19 Eylül 2014 Cuma

Ajitasyonun Rezilce Bir Duygu Olması Üzerine...



2011 senesiydi sanırım, o dönemde (ve önceki 13 yıl boyunca) yöneticiliğimi yapan kişi, şark hizmeti için Diyarbakır’a tayin olduktan hemen sonra girdiği bunalımın sonucu olarak yüz felci geçirmişti. Doğrusu bu ya, hem acımıştım ona, hem de biraz hafife almıştım bu durumu ve zayıflık olarak değerlendirmiştim: O vakitler (zaten mesleğin doğasından ötürü öngörülebilir nitelikteki) yer ve pozisyon değişikliğinin böylesine ağır bir depresyona yol açması bana saçma gelmişti. Elbette insanın canı sıkılırdı istem dışı bir değişiklik yüzünden ama yüz felci neydi Allah aşkına? 

 
İlk defa kendime ait bir fotoğraf koyuyorum bloga. Belki de çıban bizzat benim, bu görünen de bir bayrak direği metaforu...


Büyük lokma ye, büyük konuşma diyen ataların götünü öpeyim. Ergenlik dönemi hariç suratında neredeyse hiç sivilce çıkmayan ben, günlerdir yanağımda beliren garip bir çıbanımsı oluşumla yaşamak durumundayım. Canım yanıyor, dokunmak bir yana gülme, yeme vs. eylemlerle yüzümü gerecek her harekette varlığını hatırlatıyor o şey. Durup dururken sızlaması da vâki, öyle ki yüzüme yerleştiği andan itibaren beri varlığını unutturmadı hiç. Geçer diye düşünmekle kendimi kandırdığım onca günün ardından nihayet doktora gittim bugün, kadın doktor kendisinden beklenmeyecek ölçüde acımasız bir muayenenin ardından muhtemelen sıkıntıdan ötürü suratımın bu hale geldiğini söyledi, sonra o bölgenin iltihaplandığını da ekledi. Antibiyotik, ağrı kesici, bir de krem. Sıkıntı, stres. Sadece lanet olası bu şehirde hayatın dibine düştüğüm girdapta sefil bir sürüngen misali yaşadığımdan değil, genel olarak zaten ruhsal kadavrasına gaddarca psikolojik otopsiler uygulayan bir adamın üstüne üstlük tüm hayatını gözden geçirdiği, kendisini çapraz sorgulara tutup nerede neyi yanlış yaptığı, nasıl bir insan olduğuna dair türlü itiraflarla ve pişmanlıklara karşı gene kendi avukatlığına soyunduğu berbat ötesi bir dönemden geçiyorum bu aralar. Bir çeşit İvan İlyiç versiyonu. Elbette ki bu kişisel dava dosyasının içerisinde yer alan ifade tutanaklarını bloğa geçecek değilim, yakın gördüğüm ve sayıları bir avucun parmakları sayısınca dostlarıma bu bloğun adresini haber vermiş de olsam, söylenemeyecek şeyler var. Ne var ki içinde bulunduğum duruma dair birkaç şey yazabilirim: Sözgelimi yanlarından ayrılıp buraya geldiğim İstanbul’daki meslektaşlarımın hayal edemeyecekleri kadar boş vaktim olmasına rağmen ilk 2-3 gün haricinde tek sayfa kitap okuyamadım; denemedim değil, ama mide bulantısına benzer bir hisle hemen attım elimden. Kesinlikle bir şey okuma isteğim yok, hem aklımı da veremiyorum. Bir başka konu, porno. Ben, porno bağımlısı, xhamster ya da video-one gibi sitelerin tüm güncellemelerine vakıf olacak kadar müdavimi bir adam, asla zevk almıyorum artık. Ne canım istiyor seyretmeyi, ne de bazen el alışkanlığıyla sayfalarını açtığımda birkaç dakikadan fazla tahammül edebiliyorum. Soğudum pornodan. Bilinçaltımda porno ile doğrudan özdeşleştirdiğim Slayer da aynı şekilde, dayanılmaz geliyor bana. Dinleyemiyorum hiç. Öylesine donuk bir haldeyim ki beni bile dehşete düşürüyor bu durum. Depresyon dedikleri böyle bir şey sanırım. 2004 senesiydi, askerliğimi yaptığım Düzce’de, bölükte anlaşabildiğim tek adam olan Edirneli petrol kralı (iki benzin istasyonu vardı) Kemal ile bir gece vakti içeride ikiyüz kişinin yattığı koğuşun önünde yere bağdaş kurmuş, nişanlısının getirdiği puroları sessizce içerken o’na “Kemal, şöyle düşün: Ölüm ve hastalık dışında hayatımızın en kötü günleri bunlar, daha kötüsü olmaz, olamaz. Bu günler bitecek,  bize hiç geçmiyor gibi geliyor ama işte zaman geçiyor, bak bugün de akşam oldu. Bundan kötüsü olamaz. Çekeceğiz, bitecek.” demiştim. Şimdi, on sene önce sarf ettiğim bu sözleri anımsayınca, içinde bulunduğum durumun çok farklı olmadığını tasavvur ediyorum. Şehir iğrenç, insanlar kaba, hava dengesiz, evim boş, ruhum darmadağın ve askerlik hepi topu altı ay sürmüşken bu kentte beş sene kalmak zorundayım. Derdim yalnızlık değil, mutsuzluk. Karşısına çıkan mutlu olma/edilme fırsatlarını yaşamının neredeyse tümünde elinin tersiyle geri itmiş, tercihlerini sonuçları öngörerek yapmış, sürekli kendisiyle hesaplaşma modunda yılları tüketip kırk yaşını geride bırakmış biri, şimdi (hastalık ve ölüm dışında) gerçek mutsuzluğu tecrübe etmekte. Suratımda koca bir çıban var, depresyonumdan fışkıran. Ve ben, Virgilius, laf arasında yapılan “ekimin başına kadar şu asfalt yola iyi bak, sonra hazirana kadar bir daha onu göremeyeceksin” esprilerine yanağımdaki şeyi acıtıp tebessüm ederken aslında kış gelmeden donduğumun farkındayım. 

Çok ajite ettim durumu… Uzatmaya gerek yok, sikilmiş bakire bir götten farksızım desem tüm yazıyı tek satırda özetleyebilirim sanırım.

Hiç yorum yok: