27 Eylül 2014 Cumartesi

Game Of Thrones ve Düşündürdükleri Üzerine...



Senelerdir dizi izlemediğimi söylemiştim. TV kullanmadığımı da bilmeyen kalmamıştır sanırım. Sinemaya merakımı kaybedeli çok oldu, polente ve gregor samsa ile bir ara başladığımız konulufilm.net projesi için düzenli film izlemeye başladıysam da (biri para, ötekisi şöhret kazanamayacağını anladığı için) arkadaşların hevesleri geçince siteyle beraber benim film iştahım da sona ermişti.

            Erzurum’a geldikten sonra ne zamandan beri aklımda olan Game of Thrones’u bomboş geçen zamanımı doldurmak için izlemeye başladığıma değinmiştim birkaç yazı aşağıda. On günde her sezonu on bölüm süren diziyi tükettim, epeyce idareli kullandığımı düşünsem de günde ortalama dört bölüm, yaklaşık dört saat. Fena değil. Bu dizide insanı kendisine bağlayan değişik bir şey olduğunu fark edip, bunu çözümlemek için kafa yordum sonra. İnsanın vakti bol olunca en saçma sapan şeyleri dahi uzun uzun düşünmesi mümkün oluyor, eh, GoT hakkında düşünmenin IŞİD üzerine uydur kaydır hikmetler yumurtlamaktan daha neşeli bir konu olduğu su götürmez.  

Meseleye şöyle bir giriş yapayım: İnsan neden film izler? Zamanı güzel geçirmek için mi? Yoksa sadece zaman geçirmek için mi? Eğlenmek için mi? Yaşamın bunaltıcı hallerinden bir nebze uzaklaşmak için mi? Bize sunulmak üzere yaratılan kurgusal bir dünyanın içine girip (korku, gerilim, erotizm, dram vs. teması konu alınarak çevrilen) hayali/sahte bir dünyada bir anlık nefes almak istediğimiz için mi? Yazarlığıyla, yapımcılığıyla, makyajıyla, kostümüyle, karakterleriyle bir bütün olarak ele aldığımızda ‘film yapma işinin’ aslında bir Tanrıcılık oyunundan farksız olduğunu bilinçaltında duyumsadığımız ve her birimizin zihninin derinlerinde yatan Tanrı olma isteğine karşılık geldiğini sorgusuz sualsiz sezdiğimiz için mi? Tanrı gibi olmak; kurgusal dahî olsa hayat vermek, yaşatmak, konuşturmak, düşündürmek, hataya sürüklemek, ağlatmak, âşık etmek, öfkeden kudurtmak, öldürtmek, öldürmek… aslında –kısaca- hükmetmek için mi?

            Bunların hepsi doğruluk payı taşıyor şüphesiz. Çoğu zaman izlediğimiz filmlerde (romanlarda olduğu gibi) rollerden birini kendimizi yakın hisseder, görsellerle desteklenen mekânlarda bulunduğumuzu hayal etmekten geri duramaz, olayların akışına yerleştiririz kendimizi. Kurgunun başarısı, pekâlâ filme kendimizi ne derece kaptırdığımızla ölçülebilir.  Bu özdeşleştirme bazen çizilen düzgün/ideal insan karakterinde (mesela Judgement at Nuremberg’teki Spencer Tracy) olabilir, bazen de  The Hunt’taki tedirgin rolüyle Mads Mikkelsen’in endişesine adapte ediveririz kendimizi. Bunların yanı sıra yapımın yetkinliği öyle dehşetli bir psikolojik manyetizma yaratabilir ki izleyici kendinden nefret ederek Seul Contre Tous’daki baba figürü Philippe Nahon gibi hissedebilir kendisini. Ya da Funny Games’te olduğu gibi, kâh mazlum Tim Roth, kâh psikopat delikanlıların gözleri arkasından bakarız olaylara. Diğer bir değişle filmi izlerken az ya da çok bir karakter oluveririz, o karakteri oynayan kişiyi giyeriz sanki ve filmin içinde yer alırız. Ama tüm bu yorumların son yılların en popüler dizilerinden biri olan Game of Thrones’un nasıl böylesi bir fenomen haline geldiğini açıklamakta yetersiz kaldığı da muhakkak: GoT’u izleyen ve kısa sürede bağımlısı haline gelen kalabalık kitleyi derinden etkileyen aslî unsurun ne sayısız karakterin çetrefilli hayat kesitlerinin ekrana aksettirilmesi ve bu karakterlerin izleyici tarafından benimsenmesi, ne kan ve şiddet dolu görsel efektler, ne rengarenk dekor ve kostümler, ne de senaryoya serpiştirilmiş özlü sözler olduğu kanaatindeyim; güzel kadınların süslediği erotik sahnelerin de seyirci üzerindeki tesiri belli bir dereceyi geçmez zaten. Bunca kayda değer ama neticede ikincil ölçüde kalan öğeyi gölgede bırakan esas unsur, yapıtın ruhuna nüfuz etmiş, hayata dair çok alışılagelmiş ve aynı oranda dehşet verici karanlık bir kişilik özelliğinden ibaret:


