31 Mart 2010 Çarşamba

Mim Cevaplarım Bile Efsane Olmaya Aday... (a.q.)

Angkor Wat’a gittiğini öğrendiğim andan beri gıcığım Gökhan’a. Usta dedik, üstad dedik, bağrımıza bastık el üstünde tuttuk, sonra ne oldu? Herif beni hasetten çatlatma nesnesine dönüştü, bir de utanmadan yazıyor maceralarını. Bir de mim yollamış utanmadan, sanki akide şekeri dağıtıyor da “seni de unutmadım virgilius” demeye getiriyor, ulan Angkor Wat’ın avlusunda dolaşır ve hayatın anlamı üzerine düşünürken bir kere olsun aklına geldim mi?! Türkiye’ye dönünce beni hatırlaman doğal, zaten sana bira borcum var, ama sıkıyorsa A.J. Toynbee ’nin “uygarlık şaheserleri dediğimiz dev anıtlar, aslında erki/iktidarı elinde bulunduran bir avuç kişinin binlerce insanı bu uğurda silah zoru veya açlık tehdidiyle köle gibi çalıştırmasıyla ortaya çıkan ahlak düzeyi son derece düşük bir eylemin sonuçlarıdır.” sözünü, o avlusunda yürüğün Angkor Wat ile 20.yy. Kızıl Kmerleri - Ölüm Tarlaları bağlamında tefekkür ederken aklına gelseydim ya!









Neyse, işte gıcık olmaya başladığım bu adam beni mimlemiş; mim de mim olsa bari, konusu: “hayatınıza dair yedi şey yazın.” Bu nasıl bir mim başlığı, blogun tamamı hayatımdan kesitlerle dolu zaten. Bunların arasından yedi tane mi seçeceğim? Bir başkası olsa tefe koyup çalardım ama, saydırdığım bunca lafa karşın hala üstad ve ustadır Gökhan benim nazarımda, biraz geveleyeyim konu hakkında. Gökhan’ın yazısını Cuma günü okumuştum, cumartesi günü, yani ertesi gün şöyle geçti:



1- Sabah uyandım, duş tıraş sonrası kahvaltı için evden çıktım. Hafta sonları, izin günlerim ve tatiller dair her gün sakal tıraşı olurum, kendimi eve kapatıp burnumu kapıdan çıkarmadığım günler hariç sakallı halime dayanamıyorum. Benim metroseksüalitem bundan ibaret. Peki neden kahvaltı için sokağa çıktım? Beş yıldır kendi evimde yaşayan biri olarak bir kere olsun ne yumurta kırdım da yedim, ne de başkaca bir şey pişirdim. Makarna yapmasını bile bilmem. En fazla çay, kahve. Hayatım dışarıda yemekle geçiyor, evimin civarındaki tüm cafe-restaurant-lokantalarda tanırlar beni, mutfakta geçirilecek zamanın (tıpkı uyku gibi) bir insanın en büyük zaman kaybı olduğunu düşünmüşümdür hep.



2- Kahvaltımı yaparken kitabımı da açtım, bir yandan yedim bir yandan da okudum.

“Toparlarsak, kanser hastalarının yüzüne söylenen ve hastaların kendilerinin de işlerine gelen yalanların hepsi, ileri sanayi toplumlarımda ölümle yüzleşmenin ne kadar zorlaştığının ölçüsünü verir aslında. Ölüm artık, incitici biçimde anlamsız bir olay şeklinde değerlendirilmekte olduğundan, yaygın biçimde ölümle eşanlamlı sayılan bu hastalık da, mutlaka etraftan saklanması gereken bir musibet olarak yaşanmaktadır.”



Yukarıdaki satırların altını çizdim, bir ok çıkartıp sayfanın tepesine ‘Aries, Batılının Ölüm Karşısında Tavırları’ notunu yazdım. Kitap okurken ayraç ve kalemim daima yanımda olur, önemli bulduğum satırların altını çizer, kenarlarına notlar alırım. Sonra bunları ukala dümbeleği gibi sağda solda satmaktan narsistçe bir zevk alıyorum. (Bakınız bir alttaki blog yazısı.)



3- Kahvaltı sonrası eve döndüm ve biraz FIFA oynadım, blogları kurcaladım, haber okudum, porno seyrettim. Evi toparlayıp kuru temizlemeye götürülecek gömlekleri ayırdım. İş yerimdeki bilgisayara Perşembe günü bir arkadaşım Sid Meier’s Civilization III yüklemişti, yıllar sonra büyük bir özlem duyduğum bu oyuna kavuşmuş oldum böylece. O kadar özlemişim ki, içim titremeye başladı, kanımı coşturan bir şehvet hissiyle tekrar giyindim, sadece oyun oynamak için hiç üşenmedim, işyerime gittim cumartesi günü. Gecenin bir vakti ofisten çıkarken içimde utanma duygusu hissettim. Nefsime ne kadar kolay yeniliyordum öyle. Ama gene yaparım.



4- Evimde televizyon olmadığını daha evvel söylemiştim, senelerden beri izlemiyorum, ama hatunun evindeki digitürk’e Lig TV paketi aldırtacak kadar da Beşiktaş fanatiğiyim. Cumartesi Beşiktaş’ın maçı vardı ama hatun kişi domestik bir sorun nedeniyle beni eve almayınca, ben de kös kös somurttum. Beşiktaş’ın maçını izlemezsem bir hafta kendime gelemiyorum. Acısını da tüm uyuzluğumu yansıtıp çıkartırım!



