Geçen hafta, bir arkadaşımla oturmuş geyik yapıyorduk, konu nereden nasıl açıldı hatırlamıyorum, Kayseri-Beşiktaş maçının ikinci yarısında sol kanattan Beşiktaş’ın geliştirdiği atağı sürükleyen genç Necip’in kendisi daha uygun pozisyonda olmasına rağmen arkasından koşup pas isteyen (kaptan) İbrahim Üzülmez’e topu aktarmasını, deli İbrahim’in de atağı ziyan etmesinden bahsediyorken, birden korku, bencillik, kendini beğenme gibi konulara atladık, en sonunda Se7en filmini ve filmin seyrini belirleyen yedi ölümcül günahı konuşur halde bulduk kendimizi. Bundan sonra da “yedi ölümcül günah” arasında, en ölümcül, en günah hangisi diye konuşmaya başladık. Hepsini tek tek saydık, ayrı ayrı ele aldık, fakat tek bir tanesi vardı ki, her defasında ya özünde, ya da etkisiyle ötekileri içine alabilir sonucuna vardık. Saat geç oldu, ayrılıp evlerimize yollandık, ama bitmedi kafamda bu mesele, bitecek gibi de görünmüyor hayat devam ettikçe. Kibirdi, günahların en büyüğü, arkadaşımın da “bu senin günahın” diye bana takıldığı.
Yedi Ölümcül Günah’ın çok çeşitli, üç aşağı beş yukarı birbirlerinin benzeri olsa da değişik listeleri var, gene de en genel olarak şöyle sayabiliriz bunları:
Öfke,
Açgözlülük,
Kıskançlık,
Oburluk,
Şehvet,
Tembellik,
Kibir.
Kibrin tanımını en basit şekliyle şöyle veriyor sözlük: Kendini beğenme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme, benlik, gurur. Yukarıda bahsettiğim arkadaşım gibi, başkaca pek çok insandan da kibirli biri olduğuma/ öyle görüldüğüme dair defalarca laf yemişimdir, eh, artık kendimle yüz yüze gelmemin vakti geldi sanırım.
İnsan neden kibre kapılır? Vermiş olduğum tanıma bakarak söyleyecek olursam, kişi neden kendini beğenir ve başkalarından üstün tutar? Aptalca gurur yapıp ve böbürlenmeyi bir kenara koyarsak, öncelikle kibirlenmesinin, kendisini ötekilerden büyük ve üstün görmesinin gerekçesi olduğuna inanmalı; bir özellikten ötürü büyüklenebilir kişi. Bunlar ne olabilir? Söz gelimi o kişi çok zengindir, parası ve gücüyle kendisini tanrı zannedebilir. Melek teyzemin 29 yaşındaki ifrit damadı, eğer her konuşmasına geriye yaslanır şekilde şişinerek “her insanın bir fiyatı vardır” cümlesini sıkıştırabiliyorsa, bu davranış kendisini parasından, gücünden ve etkisinden ötürü bir tanrı gibi gördüğünü anlatıyor bana. Gene de para, (Koç veya Sabancı gibi bir aileden değilse) insanı tek başına tanrı yapmaz, global bir kriz, bir deprem, bir yanardağ faciası malı da mülkü de yok edebilir. Kaldı ki, bu materyalist tanrılık iddiasında hep daha büyük, daha güçlü bir tanrı var olacaktır, Bill Gates olunmadığı müddetçe. Dolayısıyla banka hesabının sıfırlarına bakıp kibirlenen kişi asla tam anlamıyla tanrı gibi hissedemez kendini. Parayı geçtik.
Peki, yüksek bir makam, devletlü olmak? Firavun, Musa Peygamber’in “benim rabbim hayat verir, sonra da onu geri alır” sözlerini duyduğunda, aynısını kendisinin de yapmaya kudretinin olduğunu söyleyerek zindandan iki mahkûm getirtir huzuruna, birini özgür bırakırken diğerinin idam edilmesi emrini verir. Gene de, gerek Firavun’un, gerekse her şeye kadir olduklarını düşünen Saddam Hüseyin’in, Sezar’ın, Napoleon’un, Mussolini’nin ve türevlerinin sonu hep ayaklar altında ölmek olmuştur, kafası azıcık çalışan herkes o şaşanın ilelebet sürmeyeceğini anlaması gerekir. Bu da tam manasıyla uymuyor tanrılık iddiasının süregelmesine.
Daha kişisel nedenlere dönelim, fiziksel güç mesela… Bir insan düşünün, hiç kimse, hiçbir surette bileğini bükemesin. Kuvveti eşsiz, sağlığı kusursuz, bir makine kadar sağlam olsun. Kitab-ı Mukaddes’te geçen (aslanları elleriyle öldürebilen, sütunlarını iterek tapınakları yıkmaya gücü yeten bir kahraman) Sampson gibi, herkülvari birinden bahsediyorum. Daha popüler bir örnek, Alexander Karelin’in şahsında verilebilir: Tüm zamanların en büyük güreşçisi olarak kabul edilen
Güzellik? Çok, ama çok güzel bir insan, kendine olan hayranlığı ile (aslında her çeşit narsizm ve kibir arasında birinci dereceden kan bağı vardır) başkalarından üstün ve özel sanabilir kendini, çekiciliğiyle, güzelliğiyle bir tanrı/tanrıça gibi davranma hakkını görür kendinde. Oscar Wilde, Dorian Gray’in Portresi’nde bunu muhteşem bir dille anlatır, güzelliğine herkesin tapındığı kişi, artık içinde bulunduğu bedende tanrısal buyruklar verecek halde hayal eder kendisini. Lakin romanın sonunu anımsadığımızda yüzümüzde acı bir gülümseme belirir, ayrıca güzellik asla baki değildir: Bir sivilcenin ağzına sıçması muhtemel güzelliği, çoğu zaman geçen yıllar mahveder, çürütür. Kimi zaman da kişi en güzel, en canlı ve renkli zamanında, gözde ve popüler iken bir hastalık çıkar karşısına, Mariana Bridi gibi 21’inde kaybeder hayatını.
