29 Eylül 2014 Pazartesi

Kişiye Özel 11 Maddelik Mektup...


1-  İnsan okunmak için yazar, bu doğru.

2-    İster profesyonel, ister amatör bir ruhla olsun, yazılanın okunduğunu görmek yazanı mutlu eder. Popüler olmak şart değil; değer verilen bir azınlığın okuması da yeter.



3-    Blog tutmak, evinin perdelerini açık bırakmak gibi bir davranış, başkalarının kendi hayatını röntgenlemesine izin vermekten farksız.

4-   Benimkisi (ve benzer) bloglarda bu durum bir seviye ileri taşınmakta: Duygusal ve (aklî melekelerimin elverdiği ölçüde) düşünsel pornoya benzer şekilde, ham ve çiğ hislerimi, kafamda dolanan tasavvurları neredeyse sıfır sansürle bloğa dökerek kendimce bir günlük tutuyorum; gülünesi saçmalıkları ya da ağlanası komiklikleri günlük nev’inden buraya düşmek benim yaptığım. Üstelik, bütün bunları ‘okuyucu’yu kafamın içinde gezdirirken o kişi ‘sanki orada değilmiş gibi’ anlatmaya çabalıyorum, yani Big Brother programı çevirmekten farksız bir kurguyla işlenmemiş düşüncelerimi böylesine açık paylaşırken röntgenlendiğimin farkında değilmişim gibi tuhaf bir tutum içerisindeyim. (Son yazılarda çok değindiğim kavrama uyarlayacak olursam, ‘kendi kendine münafıklık yapma’ denilebilir bu duruma.)



      5- Yukarıda anlattıklarım, belli bir oranda senin için de geçerli. Elbette şu ayrımın da farkındayım: Senin rafineriden çıkmış kristal ifadelerinle kıyaslandığında benim zırvalarım çok daha kaba saba, ayrıca hardcore kalıyor. I’m not so good with words, dolayısı ile kendimi dan dun ifade edebiliyorum ancak. Buna da üslup diye sarılıyorum kendimi kandırırcasına.


6- Bilmeni isterim ki hassaten senin tarafından gözetlenmek için tutmuyorum bu blogu. Onca zaman ara verdikten sonra tekrar başladım, ihtiyacım olduğu için. Evet saçma. Ama inanır mısın bilmem, ne hatun kaldırmak gibi bir amacım var (hem de Erzurum’da??), ne ajitasyon yapıp birileri başımı okşasın da psikolojim düzelsin diye yazıyorum, pek az sayıdaki dostumla irtibatımı sürdürmek gibi bir derdim olmayacağını da (beni tanıdığın ölçüde) en iyi sen bilirsin.  

7- Okumandan rahatsız ya da şikâyetçi değilim. Nasıl öğrendiğini tahmin edebiliyorum- sakıncası yok. Bunu sana sorduğumda bana yalan söylemiş olmana da bir şey diyemem, aksi takdirde “yalanı senden öğrendim” çıkışınla lafı yüzüme yapıştırma ihtimalini de göze almak zorunda kalacağımdan endişe ediyorum. Sana karşı ebediyyen 0-1 mağlubum zaten.

      8-  Ne var ki, ruhumda sürekli açılan yaralara, sıkıntıdan peydahlanan yüzümdeki geçmeyen çıbana, bozulan sağlığıma, (var olduğuna inanmadığın) kalbimdeki anaforlara, rutinleşmiş huzursuzluğumun yanı sıra bu lanet olası şehirde beni dibine çeken karanlık depresyona sanki “men dakka dukka” dercesine müstehzi bir gülümsemeyle, hatta tüm bu berbat halime ne zamandır ümidini yitirdiğin ilahi adaletin bir tecellisi gibi baktığını idrak ettiğimde canım hadsiz yanıyor –bütün bunları hak etmediğimden değil; senin bu durumdan mutlu olduğunu fark etmek beni böylesine yaralayan.