5- Pazartesi günü işyerinde katıldığım toplantıda yüce ve koca müdür bir ara bana dönüp “tevratta veya incilde bu duruma göre bir anekdot var mı, varsa söyle” diyerek pis pis sırıttı. Kendisine siparişle kıssadan hisse veremeyeceğimi, doğaçlama olarak aklıma geldiğinde de söylediğim cevabımı verdim. Gerek islam, gerekse diğer dinler hakkında eşek yüküyle kitap okudum, dindar biri olmasam da dini inancı sağlam bir adamım. Lakin kendimi dini bir metinle ifade edecek olduğumda ya Kitab-ı Mukaddes’e ya da Hindu metinlerine başvuruyorum. Kısaca benim din dilim kesinlikle İslam değil. (Ama yanlış anlaşılmasın, elhamdülillah müslümanım:P )



6- Dün annemi tüm yol masraflarını karşılayacak şekilde Halep, Humus ve Şam gezisi için Suriye’ye gönderdim. Giderken “Allah razı olsun, sayende hep merak ettiğim Şam’ı ve Emeviyye Camii’ni göreceğim, ama bari bir de fotoğraf makinesi verseydin yanıma, ben de çekseydim gördüklerimi” dedi. Kadınları memnun etmenin nasıl bir hayal olduğuna dair somut bir örnek bu, ben de ona “anne, git, etrafa dikkatle bak, kafanın içinde tut gördüklerini. Gezilerde çekilen fotoğraflar geri dönüldüğünde ötekilere şuraya da gittim, orada şunu da yaptım deme gösterişinden başka bir işe yaramaz. Ayrıca biliyorsun ki benim de fotoğraf makinem yok. Fotoğrafa inanmıyorum ve [I don’t believe in photograph] bir yemeği yedikten sonra, tekrar tekrar o yemeğin fotoğrafına bakarak aynı lezzeti alamazsın diye düşünürüm. Bu gezinin tadını gezi müddetince çıkar. Şam Emeviyye Camiinde de benim için dua et, Allah oğluma akıl versin de” diye cevapladım.



7- Âşık olduğum, üzerine titrediğim, kendisine karşı hayranlık beslediğim, onunla beraberken 1,5 yıldır hiçbir iri göğüslü sarışına meyletmediğim, sevgimin yanında en az o ölçüde saygı duyduğum hatun, geçen hafta tutuştuğumuz şiddetli bir kavga sırasında (ilişkimizde yaşanan ya ikinci ya üçüncü tartışmaydı bu) “çok kolay vazgeçiyorsun değil mi?” diye sordu. Tavrımdaki katı ve kestirip atma havasından ötürü söylemişti sanırım bunu. O’ndan vazgeçmiş değildim, aklıma bile gelmemişti o sırada, ama evet, bu tespiti çok doğruydu: İnsanlardan çok kolay vazgeçebiliyorum. Çok çabuk silebiliyorum. Kendime o kadar hayranım ki, sevgimi hak etmediğimi hissettiğim anda karşımdaki insan duygularımı gasp etmiş gibi bir hale bürünüyorum, kendimi kurtarmak için de o kişiyi derhal buharlaştırabiliyorum hayatımdan.



Bunlar da benim hedef olup kaçamadığım mimin cevapları olsun.



Bu mim de aglea’ya, evli adam’a, birfincankahveiçinbirpenny’ye ve efsa’ya gitsin. İsterlerse alınsınlar, isterlerse üzerlerine almasınlar, bana ne :-)









Not: Gökhan'a da bu şarkıyı yolluyorum, Slayer'dan bir Kamboçya yorumu:



23 Mart 2010 Salı

"Vanity... is definitely my favorite sin." Üzerine...



Geçen hafta, bir arkadaşımla oturmuş geyik yapıyorduk, konu nereden nasıl açıldı hatırlamıyorum, Kayseri-Beşiktaş maçının ikinci yarısında sol kanattan Beşiktaş’ın geliştirdiği atağı sürükleyen genç Necip’in kendisi daha uygun pozisyonda olmasına rağmen arkasından koşup pas isteyen (kaptan) İbrahim Üzülmez’e topu aktarmasını, deli İbrahim’in de atağı ziyan etmesinden bahsediyorken, birden korku, bencillik, kendini beğenme gibi konulara atladık, en sonunda Se7en filmini ve filmin seyrini belirleyen yedi ölümcül günahı konuşur halde bulduk kendimizi. Bundan sonra da “yedi ölümcül günah” arasında, en ölümcül, en günah hangisi diye konuşmaya başladık. Hepsini tek tek saydık, ayrı ayrı ele aldık, fakat tek bir tanesi vardı ki, her defasında ya özünde, ya da etkisiyle ötekileri içine alabilir sonucuna vardık. Saat geç oldu, ayrılıp evlerimize yollandık, ama bitmedi kafamda bu mesele, bitecek gibi de görünmüyor hayat devam ettikçe. Kibirdi, günahların en büyüğü, arkadaşımın da “bu senin günahın” diye bana takıldığı.



Yedi Ölümcül Günah’ın çok çeşitli, üç aşağı beş yukarı birbirlerinin benzeri olsa da değişik listeleri var, gene de en genel olarak şöyle sayabiliriz bunları:



Öfke,

Açgözlülük,

Kıskançlık,

Oburluk,

Şehvet,

Tembellik,

Kibir.



Kibrin tanımını en basit şekliyle şöyle veriyor sözlük: Kendini beğenme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme, benlik, gurur. Yukarıda bahsettiğim arkadaşım gibi, başkaca pek çok insandan da kibirli biri olduğuma/ öyle görüldüğüme dair defalarca laf yemişimdir, eh, artık kendimle yüz yüze gelmemin vakti geldi sanırım.











İnsan neden kibre kapılır? Vermiş olduğum tanıma bakarak söyleyecek olursam, kişi neden kendini beğenir ve başkalarından üstün tutar? Aptalca gurur yapıp ve böbürlenmeyi bir kenara koyarsak, öncelikle kibirlenmesinin, kendisini ötekilerden büyük ve üstün görmesinin gerekçesi olduğuna inanmalı; bir özellikten ötürü büyüklenebilir kişi. Bunlar ne olabilir? Söz gelimi o kişi çok zengindir, parası ve gücüyle kendisini tanrı zannedebilir. Melek teyzemin 29 yaşındaki ifrit damadı, eğer her konuşmasına geriye yaslanır şekilde şişinerek “her insanın bir fiyatı vardır” cümlesini sıkıştırabiliyorsa, bu davranış kendisini parasından, gücünden ve etkisinden ötürü bir tanrı gibi gördüğünü anlatıyor bana. Gene de para, (Koç veya Sabancı gibi bir aileden değilse) insanı tek başına tanrı yapmaz, global bir kriz, bir deprem, bir yanardağ faciası malı da mülkü de yok edebilir. Kaldı ki, bu materyalist tanrılık iddiasında hep daha büyük, daha güçlü bir tanrı var olacaktır, Bill Gates olunmadığı müddetçe. Dolayısıyla banka hesabının sıfırlarına bakıp kibirlenen kişi asla tam anlamıyla tanrı gibi hissedemez kendini. Parayı geçtik.



Peki, yüksek bir makam, devletlü olmak? Firavun, Musa Peygamber’in “benim rabbim hayat verir, sonra da onu geri alır” sözlerini duyduğunda, aynısını kendisinin de yapmaya kudretinin olduğunu söyleyerek zindandan iki mahkûm getirtir huzuruna, birini özgür bırakırken diğerinin idam edilmesi emrini verir. Gene de, gerek Firavun’un, gerekse her şeye kadir olduklarını düşünen Saddam Hüseyin’in, Sezar’ın, Napoleon’un, Mussolini’nin ve türevlerinin sonu hep ayaklar altında ölmek olmuştur, kafası azıcık çalışan herkes o şaşanın ilelebet sürmeyeceğini anlaması gerekir. Bu da tam manasıyla uymuyor tanrılık iddiasının süregelmesine.



Daha kişisel nedenlere dönelim, fiziksel güç mesela… Bir insan düşünün, hiç kimse, hiçbir surette bileğini bükemesin. Kuvveti eşsiz, sağlığı kusursuz, bir makine kadar sağlam olsun. Kitab-ı Mukaddes’te geçen (aslanları elleriyle öldürebilen, sütunlarını iterek tapınakları yıkmaya gücü yeten bir kahraman) Sampson gibi, herkülvari birinden bahsediyorum. Daha popüler bir örnek, Alexander Karelin’in şahsında verilebilir: Tüm zamanların en büyük güreşçisi olarak kabul edilen 130 kg ağırlığında, 193cm boyundaki Rus sporcu. Sibirya’da ayılarla antreman yaptığına dair şehir efsaneleri çıkmış Karelin, on üç yıllık güreş hayatında hiç yenilmemişti. Son altı yılında çıktığı müsabakalarda rakiplerine puan dahi vermedi, evindeki salonunda 12 avrupa, 9 dünya, 3 de olimpiyat altın madalyası duruyor. Bu süre zarfında şişinen, böbürlenen biri olsaydı (-ki olmadığını biliyoruz) 2000 Sydney Olimpiyatlarında, finalde adı sanı duyulmamış bir Amerikalı velede yenildiğinde ne hissederdi acaba? Tanrı olmadığı muhtemelen. İşte, Karelin bile bir gün tuş olabiliyorsa, ne kadar acı olursa olsun salt fiziksel güç de yeterli değildir kibirlenmek için, çünkü mutlaka daha güçlüsü çıkacaktır insanın karşısına. Bunu da geçtik.



Güzellik? Çok, ama çok güzel bir insan, kendine olan hayranlığı ile (aslında her çeşit narsizm ve kibir arasında birinci dereceden kan bağı vardır) başkalarından üstün ve özel sanabilir kendini, çekiciliğiyle, güzelliğiyle bir tanrı/tanrıça gibi davranma hakkını görür kendinde. Oscar Wilde, Dorian Gray’in Portresi’nde bunu muhteşem bir dille anlatır, güzelliğine herkesin tapındığı kişi, artık içinde bulunduğu bedende tanrısal buyruklar verecek halde hayal eder kendisini. Lakin romanın sonunu anımsadığımızda yüzümüzde acı bir gülümseme belirir, ayrıca güzellik asla baki değildir: Bir sivilcenin ağzına sıçması muhtemel güzelliği, çoğu zaman geçen yıllar mahveder, çürütür. Kimi zaman da kişi en güzel, en canlı ve renkli zamanında, gözde ve popüler iken bir hastalık çıkar karşısına, Mariana Bridi gibi 21’inde kaybeder hayatını.



Buraya kadar yazdıklarımı gözden geçirecek olursam, insanın kibirlenmeye sevk edebilecek dört nitelik saydım; zenginlik, makam, fiziksel güç, güzellik. Üstelik kibir ve tanrılık ilişkisi üzerine bolca atıfta da bulunmayı ihmal etmedim, çünkü kibir, özü gereği Hz. Ali’ye ait olduğu söylenen “insanlar arasında bir insan olma” sözünde ifade edilen halin tam zıddıdır, üstün, yüce, büyük olma iddiasından başka bir şey değildir o. Kitab-ı Mukaddes’teki Hezekiel bölümünde, kibir konusunda büyüleyici bir pasaj vardır, benim gevelediklerimden çok daha yetkin bir dille ifade edilmiş:



1 RAB bana şöyle seslendi:

2 “İnsanoğlu, Sur önderine de ki, 'Rab Yahve şöyle diyor:

“'Gurura kapılıp

Ben tanrıyım,

Denizlerin bağrında,

Tanrı'nın tahtında oturuyorum dedin.

Kendini Tanrı sandın,

Oysa sen Tanrı değil, insansın.

3 İşte, Daniel'den daha bilgesin,

Kimse senden bir giz saklayamaz.

4 Bilgeliğin, anlayışın sayesinde,

Kendine servet biriktirdin,

Hazinelerine altın, gümüş yığdın.

5 Ticaretteki üstün becerilerin sayesinde

Servetini çoğalttın,

Zenginliğin seni gurura sürükledi.

6 Bu yüzden Rab Yahve şöyle diyor:

Madem kendini Tanrı gibi bilge sandın,

7 Ben de yabancıları, en acımasız ulusları

Üzerine göndereceğim.

Bilgeliğinin güzelliğine kılıç çekecek,

Görkemini kirletecekler.

8 Seni çukura indirecekler,

Denizlerin bağrında korkunç bir ölümle öleceksin.

9 O zaman seni öldürenlerin önünde

Ben Tanrı'yım diyecek misin?

Seni öldürenlerin elinde

Sen Tanrı değil, insansın.

10 Yabancıların elinde,

Sünnetsizin ölümüyle öleceksin.

Rab Yahve böyle diyor.'”

11 RAB bana şöyle seslendi:

12 “İnsanoğlu, Sur Kralı için bir ağıt yak. Ona diyeceksin ki: 'Rab Yahve şöyle diyor:

“'Kusursuzlukta örnek biriydin,

Bilgeliğin ve güzelliğin eksiksizdi.

13 Sen Tanrı'nın bahçesi Aden'deydin.

Yakut, topaz, aytaşı,

Sarı yakut, oniks, yeşim,

Laciverttaşı, firuze, zümrütle, çeşit çeşit değerli taşla bezenmiştin.

Kakma ve oyma işlerin hep altındandı.

Bunlar yaratıldığın gün hazırlanmışlardı.

14 Meshedilmiş, koruyucu bir Keruv olarak

Seni oraya yerleştirdim.

Tanrı'nın kutsal dağındaydın,

Yanan taşlar arasında dolaştın.

15 Yaratıldığın günden

Sende kötülük bulunana dek

Yollarında kusursuzdun.

16 Ticaretinin bolluğundan

Zorbalıkla doldun

Ve günah işledin.

Bu yüzden kirli bir şey gibi

Seni Tanrı'nın dağından attım,

Yanan taşların arasından kovdum,

Ey koruyucu Keruv.

17 Güzelliğinden ötürü

Gurura kapıldın,

Görkeminden ötürü

Bilgeliğini bozdun.

Böylece seni yere attım,

Kralların önünde seni yüzkarası yaptım.

18 İşlediğin pek çok günah

Ve ticaretteki hileciliğin yüzünden

Kutsal yerlerini kirlettin.

Seni yakıp yok edecek

Bir ateş çıkardım içinden,

Bütün seyredenlerin gözü önünde

Seni yeryüzünde küle çevirdim.

19 Seni tanıyan bütün uluslar sana şaştı,

Sonun korkunç oldu.

Bir daha var olmayacaksın.'”

Kibrin bir Tanrılık iddiası olduğu ve nasıl bir suç teşkil ettiği, ancak bu kadar güzel dile getirilebilir. Üstelik, kibir, üstad Al Pacino’nun buyurduğu gibi, şeytanın en sevdiği günahtır. “Vanity, is definetely my favorite sin.” (konuyla alakası yok ama bugün biri daha Al Pacino’ya benzediğimi söyledi.)









Şimdi kendime döneyim, iç aynama bakayım: Kendime yetiyorum, ama asla zengin değilim. Bir devlet kurumunda orta kademe yöneticiyim, asma asla astığım astık, kestiğim kestik, dediğim dedik değil. Fiziksel olarak güçlü kuvvetli biri olmadım hayatım boyunca, güzellik dağıtılırken de tanrı benim hakkımda “bunun dışı güzel olmasın, suratı abuz, tipi de piknik olsun, içinin ne boka benzeyeceğine de kendi karar versin” diye düşünmüş de yaratmış olsa gerek. Yani bunların hiçbirisi, kibirlenmem veya dışarıdan kibirli biri olarak görülmem için yeterli değil. Bütün bunların da bilincindeyim.