Buraya kadar yazdıklarımı gözden geçirecek olursam, insanın kibirlenmeye sevk edebilecek dört nitelik saydım; zenginlik, makam, fiziksel güç, güzellik. Üstelik kibir ve tanrılık ilişkisi üzerine bolca atıfta da bulunmayı ihmal etmedim, çünkü kibir, özü gereği Hz. Ali’ye ait olduğu söylenen “insanlar arasında bir insan olma” sözünde ifade edilen halin tam zıddıdır, üstün, yüce, büyük olma iddiasından başka bir şey değildir o. Kitab-ı Mukaddes’teki Hezekiel bölümünde, kibir konusunda büyüleyici bir pasaj vardır, benim gevelediklerimden çok daha yetkin bir dille ifade edilmiş:
1 RAB bana şöyle seslendi:
2 “İnsanoğlu, Sur önderine de ki, 'Rab Yahve şöyle diyor:
“'Gurura kapılıp
Ben tanrıyım,
Denizlerin bağrında,
Tanrı'nın tahtında oturuyorum dedin.
Kendini Tanrı sandın,
Oysa sen Tanrı değil, insansın.
3 İşte, Daniel'den daha bilgesin,
Kimse senden bir giz saklayamaz.
4 Bilgeliğin, anlayışın sayesinde,
Kendine servet biriktirdin,
Hazinelerine altın, gümüş yığdın.
5 Ticaretteki üstün becerilerin sayesinde
Servetini çoğalttın,
Zenginliğin seni gurura sürükledi.
6 Bu yüzden Rab Yahve şöyle diyor:
Madem kendini Tanrı gibi bilge sandın,
7 Ben de yabancıları, en acımasız ulusları
Üzerine göndereceğim.
Bilgeliğinin güzelliğine kılıç çekecek,
Görkemini kirletecekler.
8 Seni çukura indirecekler,
Denizlerin bağrında korkunç bir ölümle öleceksin.
9 O zaman seni öldürenlerin önünde
Ben Tanrı'yım diyecek misin?
Seni öldürenlerin elinde
Sen Tanrı değil, insansın.
10 Yabancıların elinde,
Sünnetsizin ölümüyle öleceksin.
Rab Yahve böyle diyor.'”
11 RAB bana şöyle seslendi:
12 “İnsanoğlu, Sur Kralı için bir ağıt yak. Ona diyeceksin ki: 'Rab Yahve şöyle diyor:
“'Kusursuzlukta örnek biriydin,
Bilgeliğin ve güzelliğin eksiksizdi.
13 Sen Tanrı'nın bahçesi Aden'deydin.
Yakut, topaz, aytaşı,
Sarı yakut, oniks, yeşim,
Laciverttaşı, firuze, zümrütle, çeşit çeşit değerli taşla bezenmiştin.
Kakma ve oyma işlerin hep altındandı.
Bunlar yaratıldığın gün hazırlanmışlardı.
14 Meshedilmiş, koruyucu bir Keruv olarak
Seni oraya yerleştirdim.
Tanrı'nın kutsal dağındaydın,
Yanan taşlar arasında dolaştın.
15 Yaratıldığın günden
Sende kötülük bulunana dek
Yollarında kusursuzdun.
16 Ticaretinin bolluğundan
Zorbalıkla doldun
Ve günah işledin.
Bu yüzden kirli bir şey gibi
Seni Tanrı'nın dağından attım,
Yanan taşların arasından kovdum,
Ey koruyucu Keruv.
17 Güzelliğinden ötürü
Gurura kapıldın,
Görkeminden ötürü
Bilgeliğini bozdun.
Böylece seni yere attım,
Kralların önünde seni yüzkarası yaptım.
18 İşlediğin pek çok günah
Ve ticaretteki hileciliğin yüzünden
Kutsal yerlerini kirlettin.
Seni yakıp yok edecek
Bir ateş çıkardım içinden,
Bütün seyredenlerin gözü önünde
Seni yeryüzünde küle çevirdim.
19 Seni tanıyan bütün uluslar sana şaştı,
Sonun korkunç oldu.
Bir daha var olmayacaksın.'”
Kibrin bir Tanrılık iddiası olduğu ve nasıl bir suç teşkil ettiği, ancak bu kadar güzel dile getirilebilir. Üstelik, kibir, üstad Al Pacino’nun buyurduğu gibi, şeytanın en sevdiği günahtır. “Vanity, is definetely my favorite sin.” (konuyla alakası yok ama bugün biri daha Al Pacino’ya benzediğimi söyledi.)
