktan daha neşeli
bir konu olduğu su götürmez.
Meseleye şöyle
bir giriş yapayım: İnsan neden film izler? Zamanı güzel geçirmek için mi? Yoksa
sadece zaman geçirmek için mi? Eğlenmek için mi? Yaşamın bunaltıcı hallerinden
bir nebze uzaklaşmak için mi? Bize sunulmak üzere yaratılan kurgusal bir
dünyanın içine girip (korku, gerilim, erotizm, dram vs. teması konu alınarak
çevrilen) hayali/sahte bir dünyada bir anlık nefes almak istediğimiz için mi?
Yazarlığıyla, yapımcılığıyla, makyajıyla, kostümüyle, karakterleriyle bir bütün
olarak ele aldığımızda ‘film yapma işinin’
aslında bir Tanrıcılık oyunundan farksız olduğunu bilinçaltında duyumsadığımız
ve her birimizin zihninin derinlerinde yatan Tanrı olma isteğine karşılık
geldiğini sorgusuz sualsiz sezdiğimiz için mi? Tanrı gibi olmak; kurgusal dahî
olsa hayat vermek, yaşatmak, konuşturmak, düşündürmek, hataya sürüklemek,
ağlatmak, âşık etmek, öfkeden kudurtmak, öldürtmek, öldürmek… aslında –kısaca-
hükmetmek için mi?
Bunların
hepsi doğruluk payı taşıyor şüphesiz. Çoğu zaman izlediğimiz filmlerde (romanlarda
olduğu gibi) rollerden birini kendimizi yakın hisseder, görsellerle desteklenen
mekânlarda bulunduğumuzu hayal etmekten geri duramaz, olayların akışına
yerleştiririz kendimizi. Kurgunun başarısı, pekâlâ filme kendimizi ne derece kaptırdığımızla
ölçülebilir. Bu özdeşleştirme bazen
çizilen düzgün/ideal insan karakterinde (mesela Judgement at Nuremberg’teki Spencer Tracy) olabilir, bazen de The Hunt’taki
tedirgin rolüyle Mads Mikkelsen’in endişesine adapte ediveririz kendimizi.
Bunların yanı sıra yapımın yetkinliği öyle dehşetli bir psikolojik manyetizma
yaratabilir ki izleyici kendinden nefret ederek Seul Contre Tous’daki baba figürü Philippe Nahon gibi hissedebilir
kendisini. Ya da Funny Games’te olduğu
gibi, kâh mazlum Tim Roth, kâh psikopat delikanlıların gözleri arkasından
bakarız olaylara. Diğer bir değişle filmi izlerken az ya da çok bir karakter
oluveririz, o karakteri oynayan kişiyi giyeriz sanki ve filmin içinde yer
alırız. Ama tüm bu yorumların son yılların en popüler dizilerinden biri olan
Game of Thrones’un nasıl böylesi bir fenomen haline geldiğini açıklamakta
yetersiz kaldığı da muhakkak: GoT’u izleyen ve kısa sürede bağımlısı haline
gelen kalabalık kitleyi derinden etkileyen aslî unsurun ne sayısız karakterin
çetrefilli hayat kesitlerinin ekrana aksettirilmesi ve bu karakterlerin
izleyici tarafından benimsenmesi, ne kan ve şiddet dolu görsel efektler, ne
rengarenk dekor ve kostümler, ne de senaryoya serpiştirilmiş özlü sözler olduğu
kanaatindeyim; güzel kadınların süslediği erotik sahnelerin de seyirci
üzerindeki tesiri belli bir dereceyi geçmez zaten. Bunca kayda değer ama
neticede ikincil ölçüde kalan öğeyi gölgede bırakan esas unsur, yapıtın ruhuna
nüfuz etmiş, hayata dair çok alışılagelmiş ve aynı oranda dehşet verici karanlık
bir kişilik özelliğinden ibaret:
Münafık olma hali.
Şimdi bunu açalım.