     9- “Müstahaksın” diyorsundur, haksız olduğunu söyleyemem. Müstahak olsam da sen bu durumdan nasıl kendine mutluluk payı çıkartabilirsin? Ellerini de oğuşturup “oh olsun” diyor musun? Bana çok başka şekillerde zarar vermeyi de düşündün mü acep? Elinde aleyhime kullanabileceğin öyle çok done var ki, hakkımda yalnızca senin bildiğin. Hançeri saplamak iste yeter.  Biliyor musun, senden korkacağım hiç aklıma gelmezdi. Güneş batıdan doğardı belki, ama ben senden her zaman emin olurdum. Şimdi ise öncesinde zerre kadar hissetmediğim kadar tedirginim, mutsuzluğumdan keyif alan, inşallah keyfini arttırmaya gayret etmez diye ümit ediyorum.


10- Elbette çok saçma bir karşılaştırma olur, ama sen her zaman en güzel şekilde andığım, düşündüğüm, hayalini canlandırdığımda mutlaka dudaklarımdan dua sözleri damlayan insansın. Bir sır daha vereyim: Cuma namazlarımda sırasıyla ezbere okuduğum bir dua listesi var; adın oradan hiç çıkmadığı gibi dua ederken seneler evvel isminin ardına yerleştirdiğim iyelik ekini de bir türlü kaldıramadım. Tashih edemiyorum. Etmek de istemiyorum açıkçası. Beni buna zorlamamanı rica ediyorum.

11- Sana daha evvel mektup yazmıştım, bir kez. Bu ikinci oldu. Başka olmasın. Lütfen. 



30 Eylül tarihli edit: Eğer günahını alıyor, haksızlık ediyorsam özür dilerim. 

28 Eylül 2014 Pazar

Münafıklık Olgusuna Baudrillard Destekli Ek: Geçmiş Hayatım Üzerine…




“Burada bir taklit, suret ya da parodiden değil, aslı yerine göstergeleri konulmuş bir gerçek, başka bir değişle her türlü gerçek süreç yerine işlemsel ikizini koyan bir olaydan bahsediyoruz. (…) Gizlemek (dissimuler), sahip olunan şeye sahip değilmiş gibi yapmak; simüle etmek ise sahip olunmayan bir şeye sahipmiş gibi yapmaktır. Birincisi bir varlığa (şu anda burada bulunmayan) diğer ise bir yokluğa (şu anda burada bulunmamaya) göndermektedir. Ancak bu olay sanıldığından daha karmaşıktır. Çünkü simüle etmek ‘-mış’ gibi yapmak değildir. Hastaymış gibi yapan kişi yatağa uzanıp bizi hasta olduğuna inandırmaya çalışır. Bir hastalığı simüle eden kişi ise kendinde bu hastalığa ait semptomlar görülen kişidir. Öyleyse ‘-mış’ gibi yapmak (feindre) ya da gizlemek (dissimuler) gerçeklik ilkesine bir zarar veremez, yani bunlarla gerçeklik arasında her zaman gizlenmeye çalışılan bariz bir fark vardır. Oysa simülasyon bu ‘gerçekle’ ‘sahte’ ve ‘gerçekle’ ‘düşsel’ arasındaki farkı yok etmeye çalışmaktadır. Simüle eden kişi gerçekten hasta mıdır, değil midir? Çünkü bu insan gerçekten semptomlar üretmektedir. Simüle eden kişiye ne hastasın ne de değilsin denilebilmektedir. Bu kişiyi nesnel bir şekilde hasta ya da sağlam olarak değerlendirmek mümkün değildir. (…) Çünkü bütün semptomlar üretilebiliyorsa ve bir hastalığa ait ‘semptom’ ‘doğal’ bir olgu özelliğini yitirmişse o zaman her hastalığın simüle edilebileceğini hatta edildiğini düşünebiliriz. O zaman tıbbın bir anlamı kalmamaktadır, çünkü tıp yalnızca nesnel nedenlerin belirleyebileceği ‘gerçek’ hastalıklarla ilgilenmektedir.”
Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon’dan. 