Şimdi kendime döneyim, iç aynama bakayım: Kendime yetiyorum, ama asla zengin değilim. Bir devlet kurumunda orta kademe yöneticiyim, asma asla astığım astık, kestiğim kestik, dediğim dedik değil. Fiziksel olarak güçlü kuvvetli biri olmadım hayatım boyunca, güzellik dağıtılırken de tanrı benim hakkımda “bunun dışı güzel olmasın, suratı abuz, tipi de piknik olsun, içinin ne boka benzeyeceğine de kendi karar versin” diye düşünmüş de yaratmış olsa gerek. Yani bunların hiçbirisi, kibirlenmem veya dışarıdan kibirli biri olarak görülmem için yeterli değil. Bütün bunların da bilincindeyim.
E, o zaman ne diye millet ağız birliği etmişçesine hakkımda aynı şeyi söylüyor?
Yukarıda saydıklarımın arasında olmayan, başka tür bir büyüklenme, şişinip kabarma duruşum yüzünden.
Seneler evvel, şimdilerde zırt pırt TV’ye çıkıp enteresan röportajlar verdiğini duyduğum gazeteci-yazar bir arkadaşım bana gelmiş, tematik bir dergi çıkaracağını, ilk sayının narsizm hakkında olacağını söyledikten sonra “İsmet Özel’den sonra tanıdığım en büyük ikinci narsist sensin. O’na ulaşamadım, bana narsizm hakkında bir yazı yazmanı istiyorum” demişti, dergi projesi yarı yolda kalınca yazı da benim elimde kalmıştı, bu blogun ilk postlarından biri o yazıdır işte. Çok eğlenerek – dalga geçerek kaleme almış olsam da, içinde benim hakkımda pek çok gerçeği barındırdığını itiraf etmem gerek. Daha sonraları, gene şurada yazdığım, cennetin nasıl bir yer olduğuna dair hayalimi de eklersem, mesele biraz daha netlik kazanıyor: Her şeyi, her şeyi, ama her şeyi bilen, tüm nedenleri, bağlantıları, sonuçları irtibatlayabilen, görüneni olduğu gibi görünmeyeni de idrak etmeyi başaran, kendisine hiçbir sır olmayan, muhakemesiyle tüm varoluşu kavrayıp anlamlandırabilen biri olabilmek, bu uğurda ‘kendi savaşını’ verip içini, kafasını doldurmaya çalışmak, öğrenmek, yeni bağlar ve ilişkiler kurmak benim bu hayattaki tek ve biricik gayem, yaşam amacım olarak ortaya çıkıyorsa, sonra da bunları insanlarla paylaştığımda “vaaay, bu adam çok zeki olmalı”, “hayatımda tanıdığım en ilginç insan sensin”, “en büyük hayranınım” türünden lafızlar işittiğimde de sahte alçak gönüllük gösterileri sergiledikten sonra, aslında, derinlerde bir yerde “I’m the Law!” çığlığı attığımı duyumsuyorsam, insanlar da salak değil ya, anlıyorlar bunu, “kibir sana yakışıyor” deseler de ne bok olduğumu görüyorlar demektir.
İşin tuhafı, benim gibi, bu yoldan giderek büyüklenmeyi, şişinmeyi hak ve hatta normal gibi gören, gösteren çok kimse var. Çünkü materyalist modern çağ, “bilgi kuvvettir” anlayışı ile kendine bir motto tutturmuş, bilgiyi alkışlıyor. Hâlbuki amaç kuvvetli olmak değil, mutlu olmaktır. Kuvvet ancak bir araç olabilir, eğer hedef kuvvetli/etkili olmak şekline bürünürse, hangi konu olursa olsun insanı götüreceği yer, gene kibirdir. Modern çağın nihilistik anlayışı (veya ‘insanı anlamayışı/yok sayması) nedeniyle amaç bir kenara fırlatılıp araca övgüler yağdırılıyor, bilginin her çeşidi, insanı mutlu edermişçesine yüceltiliyor. Buralara fazla girmeyelim, içinden çıkamam sonra. Bilgiye, akla, muhakemeye her zaman önem ve öncelik verildiği olmuştur, lakin aracı amaçla karıştırma yüzünden insanlar sürekli tökezlemişlerdir. Adem ve Havva’ya bakın, cennette mutlu, mesut yaşarken ne oldu da cart diye düşüverdiler dünyaya? Bilgi sayesinde Tanrı (gibi) olacaklarını düşündükleri için:
1 RAB Tanrı'nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, “Tanrı gerçekten, 'Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin' dedi mi?” diye sordu.
2 Kadın, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz” diye yanıtladı,
3 “Ama Tanrı, 'Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz' dedi.”
4 Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi,
5 “Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.”