İslami
terminolojiye ait bir kavram olan münafık, nifak kelimesiyle aynı kökten
geliyor. Arapçaya vakıf olmamakla birlikte sanırım nifak fiil hali, münafık da
bu fiili işleyen kimseye verilen ad. Dini açıdan islam dininin esaslarını
benimsemiş gibi görünen, ama her fırsatta arıza çıkarıp toplumu bozmaya gayret
eden, kısaca Müslüman olmadığı halde Müslümanmış gibi görünen kimselere münafık
deniyor. Çok fazla tanımı var, dileyen google’layabilir. Rüzgâra göre yönünü
belirleyen, bukalemun misali kendisini mevcut şartlara uyarlayan, ne olduğu
gibi görünen ne de göründüğü gibi olan, menfaati neyi gerektiriyorsa öyle
davranan takiyyecilerin şahı diyebileceğimiz bu kimselerin ayırt edici genel
özelliklerini Peygamber dört maddede özetlemiş: Kendisine bir emanet
bırakıldığı zaman ihanet eder; konuştuğunda yalan konuşur, anlaştığı zaman
sözünde durmayıp bozar, bir kimseyle çekiştiği zaman aşırı giderek
karşısındakinden fazla kötülük yapar.
 |
| Karakterlerin dörtte biri bile değil bunlar. Bazılarının şerefsizlik yapma sırası gelmedi. Bekliyorum. |
|
Artık Game of Thrones’a dönebilirim: Hayatta dürüst, düzgün, iyi insanlara rastlasak
ve onlara imrensek de içimizde karanlık bir köşe bize o hayran olunası kimsenin
mutlaka şeytani bir yanı olması gerektiğini fısıldar hep. Bunu bir zorunluluk
gibi gizliden gizliye duyumsarız. Nobody is perfect, bitti! Biz göremesek de,
duymasak da bu duruma inanmak isteriz, öyle ki heyecanla (her ne olursa olsun)
bir sapma ya da kusurunu öğrenmek bize sonsuz haz verir. Biz, hayatımız boyunca
bizzat kendi kusurlarımızdan ötürü kendimizi mahkûm edip durur ve bunun acısını
gizli gizli çekerken mükemmel bir başka insanın varlığına tahammül edemeyiz her
şeyden evvel. Pascal “bütün insanlar
doğal olarak birbirlerinden nefret ederler.” diye yazarken bunu demek
istemişti kanaatimce. Bu dünyada, her birimiz bu kadar kararmış ve
kirlenmişken, her nasılsa temiz kalabilmiş birilerinin varlığına inanmak ne can
yakıcı olurdu! Hayır, herkeste kötü, zayıf, rezil bir yan bulunabilmeli ki biz
onu zaaflarıyla kabul edip sevebilelim, o kimse de bizden biri olsun. Kral Lear’in
buyurduğu gibi, “Pravis Omnia Prava”,
güzel olan, iğrenç olana çirkin gelir, pislik ancak pislikten zevk alır. Gazeteleri
açıp baktığımızda (gerek adli anlamda gerek siyasi metafor şeklinde
yorumlanabilecek) tecavüz, cinayet, soygun, yalan, aç gözlülük, riya, talan,
vurdumduymazlık, dedikodu, zulüm ve her çeşit adilikle dolu haberler görüyoruz,
sanki “işte bütün dünya bir lağım çukuru” demekten farksız günün haberleri. Psikolog
filan değilim, ama ne zaman haberlere göz atsam o haberlerden içimde yankılanan
‘iğrenç biri olduğunu biliyorsun, bunu inkar
edemem ama bu seni rahatsız etmesin, bu dünya senin olmaya cüret edemeyeceğin
kadar kötü insanlarla tıka basa dolu’ fısıltısı, sanırım benden başka pek
çok kişide de benzer şeyler söylüyordur. İşte, GoT, bize günümüzün iğrenç
dünyasını bambaşka bir dekor, uyduruk ama süregiden bir tarihsel söylem
kullanarak son derece leziz bir üslupta anlatan benzerine rastlanmayacak türden
gerçekçi bir dizi film: istisnasız her karakter zayıf ve aciz, herkesin hem iyi
hem kötü kişilik özellikleri var, bununla birlikte gene istisnasız her bir