E, o zaman ne diye millet ağız birliği etmişçesine hakkımda aynı şeyi söylüyor?



Yukarıda saydıklarımın arasında olmayan, başka tür bir büyüklenme, şişinip kabarma duruşum yüzünden.



Seneler evvel, şimdilerde zırt pırt TV’ye çıkıp enteresan röportajlar verdiğini duyduğum gazeteci-yazar bir arkadaşım bana gelmiş, tematik bir dergi çıkaracağını, ilk sayının narsizm hakkında olacağını söyledikten sonra “İsmet Özel’den sonra tanıdığım en büyük ikinci narsist sensin. O’na ulaşamadım, bana narsizm hakkında bir yazı yazmanı istiyorum” demişti, dergi projesi yarı yolda kalınca yazı da benim elimde kalmıştı, bu blogun ilk postlarından biri o yazıdır işte. Çok eğlenerek – dalga geçerek kaleme almış olsam da, içinde benim hakkımda pek çok gerçeği barındırdığını itiraf etmem gerek. Daha sonraları, gene şurada yazdığım, cennetin nasıl bir yer olduğuna dair hayalimi de eklersem, mesele biraz daha netlik kazanıyor: Her şeyi, her şeyi, ama her şeyi bilen, tüm nedenleri, bağlantıları, sonuçları irtibatlayabilen, görüneni olduğu gibi görünmeyeni de idrak etmeyi başaran, kendisine hiçbir sır olmayan, muhakemesiyle tüm varoluşu kavrayıp anlamlandırabilen biri olabilmek, bu uğurda ‘kendi savaşını’ verip içini, kafasını doldurmaya çalışmak, öğrenmek, yeni bağlar ve ilişkiler kurmak benim bu hayattaki tek ve biricik gayem, yaşam amacım olarak ortaya çıkıyorsa, sonra da bunları insanlarla paylaştığımda “vaaay, bu adam çok zeki olmalı”, “hayatımda tanıdığım en ilginç insan sensin”, “en büyük hayranınım” türünden lafızlar işittiğimde de sahte alçak gönüllük gösterileri sergiledikten sonra, aslında, derinlerde bir yerde “I’m the Law!” çığlığı attığımı duyumsuyorsam, insanlar da salak değil ya, anlıyorlar bunu, “kibir sana yakışıyor” deseler de ne bok olduğumu görüyorlar demektir.



İşin tuhafı, benim gibi, bu yoldan giderek büyüklenmeyi, şişinmeyi hak ve hatta normal gibi gören, gösteren çok kimse var. Çünkü materyalist modern çağ, “bilgi kuvvettir” anlayışı ile kendine bir motto tutturmuş, bilgiyi alkışlıyor. Hâlbuki amaç kuvvetli olmak değil, mutlu olmaktır. Kuvvet ancak bir araç olabilir, eğer hedef kuvvetli/etkili olmak şekline bürünürse, hangi konu olursa olsun insanı götüreceği yer, gene kibirdir. Modern çağın nihilistik anlayışı (veya ‘insanı anlamayışı/yok sayması) nedeniyle amaç bir kenara fırlatılıp araca övgüler yağdırılıyor, bilginin her çeşidi, insanı mutlu edermişçesine yüceltiliyor. Buralara fazla girmeyelim, içinden çıkamam sonra. Bilgiye, akla, muhakemeye her zaman önem ve öncelik verildiği olmuştur, lakin aracı amaçla karıştırma yüzünden insanlar sürekli tökezlemişlerdir. Adem ve Havva’ya bakın, cennette mutlu, mesut yaşarken ne oldu da cart diye düşüverdiler dünyaya? Bilgi sayesinde Tanrı (gibi) olacaklarını düşündükleri için:

1 RAB Tanrı'nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, “Tanrı gerçekten, 'Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin' dedi mi?” diye sordu.

2 Kadın, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz” diye yanıtladı,

3 “Ama Tanrı, 'Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz' dedi.”

4 Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi,

5 “Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.”

“İyi’le kötüyü bilerek Tanrı gibi olma”, insan için baştan çıkarıcı bir ayartıcıdır. Tanrı kadar kudretli olamaz insan, ölümsüz olamaz, ama O’nun gibi olmak için tek yol, bilgili olmasıdır. Gene modern çağa dönecek olursak, Fransız İhtilalinden sonrasının resmi dini olarak ortaya çıkan Akıl Dini ve Akıl Tanrıçası (Culte de la Raison) insanın aklıyla, bilgisiyle, düşüncesiyle, tanrılaşmasını kurumsallaştıran bir anlayışın ürünüydü. Bu olaydan iki yüz sene önce Christopher Marlowe, yazdığı Doktor Faustus adlı eserinde oyunun kahramanına “Eğit aklını ve sen de bir Tanrı ol” dedirtir. 20. yüzyılın önde gelen yazarlarından Elias Canetti, altmış yıllık bir ömrün çok kısa olduğunu, insan hayatının üç yüz sene olması diler, böylece elli yılı çocukluk ve öğrencilikle, elli yılı dünyayı tanımak ve öğrenmekle geçirmek mümkün olacaktır, sonrasında herkesin iyiliği için yüzyıl çalışmak gelir, nihayetinde de bilgelik içinde yaşamak ve yönetmek için yüz sene daha ister. Öğrenmek ve bilmek hayatın en büyük amacı haline gelince, insan (ta en başından beri içinde sakladığı) tanrı olma hevesini açığa vurur böyle. Canetti bile sonsuz yaşam isteyemiyor ki Tanrının en önemli niteliği budur zaten, o zaman ikinciye, bilgiye talip oluyor kişi, her şeyi bilmeye. Ancak bu şekilde denk görebiliyor kendisini ötekine.