“İyi’le kötüyü bilerek Tanrı gibi olma”, insan için baştan çıkarıcı bir ayartıcıdır. Tanrı kadar kudretli olamaz insan, ölümsüz olamaz, ama O’nun gibi olmak için tek yol, bilgili olmasıdır. Gene modern çağa dönecek olursak, Fransız İhtilalinden sonrasının resmi dini olarak ortaya çıkan Akıl Dini ve Akıl Tanrıçası (Culte de la Raison) insanın aklıyla, bilgisiyle, düşüncesiyle, tanrılaşmasını kurumsallaştıran bir anlayışın ürünüydü. Bu olaydan iki yüz sene önce Christopher Marlowe, yazdığı Doktor Faustus adlı eserinde oyunun kahramanına “Eğit aklını ve sen de bir Tanrı ol” dedirtir. 20. yüzyılın önde gelen yazarlarından Elias Canetti, altmış yıllık bir ömrün çok kısa olduğunu, insan hayatının üç yüz sene olması diler, böylece elli yılı çocukluk ve öğrencilikle, elli yılı dünyayı tanımak ve öğrenmekle geçirmek mümkün olacaktır, sonrasında herkesin iyiliği için yüzyıl çalışmak gelir, nihayetinde de bilgelik içinde yaşamak ve yönetmek için yüz sene daha ister. Öğrenmek ve bilmek hayatın en büyük amacı haline gelince, insan (ta en başından beri içinde sakladığı) tanrı olma hevesini açığa vurur böyle. Canetti bile sonsuz yaşam isteyemiyor ki Tanrının en önemli niteliği budur zaten, o zaman ikinciye, bilgiye talip oluyor kişi, her şeyi bilmeye. Ancak bu şekilde denk görebiliyor kendisini ötekine.
Kendime baktığımda, bana yakıştırılan kibrin, aslında onlarla aynı kategoride değerlendirilmekten yılandan kaçar gibi kaçınmaya çalışsam da modernlerin lanetiyle damgalanmaktan farklı olmadığını görebiliyorum. Ortalık tanrı müsveddesinden geçilmiyor ve herkes kendini bir bok sanıyor. Ben de kitaplara, muhakememe, anlama, kavrama ve ifade gücüme sarılmış, onları kendime alet/araç olarak kullanacakken, tam tersi, alnımı bu dediklerime, yani kendi kendime dönüp yere sürüyor, secde ediyorum. Kim kimi kullanıyor doğrusu gelmiş olduğum bu noktada hem şaşırıyor, hem de garip hissediyorum kendimi: Benden cahilleri, aptalları, budalaları görünce böbürleniyorum, şişiniyorum; aksine –nadiren de olsa- daha zeki, anlayışlı, bilgili birini görünce de uzak duruyor, içimden de hasetle doluyorum. Tanrı(sal) olamadığımı bana (aynı öğelere, ama daha üst düzeyde niteliklere sahip olarak) gösteren kimselerden nefret etmek de kibrimi yaralıyor.
Doktor Faustus, oyunun sonunda ne yaptığının farkına varır:
“Ah, keşke hiç görmeseydim Wittenberg’i, kitap okumasaydım – yarattığım harikalara tüm Wittenberg tanıktır, hatta tüm dünya. Bu yüzden Faustus, Almanya’yı da, dünyayı da yitirdi; cenneti de! Cenneti; tanrı katını, kutsanmışların tahtını, mutluluk ülkesini, artık sonsuza kadar cehennem de yaşamalıyım. Cehennemde, ah, sonsuza kadar cehennemde!”
Annem, sıklıkla, “sen doğduğunda ne iyi çocuktun, ben seni böyle büyütmedim, seni Dostoyevski böyle yaptı.” der.
Kusura bakma anne. Benim için dua etmeyi de ihmal etme.
Not: Bu bir tövbe yazısı değil, sadece bir ağıttır.
daha bugün işyerindeki bir olay yüzünden suratımı asıp sinir içinde otururken "acaba ben kibirli biri miyim" diye düşünmüştüm. artık biliyorum: değilim! sırf bunu gösterdiğin için bile dua edebilirim sana:)
YanıtlaSilherşeyi bilmek için mi çabalıyorsun? bilince ne elde edeceksin veya ne elde ettin? sonra ne olacak ya da olmasını bekliyorsun? birilerinden az veya çok bilmenin ne önemi var?
YanıtlaSilhavan kime?
JoA,
YanıtlaSilannem dua etsin, yanında seninkinin de kabul edilmesini tabii ki dilerim :)
aheste,
bu yazı;
herşeyi bilmek için çabalamanın sonunda hiçbir şey elde edilemeyeceğini, zaten bir şey de elde edemediğimi,
sonrasında benim için iyi ve olumlu hiç bir şey olmayacağını veya olamayacağını,
birilerinden az ya da çok bilmenin hiç bir önemi olmadığını, dolayısıyla mutluluğa ve huzura katkı sağlamadığı üzerine yazılmıştı.
Bir "hava atma" olarak ele almana şaşırdım. kibir üzerine bir ağıttan ibaret okudukların.
"kibirlisin" aşağılayıcı bir laf, oldukça ironik aslında, değil mi?
YanıtlaSilpusarık,
YanıtlaSilkesinlikle haklısın, "bir bok değilsin ama öyle hal ve hareketlerin var, seni gidi balon" gibi açılımı var "kibirlisin" demenin.
aynı şekilde, "kibirliyim" demek de acıklı sanırım, diğeri kadar ironik.
herkes yorumunu yazsın, en son ben yazacağım.
YanıtlaSilkibir mi?
tanımıyorum:)
kibir mi?? bence bende bile senden çok vardır..yani o kadar yok virgiliusta...şahsını tanımıyorum ama yazılarında kibir okumadım ben bugüne kadar..keyif okudum..yeni bir bakış açısı okudum...bazen öfke bazen neşe okudum ama kibir okumadım..hiç kibirli bir adam yazmamıştı onları..ya sen değildin yazan ya da kibirli olan sen değilsin kararı sana kalmış...
