Önümüzdeki hafta boyunca Ankara’da bir seri iş toplantılarına katılacağım, oval bir masanın etrafına oturan 10-12 adam gene beş gün boyunca sabah 9 akşam 5 arası tartışacaklar, konuşacaklar, birbirlerine dil dökecekler, diğerlerini ikna etmeye çalışacaklar, aralarında kamplaşmalar yaşanacak, kıyasıya argümanlarını savunacaklar, diretecekler, direnecekler ve büyük olasılıkla, her defasında olduğu gibi sonuç metni ne etliye ne sütlüye dokunan türden, tatlı su balığı nevinden orta yollu olacak. Toplantı tutanağında geçecek tek bir kelime için iki gün kavga ettiğimizi bilirim. Kurumdan İstanbul’u temsilen senelerdir hep beni gönderdikleri için eski heyecanım da kalmadı, öncesinde adrenalin yükselir, koca koca adamlarla nasıl konuşacağımı düşünürdüm, kekeler miyim, yanlış bir şey söyler miyim diye günler öncesinden canım sıkılırdı. Ama sonra anladım ki, cümle aralarına “arz etmek isterim ki”, “az evvel buyurduğunuz hususa dair bir itirazım olacak”,“takdir edersiniz ki meseleye bir de şu açıdan bakılabilir”,“tecrübe ve bilgi olarak sizlerle aynı derecede olduğumu iddia etmek haddim değil, lakin neden katılmadığımı şöyle izah etmeme müsaade edin” gibi cümlecikler koyduktan sonra istersem bu kocaman adamlara orta parmağımı göstereyim, hiçbir şey olmuyor, en genç katılımcı ve en çömez kişi ne hikmetse hep ben olduğumdan –bir de malum, gevezenin önde gideniyim- hem dikkatli, hem de tavizsiz olmam gerek. Neyse ki bu işi, yolu yordamı öğrendim.
Eski heyecanım kalmadı ama bambaşka bir gerginlik peydahlandı bende bu yüzden. Takım elbiselerimin hiç birinin içine giremiyorum a. qoyayım! İş yerinde gömlek-kravat- kazak, gömlek-kravat-hırka gibi şeylerle uzun zamandır idare ediyordum ama takım elbise giymeye üşeniyordum, bu toplantılarda ise adam gibi görünmeye mecburum. Denedim, hepsi darlaşmış kıyafetlerimin. Ben de şişmiş olabilirim, kendimle polemiğe gerek yok, sonuçta olmuyor hiçbirisi.
Gittim apar topar takım aldım kendime. Nefret ederek eve getirdim onu,üç ay sonra onun da içine giremeyeceğimi tahmin ederek.
Bir kilo kaydım var benim.
1997 senesinde 80 kg idim.
1999’da 92,
2001’de 82
2003’de 90
2004’te 78,
Yani sürekli kilo alıp veren bir metabolizmam vardı, üstelik bu oynamalara ne spor ne de adam gibi diyetle ulaşıyordum.
6 Kasım 2008’de 87 kg olmuşum.
4 Temmuz 2009’da 89,8 kg,
3 Ekim 2009’da 90,3kg,
Az evvel tartıldığımda ise 91,6kg çıktım.
Boy ise değişmiyor... Hep 1,75cm.
Ben pis bir şişkoyum.
Nutella’ya cidden çok kırgınım… Döndüğümde ilişkimizi gözden geçirmemiz şart… Belki de blogun ismini Virgiliusdiyette olarak değiştiririm.
2-Hz. İsa’nın Matta İncilindeki meşhur sözü: “Benden yana olmayan, bana karşıdır.” [12:30]
Tarafsızlık bir safsatadan ibaret geliyor insanlara. Her şeyin başında tarafsız olmak, sözü edilen taraflardan maddi/manevi bir menfaati olmamasını gerektirir. İki veya ikiden fazla erk adayı, güç odağı, büyüklük iddialısı vs. olan bir ortamda, bunların hiç birine meyletmeyip tarafsız olmayı seçen kişi eğer ‘güçlü’ değilse, yani taraflardan bir beklentisi, tercihinin kendisine bir getirisi olmayacaksa ancak tarafsızlığını hayata geçirebilir ki, işte bu bağlamda tarafsızlık, ‘bağımsızlık’ olur. Bu uzun laf salatasını kısaltıp bir daha yazalım: Güçlü olmayan bağımsız olamaz. Bağımsız olmayan, tarafsız olamaz.
Peki, bağımlı olmak nedir? Para, mevki, pozisyon, reklam, alkış veya status quo’sunu korumak için, kişinin daha güçlü odaklara ihtiyaç duyması, hatta yaltaklanmasıdır. Gazeteci bir partiye alkış tutar ki iktidara geldiğinde kendisine iyi bir pozisyon verilsin diye, öteki gazetenin yazarı hükümeti allayıp pullar ki kendisine ayrıcalıklar aksın ister. Devlet memuru bekler filanca parti iktidar olsun, falanca kişi müsteşar koltuğuna otursun: Herkes birilerine bağımlıdır bu ülkede, (ve dünyada) erk sahipleri (ve adayları) da bundan memnundur tabi, sonuçta birileri onlara tabidir. Genel kural nedir zaten, iktidar araç değil, amaçtır.
İşte, bunlardan ötürü bağımsız olan sevilmez. Üstelik hiç kimse sevmez bağımsız olabilecek kadar güçlü tarafsızları: güç odakları onlardan nefret eder çünkü kendi üstünlük iddiaları bu kişilerce kabul görmemektedir. Diğer bağımlılar kendileri gibi boyun bükmedikleri için diş bilerler bağımsızlara. Bağımsız/tarafsız kişi, hiç kimseye yaranamaz, ‘ne İsa’ya, ne Musa’ya’benzer onun hali. İçten içe bir imrenme, dışa vuran haset ve açık bir çekememezlik ile bir an evvel yok edilmesi gereken bir çıbandır bağımsız, tüm kesimlerin gözünde.