Yukarıdaki metinde yer alan hasta, hastalık kelimelerini âşık ve aşk sözcükleri ile değiştirip yazıyı tekrar okuduğumda, neden yaşadığım beraberliklerin sona ermesinin ardından eski sevgililerim tarafımdan lanetle anıldığımı çözümleyebilmem daha dolay oluyor. Onların ‘sonradan’ idrak ettiklerine göre münafıklığını başarıyla yaşayan sahte bir adamdım ben, sevgi ‘semptomlarını’ gösteren ama içinde sevginin zerresini taşımayan biri.  Kalbi olmayan. Bildiğin alçak, şerefsizin teki. Kendilerine de öfke duyuyorlar, nasıl böylesi bir yanılgıya kendilerini kaptırdıkları için.

Kendi adıma, bir âşık simülasyonu olduğuma hiç inanmadım... Ama, öyle dahi olsam, benim de bir kalbim olduğuna eminim, belki yerini kendimin bile bilmediği, huzursuz.

Ama ya münafığın yetkinliği münafık olduğunu bilmemesiyle ölçülüyorsa?

27 Eylül 2014 Cumartesi

Game Of Thrones ve Düşündürdükleri Üzerine...



Senelerdir dizi izlemediğimi söylemiştim. TV kullanmadığımı da bilmeyen kalmamıştır sanırım. Sinemaya merakımı kaybedeli çok oldu, polente ve gregor samsa ile bir ara başladığımız konulufilm.net projesi için düzenli film izlemeye başladıysam da (biri para, ötekisi şöhret kazanamayacağını anladığı için) arkadaşların hevesleri geçince siteyle beraber benim film iştahım da sona ermişti.

            Erzurum’a geldikten sonra ne zamandan beri aklımda olan Game of Thrones’u bomboş geçen zamanımı doldurmak için izlemeye başladığıma değinmiştim birkaç yazı aşağıda. On günde her sezonu on bölüm süren diziyi tükettim, epeyce idareli kullandığımı düşünsem de günde ortalama dört bölüm, yaklaşık dört saat. Fena değil. Bu dizide insanı kendisine bağlayan değişik bir şey olduğunu fark edip, bunu çözümlemek için kafa yordum sonra. İnsanın vakti bol olunca en saçma sapan şeyleri dahi uzun uzun düşünmesi mümkün oluyor, eh, GoT hakkında düşünmenin IŞİD üzerine uydur kaydır hikmetler yumurtlamaktan daha neşeli bir konu olduğu su götürmez.  

Meseleye şöyle bir giriş yapayım: İnsan neden film izler? Zamanı güzel geçirmek için mi? Yoksa sadece zaman geçirmek için mi? Eğlenmek için mi? Yaşamın bunaltıcı hallerinden bir nebze uzaklaşmak için mi? Bize sunulmak üzere yaratılan kurgusal bir dünyanın içine girip (korku, gerilim, erotizm, dram vs. teması konu alınarak çevrilen) hayali/sahte bir dünyada bir anlık nefes almak istediğimiz için mi? Yazarlığıyla, yapımcılığıyla, makyajıyla, kostümüyle, karakterleriyle bir bütün olarak ele aldığımızda ‘film yapma işinin’ aslında bir Tanrıcılık oyunundan farksız olduğunu bilinçaltında duyumsadığımız ve her birimizin zihninin derinlerinde yatan Tanrı olma isteğine karşılık geldiğini sorgusuz sualsiz sezdiğimiz için mi? Tanrı gibi olmak; kurgusal dahî olsa hayat vermek, yaşatmak, konuşturmak, düşündürmek, hataya sürüklemek, ağlatmak, âşık etmek, öfkeden kudurtmak, öldürtmek, öldürmek… aslında –kısaca- hükmetmek için mi?