Kendime baktığımda, bana yakıştırılan kibrin, aslında onlarla aynı kategoride değerlendirilmekten yılandan kaçar gibi kaçınmaya çalışsam da modernlerin lanetiyle damgalanmaktan farklı olmadığını görebiliyorum. Ortalık tanrı müsveddesinden geçilmiyor ve herkes kendini bir bok sanıyor. Ben de kitaplara, muhakememe, anlama, kavrama ve ifade gücüme sarılmış, onları kendime alet/araç olarak kullanacakken, tam tersi, alnımı bu dediklerime, yani kendi kendime dönüp yere sürüyor, secde ediyorum. Kim kimi kullanıyor doğrusu gelmiş olduğum bu noktada hem şaşırıyor, hem de garip hissediyorum kendimi: Benden cahilleri, aptalları, budalaları görünce böbürleniyorum, şişiniyorum; aksine –nadiren de olsa- daha zeki, anlayışlı, bilgili birini görünce de uzak duruyor, içimden de hasetle doluyorum. Tanrı(sal) olamadığımı bana (aynı öğelere, ama daha üst düzeyde niteliklere sahip olarak) gösteren kimselerden nefret etmek de kibrimi yaralıyor.



Doktor Faustus, oyunun sonunda ne yaptığının farkına varır:



“Ah, keşke hiç görmeseydim Wittenberg’i, kitap okumasaydım – yarattığım harikalara tüm Wittenberg tanıktır, hatta tüm dünya. Bu yüzden Faustus, Almanya’yı da, dünyayı da yitirdi; cenneti de! Cenneti; tanrı katını, kutsanmışların tahtını, mutluluk ülkesini, artık sonsuza kadar cehennem de yaşamalıyım. Cehennemde, ah, sonsuza kadar cehennemde!”





Annem, sıklıkla, “sen doğduğunda ne iyi çocuktun, ben seni böyle büyütmedim, seni Dostoyevski böyle yaptı.” der.

Kusura bakma anne. Benim için dua etmeyi de ihmal etme.









Not: Bu bir tövbe yazısı değil, sadece bir ağıttır.

8 Mart 2010 Pazartesi

Neden Yazamadığım Üzerine... (veya 'Kafamı Hangi Çöp Tenekesine Boşaltsam?)

Huzursuzca açtım telefonu…

- A--llo

- Ne haber abi?

- Hmmmm, iyiyim, sen nasılsın?

- Ben de iyiyim, ne zamandır aramıyordum, bir sesini duyayım dedim.

- Duy bakalım. Var mı değişiklik sesim de?

- A-owww. Sen müsait değilsin sanırım.

- Ne için?

- Sesinden öyle anlaşılıyor… Neyse, abi bir soru soracaktım sana, bunu ancak abim bilir diye düşündüm, sen benim yol gösterici idolümsün biliyorsun.

- Abartma, ayrıca ben hep böyleydim ama senin kafana öğretim üyesi olunca dank etti.

- Eeeeee, yani. Eğer uygunsan bir sorum olacaktı.

- Kısaysa sor. Eğer uzunsa ben de seni sikerim.

- Heh heh, kısa abi kısa. Kafamı şeyedebilirsin ama.

- Tama ya öff, kıyamam ben sana. Sor bakalım.

- Herminöğtiks ne demek?

- Hı? Nasıl yazılıyor?

- Kodluyorum: H-e-r-m-e-n-e-u-t-i-c-s.

- Hermenötik… Etimolojisi Hermes’ten geliyordu sanırım.

- Mısırlı tanrı Hermes mi?

- Evet ama esas Yunan tanrısıdır bu. Biraz karmaşıktır zaten.

- Nasıl karmaşık, yoksa bu da Prometheus gibi ibnelerden mi yani? Ares, Afrodit, Hades filan gibi sabit bir mesleğin erbabı değil mi?

- Hahahahah, tıpkı Athena veya Apollon gibi, her boka maydanoz olanlardan, çok fonksiyonlu bir tanrı. Ezoterikler bayılır bu tanrıya. Nerede rastladın bu hermeneutics kelimesine?

- Az evvel dersle ilgili okuduğum bir makalede zırt pırt hermeneutics kelimesi geçiyordu, post modern hermeneutics gibi terimler var, dışarıda olduğumdan da internet filan yok elimin altında. Bilse bilse benim güzel abim bilir diye düşündüm.

- Göt herif, işine gelince nasıl da güzel abin oluveriyorum. Neyse, çok önceden okumuş kafa yormuştum bunun üzerinde, aklımda kaldığı kadarıyla Hermes Olimpus’taki tanrıların en küçüklerinden ama hem tıp, hem ticaret, hem müzik… başka şeyler de var, tam anlamıyla maymun iştahlı bir herif ama Hermes’in öncelikli görevi tanrıların habercisi olması, yani tanrılardan aldığı bilgileri insanlara, onların anlayacağı şekilde aktarması.