Türkiye’de yıllardır süren bir Erman Toroğlu fenomeni var. Üstelik konuklarıyla, şovlarıyla, dekorlarıyla, harcadığı parayla kavuşmadı bu şöhrete: Baklava dilim karın kasları da yok. Lig TV’de yayınlanan her maçın ardından sıcağı sıcağına Şansal Büyüka ile ekrana çıkıyor, canlı yayında iki saate yakın maçı ve gelişmeleri yorumluyor bu adam. İki koca saat, yani bir futbol maçından dahi uzun süren bir zaman aralığı, ama maçı izlerken esneyebiliyor insan, dikkati dağılabiliyor: Bu adam ise kelimenin tam anlamıyla one-man-show yapıyor ekranda, pür dikkat onu izliyor insanlar. Her TV kanalında dünya kadar benzer formatı yakalamaya çalışan kopyacı spor programı varken, Erman Toroğlu’nu fenomen haline getiren ve dokuz senedir her hafta sonu popülerliğinden bir şey kaybetmeden izleten nedir peki?
Neredeyse bütün spor yazarlarının ve yorumcularının tuttuğu bir takım varken ve (hemen hepsi o kulüplerinden para veya başka türlü imtiyazlar aldıklarından) tuttukları kulüplere toz kondurmaz, çoğu zaman o kulüp lehine savcılık veya avukatlık yapmaya soyunurken, Erman Toroğlu hiçbir güç odağına meyletmedi, tarafsızlığını korudu: Bağımsızlığı program yaptığı Lig TV’nin güvencesi altındaydı, o ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin korunaklı hissediyordu kendisini. Seneler böyle geçti. Erman Toroğlu cesurca en acımasız eleştirilerle hak ettiğini düşündüğünü (ve büyük oranda haklılık payı taşıyan eleştirilerle) herkese giydirdi.
Kulüplerin transfer politikalarıyla dalga geçti.
Teknik direktörlerin taktik anlayışlarını yerden yere vurdu.
Hakemlerin kâbusu oldu.
Futbol federasyonuna yıldırımlar yağdırdı.
Seyircileri karşısına aldı, tribünleri tenkit etti.
Kısaca herkesi kendisine düşman etti bu adam. Tüm kesimler de diş bilediler kendisine. Üstelik, dediğim gibi, neredeyse tüm tespitleri yerindeydi, hak verilmeyecek gibi değildi.
Yazının ortalarından itibaren cümleler geçmiş zaman kipinde yazılmaya başlandı. Bunun sebebi son ihalenin ardından, Digitürk’ün ‘her’ kesimden gelen baskılara dayanamayıp Erman Toroğlu’na kapıyı göstermesi. Bundan böyle Erman Toroğlu Digitürk’te olmayacak. En son, dev ihaleyi fırsat bilen Kulüpler Birliği, çok açık olarak bu talebi Digitürk’e iletti, onlar da kabul etmeye mecbur kaldılar. (321 milyon dolarlık bir ihale insanı androide bile çevirebilir.)
Şimdi yazının başına dönelim:
1-Radikal dincilerin (sanırım İBDA-C’nindi) çok güzel bir sloganıydı, “Taraf olmayan bertaraf olur.”
2-Hz. İsa’nın Matta İncilindeki meşhur sözü: “Benden yana olmayan, bana karşıdır.” [12:30]
Eleştirilmeye gelemeyenler, gözbağcılığından, illüzyonist uygulamalardan medet umanlar, eyyamcılar, krallık taslayanlar, boyunlarındaki tasmalardan rahatsızlık duymayanlar, kandırıkçılar, yalancılar, dolancılar, bu “kral çıplak” diyen adamı nihayet alt ettiler.
Her cumartesi akşam ben maç izlerken ev işleriyle, kitabıyla, ıvır zıvırla uğraşan sevgilim, maçın hemen ardından yanıma gelirdi benimle beraber Erman Toroğlu ve Şansal Büyüka’yı izlemek için. Cumartesi gecesi eğlencemizdi bu adam bizim. Stand-up gibi bir şey…
Erman olmayacağına göre, biz de Kızma Birader oynarız artık… Hoff!
Sevan Nişanyan’ın Taraf Gazetesinden ayrılması/ ayrılmak zorunda bırakılması son dönemin en popüler medya konularından biri. Genel yaklaşımı pek çok kişiye göre küstah ve kışkırtıcı olarak nitelenebilecek Nişanyan’ın, Taraf’taki köşesinde geçmiş tarihlerde yayınladığı iki yazısında (biri bu,öteki şu) dindar kesimin kutsallarına dil uzattığı ve inançlarına saygısızlık yaptığı düşünüldüğünden gazete yönetimince fırça yediği, ayrıca yazılarının açıkça makaslandığı yazıldı kendi blogundageçtiğimiz günlerde. Sonuç olarak liberal, özgürlükçü, bağımsız ve bu sıfatların hepsinde inatçı ve kararlı olduğunu yayın politikasıyla göstermiş bir gazetenin dahi kendisiyle çelişecek tutarsız bir duruş gösterebileceğini anlamış olduk. Yazının konusu Taraf değil, o gazete zaten kendi kendisinin ağzına sıçtı bu olay nedeniyle.