            Bunların hepsi doğruluk payı taşıyor şüphesiz. Çoğu zaman izlediğimiz filmlerde (romanlarda olduğu gibi) rollerden birini kendimizi yakın hisseder, görsellerle desteklenen mekânlarda bulunduğumuzu hayal etmekten geri duramaz, olayların akışına yerleştiririz kendimizi. Kurgunun başarısı, pekâlâ filme kendimizi ne derece kaptırdığımızla ölçülebilir.  Bu özdeşleştirme bazen çizilen düzgün/ideal insan karakterinde (mesela Judgement at Nuremberg’teki Spencer Tracy) olabilir, bazen de  The Hunt’taki tedirgin rolüyle Mads Mikkelsen’in endişesine adapte ediveririz kendimizi. Bunların yanı sıra yapımın yetkinliği öyle dehşetli bir psikolojik manyetizma yaratabilir ki izleyici kendinden nefret ederek Seul Contre Tous’daki baba figürü Philippe Nahon gibi hissedebilir kendisini. Ya da Funny Games’te olduğu gibi, kâh mazlum Tim Roth, kâh psikopat delikanlıların gözleri arkasından bakarız olaylara. Diğer bir değişle filmi izlerken az ya da çok bir karakter oluveririz, o karakteri oynayan kişiyi giyeriz sanki ve filmin içinde yer alırız. Ama tüm bu yorumların son yılların en popüler dizilerinden biri olan Game of Thrones’un nasıl böylesi bir fenomen haline geldiğini açıklamakta yetersiz kaldığı da muhakkak: GoT’u izleyen ve kısa sürede bağımlısı haline gelen kalabalık kitleyi derinden etkileyen aslî unsurun ne sayısız karakterin çetrefilli hayat kesitlerinin ekrana aksettirilmesi ve bu karakterlerin izleyici tarafından benimsenmesi, ne kan ve şiddet dolu görsel efektler, ne rengarenk dekor ve kostümler, ne de senaryoya serpiştirilmiş özlü sözler olduğu kanaatindeyim; güzel kadınların süslediği erotik sahnelerin de seyirci üzerindeki tesiri belli bir dereceyi geçmez zaten. Bunca kayda değer ama neticede ikincil ölçüde kalan öğeyi gölgede bırakan esas unsur, yapıtın ruhuna nüfuz etmiş, hayata dair çok alışılagelmiş ve aynı oranda dehşet verici karanlık bir kişilik özelliğinden ibaret:


Münafık olma hali.
Şimdi bunu açalım.


            İslami terminolojiye ait bir kavram olan münafık, nifak kelimesiyle aynı kökten geliyor. Arapçaya vakıf olmamakla birlikte sanırım nifak fiil hali, münafık da bu fiili işleyen kimseye verilen ad. Dini açıdan islam dininin esaslarını benimsemiş gibi görünen, ama her fırsatta arıza çıkarıp toplumu bozmaya gayret eden, kısaca Müslüman olmadığı halde Müslümanmış gibi görünen kimselere münafık deniyor. Çok fazla tanımı var, dileyen google’layabilir. Rüzgâra göre yönünü belirleyen, bukalemun misali kendisini mevcut şartlara uyarlayan, ne olduğu gibi görünen ne de göründüğü gibi olan, menfaati neyi gerektiriyorsa öyle davranan takiyyecilerin şahı diyebileceğimiz bu kimselerin ayırt edici genel özelliklerini Peygamber dört maddede özetlemiş: Kendisine bir emanet bırakıldığı zaman ihanet eder; konuştuğunda yalan konuşur, anlaştığı zaman sözünde durmayıp bozar, bir kimseyle çekiştiği zaman aşırı giderek karşısındakinden fazla kötülük yapar.



 
Karakterlerin dörtte biri bile değil bunlar. Bazılarının şerefsizlik yapma sırası gelmedi. Bekliyorum.




