2011 senesiydi sanırım, o dönemde
(ve önceki 13 yıl boyunca) yöneticiliğimi yapan kişi, şark hizmeti için
Diyarbakır’a tayin olduktan hemen sonra girdiği bunalımın sonucu olarak yüz
felci geçirmişti. Doğrusu bu ya, hem acımıştım ona, hem de biraz hafife
almıştım bu durumu ve zayıflık olarak değerlendirmiştim: O vakitler (zaten
mesleğin doğasından ötürü öngörülebilir nitelikteki) yer ve pozisyon
değişikliğinin böylesine ağır bir depresyona yol açması bana saçma gelmişti. Elbette
insanın canı sıkılırdı istem dışı bir değişiklik yüzünden ama yüz felci neydi Allah
aşkına?
| İlk defa kendime ait bir fotoğraf koyuyorum bloga. Belki de çıban bizzat benim, bu görünen de bir bayrak direği metaforu... |
Büyük lokma ye, büyük konuşma
diyen ataların götünü öpeyim. Ergenlik dönemi hariç suratında neredeyse hiç
sivilce çıkmayan ben, günlerdir yanağımda beliren garip bir çıbanımsı oluşumla
yaşamak durumundayım. Canım yanıyor, dokunmak bir yana gülme, yeme vs.
eylemlerle yüzümü gerecek her harekette varlığını hatırlatıyor o şey. Durup
dururken sızlaması da vâki, öyle ki yüzüme yerleştiği andan itibaren beri varlığını
unutturmadı hiç. Geçer diye düşünmekle kendimi kandırdığım onca günün ardından
nihayet doktora gittim bugün, kadın doktor kendisinden beklenmeyecek ölçüde
acımasız bir muayenenin ardından muhtemelen sıkıntıdan ötürü suratımın bu hale
geldiğini söyledi, sonra o bölgenin iltihaplandığını da ekledi. Antibiyotik,
ağrı kesici, bir de krem. Sıkıntı, stres. Sadece lanet olası bu şehirde hayatın
dibine düştüğüm girdapta sefil bir sürüngen misali yaşadığımdan değil, genel
olarak zaten ruhsal kadavrasına gaddarca psikolojik otopsiler uygulayan bir
adamın üstüne üstlük tüm hayatını gözden geçirdiği, kendisini çapraz sorgulara
tutup nerede neyi yanlış yaptığı, nasıl bir insan olduğuna dair türlü
itiraflarla ve pişmanlıklara karşı gene kendi avukatlığına soyunduğu berbat
ötesi bir dönemden geçiyorum bu aralar. Bir çeşit İvan İlyiç versiyonu. Elbette
ki bu kişisel dava dosyasının içerisinde yer alan ifade tutanaklarını bloğa geçecek
değilim, yakın gördüğüm ve sayıları bir avucun parmakları sayısınca dostlarıma bu
bloğun adresini haber vermiş de olsam, söylenemeyecek şeyler var. Ne var ki içinde
bulunduğum duruma dair birkaç şey yazabilirim: Sözgelimi yanlarından ayrılıp
buraya geldiğim İstanbul’daki meslektaşlarımın hayal edemeyecekleri kadar boş
vaktim olmasına rağmen ilk 2-3 gün haricinde tek sayfa kitap okuyamadım;
denemedim değil, ama mide bulantısına benzer bir hisle hemen attım elimden. Kesinlikle
bir şey okuma isteğim yok, hem aklımı da veremiyorum. Bir başka konu, porno.
Ben, porno bağımlısı, xhamster ya da video-one gibi sitelerin tüm güncellemelerine
vakıf olacak kadar müdavimi bir adam, asla zevk almıyorum artık. Ne canım
istiyor seyretmeyi, ne de bazen el alışkanlığıyla sayfalarını açtığımda birkaç dakikadan
fazla tahammül edebiliyorum. Soğudum pornodan. Bilinçaltımda porno ile doğrudan
özdeşleştirdiğim Slayer da aynı şekilde, dayanılmaz geliyor bana.
Dinleyemiyorum hiç. Öylesine donuk bir haldeyim ki beni bile dehşete düşürüyor
bu durum. Depresyon dedikleri böyle bir şey sanırım. 2004 senesiydi,
askerliğimi yaptığım Düzce’de, bölükte anlaşabildiğim tek adam olan Edirneli
petrol kralı (iki benzin istasyonu vardı) Kemal ile bir gece vakti içeride
ikiyüz kişinin yattığı koğuşun önünde yere bağdaş kurmuş, nişanlısının
getirdiği puroları sessizce içerken o’na “Kemal,
şöyle düşün: Ölüm ve hastalık dışında hayatımızın en kötü günleri bunlar, daha
kötüsü olmaz, olamaz. Bu günler bitecek,
bize hiç geçmiyor gibi geliyor ama işte zaman geçiyor, bak bugün de
akşam oldu. Bundan kötüsü olamaz. Çekeceğiz, bitecek.” demiştim. Şimdi, on
sene önce sarf ettiğim bu sözleri anımsayınca, içinde bulunduğum durumun çok
farklı olmadığını tasavvur ediyorum. Şehir iğrenç, insanlar kaba, hava
dengesiz, evim boş, ruhum darmadağın ve askerlik hepi topu altı ay sürmüşken bu
kentte beş sene kalmak zorundayım. Derdim yalnızlık değil, mutsuzluk. Karşısına
çıkan mutlu olma/edilme fırsatlarını yaşamının neredeyse tümünde elinin
tersiyle geri itmiş, tercihlerini sonuçları öngörerek yapmış, sürekli
kendisiyle hesaplaşma modunda yılları tüketip kırk yaşını geride bırakmış biri,
şimdi (hastalık ve ölüm dışında) gerçek mutsuzluğu tecrübe etmekte. Suratımda
koca bir çıban var, depresyonumdan fışkıran. Ve ben, Virgilius, laf arasında yapılan
“ekimin başına kadar şu asfalt yola iyi bak, sonra hazirana kadar bir daha onu
göremeyeceksin” esprilerine yanağımdaki şeyi acıtıp tebessüm ederken aslında
kış gelmeden donduğumun farkındayım.
Çok ajite ettim durumu… Uzatmaya
gerek yok, sikilmiş bakire bir götten farksızım desem tüm yazıyı tek satırda
özetleyebilirim sanırım.
Hiç yorum yok:
Yeni yorumlara izin verilmiyor.