Sevan Nişanyan kutsal değerlere dil uzatmış deniliyor. Kutsal nedir? Birbirlerine çok benzeyen tanımlar var sözlüklerde, kısaca kutsal; ilahi nitelikte olan, insanüstü özellikler taşıyan, dinî veya inanca konu metafizik kavramlar, eylemler, mekânlar, kişiler, nesneler için kullanılan bir sıfattır. (Ne kadar berbat da olsa bu tanım bana ait.) Tanrı her din için kutsal bir kavramdır, eskiçağ Filistin’inde ilk doğan çocuğu ateşte yakarak Molok’a adamak kutsal bir eylemdir, Kudüs İbraniler için kutsal bir kenttir, Zerdüştilere göre ahirzamanda dünyayı kurtaracak mehdi/Mesih olan Saoşyant kutsal bir kişidir, Hristiyanlar için haç, kutsal bir nesnedir. Tamamı itikat ile ilgili örnekler bunlar, çünkü kutsallığın akıl ile, duyu ile, doğa ile alakası yoktur: Bir şeyin, bir yerin, bir kişinin, bir zaman aralığının, bir olayın kutsal olduğuna inanırsa, iman ederse insan, kutsal olur. Bu cümleyi şimdi aynen ele alalım, amaolumsuzlayarak:Bir şeyin, bir yerin, bir kişinin, bir zaman aralığının, bir olayın kutsal olduğuna inanmazsa, iman ederse insan, kutsal olmaz. İki önerme arasındaki yegâne fark cümlelerin ortak fiilidir, inanmak veya inanmamak, işte bütün mesele bu. Sevan Nişanyan ‘inanmamayı’ tercih ediyor. Dili de sivri adamın, üstelik normalde ağzından bal damlıyor da kutsal değerler söz konusu olduğunda zıvanadan çıkıyor da değil, adamın tarzı o, kendisini ifade ederken alaycı, dalgacı, umursamaz ve iğneli yazıyor. Gazetede benzer üslupla kaleme alınmış farklı konulardaki diğer sivri makaleler değil de, yukarıda linkini verdiğim iki yazısı yüzünden kendisine yönetim tepki duyup kapıyı gösteriyor.
Müge iki hafta kadar önce bir post yayınladı sayfasında: Osman Hamdi Bey’in 1905 senesinde resmettiği dumur edici bir resmini koymuş, dumur olmuş bir şekilde de yorumlamış. Resme bakıldığında bir cami mihrabına yerleştirilmiş rahlenin üzerine oturan hatun kişi, kendisine secde edilmesini bekler gibi bakıyor karşı tarafa, ayaklarının altında, sanki o rahlede daha önce duran ama kadın rahleye geçince yere fırlatıp atılan Kuran-ı Kerimler var. Sanki “senden önce Allaha tapar, onun kutsal kitabını okurdum, ama artık sana secde ediyorum, benim tanrım sensin, bu kitaplar da paçavradan farksız bundan böyle” diyor sanatçı. Bunu şeriatın hüküm sürdüğü bir dönemde, üstelik devrin ileri gelen, Saray tarafından da korunan, görevlendirilen bir sanatçı resmediyor. Müge gibi herkes gayet doğal olarak “Osman Hamdi’yi nasıl timsahlara yem etmemişler, hâlbuki bugün yaşasa Salman Rüşdi gibi katl-i vacip fetvası çıkardı her köşe bucaktan” şeklinde söylenmekte haklı. O beğenmediğimiz dedelerimizin yüz sene evvel bizden çok daha hoşgörülü oldukları muhakkak. Elbette o dönemde de tepki çekmiştir bu eser, ama hem yüz sene evvel google yoktu, bilgi paylaşımı ve iletişim bugünkü gibi değildi, hem de bir şekilde korunaklı kalmış eser de, sanatçı da.
Yukarıda değindiğim Osman Hamdi Bey ve Mihrap isimli tablosu, geçmiş ile ilgili ezber bozan bir etki yaratıyor üzerimizde, yani şeriat kurallarına göre yönetilen dinci ve bağnaz bir toplumda rastlanılması bizi şaşırtıyor, “ulan yoksa bunlar o kadar da radikal değiller miydi?” diye soruyoruz kendimize. Gene de, müteakip senelerde yaşanan istiklal savaşı ve ardından kurulan modern devlette temel alınan Atatürk ilkelerinin en önemlisi laiklikti; dini devlet ve sosyal ilişkilerden ayırıp, tamamen bireysel olarak ele alınacak bir inanç unsuru haline getirmeye yönelik bir adımdı bu ve aslına bakılırsa politik veya sosyal hayatta din adına yapılan her türlü yaptırım, baskı, ceza gibi uygulamalar son planda kutsal değerleri suiistimal etmekten farksız hale geliyordu. Bu bağlamda Atatürk büyük bir cesaret ve kararlılık örneği göstererek ülkeyi laikleştirdi. “Hakikaten laik bir ülke mi oldu Türkiye?” diye sorulabilir, valla bundan fazlası olmaz. Sonuçta kutsal olduğu kabul edilen değerlerin ‘kişilere göre değiştiği’ ve her inancın kendisine iman etmiş kimselerce inanıldığı müddetçe kutsallık içerebileceğinden hareketle, ilahi kavramlar ve beraberindeki itikat çantası ‘kişiselleştirildi’ ve laiklik ülkeye yerleşti. Yerleşti diyorum ama bunca lafı geveleyip sistematik olmasına özen gösterdiğim bu uzun açıklamanın ardından, Sevan Nişanyan’a yapılan muameleyi nasıl izah edebiliriz? Kutsal değerleri hafife aldığı için memleketin en özgürlükçü, dahası bağımsız basın kuruluşunca sansürlenmesi bizi iki sonuca götürüyor:
1-Ne kadar laiklik desek, inanma/inanmama hürriyetinden bahsetsek de dinî ve ilahî olgular insanın en dokunulmaz – dokundurmaz köşesini oluşturur.
2-Din o kadar güçlü bir kavramdır ki, istediğiniz kadar set çekin, sınırlamaya çalışın, yasal takibata tabi tutun, rejim baskısına maruz bırakın; hiçbir işe yaramaz, dışarıdan hiçbir müdahale dinin ve din kiti’nin insan zihnindeki yerini ve önceliğini değiştiremez.
Kutsal kavramların bu kadar dokunulmaz/dokundurulmaz/dokundurtulmaz olmasının en önemli sebebi, kutsalın insanüstü niteliğidir.Profan yaklaşımla idrak etmenin mümkün olmadığı bu durumu inançlı insan iman kelimesiyle açıklar. İlahi kavramlar akıl yürüterek, üzerinde düşünerek, kafa patlatarak oluşturulmaz; tamamen doğaüstü bir takım olayların veya doğaüstü yollarla görevlendirilmiş kişilerin anlatıları, bunlara inanan insanda kozmogoni ve eskatoloji hakkında bir takım inanışlar peydah eder, sonra da o kimse dünyayı bu çerçevede algılamaya başlar. Bu anlayış aşırıya kaçarsa buna fundamentalizmdiyoruz, aşırıya kaçmadan da olsa karşı yaklaşımlara gösterilen tepkiye/korumacılığa/sorgulattırmamacılığa dini hassasiyet adını veriyoruz.Humeyni İranı’nın Salman Rüşdi hakkındaki ölüm fermanı fundamentalizme, Sevan Nişanyan’ın Taraf Gazetesinin kapısına konulmasını dini hassasiyet olarak örnek verebiliriz. Şimdi bu satırlar birden Sevan Nişanyan’a yapılan muameleyi mazur hatta hoş gösterir bir hal almaya başladı diye düşünülmesin, burada sadece fikir jimnastiği yapıyorum, seksen yılı aşkın bir süredir T.C. laiklik ilkesi ile yönetiliyor ama üç nesil eskitmiş de olsa insanların zihinlerinde inanca saygı – inanmamaya saygı – inandığını söyleme hürriyeti – inanmadığını söyleme hürriyeti hala muğlâk, belirsiz ve gücü yeten gücü yetmeyene dikta ettiriyor bunu. Orhan Veli bir şiirinde
Kimi peygambere inanır;
Kimi saat köstek donanır;
diyerek meseleyi özetlese de, ilahi kavramlar söz konusu olunca insanlar acaipleşiyor. İşin içine aidiyet ve bağlılık giriyor, insanların kimyası değişiyor. Bunu Mircea Eliade, Ebedi Dönüş Mitosu’nda çok güzel açıklar:
“Geleneksel Bir Kültüre mensup bir insan için yaşamanın anlamı nedir? Her şeyin üstünde, insan-ötesi modellerle uyum içinde, arketiplere uygun yaşamak demektir bu. Dolayısıyla ‘gerçeğin’ bağrında yaşamak demektir anlamına gelir bu, zira arketipler dışında tam anlamıyla gerçek olan bir şey yoktur. Arketiplere uygun yaşamak ‘yasa’ya uymak sonucunu doğurmuştur, zira yasa ilk kutsalın tezahüründen, varoluş normlarının in illo tempore [yani eski zamanlardan- ama o eski zamanlar ‘kutsal’dır,] vahyedilmesinden, bir tanrı yada mistik bir varlığın açıklamalarından başka bir şey değildir.”
Atatürk’ün modern bir ülke yaratmak için en büyük adımının laiklik prensibi olduğuna değindim az evvel. Esaslı bir rasyonalist ve pragmatik olan Atatürk, pozitif bilimler dışında hiçbir inanca inanmıyordu, diğer bir değişle ‘ilahî’ kelimesinin içeriği, O’nun nazarında hurafeden başka bir anlam taşımamaktaydı. Mircea Eliade’nin bahsettiği türden insan kimyasının değişmesine karşıydı o:
Bu düşüncelere sahip olan Atatürk, elbette laiklik ilkesini benimseyecekti ve dini kullanan simsarlara da, dini değerleri suistimal edip insanları kandıran kişilere de ancak bu şekilde dur diyebilirdi. Her ne kadar akıl, fen, ilim ve mantık tarafından oluşturulmamış ve tümüyle farklı bir niteliğe sahip, insanüstü unsurlar taşısa da, ilahi değerleri felsefe ile karıştırıp
şeklinde çelişkili bir özdeyiş buyurup anlam karmaşası yaşamış/yaratmış da olsa, son planda şu sözü laikliğin neden önemli olduğunu ve benim de bu noktaya kadar böylesine baskın bir şekilde üzerinde durduğumu açıklıyor:
2-Sevan Nişanyan’a reva görülen muamele laikliğe aykırıdır.
3-Atatürk’ün Harp Akademisi'nden mezun olduğu ve merkezi Şam'da bulunan Beşinci Ordu emrine verildiği 1905 senesinde Osman Hamdi Bey’in resmettiği Mihrap isimli tablo o zaman var olmayan laiklik ilkesine uygundur, tepki göstermeyip evini yakmayan, sanatçıyı kazığa geçirmeyen insanlar da gayet laik tiplerdir.
Akıl yürütmeye devam edelim.
Halk nazarında kutsal değerler bütünü olan dini, insanüstü ve akıl üstü boyuttan indirip, etkisini ve bağlayıcılığını birey bazında ele alan,inanma ve inanmama özgürlüğünü vatandaşlarına veren, inancı kişiselleştiren ve ‘birey’ olma yönünde en büyük aşama yaratan laiklik ilkesi, geleneksel bir toplumun hayatında devasa bir boşluk yarattı. Daha evvel insanlar kutsala laf söyletmezken artık kutsal ‘kişiye göre değişir’ şeklinde ele alınmaya başlandı ki, yüzlerce yıllık geleneği, anlayışı yıkınca, herkes bir aptallaştı. Ama Atatürk gibi bir deha bu duruma elbette hazırlıklıydı: 19. yüzyıldan itibaren Batı’yı avucuna alan Milliyetçilik, kendisinin din yerine ikame edeceği yeni olguydu. İşte, laiklik gibi en önemli ve gerekli ilkesinin yanında, en büyük hatasını da bu oluşturdu: Milliyetçilik. Bu bölümde açık bir historisizm yapacağım; tarihi yargılarken en büyük hatalardan biridir ve ben de bunu savundum bugüne dek, lakin ‘bugünün şartları, koşulları, birikimi ve anlayışı ile, geçmişi o dönemim şartlarını, koşullarını, birikimini ve anlayışını dikkate almadan yargılamak’ olarak tanımlayabileceğim (tanım bana ait.) historisizme bir tarihçi olmasam da ucundan dokunmak zorundayım. Evet, o dönemin modası milliyetçilikti, evet, bütün dünyada din savaşları yerini ulusal devlet savaşlarına bırakmıştı, evet, Atatürk’ün ideolojik fikir babası olan Ziya Gökalp katı bir nasyonalistti. Bunları anlıyorum, kabul ediyorum. Fakat kabul edemediğim, Atatürk’e yakıştıramadığım şey şu: Atatürk gibi gerçek bir dahi, bir ulusu yokluğun içinden çekip çıkarmış ve O’na yeni bir ruh üfleyip hayat vermiş biri, nasıl olur da, ilhamını gökten ve gaipten almayı bıraktığını söyledikten sonra yeni ilhamını milliyetçilikten, yani milli olanın üstünlüğü ve bu üstünlük iddiasının halkta birleştirici bir etki yaratacağı iddiası ve inancından alabilir?Bu noktada milliyetçilik üzerine bir şeyler gevelemek gerekiyor.