YanıtlaSilcennetle ilgili yazında dileğinin bana anlattığı şu; insanlıktan çok tanrılık ister gibisin. cennet konusunda basit düşünmüşsün.
YanıtlaSilhavan kime derken sadece kinayeydi.
Gregor,
YanıtlaSil"Kibir = Tanrılık İddiası" temalı bu yazıdan sonra derim ki sana, kibirle işin olmaz, hem sen zaten tanrıyı da tanımıyorsun :P
sakazen,
neyin kimde çok, kimde az olduğunu bazen kendimiz için konuşurken kendimiz bile bilemeyebiliriz değil mi? Böylesi bir nefis muhasebesi bu işte.
aheste,
cennetle ilgili yazı da, öteki linkteki eski yazı da, tıpkı bu postaki içerik gibi "kibirin (zımnî) tanrılık iddiası ile aynı şey olduğunu" vurguluyor.
yutub alıntısının üstüne doğru dördüncü satırda bunu açıkça yazmışım.
blog dediğin özel hayatın kamuya ifşa edilmesinden başka bir şey değil, ama blog zırvalarını kaleme alanların ne karaladıklarını okumak zorunda değilsin. insanların ne demek istediğini anlamak zorunda da değilsin. hele anlamadığın konuda yorum yapmak zorunda hiç değilsin.
Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilpeki.
YanıtlaSilbende ki cahil cesareti. affedin.
Aheste,
YanıtlaSilTanrı affetsin bizi yeter.
sevgili virgilius,
YanıtlaSilpostun başlığındaki alıntı beni bir zamanlar blogumda da yazdığım bir başka alıntıya, Winterson'ın weight kitabında atlas hakkında edilen bir cümleye götürdü: "his punishment was a clever one, it engaged his vanity". kitapta, dünyayı sırtında taşımaya mahkum edilen atlas'ın winterson versiyonu anlatılıyordu. kitap benim kütüphaneme ait olmadığından elimin altında değil, ben de tam hatırlayamadığım o alıntıyı webde aradım ve bu sırada bir blogda şu cümleye rastladım :"Proust notes that a reader will get out of a novel only what is within himself." :) yani rastlantı diye birşey yoktur galiba..burada romanla sınırlı kalmazsak ve bu bakışı bilgi konusuna da yayabileceğimizi düşünürsek (allahım halen kafamı toparlayabilen bir insan değilim) ..sen düşün işte, irtibatlayabilensin madem :)
kibrin bilginden gelmiyordur yani...eğer gerçekten kibirliysen tabii.
(bir de varoluş muhakeme ile kavranamayacak kadar muazzam ve karmaşık zannımca)
naçizane fikrim, insanın descartes gibi daemonları varsa, güçlü bir tanrı inancı da olmalıdır. ki o da sende vardı yazılarından hatırladığım :)
bilinçsiz akış tekniği ile yazdım :p
sevgiler,
vildan
Vildancım, (hohohoho samimiyete bak),
YanıtlaSilBabil Kulesinin inşa edilmesi ne kadar rastlantısal bir eylemse, bilgi ve zihinsel yetkinlik sahibi olabilmek de o kadar tesadüfi bir sonuç.
Babil Kulesi nasıl tanrı katına ulaşmak için bina edildiyse, bilgi ve zihinsel faaliyetler de aynı amaca, tanrı ile aynı dereceye erişmek için kazanılır.
Yani kibir ve bilgi, bu açıdan bakıldığında yumurta-piliç ilişkisine sahip olarak ele alınabilir. Ayrıca Proust'un veya Winterson'ın benim düşüncelerim yanında esamesi bile okunmaz! Seni seviyor, hatta sesini duymayı özlemiş olabilirim ama gururumu bu ölümlüleri bana karşı argüman gösterip de rencide etme lütfen!
ben de bilinçsiz zıplayış tekniği ile yazdım :P
Sevgiler.
kibirsiz bir sen, sen bile olmaz yav. Ben seni boyle seviyorum
YanıtlaSilo my god!
YanıtlaSil(sana diildi virgilius, bu da benim ağıdım) :p
sevgiler
polente,
YanıtlaSilöteki türlü daha çok severdin belki, ama hayal dahi edemiyorsun alçakgönüllü bir oğuz'u :)
beni sevmeye devam et, ben de seni çok seviyorum :)
(Messi kartım hala gelmedi... sana/size sevgimin süregitmesi için, kartı belkiyorum cicim.:P)
vildan,
ha şöyle, yola gel :)
hiç bilenle bilmeyen bir olur mu virgilius hocam. bilmeye çalışan kendisi için mi bilecek, başkası için mi bilecek değişebilir başta da, bildiğinde kendini biliyor.
YanıtlaSilbir de dörtlük patlatayım bu kadar ukalalığın altına;
yedi derya sohbetini bahri umman anlamaz
ilmi ledün manasıdır, ahmak olan anlamaz
küntü kenzden ders okursun, cahil ondan ne anlar
gözü kör kulağı sağır, bibaserler anlamaz
hızımı alamayıp;
bilenler bildim demez, erenler erdim demez, sırrı, sırrullah bilir.
de yazarım.
kibir mi? ben de tanımıyorum!
gregor yazsın, ben bir daha yazacağım :))
ha bir de, linkleriyle birlikte yazıyı tamamen okumak takriba 1 saat falan sürdü. bir performans düşüklüğü görüyorum sende. bunu da hatuna bağlamayacaksın herhalde.