            Artık Game of Thrones’a dönebilirim: Hayatta dürüst, düzgün, iyi insanlara rastlasak ve onlara imrensek de içimizde karanlık bir köşe bize o hayran olunası kimsenin mutlaka şeytani bir yanı olması gerektiğini fısıldar hep. Bunu bir zorunluluk gibi gizliden gizliye duyumsarız. Nobody is perfect, bitti! Biz göremesek de, duymasak da bu duruma inanmak isteriz, öyle ki heyecanla (her ne olursa olsun) bir sapma ya da kusurunu öğrenmek bize sonsuz haz verir. Biz, hayatımız boyunca bizzat kendi kusurlarımızdan ötürü kendimizi mahkûm edip durur ve bunun acısını gizli gizli çekerken mükemmel bir başka insanın varlığına tahammül edemeyiz her şeyden evvel. Pascal “bütün insanlar doğal olarak birbirlerinden nefret ederler.” diye yazarken bunu demek istemişti kanaatimce. Bu dünyada, her birimiz bu kadar kararmış ve kirlenmişken, her nasılsa temiz kalabilmiş birilerinin varlığına inanmak ne can yakıcı olurdu! Hayır, herkeste kötü, zayıf, rezil bir yan bulunabilmeli ki biz onu zaaflarıyla kabul edip sevebilelim, o kimse de bizden biri olsun. Kral Lear’in buyurduğu gibi, “Pravis Omnia Prava”, güzel olan, iğrenç olana çirkin gelir, pislik ancak pislikten zevk alır. Gazeteleri açıp baktığımızda (gerek adli anlamda gerek siyasi metafor şeklinde yorumlanabilecek) tecavüz, cinayet, soygun, yalan, aç gözlülük, riya, talan, vurdumduymazlık, dedikodu, zulüm ve her çeşit adilikle dolu haberler görüyoruz, sanki “işte bütün dünya bir lağım çukuru” demekten farksız günün haberleri. Psikolog filan değilim, ama ne zaman haberlere göz atsam o haberlerden içimde yankılanan ‘iğrenç biri olduğunu biliyorsun, bunu inkar edemem ama bu seni rahatsız etmesin, bu dünya senin olmaya cüret edemeyeceğin kadar kötü insanlarla tıka basa dolu’ fısıltısı, sanırım benden başka pek çok kişide de benzer şeyler söylüyordur. İşte, GoT, bize günümüzün iğrenç dünyasını bambaşka bir dekor, uyduruk ama süregiden bir tarihsel söylem kullanarak son derece leziz bir üslupta anlatan benzerine rastlanmayacak türden gerçekçi bir dizi film: istisnasız her karakter zayıf ve aciz, herkesin hem iyi hem kötü kişilik özellikleri var, bununla birlikte gene istisnasız her bir karaktere yön veren o kimselerin zaafları – güzel yanları değil. Dizi boyunca karakterler tarafından sürekli bağlayıcı sözler veriliyor, sadakat yeminleri ediliyor, birilerine/bir şeylere bağlılık teminatları veriliyor, biatler ediliyor; gel görelim aynı kimseler yeminlerini bozmakta, ihanet etmekte bir an dahi duraksamıyor. Yalan söylemek öyle doğal bir eylem halinde ki, izleyici bir noktadan sonra o ana kadar yanlışını görmediği bir karakterin ne zaman hainlik yapacağını beklemekten alıkoyamıyor kendini. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi; iş yerindeki arkadaşımızın, yöneticimizin, komşumuzun, trafikte bizi çeviren polisin, okuldaki müdürün, tv’deki politikacının, spor müsabakasındaki oyuncunun, alışveriş yaptığımız mobilyacının, eski sevgilimizin ya da gittiğimiz restauranttaki garsonun yalanları, bayağılığı, zaafları, kendisini olduğundan faklı göstermek için bizi alçakça kandırma çabaları ile karşılaştığımızda hem midemiz bulanıp hem de bunu doğal hatta normal karşılayabiliyorsak, gari,psemiyorsak, aynı hesap, GoT da tüm o masalsı atmosferine ve kurgusal akışına rağmen bizlere –bir noktadan sonra- şaşırtıcı gelmiyor, çünkü zaten hayatın ta kendisini farklı bir lisanda bize sunuyor o dizi. Şekil olarak tüm yapmacıklığına karşın içerik açısından böylesine doğal ve gerçekçi olmasının, seyirciyi kendisine bağımlı hale getirmesinin en önde gelen sebebi bu: Münafık, imandan nefret eder, nifaktan zevk alır çünkü, ancak böylesi bir ortamda kendisini güçlü görür, garip ya da yabancı hissetmez. Politika yapacak değilim ama 2014 Türkiyesi münafıklığın sosyal bağlamda nerelere ulaşabileceğini göstermesi açısından müthiş bir laboratuvar değil mi Allah aşkına? Politika yapmayacağım dedim, bu kadardı hepsi.