Milliyetçilik; kısaca dil, din, ortak tarih ve kültür öğeleri ile topluluğun birlikte yaşama ve varlığını sürdürme ülküsüne denir. (bu tanım da bana ait, ulan ansiklopedi gibi adamım be…) Binlerce yıllık insanlık birikimi ve mirası olarak niteleyebileceğimiz tarihe baktığımızda, milliyetçiliğin, yani insanların kendilerini mensubu gördükleri milletlere ayrılıp o şemsiye altında mutlu, mesut, umutlu ve güçlü hissetmeleri, topu topu iki yüz yıllık bir hadise. Tarihte daha önce milliyetçiliğin esamesinin okunmaması tuhaf gelmiyor mu allahaşkına? Milliyetçilik, ‘milli’ değerlerinin diğer uluslarınkine üstünlük iddiası taşır; ‘o’ millet diğerlerinden daha üstündür, daha ayrıcalıklıdır, çünkü daha akıllıdır, daha erdemlidir, daha başarılıdır, daha bilmem nedir. Her topluluğun böyle bir iddiası olmuştur elbette, ama bunu “x dilini konuşan, x topraklarda yaşayan ve x kültürü benimsemiş insanlar, diğer topluluklardan daha üstündür” önermesiyle yapmak, daha evvel kimsenin aklına gelmemişti. Neden gelmemişti peki? Her şeyin başında insanlar kendilerini geliştirmek için hiçbir gayret göstermeden, çalışmadan, uğraşmadan başkalarından ÜSTÜN olunabileceği safsatasına inanacak kadar aptal değillerdi. Beceri, hüner ve hikmet, eğitime, çalışmaya ve gelişmeye bağıdır. Eski insanlar ‘doğduklarında’ içinde bulundukları toplumun niteliklerine göre kendilerini diğer halklardan yüksekte görmezlerdi, çünkü en adaletsiz kişi dahi bilir ki Japon ya da İspanyol olarak doğması onun elinde olmadığından, Japon’un İspanyol’a, İspanyol’un da Japon’a üstünlüğü olamaz. Kim iyi top oynarsa maçı o kazanır, kim ileri teknoloji ile laptop yaparsa, diğerine satıp, parayı cebine koyar. Kimisi de vardır ki ne top oynayabilir, ne de laptop imal eder. Fakat bu üçüncüsü de bir konuda, hatta her konuda ÜSTÜN OLMAYI CANI GÖNÜLDEN ARZULAMAKTADIR. Ne var ki, elinde tutunacağı bir argüman kalmaz, bulamaz. İşte bu üçüncüler için Pascal, Düşüncelerim’de o enfes tespitini yapmıştır:
“İnsanoğlu büyük adam olmayı şiddetle arzular, fakat bir gün anlar ki sadece bir küçük adamdır; mutlu olmak için heveslerle doludur fakat bir gün anlar ki sadece mutsuzdur, mükemmel olmak için ihtirasla yanar fakat bir gün anlar ki sadece kusurlarla doludur; insanlar tarafından sevilen ve sayılan bir kimse olmak için her zaman ümitle yaşar fakat bir gün anlar ki kusurlarından dolayı sadece insanların hoşgörüsüne layık görülmektedir...
İşte, dışına çıkmaya imkân bulamadığı bu utanç duygusu o insanda kuvvetli bir adaletsizlik ve yıkma ihtirası yaratır, çünkü bu durumda o kendisini kusurlarından dolayı mahkûm eden ve bunun kabahatini kendisine yükleyen gerçeğe karşı bitmez tükenmez bir nefrete bürünmüştür.”
Fert bazında yaşanan umutsuzluk ve çaresizlik, bir tür sefalet kardeşliği nevinden o topluluğun ihtiyacı olan ülküyü ve ideali ‘milli’ değerler üzerinden edinmeyi zorunlu bırakır kişilerde. Milliyetçiliğin ön plana çıktığı tüm durumlar, ezik veya mağlup toplulukların sarılacak başka bir şeylerinin bulunmadığı süreçlerde yaşanmıştır. Bismarck dönemi Almanyasından Hitler’in III. Reich’ına, Araplar Osmanlıya isyanından, ihtilalin ardından bütün dünyayı kendisine düşman olarak gören milliyetçilik fitnesinin tetikleyicisi Fransızlara kadar, tüm uluslar aynı ülkü etrafında odaklanmışlardı. “Gerçekte en önde gelen millet biziz.” Eric Hoffer’in bu konudaki ifadeleri ise bu düşünceyi destekler mahiyette:
“Bir insanın kendi mükemmelliğine olan inancı ne kadar zayıf ise, ulusunun, dininin, ırkının veya inandığı kutsal amacın mükemmelliği yönündeki iddiası o kadar kuvvetlidir.”