Münafık olma hali.
Şimdi bunu açalım.


            İslami terminolojiye ait bir kavram olan münafık, nifak kelimesiyle aynı kökten geliyor. Arapçaya vakıf olmamakla birlikte sanırım nifak fiil hali, münafık da bu fiili işleyen kimseye verilen ad. Dini açıdan islam dininin esaslarını benimsemiş gibi görünen, ama her fırsatta arıza çıkarıp toplumu bozmaya gayret eden, kısaca Müslüman olmadığı halde Müslümanmış gibi görünen kimselere münafık deniyor. Çok fazla tanımı var, dileyen google’layabilir. Rüzgâra göre yönünü belirleyen, bukalemun misali kendisini mevcut şartlara uyarlayan, ne olduğu gibi görünen ne de göründüğü gibi olan, menfaati neyi gerektiriyorsa öyle davranan takiyyecilerin şahı diyebileceğimiz bu kimselerin ayırt edici genel özelliklerini Peygamber dört maddede özetlemiş: Kendisine bir emanet bırakıldığı zaman ihanet eder; konuştuğunda yalan konuşur, anlaştığı zaman sözünde durmayıp bozar, bir kimseyle çekiştiği zaman aşırı giderek karşısındakinden fazla kötülük yapar.



 
Karakterlerin dörtte biri bile değil bunlar. Bazılarının şerefsizlik yapma sırası gelmedi. Bekliyorum.