- Hmmm. Hermönatik bundan geliyor yani. Bunun anlamı ne o zaman?

- Yorumla ilgili bir şey ama şimdi sana uzun uzadıya anlatamam, işkembe-i kübradan sallamak da istemiyorum. Yorumlayarak gizli anlamı açığa çıkarma filan, yorum bilgisi gibi. Ama uzun bir konu, detaya girince saçmalayabilirim, en iyisi susmak. Yorum yok güzelim.

- Abi, önünde internet var mı?

- Var. (Hatta Brooke Heaven’a acımasızca DP yapıyorlar karşımda dolduruyorlar şu anda” diyemedim, adamın hem abisi hem idolüyüm, prestijim zarar görür, yakışmaz.)

- Anlattıkların çok işime yarayacak ama sana zahmet google’a hermeneutics yazıp bana söylesene.



Biraderden on kat fazla kitap okumuşumdur ama o daha zeki benden, sözüne uydum ve viki’ye bakıp kendisine anlattıklarımla çelişmeyen, ama daha detaylı bilgileri kardeşime okuduktan sonra, yaklaşık 40 dakika süren bu konuşmayı sonlandırdık. Pornoyu kapatıp düşünmeye başladım.



Önce Cebrail düştü aklıma, tanrının mesajlarını iletmekle yükümlü varlığa. (Sonra da şu yazıdaki adi karıya lanet ettim gene.) Hermes de tanrıların mesajlarını insanlara taşıyan, ayrıca birbirleriyle iletişimini sağlayan kişiydi. Haber vermenin, iletmenin, bilgilendirmenin önemi üzerine kafamda bir şeyler kıpırdadı. Zerdüşt’ün yaptığı buydu, Sokrates de, Buddha da hep haber veriyorlardı. Üstelik tıpkı Hermes gibi, kuru bir haber, sade bir bilgi değildi aktardıkları: Aslında bilgilendirirken her insanın içinde, derinliklerinde var olanı, bilinip unutulanı dürtüp harekete geçirmekti onların yaptıkları. Görülmeyeni göstermeye çalışıyordu bu isimler ve muadili olan pek çokları. “Görülmeyeni göstermek.” Bu iddialı olduğu kadar paradoksal bir ifade, çünkü eğer gösterilebiliyorsa, o şey` görülebilir. O zaman neden görülmez? Belki insanlar nasıl bakacaklarını bilmedikleri için, belki de görmeyi unuttukları için. İsa değil miydi şöyle söyleyen: Duyacak duyacak, ama hiç anlamayacaksınız, bakacak bakacak, ama hiç görmeyeceksiniz! Çünkü bu halkın yüreği duygusuzlaştı, kulakları ağır işitir oldu. Gözlerini de kapadılar. Öyle ki, gözleri görmesin, kulakları işitmesin, yürekleri anlamasın, ve bana dönmesinler. Dönselerdi, onları iyileştirirdim.' (Matta, 13:14-15) Meseleye sadece dini veya ilahî çerçeveden bakmadan da pekala gizli, saklı kalmış hazinelerin varlığından söz edilebilir. Nietzche Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün girişinde bir hazine olarak insanların varlığından haberdar olmaları için yaşadığı mağarasından inip halkın arasına karıştığını yazar. Gene dinî referans verecek olursak, bir ayet hatırlıyorum, “ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim” şeklinde. Hermes ve türevleri var olmazsa hep bir şeyler eksik kalıyor, onlar haber veriyor, hatırlatıyor, işaret ediyor. Modernizmin hümanizme (insancılığa) alkışı ve övgüsü, bu eksiklikten duyulan tuhaf memnuniyeti, agnostisizm gibi cahillik övgüsünün bir tezahüründen kaynaklanıyor. Hermesler’i yok edince insan kendini çok büyük, yüce, kudretli ve zeki sanıyor çünkü. Halbuki tüm dünya aslında bir sırdan ibaret. Hayatın anlamı ve bunun çözümü üzerinde azıcık kafa yorunca içimizi sıkıyor. Görmek istiyoruz. Bilmek istiyoruz. Anlamak istiyoruz. Kendimizi zorladığımız oluyor, ama hayır, gidebildiğimiz yer bir noktaya kadar. Bulamadığımız kapıyı aramaktan mecalsiz kalmış halde, duvarı itmeye kalkıyoruz. Goethe’ye sorulan bir soruya herifin verdiği cevap ne kadar derin:



-En büyük sır nedir?

- Aşikar sır. Herkesin önünde olan, ama hiç kimsenin göremediği.