Burada bir ayrıma parmak basmak gerek: Milliyetçilik yurtseverlikten farklıdır. Yurtseverlik kısaca vatanını sevmek demektir, yaşadığı, geçimini sağladığı, nefes aldığı yaşam alanı. Bunu sevmekten doğal bir şey olamaz. Biri Kayseri’lidir, diğeri İstanbul’lu, bir başkası Kıbrıs’lı. Elbette sevecek, hayatı, mutluluğu, hüznü orada geçmiş, orada ekmek yemiş, para kazanmış, ağlamış: hayatının parçası olmuş o vatan. Bundan daha doğal bir şey yok. Fakat bir kavram kargaşası sonucunda insanların düşünce yapıları evrime uğrayınca, olay çığrından çıkıyor ve yukarıda “Atatürk nasıl bunu öngöremedi?” diye sitem ettiğim noktaya dönebiliriz:
Laiklik ilkesi ile toplumun üst otoritesini belirleyen ve hem sosyal hem de siyasal hayatta belirleyici rol oynayan dini/ilahi unsurları ortadan kaldıran ve kutsalı gökteki şemsiyeden alıp kişilerin vicdanlarına indiren Atatürk, çözümlediği din çerçevesinin yerine bu defa milliyetçiliği koydu; John Lukacs'ın 'Yirminci Yüzyılın Ve Modern Çağın Sonu'nda söylediklerini bu bağlamda ele almak zor olmasa gerek:
“Yurtseverlik dini inanç yerine geçemez, ama milliyetçilik çoğunlukla onun yerini alır; pek çok insanın duygusal -en azından yüzeysel- ruhsal ihtiyaçlarını tatmin eder.”
İşte şimdi dananın zırt dediği yere geliyoruz: Atatürk laiklik ile ilgili olarak gayet haklı bir şekilde “din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse, hiç bir kimseyi ne bir din, ne de bir mezhep kabulüne zorlayabilir. Din ve mezhep, hiç bir zaman, siyaset aracı olarak kullanılamaz.”derken, milliyetçiliği vicdanlara bırakmayıp milliyetçiliği dinin yerine koydu. Ne mutlu Türküm Diyene sözüyle Türk olmaktan ziyade Türk hissetmeyi yüceltti. Atatürk Milliyetçiliği olarak bilinen akımın etnik ve ırksal ayrımcılığa karşı olduğu yazılsa da bir yandan “Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi” kuruldu ve Türk ırk yapısı (kafatası ölçmek gibi) belirlenmeye çalışıldı, hatta daha sonra bu çalışmalar “Türk Antropoloji Mecmuası”nda neşredildi. Amaç, milliyetçiliği somut ve bilimsel bir temele yerleştirmekti ama tek başarı türk insanının brakisefal [yuvarlak] kafatası yapısına sahip olduğuna ulaşmak oldu. Bu çalışmalar yavaş yavaş, milliyetçiliğin sonraki aşamalarına doğru genişledi: Önce şovenizme, sonra etnosentrizme vardı. Öyle ki bu ülkede artık Türk olmamak ayıptı, Türklüğü yüceltmemek kabahatti, dünyadaki tüm yabancı devletler düşman, milletler de bize uyuzdu.
İçe kapalı ve [tıpkı bir kutsal gibi] sorgulanamaz bir nitelik kazanan milliyetçilik, bu ülkenin dini olup çıktı. Artık dine veya ilahi nitelikteki değerlere değil, milli unsurlara hakaret, çok daha büyük bir tepki yaratıyordu. Zaman içinde oluşan konjonktür de bu beşeri kutsalın zihinlere iyice kazınmasına yardım etti: Kıbrıs meselesinde Batının durduğu/tuttuğu taraf, Ermeni meselesinde sesimizi duyuramamak ve son olarak da PKK- Güneydoğu sorunu. Evet evet, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktu. Anayasa’da dine dair tek bir atıf bulunmasa da değiştirilemeyecek hükümlerden olan 2. maddede Atatürk Milliyetçiliğine vurgu vardı.
Şimdi, toparlayalım bu uzun yazıyı. Çok dağıttık.
Temelini ilahî (insan dışı /insan üstü) köklerden alan kutsal değerleri yok sayıp/feshedip, onların yerine tamamen beşerî (insan ürünü) kutsal değerleri koyunca, insanların sadece inandıkları, öncelik verdikleri, uğrunda mücadele edecekleri, savaşacakları, kan dökecekleri objeler değişir. Yoksa insan değişmez. O her zaman idealden uzak, [gelişim gibi] ütopik yaklaşımlardan beridir.
Bu yazı, bir ocak ayında yazılıyor. Ocak ayı epeyce kanlı bir aydır bu ülkede. Uğur Mumcu gibi olağanüstü bir adamı ortadan kaldırdılar. Gaffar Okkan gibi devlet-halk arasındaki tampona kıydılar.
Atatürk’ün modern Türkiyesi’nde dini kutsallar için pek çok cinayet işlendi bugüne dek. Daha da işlenir. Fakat bu caniler, suç işlendiklerinin bilincindeydiler hep. Yaptıklarına kimsenin arka çıkmayacağını biliyorlardı. Zaten marjinaller dışında kimse de onları savunmadı, desteklemedi.
Milliyetçiler ise, “her şey vatan için” sloganıyla yola çıkıp “mevzubahis vatan ise, gerisi teferruattır” açıklamasını yapıp, kendilerince vatanı düşmanlardan kurtarıp milli değerlerine sahip çıkarak diledikleri gibi davranmayı hak gördüklerinden, hem bununla övündüler, hem de kendilerine devlet ve rejim ve hatta halk, aleni arka olarak arka çıktı. Çünkü bu ülkenin kutsalı milliyetçilik ve Türklük oldu.
Sevan Nişanyan’ı da birisi öldürecek olursa, dine karşıt söylemleri yüzünden değil, “bu ermeni köpeği ne hakla dinime laf atıyor?” diye düşünen bir milliyetçi olacaktır katili.