            Artık Game of Thrones’a dönebilirim: Hayatta dürüst, düzgün, iyi insanlara rastlasak ve onlara imrensek de içimizde karanlık bir köşe bize o hayran olunası kimsenin mutlaka şeytani bir yanı olması gerektiğini fısıldar hep. Bunu bir zorunluluk gibi gizliden gizliye duyumsarız. Nobody is perfect, bitti! Biz göremesek de, duymasak da bu duruma inanmak isteriz, öyle ki heyecanla (her ne olursa olsun) bir sapma ya da kusurunu öğrenmek bize sonsuz haz verir. Biz, hayatımız boyunca bizzat kendi kusurlarımızdan ötürü kendimizi mahkûm edip durur ve bunun acısını gizli gizli çekerken mükemmel bir başka insanın varlığına tahammül edemeyiz her şeyden evvel. Pascal “bütün insanlar doğal olarak birbirlerinden nefret ederler.” diye yazarken bunu demek istemişti kanaatimce. Bu dünyada, her birimiz bu kadar kararmış ve kirlenmişken, her nasılsa temiz kalabilmiş birilerinin varlığına inanmak ne can yakıcı olurdu! Hayır, herkeste kötü, zayıf, rezil bir yan bulunabilmeli ki biz onu zaaflarıyla kabul edip sevebilelim, o kimse de bizden biri olsun. Kral Lear’in buyurduğu gibi, “Pravis Omnia Prava”, güzel olan, iğrenç olana çirkin gelir, pislik ancak pislikten zevk alır. Gazeteleri açıp baktığımızda (gerek adli anlamda gerek siyasi metafor şeklinde yorumlanabilecek) tecavüz, cinayet, soygun, yalan, aç gözlülük, riya, talan, vurdumduymazlık, dedikodu, zulüm ve her çeşit adilikle dolu haberler görüyoruz, sanki “işte bütün dünya bir lağım çukuru” demekten farksız günün haberleri. Psikolog filan değilim, ama ne zaman haberlere göz atsam o haberlerden içimde yankılanan ‘iğrenç biri olduğunu biliyorsun, bunu inkar edemem ama bu seni rahatsız etmesin, bu dünya senin olmaya cüret edemeyeceğin kadar kötü insanlarla tıka basa dolu’ fısıltısı, sanırım benden başka pek çok kişide de benzer şeyler söylüyordur. İşte, GoT, bize günümüzün iğrenç dünyasını bambaşka bir dekor, uyduruk ama süregiden bir tarihsel söylem kullanarak son derece leziz bir üslupta anlatan benzerine rastlanmayacak türden gerçekçi bir dizi film: istisnasız her karakter zayıf ve aciz, herkesin hem iyi hem kötü kişilik özellikleri var, bununla birlikte gene istisnasız her bir karaktere yön veren o kimselerin zaafları – güzel yanları değil. Dizi boyunca karakterler tarafından sürekli bağlayıcı sözler veriliyor, sadakat yeminleri ediliyor, birilerine/bir şeylere bağlılık teminatları veriliyor, biatler ediliyor; gel görelim aynı kimseler yeminlerini bozmakta, ihanet etmekte bir an dahi duraksamıyor. Yalan söylemek öyle doğal bir eylem halinde ki, izleyici bir noktadan sonra o ana kadar yanlışını görmediği bir karakterin ne zaman hainlik yapacağını beklemekten alıkoyamıyor kendini. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi; iş yerindeki arkadaşımızın, yöneticimizin, komşumuzun, trafikte bizi çeviren polisin, okuldaki müdürün, tv’deki politikacının, spor müsabakasındaki oyuncunun, alışveriş yaptığımız mobilyacının, eski sevgilimizin ya da gittiğimiz restauranttaki garsonun yalanları, bayağılığı, zaafları, kendisini olduğundan faklı göstermek için bizi alçakça kandırma çabaları ile karşılaştığımızda hem midemiz bulanıp hem de bunu doğal hatta normal karşılayabiliyorsak, gari,psemiyorsak, aynı hesap, GoT da tüm o masalsı atmosferine ve kurgusal akışına rağmen bizlere –bir noktadan sonra- şaşırtıcı gelmiyor, çünkü zaten hayatın ta kendisini farklı bir lisanda bize sunuyor o dizi. Şekil olarak tüm yapmacıklığına karşın içerik açısından böylesine doğal ve gerçekçi olmasının, seyirciyi kendisine bağımlı hale getirmesinin en önde gelen sebebi bu: Münafık, imandan nefret eder, nifaktan zevk alır çünkü, ancak böylesi bir ortamda kendisini güçlü görür, garip ya da yabancı hissetmez. Politika yapacak değilim ama 2014 Türkiyesi münafıklığın sosyal bağlamda nerelere ulaşabileceğini göstermesi açısından müthiş bir laboratuvar değil mi Allah aşkına? Politika yapmayacağım dedim, bu kadardı hepsi.

            GoT ile ilgili günümüze bakan -daha bireysel ölçülerdeki- bir başka husus, korku. Kraldan köleye, komutandan fahişeye, fedaiden soyguncuya, herkes ama herkes korkuyor. Bir tek karakter yok ki mutlu olsun, mutluluğu hissedebilsin. Ancak anlık zevk ya da hazlarla kısa süreli mola verilebilmekte bu kasvetli duyguya, dehşet ve korku her daim kalplere kök salmış vaziyette: “Herkesin savaşı herkesledir” diyen büyük amcanın dediği gibi sürekli bir hayatta kalma mücadelesi var; hayatta kalma bazen Canetti’nin sözünü ettiği şekilde canlı kalabilme/survive iken, çoğu zaman da gücünü, iktidarını, olanaklarını, etkinliğini sürdürebilme kisvesine bürünüyor. Bir yanda ‘Canavar büyümezse ölür’ mottosu karakterlere pusula olurken, öte yanda götlerini kurtarmaya çalışıyor karakterler. Yerinde duran yok oluyor. Çok fazla “hayatımıza” benzemiyor mu? Üstelik korku ve yukarıda değindiğim münafık olma hali bir sarmal halini almış vaziyette: korktuğu için yalan söyleyen, ikiyüzlülüğü seçen, menfaatini ve tarafını belirleyen, satranç oynar gibi stratejik ihanetlerle konumu belirleyen karakterler, bu defa yeni pozisyonlarını korumak için yeni korkulara kapı açıp asla rahat bir nefes alamayacak hale geliyorlar. Bitmek bilmeyen bir ‘yedi ölümcül günah’ döngüsü ile mutluluğu unutan tipler.

Böyle bir diziyi yazana, yapana, yönetene hayran olmamak mümkün mü? Modern hayat bundan daha güzel resmedilemezdi. Kurgu hayatı içselleştirmiş, hayat da kurguyu işgal etmiş iken ortaya çıkan tablo bizim hikâyemiz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!