YanıtlaSilBiliyor musun kuzum ben hayatta iki insana çok imrendim onların yerinde olmak istedim. Birincisi çok okuyan insanlara, ikincisi senin gibi annesi -babası- olanlara.
YanıtlaSilAnnene bir kez daha hayran kaldım ( söyledikleri çok doğru bütün suç Dosto da ) İstanbula gelirsem o tatlı kadınla buluşup bir çay içmem konusunda bana yardımcı olursun de mi?
Biliyorum ki annen beni reddetmeyecek kadar yüce gönüllü bir insandır. :)
Mavi salondak kısa bir sohbetimize istinaden şunu söyleyeyim, Samsa senden daha kibirli. :)
Evli adam,
YanıtlaSilbu bakış açısı meseleyi harika özetliyor üstadım: "Kendini bil." Socrates amcanın vıdı vıdıladığı bu söz ile, benim araç - amaç olarak ele aldığım bilgi ve bilimum insanî katkıyı bu şekilde özetleyebiliriz sanırım. Bilginin neye hizmet ettiği önemli.
Gregor'la bir bira için en iyisi, birbirinizle tanışmanız ufkunuzu açabilir :)
Ayrıcana, performans düşüklüğüm de, evet, hatun yüzünden, bana sımsıkı sarılmasını özledim, hasretinden kafamı toparlayamıyorum...
[zaten emel de yazmıyor artık, benim hatun'dan başka kimseler bakmaz oldu yüzüme :P]
sarya,
anne-baba konusundaki talihim, tanrının benim gibi bir adamı ancak öyle iyi bir ailenin eğitmesiyle insan içine çıkabilecek hale geleceğimi bilmesinden ileri geliyor. Yoksa bu halimi bile arardınız, benden gerçek bir manyak çıkardı. [kuzucum, "ne varmış senin halinde?" diye bana sorma, gregor'a sor, o anlatır sana.]
Anneme seni nasıl anlatıp takdim edeceğime dair hiç bir fikrim yok :)
- anne, seninle tanışmak isteyen biri var.
- kim?
- bilmiyorum.
- sevgilin mi?
- hayır, manyak mısın, hatunla seni ne diye tanıştırayım anne?
- o zaman kim bu?
- valla bilmiyorum, senden bahsettim.
- ne dedin ona?
- yani ona değil de, internette bir sayfam var, kendimi anlatırken senin de lafın geçiyor arada bir.
- ne anlatıyorsun ki? senden iyi bir şey de beklemiyorum ya, kim bilir neler yazıyorsundur.
- yok ya, bu kadın senin hayranlarından.
- hiç inanmıyorum sana.
- ben de onları anlamıyorum, senin gibi bir kadına neden hayran oluyorlarmış. anlattığım şeylerei bilsen, o hooo...
- dişlerimi anlattın mı?
- dişçiye gidp 27 porselen diş yaptırdığını mı? yoo, altmışından sonra mankenliğe niyet ettiğini düşünmelerini istemem.
-dizlerim acıyor zaten, podyumda da yürüyemem ben. hakikaten, kimmiş bu?
- anne, sana şu kadarını söyleyeyim, turistik gezi yapsak senden iyi para kazanırım valla.
- bana bak, o ne biçim laf.
- yok yani, müze anlamında.
- sen düşersin elimeeeeee...
:))) Çok iyisin virgiliüs. Yorma kendini bu kadar ben izah ederim.
YanıtlaSilO halde kızlarımla beraber yapacağım bir İstanbul gezisinde Sevgili anneni görmek beni mutlu edecek.
virgilius, bi' de tevazuyu abartan tipler var. ben aştım, oldum, pişdim havalarında, dudaklarında yanpirik bir gülümseme ama onu kutsal bir işaret gibi taşırlar böyle. herkese karşı mütevazı. bence asıl günahkâr onlar. zira kibirlinin tanrısı onlar.
YanıtlaSilayh öfkelendim bak!
sevgiler:)
Kibirse kibir kime ne !
YanıtlaSilSindar.
Bir haftadır linkleriyle beraber şuradaki 3 yazıyı düşünüyorum, demek istediklerim var, diyemiyorum. Bari şu kadarını yazayım da yakamı sıyırayım bu işten.
YanıtlaSilgecikme için özür dilerim.
YanıtlaSilaglea,
estağfurullah dilencileri, 'harbi kibir abidelerinden' çok daha sinir bozucu, katılıyorum :-)
Sindar,
Ama bu tamamen 'içsel' bir şey, yani 'başkasına giren çıkan ne?' yaklaşımı doğru mu sence? Hepimiz kendimize karşı sorumluyuz zaten.
not: haziran yaklaşıyor, sene-i devriyeye az kaldı :)))
Müge,
inan bana karın ağrısıyla yazıldı bunlar.
çok nadir yaptığım birşeyi yapıyor; yorumları okumadan yorum yazıyorum. olsun.
YanıtlaSil"ilim kendin bilmektir" ya, budur sizdeki mirim. ne kibriymiş! boşuna mı heyranınızım yav.
(yorumları sonra okuyacağım mutlaka. ama gregor tuzak kurmuş sanırsam.)
(gregor'un tuzağı öyle çarpıverdi gözüme, sağdaki mavi zımbırtıyı aşağıya doğru çekerken. valla billa okumadım yorumları henüz.)