Alacaklı olduğum arkadaş beni arayıp paramın hazır olduğunu, akşam Beyoğlu’na gider ve onu ararsam borcunu verebileceğini söyleyince, tüm yorgunluğuma, halsizliğime ve sabahtan beri üzerimden sıyrılmayan domuzluğa rağmen iş çıkışı İstiklal’e yollandım. Hava güzeldi, cadde her zamanki gibi rengârenk. Tünel’den inip aradığımda, kendisinin de İstiklal’de olduğunu söyledi arkadaşım, konuşma sırasında koordinatlarımı sordu, sonrasında ortamızda kalan bir noktada, Alman Kitabevinin önünde buluşmaya karar verdik. Buluşma noktasına vardığımda henüz gelmemişti, ben de kitapçının vitrinine bakmaya başladım ama Almancadan nefret ederim. Lisede Auf Deutsch Bitte okuduğum günler geldi aklıma o an, ek ders olarak aldığım ilk sene Almanca yüzünden bütünlemeye bile kalmıştım, en sonunda lise 2’de gene bütünlemeye kalacakken dönem sonunda hocayla pazarlık yapmış, sonraki yıl seçmeli ders için müzik veya resmi seçeceğime verdiğim söz üzerine hoca beni geçirmeye ikna olmuştu.
Kafamı çevirdim, hemen yandaki kitapçı dükkanı çok daha keyifliydi benim için, Kitab-ı Mukaddes Yayınevi. Daha evvel de pek çok kez gidip bazı kitaplar sorduğum bir yerdi, vitrine göz gezdirmeye başladım. İğrendiğim Almancayı hayat boyunca öğrenemem, ama bir gün hristiyan olmam daha muhtemel, zaten kanonik ne varsa okudum Hristiyanlıkta. Vitrinde “deuterokanonik kitaplar” yazılı bir cilt göründe aklıma çok uzun zaman önce aradığım “Book of Enoch” (Anok’un Kitabı) geldi, arkadaşım ortalarda yoktu henüz, içeri baktım: Boylu poslu, endamlı bir hatun, orada çalıştığı belli kuru kara bir adamla hararetle bir şeyler konuşuyor gibiydi. Biraz izledim onları, kadın çıksın da rahat rahat girip sorayım kitabı diye. Bıdı bıdı, bıdı bıdı, hatunda çene durmuyor, adamcağız da gülümseyerek başını sallıyor konuşmadan. Dayanamadım, sigaram da bittiğine göre içeri girip kitabı sormak ve cevabı aldıktan sonra gene dışarıda arkadaşımla sözleştiğimiz yerde buluşmak üzere, kapıyı açtım, dükkâna süzüldüm. Bir an duraksadı ikisi de, bana baktılar. Domuz suratımı çıkartıp şirinlik muskası nevinden gülümsedim:
-Kusura bakmayın, böldüm sanırım, bir kitap soracaktım. Beyefendi, İngilizcesi “Book of Enoch” olarak geçen, Türkçede Anok’un Kitabı olarak bilinen kitabı arıyorum. Sizde var mı?
Adam bana ‘ne diyon gurban?’ bakışıyla “aaaa, yok galiba, öyle bir kitap görmedim hiç. Neydi ismi?” diye kekelerken, kolyesindeki pırıltılar saçan kocaman haç figürüyle gayet hristiyan gözüken genç kadın sordu bana:
-Anok’un Kitabını neden arıyorsunuz?
-Eeeee… Çok fazla referans var o kitap hakkında ve okumak istiyorum. İnternette İngilizce olarak bulduğum metinler de ağır geliyor, anlamakta güçlük çektiğimden Türkçesini sormak istedim, yayınlanmış mıdır diye.
-Hayır yayınlanmadı. Ama o kitabı Türkçeye ben çevirdim uzun zaman önce.
-Siz mi???
-Evet, on sene oldu sanırım, hatta daha fazla.
-Lisede miydiniz o zaman? Çok genç gözüküyorsunuz da. [kadınlara iltifat, her zaman işe yarar.]
-Teşekkür ederim, o hoo, 35 yaşımdayım ya.
-Peki nereden bulabilirim kitabı?
-Nereden, nereden… bir düşüneyim. Hmmm…
O sırada telefon çaldı, kız kapıya gelmiş, beni bekliyor dışarıda, paramı verecek. Bu konuşmayı bölmek istemiyorum, Anok’un Kitabı’nı Türkçeye tercüme eden insanı bulmuşum ama hemen kapının ötesinde de param var anneme üç hafta sonraki doğum günü hediyesi olarak vereceğim. (Bu zihinsel kargaşa ve çatışma anında “sizde çevirinin bir örneği mutlaka vardır, bana bir kopyasını verebilir misiniz?” diye sormayı akıl edemedim. Güya zeki geçinirim, çok sonra dank etti kafama.)
-Sen Antuan Kilisesinin kütüphanesinde olması gerek. Öyle hatırlıyorum.
-Nasıl ulaşabilirim peki?
-Kiliseye gidin, kapıdan girip sola dönün, orada kütüphane var. Pederlerle konuşmanız gerek tabii öncesinde, ama kimisi Türkçe bilir, bilmeyenlerle de İngilizce konuşabilirsiniz.
-Anladım. (gene telefon çalıyor… Çalma ulan, bekle işte!)
-Yalnız kütüphaneye giremezsiniz siz, bazı özel nedenlerden dolayı.
-Yani apokrif değildir aslında ama sonradan öyle kabul edilmeye başlanmış.
Yavaş yavaş dükkanın dışına doğru yürümeye başladık, sanki beraber bir yere gidiyormuşuz gibi. Kapıyı açıp O’na yol verirken içerideki kuru kara kel adama seslendi, “Selamımı sözlersiniz, Maria dersiniz.”
Dışarı çıktık, beni bekleyen arkadaş da hemen yanımıza ilişti. Maria benimle konuşmaya devam ederken “bu da nereden çıktı?” bakışıyla bir an arkadaşı süzüp devam etti:
-Bakın, benden duymuş olmayın; Sen Antuan Kilisesi’ne gittiğinizde Padr Luigi ile görüşmeye çalışın. Muhteşem biridir, 90 yaşında ve tam bir Allah adamı.
-Bu ismi unutmayacağım, size minnettarım.