            GoT ile ilgili günümüze bakan -daha bireysel ölçülerdeki- bir başka husus, korku. Kraldan köleye, komutandan fahişeye, fedaiden soyguncuya, herkes ama herkes korkuyor. Bir tek karakter yok ki mutlu olsun, mutluluğu hissedebilsin. Ancak anlık zevk ya da hazlarla kısa süreli mola verilebilmekte bu kasvetli duyguya, dehşet ve korku her daim kalplere kök salmış vaziyette: “Herkesin savaşı herkesledir” diyen büyük amcanın dediği gibi sürekli bir hayatta kalma mücadelesi var; hayatta kalma bazen Canetti’nin sözünü ettiği şekilde canlı kalabilme/survive iken, çoğu zaman da gücünü, iktidarını, olanaklarını, etkinliğini sürdürebilme kisvesine bürünüyor. Bir yanda ‘Canavar büyümezse ölür’ mottosu karakterlere pusula olurken, öte yanda götlerini kurtarmaya çalışıyor karakterler. Yerinde duran yok oluyor. Çok fazla “hayatımıza” benzemiyor mu? Üstelik korku ve yukarıda değindiğim münafık olma hali bir sarmal halini almış vaziyette: korktuğu için yalan söyleyen, ikiyüzlülüğü seçen, menfaatini ve tarafını belirleyen, satranç oynar gibi stratejik ihanetlerle konumu belirleyen karakterler, bu defa yeni pozisyonlarını korumak için yeni korkulara kapı açıp asla rahat bir nefes alamayacak hale geliyorlar. Bitmek bilmeyen bir ‘yedi ölümcül günah’ döngüsü ile mutluluğu unutan tipler.

Böyle bir diziyi yazana, yapana, yönetene hayran olmamak mümkün mü? Modern hayat bundan daha güzel resmedilemezdi. Kurgu hayatı içselleştirmiş, hayat da kurguyu işgal etmiş iken ortaya çıkan tablo bizim hikâyemiz.

25 Eylül 2014 Perşembe

Handel ft. Slayer *





"This is what you see,
Deep inside of me.
Agony is life
Lechery is life
Godlessness is life

Purgatory magnified...
In fire baptized
All pain sifts through my soul.
You'll never feel greater misery,
Master of my enemy;
Let the purest stain of mind,
Wash the virtue from your eyes."




* Yok Artık. 

19 Eylül 2014 Cuma

Ajitasyonun Rezilce Bir Duygu Olması Üzerine...



2011 senesiydi sanırım, o dönemde (ve önceki 13 yıl boyunca) yöneticiliğimi yapan kişi, şark hizmeti için Diyarbakır’a tayin olduktan hemen sonra girdiği bunalımın sonucu olarak yüz felci geçirmişti. Doğrusu bu ya, hem acımıştım ona, hem de biraz hafife almıştım bu durumu ve zayıflık olarak değerlendirmiştim: O vakitler (zaten mesleğin doğasından ötürü öngörülebilir nitelikteki) yer ve pozisyon değişikliğinin böylesine ağır bir depresyona yol açması bana saçma gelmişti. Elbette insanın canı sıkılırdı istem dışı bir değişiklik yüzünden ama yüz felci neydi Allah aşkına? 

 
İlk defa kendime ait bir fotoğraf koyuyorum bloga. Belki de çıban bizzat benim, bu görünen de bir bayrak direği metaforu...