YanıtlaSilMetin Bey,
YanıtlaSilDeğil işte, kendini değil, kendindekini bilmek belki, ama o da hayra alamet değil :)
ayrıcana, yorumları okumadığınıza inandık da, o mavi zımbırtıyı aşağıya çekerken bunca yorumun arasında neden gregor'unkini gördüğünüz zaman duraksayıp ona ayrıcalık tanıdınız, bunu anlamadık efndim :)
(tekrarlanan yorumları sildim.)
bu değerli malikânenin ondan da kıymetli sahabısı us beyciğim,
YanıtlaSilı'ııh. cevabınızı görmezden duymazdan geliciim. sizi, kendini bilme ilminin ocağına odun taşımış bir derviş olarak gördüğümden adım gibi eminim. ayrıca, kendindekini bilmek, kendini bilme kümesinin bir elemanıdır efenim.
(gregor'un yorumu göze çarpmayacak gibi değildi de ondan gözüme çarptı. hınzırcaydı. elbette bu demek değildir ki dîger yorumlar sıradan. asla. sizin malikânenizin bahça kapısından içeri düz, renksiz, zekâ seviyesi düşük yorumların girdiğini görme ihtimali, benim yılmaz özdil olma ihtimalimden bile daha düşüktür.)
Kibir mevzusunda abidesi dikilecekler dalında firavunla yarışabilecek raddede, egosu fazla semirmiş insanlarla yaşadım uzun süre. O yüzden kibri iyi tanırım ve kibrin tatmin olmamış insanların kanına sirayet etmiş, ona acizliğini unutturup enaniyetini devleştiren biçare hastalık olarak bakarım. Senin yazından sonra bu tanımı bu kadar da kendi adıma netleştirdikten sonra kendimdeki tatminsizlik nedir acaba diye sordum kendime. Biliyorum ki tevazu ehli görünüp kibir abidesi dikilecek kadar olmasa da ben de o hastalıklılardanım.
YanıtlaSilBilgiye olan kutsal inancımı besleyen her yeni şey, etrafımda beğenmediğim ve fikrine itibar etmediğim insan yığınlarına sebep olduğunu fark ettim zamanla. Nefsime zor gelebilecek eleştirilere de kulaklarımı tıkar, hatta bulunduğum ortamda hep en güzeli, en doğrusu, en iyisi olduğuma inanır ve bunu her fırsatta dolaylı da olsa dışa vurur oldum. Tenteneli bir perde arkasında olsa, müspet bir hal sergilemese de bu kibir değil de ne? Tatminsizliğim ne bilmiyorum ya da biliyorum da kibrim bunu seninle paylaşmama engel oluyor belki ama; iyi biliyorum ki kibrim sana olan hayranlığımı ve kıskançlığımı dinlendirmeme engel olabilecek kadar da büyük değil.
Sevgiler Emel
Metin Beyciğim,
YanıtlaSilGördüğünüz üzere siz benim itirazımı görmezden gelirseniz ben de sizin ısrarınızı yok sayarım. Böylece hem keller hem fodullar birbirlerini ağırlamaz olurlar :)
emel,
kibir ve özgüven arasında ince bir çizgi var. kibirin karşıtı alçakgönüllük, kanaatimce sürüngen olmak demek değil. Ayrıca ben kendi şiirimi yazdım, müziğin her çeşidini notalara dökebilirsin ama kimisi Vivaldi, kimisi Slayer olur. Senin şiirin kendine göre olacaktır.
İltifat için teşekkürler.
kibirin dört nedenini yazdığın noktada.. eksik dedim.. bir de bilgi var..
YanıtlaSilsonra arkası geldi..
bilgi.. "merak kediyi öldürür.. ama bilgilenmek tatmin eder".. den..
"bilmemenin kutsanmışlığı"na kadar geniş bir yelpazede ele alınabilirse de..
giderek daha az rastlanılan bir kibir türü olsa da.. kibir kibirdir işte..
tek zararı olabilir.. diğer bilenleri tanıma fırsatını kaçırmak.. ama bilgi bilgelikle beraber değilse.. zaten diğerlerine kimin gereksinimi var.. hoş bilgeysen de.. diğerlerine kimin gereksinimi var..
bir de..
demek.. elalem.. iki yorum yazan ve alkışı bol bi elalem..
hıhı evet..
atalet..
Atalet,
YanıtlaSilJoA ile aramı bozdun, seni hiç afetmeyeceğim.
yarım ağızla "hoşgeldin."
joa halen yorum yapıyor sana.. onun pek arası bozulmuş gibi görünmüyor..
YanıtlaSilsenin de inadını kırmanı dilerim..
amacını aşan bir biribirini bulan ve sevinen insan yazısına fazla tepki vermedin mi sence de..
beni affetmene gerek yok zaten..
ama joa ile karşılıklı yoerumlaşmalarınızı okuyunca..
bence kendini de keyif aldığın bir blog dostluğundan uzak tutuyor oldun..
önce kendini affet..
bi de..