-Öyle uzun zaman oldu ki… Macintoshlar vardı o zaman, düşünün yani, onunla çevirmiştim.
-Çok genç gösterdiğinizi söylemiştim az evvel.
-Yok canım, sekiz yaşında çocuğum var benim.
-Eh, maşallah diyeyim ona da.
-Siz neden anok Kitabı’nı okumak istiyorsunuz?
Aynı soruya üçüncü defa cevap veremeyince dudaklarımdan “fffffffff” sesi dökülmeye başladı, o ana kadar neler olup bittiğini anlamaya çalışan arkadaşım yardıma yetişip “çok meraklıdır o!” diye cıvıldadı, ben de bir oh çektim. Artık konuşacak bir şey kalmayınca, hatun iyi akşamlar diledi, ben de çok teşekkür ederek gülümsedim. Arkasını dönüp yanımızdan uzaklaşırken, arkadaş sordu:
-Hoşuna gitti senin bu hatun, asılıyorsun di mi? Hhehe hehe, çok ayıp!
-Ne alakası var, bir kere tipim değil, hem evlidir bu, ayrıca ben tövbe ettim, son olarak da bir sevgilim var biliyorsun!.
-Ama hatunun arkasından bakarken gözlerin öyle demiyordu, hehe hehehe.
-O bana kitabımı buldu, nefretle mi baksaydım yani! Sevgi duyuyorum O’na!
Şimdi sırada Sen Antuan Kilisesi'nde yüzonyedi defa tekrarlanacak "Anok'un Kitabını neden arıyorsunuz?" sorularına ön hazırlık yapmak, ardından da ilk izin günümde Kiliseye yollanmak var.
18 Şubat 2010 tarihli Edit: Bugün Sen Antuan Kilisesi'ne gittim. İçeri bakındım, kapıdan girişte, sağ tarafta bazı kitaplar dizilmişti, üstünkörü göz gezdirirken hemen yanımda küçük bir hücreciğin içinde orta boylu, gri cübbesinin içinde mütevazi gülücükler saçan yaşlıca bir rahibe gözüm ilişti, yanına yaklaşıp bütün sevimliliğimi takınarak yavaş ve yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başladım:
- Merhabalar efendim.
- Hoşgeldiniz.
- Hoşbuldum. Nasılsınız?
Başını sallayarak gülümsedi.
- Ben bir şey sormak istiyordum.
-Buyrun, yanıma gelin lütfen.
İçeri, hücreye geçtim.
- Ben Anok'un Kitabını arıyorum. Kitab-ı Mukaddes Yayınlarında geçtiğimiz günlerde Anok'un Kitabını sorarken, oradaki görevliyle konuşmama şahit olan Gabriela Hanım, sadece kütüphanenizde bulabileceğimi söyledi. Kütüphanenizde bulunuyor mu?
- Aah, hayır. Yok.
- Yaa...
- Apokriftir o kitap. Bağımsız olarak basılmış değil.
- Gabriela Hanım kendisinin türkçeye çevirdiğini söylemişti.
- Ben 38 yıldır bu kilisedeyim. Kütüphanemizde anok'un Kitabı yoktur.
- Peki o zaman. Vaktinizi aldım, teşekkür ederim.
- Bir dakika. Ben de size başka bir kitap hediye etmek istiyorum.
- Çok naziksiniz.
- Bunu alın lütfen. Bunu [Müslümanlar Arasında Sent Antuan Küçük Çiçekleri] ve yan taraftaki bütün kitapları ben yazdım.
- Çok teşekkür ederim.
- İsminiz neydi?
- Oğuz.
- Oğğuur?
- Hayır, Oğuz.
- Oğğğuurrs?
- Evet :)
- Memnun oldum.
- Ben de efendim. Hoşçakalın. Müsadenizle.
İçimden gözleri parlayan ve tüm mimiklerinden alçakgönüllük fışkıran bu yaşlı adamın elini öpmek geldi, öylesine sıcak ve içtendi duruşu. Ayrılırken kitapçığın kapağına baktım bir daha, adı yazıyordu rahibin: P. Luigi Iannito. 'Padr Luigi!!!' dedim içimden, gerçekten bir Allah adamı gibi, yüzü Papa 2. Joannes Paulus'un kopyası gibiydi düpedüz.Kiliseden ayrılırken içimden 'Adi Gabriela, pis yalancı karı, senden Cebrail değil, olsa olsa Azazil olur' düşüncesi geçiyordu.
Not: Hatunun ismini saygı ve özenden ötürü müstear şekliyle Maria olarak yazmıştım postta, aslında Gabriela'ydı. Haketmiyormuş! Zaten şişkoydu, bacakları da çarpıktı!
Günlerdir hastayım, lanet bir grip yapıştığı yakamı bırakmadı bir türlü, bu yılbaşı gecesi de kimseye bulaştırmayayım şu illeti diye evde kös kös oturdum kaldım, ne sevgiliye gittim, ne annemlerin davetine icabet ettim ne de başkaca bir atraksiyona katıldım. Kitap okumak gereksiz derecede entelektüel bir yılbaşı eylemi olacaktı. Lakin FIFA oynamaktan sıkılıp, parmağımı kaldıramaz haldeyken başka bir yerim de kalkmayacağına göre porno izlemek de saçma kaçacağından yeni yıla leziz bir şeyler atıştırarak girmeye karar verdim. Gittim mutfağa fındık ezmesi aldım raftan, bir de tatlı kaşığı ile koltuğuma kuruldum, tatlı yiyecek, yeni yıla tatlı girecektim… Güya… Gökhan’ın yeni yazdığı uzunca ve ciddi bir post vardı, bir yandan da onu okumak için açtım ve kavanozu kaşıklamaya başladım… İlki keyifliydi. İkinci kaşıkta ise ağzım çatırdadı resmen, kütür kütür bir sesin eşliğinde dişim kırıldı.
Fiskobirlik, senin amına koyayım! Taşın ne işi var fındık ezmesi içinde! Yeni yılda ilk iş olarak dişçi bulacağım senin yüzünden.