Büyük lokma ye, büyük konuşma diyen ataların götünü öpeyim. Ergenlik dönemi hariç suratında neredeyse hiç sivilce çıkmayan ben, günlerdir yanağımda beliren garip bir çıbanımsı oluşumla yaşamak durumundayım. Canım yanıyor, dokunmak bir yana gülme, yeme vs. eylemlerle yüzümü gerecek her harekette varlığını hatırlatıyor o şey. Durup dururken sızlaması da vâki, öyle ki yüzüme yerleştiği andan itibaren beri varlığını unutturmadı hiç. Geçer diye düşünmekle kendimi kandırdığım onca günün ardından nihayet doktora gittim bugün, kadın doktor kendisinden beklenmeyecek ölçüde acımasız bir muayenenin ardından muhtemelen sıkıntıdan ötürü suratımın bu hale geldiğini söyledi, sonra o bölgenin iltihaplandığını da ekledi. Antibiyotik, ağrı kesici, bir de krem. Sıkıntı, stres. Sadece lanet olası bu şehirde hayatın dibine düştüğüm girdapta sefil bir sürüngen misali yaşadığımdan değil, genel olarak zaten ruhsal kadavrasına gaddarca psikolojik otopsiler uygulayan bir adamın üstüne üstlük tüm hayatını gözden geçirdiği, kendisini çapraz sorgulara tutup nerede neyi yanlış yaptığı, nasıl bir insan olduğuna dair türlü itiraflarla ve pişmanlıklara karşı gene kendi avukatlığına soyunduğu berbat ötesi bir dönemden geçiyorum bu aralar. Bir çeşit İvan İlyiç versiyonu. Elbette ki bu kişisel dava dosyasının içerisinde yer alan ifade tutanaklarını bloğa geçecek değilim, yakın gördüğüm ve sayıları bir avucun parmakları sayısınca dostlarıma bu bloğun adresini haber vermiş de olsam, söylenemeyecek şeyler var. Ne var ki içinde bulunduğum duruma dair birkaç şey yazabilirim: Sözgelimi yanlarından ayrılıp buraya geldiğim İstanbul’daki meslektaşlarımın hayal edemeyecekleri kadar boş vaktim olmasına rağmen ilk 2-3 gün haricinde tek sayfa kitap okuyamadım; denemedim değil, ama mide bulantısına benzer bir hisle hemen attım elimden. Kesinlikle bir şey okuma isteğim yok, hem aklımı da veremiyorum. Bir başka konu, porno. Ben, porno bağımlısı, xhamster ya da video-one gibi sitelerin tüm güncellemelerine vakıf olacak kadar müdavimi bir adam, asla zevk almıyorum artık. Ne canım istiyor seyretmeyi, ne de bazen el alışkanlığıyla sayfalarını açtığımda birkaç dakikadan fazla tahammül edebiliyorum. Soğudum pornodan. Bilinçaltımda porno ile doğrudan özdeşleştirdiğim Slayer da aynı şekilde, dayanılmaz geliyor bana. Dinleyemiyorum hiç. Öylesine donuk bir haldeyim ki beni bile dehşete düşürüyor bu durum. Depresyon dedikleri böyle bir şey sanırım. 2004 senesiydi, askerliğimi yaptığım Düzce’de, bölükte anlaşabildiğim tek adam olan Edirneli petrol kralı (iki benzin istasyonu vardı) Kemal ile bir gece vakti içeride ikiyüz kişinin yattığı koğuşun önünde yere bağdaş kurmuş, nişanlısının getirdiği puroları sessizce içerken o’na “Kemal, şöyle düşün: Ölüm ve hastalık dışında hayatımızın en kötü günleri bunlar, daha kötüsü olmaz, olamaz. Bu günler bitecek,  bize hiç geçmiyor gibi geliyor ama işte zaman geçiyor, bak bugün de akşam oldu. Bundan kötüsü olamaz. Çekeceğiz, bitecek.” demiştim. Şimdi, on sene önce sarf ettiğim bu sözleri anımsayınca, içinde bulunduğum durumun çok farklı olmadığını tasavvur ediyorum. Şehir iğrenç, insanlar kaba, hava dengesiz, evim boş, ruhum darmadağın ve askerlik hepi topu altı ay sürmüşken bu kentte beş sene kalmak zorundayım. Derdim yalnızlık değil, mutsuzluk. Karşısına çıkan mutlu olma/edilme fırsatlarını yaşamının neredeyse tümünde elinin tersiyle geri itmiş, tercihlerini sonuçları öngörerek yapmış, sürekli kendisiyle hesaplaşma modunda yılları tüketip kırk yaşını geride bırakmış biri, şimdi (hastalık ve ölüm dışında) gerçek mutsuzluğu tecrübe etmekte. Suratımda koca bir çıban var, depresyonumdan fışkıran. Ve ben, Virgilius, laf arasında yapılan “ekimin başına kadar şu asfalt yola iyi bak, sonra hazirana kadar bir daha onu göremeyeceksin” esprilerine yanağımdaki şeyi acıtıp tebessüm ederken aslında kış gelmeden donduğumun farkındayım. 

Çok ajite ettim durumu… Uzatmaya gerek yok, sikilmiş bakire bir götten farksızım desem tüm yazıyı tek satırda özetleyebilirim sanırım.