çok ciddiye alma hayatı derim..
derim evet..
ne olsa bir kafede yan masada oturan teyze olma ihtimalim yüksek =)
hem de..
evet okudum o dediklerinin çoğunu ve daha fazlasını ve düşündüm sırt üstü savaş alanında yatanın ne hissettiğini de.. başka kahramanları da.. kimini de hayatımdan insanlarmış gibi benimsedim.. hatta.. o felsefelerine ihanet etmek sanki onların üzmek gibi gelir bana..
yani evet sana boşuna havayı hareket ettiriyorsun virgilius..
ama sen yapıyorsun bunu..
bana kabahat atma hiiç.. diyebilirim.. kafede yan masadaki tombul ya da değil teyze olarak..
sonuç..
sen bilirsin.. ama değmez bu kadar keskin sınırlara ve kısıtlamalara..
atalet..
TANRIM LÜTFEN DÜŞÜNME YETENEĞİMİN EN AZINDAN YARISINI AL.samsa için sen zaten tanrıyı tanımiyorsun dedin,senin tanışmış olabileceğini düşünüp,dileğimi tanrıya iletirsin diye burda yazdım,şimdiden teşekkür ederim.
YanıtlaSilHüseyin Usta,
YanıtlaSiloradan bakıldığında posta güvercinine benzeyen bir halim mi var hocam:)
Kendisini biliyorum ama henüz tanışma fırsatı bulamadım, tanışacağımız zaman ele alacağımız çok farklı konular olacağına da eminim, dileğini iletmek aklıma gelmez sanırsam :)
atalet,
YanıtlaSilşayet "yan masada oturan teyze" iseniz, bunca tafrayı bir kenara bırakıp (bir tabak elmalı kurabiye de ikram ederseniz) dünya tatlısı bir beyefendi haline dönebilirim sizin için :-)
gerçi atalet için bir ilk olacak.. ama =)
YanıtlaSilneden olmasın..=D
söz vermiş sayıyorum =)
fırınla buluştuğum anda.. bana düşen bölümünü yerine getirip.. haber vereceğim..=)
Kullanilsin (aleyhime delil olarak). Normalde bir bloga -hele sizinki gibi okuru bol ve sadik bloga- ilk defa yorum yazmakta fazla tereddut ediyorum, cekingen kaliyorum, ama bu yazinin konusuna karsi duramadim.
YanıtlaSilKibir, bilgi ve bilgiyle elde edebilecegimizi/edecegimizi dusundugumuz guc, evet hepsine katiliyorum. Bir nokta var ama, yazinin sonundaki notu yazarak kibirden vazgecmemis oluyorsunuz, hatta bu yaziyi yazarak kibrinizi kullanarak bile kendinizi alkislatarak kibirlenmis olmuyor musunuz sayin Virgilius? Degistirilemez bir ozellik oldugu icin mi? Yoksa tanrilik ulkusu, bilgi ve bilme istegi kibir olmadan da olur gibi geliyor bana. Ve onlar kibir gibi gunah da degil.
Bir de, elma hikayesindeki "iyiyle kotuyu bilerek Tanri gibi olma" kismini ilk defa duyuyorum, cok vurucu, tamamlayici ve bilinclendirici oldu benim icin, tesekkur ederim.
tav(ş)an,
YanıtlaSilBir grafiti anımsıyorum, "eskiden kibirliydim ama artık tamamen kusursuzum" şeklinde. Sigara bağımlılığı gibi bir şey değil ki bu, bırakılabilsin... Sigara bile bırakılamazken, kibirli olmayı nasıl "bıraktım" şeklinde bir kenara koyabildiğimni iddia edebilirim?
"tanrilik ulkusu, bilgi ve bilme istegi kibir olmadan da olur gibi geliyor bana. Ve onlar kibir gibi gunah da degil." buyurmuşsun, ton balıklı-mısır konserveli- kıyılmış domatesli yemeğimin ardından o kadar çok çokokrem kaşıklamışım ki, midem bulanırken alıntıladığım bu pasajı anlamadım.
son olarak, Kitab-ı Mukaddes inanılmaz zevlidir, ne cevherler var orada bilsen...
(merak etme, talisman'ın blogundan transfer olan çok kişi var buraların takipçisi olan. yalnız değilsin.)
Biraktim demesini beklemiyorum kimsenin, ama birakmaya calismak niyeti yok o cumlede sanki demek istemistim. Kibrin farkina varmak ve kibirsiz olmaya calismak azalmasina yol acabilir en azindan diye dusunuyorum.
YanıtlaSilBuyururum ben oyle arada. Buyurganlik olmasin diye "gibi geliyor bana" bile demisim ama yaranamamisim (Talisman'dan bir nevi referansim oldugu icin hemen samimiyete yatiyorum). Demek istedigim, bilgi ve bilme istegi kotu seyler degil ve illa kibre yol acmak durumunda degiller. Yani herseyi merak edebilir, nasil islediklerini, ne olduklarini bilmek isteyebilir ve ogrenmeye, anlamaya calisabiliriz. Bu cabanin sonucunda bir dolu sey ogrenebilir, anlayabiliriz. Ama elde ettigimiz bilgilerle boburlenmesek de olur, bu bilgiler veya bilme istegi degil bizi kibirli olmaya iten. Hani herseyi merak eden, bilmek isteyen ve bu istegini gerceklestirmeye calisan insan ille kibirli olmak durumda degil demek istiyorum (Valla kendimi temize cikarmaya calismiyorum. Sadece ikisi bir degile vurgu yapmak istemisim dun gece nedense; sen ikisi bir de yazmamissin ama).
ve tavşan evet.