karaktere yön veren o kimselerin zaafları – güzel yanları değil. Dizi boyunca
karakterler tarafından sürekli bağlayıcı sözler veriliyor, sadakat yeminleri
ediliyor, birilerine/bir şeylere bağlılık teminatları veriliyor, biatler
ediliyor; gel görelim aynı kimseler yeminlerini bozmakta, ihanet etmekte bir an
dahi duraksamıyor. Yalan söylemek öyle doğal bir eylem halinde ki, izleyici bir
noktadan sonra o ana kadar yanlışını görmediği bir karakterin ne zaman hainlik
yapacağını beklemekten alıkoyamıyor kendini. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi;
iş yerindeki arkadaşımızın, yöneticimizin, komşumuzun, trafikte bizi çeviren
polisin, okuldaki müdürün, tv’deki politikacının, spor müsabakasındaki
oyuncunun, alışveriş yaptığımız mobilyacının, eski sevgilimizin ya da
gittiğimiz restauranttaki garsonun yalanları, bayağılığı, zaafları, kendisini
olduğundan faklı göstermek için bizi alçakça kandırma çabaları ile
karşılaştığımızda hem midemiz bulanıp hem de bunu doğal hatta normal
karşılayabiliyorsak, gari,psemiyorsak, aynı hesap, GoT da tüm o masalsı
atmosferine ve kurgusal akışına rağmen bizlere –bir noktadan sonra- şaşırtıcı
gelmiyor, çünkü zaten hayatın ta kendisini farklı bir lisanda bize sunuyor o
dizi. Şekil olarak tüm yapmacıklığına karşın içerik açısından böylesine doğal
ve gerçekçi olmasının, seyirciyi kendisine bağımlı hale getirmesinin en önde
gelen sebebi bu: Münafık, imandan nefret eder, nifaktan zevk alır çünkü, ancak
böylesi bir ortamda kendisini güçlü görür, garip ya da yabancı hissetmez.
Politika yapacak değilim ama 2014 Türkiyesi münafıklığın sosyal bağlamda nerelere
ulaşabileceğini göstermesi açısından müthiş bir laboratuvar değil mi Allah
aşkına? Politika yapmayacağım dedim, bu kadardı hepsi.
GoT
ile ilgili günümüze bakan -daha bireysel ölçülerdeki- bir başka husus, korku.
Kraldan köleye, komutandan fahişeye, fedaiden soyguncuya, herkes ama herkes
korkuyor. Bir tek karakter yok ki mutlu olsun, mutluluğu hissedebilsin. Ancak anlık
zevk ya da hazlarla kısa süreli mola verilebilmekte bu kasvetli duyguya, dehşet
ve korku her daim kalplere kök salmış vaziyette: “Herkesin savaşı herkesledir” diyen büyük amcanın dediği gibi
sürekli bir hayatta kalma mücadelesi var; hayatta kalma bazen Canetti’nin
sözünü ettiği şekilde canlı kalabilme/survive iken, çoğu zaman da gücünü,
iktidarını, olanaklarını, etkinliğini sürdürebilme kisvesine bürünüyor. Bir
yanda ‘Canavar büyümezse ölür’
mottosu karakterlere pusula olurken, öte yanda götlerini kurtarmaya çalışıyor
karakterler. Yerinde duran yok oluyor. Çok fazla “hayatımıza” benzemiyor mu? Üstelik
korku ve yukarıda değindiğim münafık olma hali bir sarmal halini almış
vaziyette: korktuğu için yalan söyleyen, ikiyüzlülüğü seçen, menfaatini ve
tarafını belirleyen, satranç oynar gibi stratejik ihanetlerle konumu belirleyen
karakterler, bu defa yeni pozisyonlarını korumak için yeni korkulara kapı açıp
asla rahat bir nefes alamayacak hale geliyorlar. Bitmek bilmeyen bir ‘yedi
ölümcül günah’ döngüsü ile mutluluğu unutan tipler.
Böyle bir diziyi yazana, yapana,
yönetene hayran olmamak mümkün mü? Modern hayat bundan daha güzel
resmedilemezdi. Kurgu hayatı içselleştirmiş, hayat da kurguyu işgal etmiş iken
ortaya çıkan tablo bizim hikâyemiz.