Hermes üzerine uzun bir yazı zırvalamaya niyetliydim. Fakat aklıma birden Hermenötik kavramının çok daha çetrefilli olduğu geldi. Kardeşime gevelemeye cesaret edemediğim bir sürü şey zırvalayabilirim burada, ne de olsa benim blogum, herifin kafasını karıştırmak istemediğim için uzatmamıştım telefon konuşmasını. Lakin gizli mana ve mesajların uçuştuğu ezoterizme ve inisiyasyona dair onlarca kitap yutmuş ve ‘vay be, bu adam çok zeki olmalı, anlattıklarından hiçbir şey anlamadım’ dedirtecek kadar çok söylev vermiş de olsam, aklıma geldi ki, Aristo’nun Yorum Üzerine isimli kitabını okumamışım, bu eserin eleştirisi ve kendince yorumlamasını yapan İbn-i Sina’ın Kitabu’ş-Şifa’sını da öyle… Kendimde bir eksiklik hissettim, Aristo’nun kitabını aradım nette, İmge yayınlamış, 60 sayfalık kısacık bir pamplet. Derken sayfada kitaptan alıntılanan bir cümleye kaydı gözüm:



“İlkin ad ile eylemin, sonra da değillemenin, evetlemenin, sözün ne olduğunu, belirlemek gerekiyor.”



Bu cümleyi okuduğum anda yüzüm ekşidi. Böyle iğrenç bir çeviri olabilir mi? Kitabın bayrak cümlesi bu kadar mide bulandırıcı bir çeviriye kurban gitmişse, geri kalan bölümü nasıl da sikilmiştir diye içim cız etti; esere acıdım, okumayacağım için kendime üzüldüm. Okuyamayacağım için yeni bir şeyler de alamayacaktım kafama, yani zenginleşemeyecektim. Hermenötik birden üzerinde düşünmek istemeyeceğim bir kavram haline büründü. Artık çeviri/tercüme meselesi kafamda dolanmaya başlamıştı. Aslında çevirmen kendince bir Hermes’ti, evet, bir başkasının söylediğini, buyurduğunu, yumurtladığını, sıçtığını, bizlere anlatan, haber veren Hermes. Tanımadığımız, bilmediğimiz, kimisi binlerce yıl evvel yaşamış onca insanın tabletlere, papirüslere, parşömenlere, kağıtlara yazdıklarını bize bizim anlayacağımız dilde anlatan Hermeslerdi onlar. Üstelik lisan dediğimiz halt da, tam anlamıyla bir sembolizm öğesidir ve bu bağlamda semboller kullanarak yapılan tüm anlatım doğası gereği hermenötiğe girer, hele alfabe ve yazı hakkında biraz düşünülecek olursa varacağımız sonuçlara şaşırmamak elde değil. (Rene Guenon’dan Whitehead’e, Heidegger’a kadar bir sürü kocaman amca bu konuya batar, debelenir, üstümüzü de kirletirler.) Bu bağlamda kendinden sembolik olan bir öğenin bir de yabancı bir dilden tercümesinin yapılması, o çalışmanın imkansızlığını gösteriyor. Tercüme diye bir şey yoktur! Virgilius böyle buyurdu. Tercüme, kişinin bir dilde anladığını başka bir dile çevirmesidir. Birebir çeviri mi? Hadi len! “Bana mutfaktan su getir” cümlesini çevirmekle bu iş olmaz. Eğer bir metnin, bir kitabın çok çeşitli, çok farklı, birbiriyle tümden alakasız çevirilerine rastlıyorsak, ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Üstelik bu Hermes kılıklılar yüzünden tüm dünya tarih boyunca acı çekti, çekmeye de devam edecek. Size bir örnek: Hz. İsa, Aramice konuşuyordu. Mel Gibson’ın The Passion of Christ filmini izlediyseniz bu dili de işitmişsinizdir. (İzlemediyseniz de izleyin.) Vaazlarını Aramice verdi, ölene kadar da dili kullandı. Adamın anadili Aramiceydi yani. Sonra dağıldı Havariler dört bir yana, İsevî öğretiyi yaymaya, farklı coğrafyalarda değişik milletlerin arasına karışıp. İsa’nın sözlerinin kağıda en erkek 1. yy sonu geçirildiği öngörülüyor, yani İncillerin yazılı hale getirilmesi için yüz sene geçmiş. Üstelik hangi dilde? Yunanca. Bu arada herkes duyduğunu, aklında kaldığınca kağıda döküyor. Aradan iki yüz sene daha geçiyor, Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı resmi dil olarak kabul edecek, bu defa da Latinceye çevriliyor öğreti. Bugünkü Hristiyanlık en az üç defa tercüme edilip suyunun suyu çıkarıldıktan sonra bir de üzerine bukkake yapılan metinlere bağlı. (Konsillere hiç girmiyorum, oradaki hadise de tipik bir orgy, Edouard Henri’nin resimleri gibi.) Din reklamı yapmıyoruz burada ama Kuran başından beri Arapça kaldığından bir değişikliğe uğramamış, hep aynı. Neden? Yazılı – sözlü çevirmenler bulaşamamışlar. Hele yukarıda değindiğim Aristo’nun kitabı, çevirmen kılıklı Hermes müsvettesi Fransızcadan tercüme etmiş, Türkçeyi de bilmediğinden iyice içine etmiş! Yunanca klasiği bari Yunancadan çevirttirin bari a ibne İmge!





Şimdi, sevgili Talisman, kafam bu kadar dağınıkken, her ne hakkında zırvalamaya başlayacak olsam aklıma o haltla ilgili milyon tane şey gelir ve düşüncelerim böyle kilitlenir kalırsa, ben nasıl yazarım a.q.! Ben porno seyretmeyeyim de kim seyretsin! Zaten Müge de Hermes diyince ayakkabı markasını anlıyordur :)